VAHDET-İ VÜCUD

A’rabî’nin Vahdet-i Vücud Nazariyesi Allah-âlem ilişkisi hakkındadır.

A’rabî, Allah’ın Zât olma bakımından âlemle hiçbir ilişkisinin olmadığını söyler; O’nun (Allah’ın) âlemle ilişkisi Ulûhiyyet (ilâhlık) yönüyledir. A’rabî bu ilişkiyi açıklamak için ayna metaforunu kullanır ama kullandığı ayna, tek tip bir ayna değildir; tek tip aynadan tek tip bir görüntü oluşur, O  (A’rabî), neredeyse sonsuz aynadan söz eder ve âlemi bu aynalardaki yansıma olarak görür; der ki : tüm görüntülerin (yansımaların) kaynağı Uluhiyettir, Uluhiyet de tektir ama Onun yansımaları Uluhiyetin ayn’ı bakımından değil, kabiliyetleri bakımındandır; bu kabiliyetlere Allah’ın Esmâ’sı karşılık gelir. (Futuhât; c.2, s.458 ve 579.)

O (A’rabî), şöyle bir örnek de verir. Baba olmak nasıl oğul olmayı gerektiriyorsa, Uluhiyet de melûhu (ilâhlaştırılanı) gerektirir. Zât ise, hiçbir şeyle kayıtlanamayan Varlık’tır; Zât, el-Vucûd lâ bi şart-ı şeydir; O da Allah’tır.

Kelâm’ın Zât-Sıfat tartışmasına böyle bir açılım getiren A’rabî, çok sayıdaki ayna hakkında pek bişey söylemez. Onun bu aynalarını Uluhiyet olarak okusak, O zaman Zât’tan Uluhiyete geçişte çook ciddî problemlerle karşılaşırız.

Konu çook hassas; bu konuda bu kadar aklî spekülasyonlara girmeye de gerek yok; yaratma kavramı çok kimsenin zihnindeki problemi çözüyor; yaratılanı Yaratıcı’ya “benzetmeye çalışmak”, üstelik onları totalde (toplamda) Yaratıcı’yla “bir” görmek, Yaratıcı’da “toplamak” (=Vahdet-i Vücud) hem gereksiz hem de tehlikeli!.

Vahdet-i Vücud Nazariyesi neyi, hangi sorunu çözmüş?!.

Bence sorun çözmemiş, yeni sorun alanları yaratmış. A’rabî, şeytan için bile övgüler dizmiş ve demiştir ki o (şeytan), sadece Allah'a secde eden biri olduğu için Adem’e secde etmemiştir; secdeyi bizim anladığımız gibi bedensel bir eğilme olarak anlamış, şeytanın Allah'ın emrine itaatsizliğini görmezden gelmiştir.

Hâlbuki secde, kayıtsız şartsız emre itaat etmedir.

A’rabî’nin iyi niyetinden kuşku duymuyorum, Onun yaşadığı çağ (XI ve XII. yüzyıl) çook karmaşık bir çağ; bir taraftan Moğol istilâları, diğer taraftan İslâm dünyasındaki fikrî karmaşa (Bâtınîlik/İsmaîlilik); Endülüs’te Yahudilikten (İsrâiliyyât’tan) etkilenmesi, Afrika’ya, Suriye/Şam’a, Mekke’ye (Futuhât’ı Mekke’de gördüğü bir rüyaya dayandırır ve 33 yılda yazmıştır) ve Konya’ya göçü, Konya’da Konevî’nin annesi ile evlenmesi vs. A’rabî’nin İslâm dünyasını toparlama arayışıdır. A’rabî, bir çok sûfiyi ve Celâleddin Rûmî’yi de etkilemiş, halen de etkilemeye devam eden tasavvufun önemli bir teorisyenidir.

İtiraf etmeliyim ki A’rabî’yi “iyi” bildiğimi söyleyemem ama beni de cezbettiğini söyleyebilirim; Onda sanki “bir şeytan tüyü” var!. Tek başına A’rabî okumasını tehlikeli görürüm. O, okunacaksa, Kur'ân’ın temel ilkeleri göz önüne alınarak okunmalıdır, bence Onu herkes de okumamalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP