İNSAN-4

İnsan kelimesinin ünsiyet/yakınlık ve nisyandan/unutkanlıktan geldiğini söylemiştim. Unutmak, (bilmenin zıttı değil) bildiğini (bildiği hâlde) hatırlamamak, bildiğini ciddiye almamaktır. 

Biz, bize büyük bir iyilik yapmış birini ara ara da olsa hatırlayınca, hâlini-hatırını sorunca fena olmuyor; ama onu tamamen unutuyorsak ve hiç arayıp sormuyorsak en hafif tabirle vefâsız, en ağır tabirle de nankör oluyoruz, değil mi?

Nankörlükle (nankörle) inkâr arasında çook ince bifark var, iki kelimenin kökü de aynı.

İlâhî düzeyde/n! bize her gün “çook büyük iyilikler” yapan Bir’ini (bildiğimiz hâlde) unutursak ne oluruz?!. (...)!.

Günde bikere bile hatırlamayan, haftada bikere (cumaları), yılda iki kere (bayramları), ömründe bikaç kere (cenazelerde) ya da hiç hatırlamayanlarımız yok mu?!.

Yine de O, hatırlayıp özür/af dileyeni (tövbe edeni) affediyor/bağışlıyor; çünkü O, Gafûr-ur Rahîm = Hem Merhametli hem Affedicidir; geçmişi yok, (yaşanmamış) gibi sayıyor.

(Lütfen Afv, Safh ve Ğafr kelimelerinin anlamlarına bakınız.)

İnsan, hayatının ve kâinatın normal işleyişinde Allah’ı (genelde) hatırlamaz, O'na kulluk etmez;! ne zaman hayatının ve kâinatın düzeni/işleyişi bozulsa (deprem, yangın, sel, hortum gibi doğal felâketlerde; hastalıkta, darlıkta vs.) O'na sığınır, duâ eder; işler/i normale dönünce de yine (O’nu) unutur, nankörlük etmeye devam eder. (Bknz. 10/Yunus, 22-23; 24/Nûr, 39; 29/Ankebût, 65 vb. âyetler.)

Bu, samimî bir kulluk/insanlık değil, apaçık bir nankörlüktür.

Yine insan, “zor zamanlarında” Allah’tan “bir mucize” bekler; mucize bekleyenler, o mucize gelince bile yine iman etmemişlerdir. (Bknz. 43/Zuhruf, 47 ve 17/İsrâ, 59 vb. âyetler.)

İnsan, vicdanıyla baş başa kalınca bu nankörlüğünü bilir =  “Şüphesiz insan Rabbine karşı çook nankördür, kendisi de buna şâhittir.” (100/Âdiyât, 6-7.)

Neden böyledir insan?

Allah-u A'lem, Rabbimiz insanı yaratmayı dilediğinde, önce onun fıtratını, sonra ruhunu, sonra da nefsini yaratmış olmalıdır!. (Tabiî O'na göre önce-sonra yok; bu cümle biz anlayalım diye böyle kurulmuştur.)

Fıtrat, fatara’dan ilk nüvedir; Rabbimiz o nüveye Ruhundan üfledi, bu üfleme ile insan Rabbinin Ulûhiyyet ve Rubûbiyyet’ini “tanıdı, ruh kazandı” ve cennette bir süre yaşadı; sonra mâlum sebeplerden düştü, düşünce de nefs sahibi bir “varlık/yaratık” hâlini aldı!. Nefs, bedenlenmeyle insana verilen ve insanı bedenle ruhun arasında (burada) tutan benimiz, kendimizdir. O nefs, yine kendisine verilen akıl ve irade ile, ya bedene (toprağa, aşağıya) ya ruha (Yüce’ye, Allah’a) doğru yol alır ama burada ikisinden de kurtulamaz.

Nefsinin esiri olan insan, bedenî arzularının (sadece yeme-içme, gezme-tozma, eğleşme, çiftleşme, oynaşma vb.) esîridir; böyle biri fıtratındaki nüveyi (potansiyel ilahî gücü) harekete geçirip de ruhuna (ilâhına, o ruh ilâhın nefesidir) doğru (dikey) bir yolculuk yapamaz; burada karşılaştığı her şey (para-pul, karı-kız, şan-şöhret, ün-nam = tûl-i emel) onu buraya bağlar, bunların esîri olur, ‘yaşadığım hayat bu!.’ der.

Kimi insan da, ruhundaki (metafizik) zenginliği keşfeder, burayı (bu dünyayı/fizik âlemi) ‘mükemmel (metafizik) kılmak’ için çabalar; mükemmelin dereceleri vardır, ufku ise sonsuzdur; tâaaâ “Allah'a kadar!” uzanır.

(Âhiret inancı bu dikey yolculuğa ciddî bir ivme/güç kazandırır; âhirete inanmayanda bu güç/ivme ve duygu yoktur.)

İman, insana böyle bir imkân sunar; o (iman), kişinin Rabbi ile kurduğu (mânevi/metafizik) bir bağdır, bu bağ insanı güçlü, huzurlu ve mutlu yapar ama o (iman), sadece (içi boş-kuru-pasif) bir söz olarak kalırsa insana beklenen faydayı sun(a)maz.

...

Modern bilimsel paradigma, insanı, politik-düşünen/akleden, icat eden, hayal eden, mit/din üreten vb. hayvan/hayavân (homo politicus, homo sapiens, homo religiosus, vb.) = canlı olarak tarif eder; insanı “yüce kökünden koparır; onu, ya birbirlerine ya da buraya/dünyaya bağlar.”; hâlbuki insan, iki “kanatlı” (iki dünyalı) bir varlıktır; onun bir kanadını koparırsanız “sürüngen” olur; iki kanadıyla da yükseklere uçabilir.

Modern paradigma, ki tek boyutlu dindir, öte dünyayı ve ruhu yok sayar; bu din, insanı (tam bir) sürüngene dönüştürür/dönüştürmüştür.

...

Biyoloji, canlıları bitkiler, hayvanlar ve insanlar diye üçe ayırır. Bitkiler, hareketsiz; hayvanlar, yatay hareketli; insanlar, hem yatay hem dikey hareketli canlılardır; hareket, aynı zamanda tekâmülü ifâde eder. Bitkiler, maddî olarak (biraz) yukarı hareket eder, büyürler; hayvanların dikey hareketi (büyümesi), sınırlı, yatay hareketi ise devamlıdır; insan da, beden olarak (madden) hayvanların hareketi gibi hareket eder. İnsandaki dikey-mâ’nevî hareketi engeller ya da yok sayarsak, insanın hayvandan bi farkı kalmaz.

İnsan neden dik yürür; ya da ayakları yerde, başı yukardadır?

Sadece ayağı yere değsin/bassın, “düşüncesi yüceleri seyretsin ve keşfetsin” diye.

İnsanın seyivesi mâ’nen yüceldikçe/yükseldikçe dünya ile irtibatı azalır; seviyesi ne kadar düşükse/düşerse dünya ile ilişkisi o kadar artar; bunu Kur'ân, “èhlede il-el ardı vettebea hevâ= yere saplandı ve hevâsına uydu.” şeklinde açıklar.

“Dileseydik onu bununla (Kitâb’la/Kur'ân’la) yükseltirdik. Fakat o, (bu Kur'ân’ı dinlemedi) yere saplandı, hevâsına uydu; onun durumu, üzerine varsan da dilini sarkıtıp soluyan, varmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu böyledir. Sen bu kıssayı anlat, belki düşünür-öğüt alırlar.”

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

7/Â'raf, 176.

Bu âyet, dünyayı tamamen terk etme, dünyadan el-etek çekme, münzevî bir hayat sürme şeklinde anlaşılırsa “ütopik/hayalî” olur. Bence şöyle anlaşılmalı : Kişi bu dünyada yaşarken sırf kendi bencil çıkarları ile hareket etmemeli, başkaları (adâlet ve iyilik) için (de) çalışmalı/çalışabilmelidir; bu çalışma, onu mâ’nen yükseltir, onu yükseltmek için ona ivme/güç verir, kazandığı o ivme ile ötede yükselir; bu bakımdan herkesin ötedeki yeri aynı olmaz/olmayacaktır. Sadece kendi dünyalık hesapları için çalışanlardır ‘yere saplanıp kalanlar ve hevâsına uyanlar’; ben bu âyeti böyle anladım, başka anlayışları da aslâ yadsımıyorum.

Hicrî 3. yüzyılda yaşamış Abdülcabbar En- Nifferî,  insanın mâ’nevî yolculuğunu “suskunluk ve sakinlikte, bilinmemede, gizlenmede ve uzlette” arar-bulur. Onun iki kitabı ---Hakikat Yolcusunun Son Durağı ve El- Mevâkıf (Duraklar/Vakfeler)--- bu yolculuğun zor serüvenini anlatır ama ben bu metodu mâkul ve dünyada bulunmanın hikmetine uygun bulmadım, Rabbimizin insana yüklediği teklife (mükellefiyete/sorumluluğa) aykırı gördüm. Dünya-Âhiret mukayesesinde ikisini “eşit” görmesem de “hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi âhiret.” denkleminde âhirete (=iyiliğe) daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğine inanırım/inandım ama ne yazık ki ben de o iyilikleri yapamadım.

İyilik yapana biliyorsunuz ki muhsin (insan) deniyor; biz hep ‘kâmil insan/insan-ı kâmil’ arayışındayız ama kemâl için iyilik yapamıyoruz/yapmıyoruz ki o iyiliği güzel (muhsin) yapalım ve insan-ı kâmil olalım!.

Şu kesin; vermeden/iyilik yapmadan! kalpteki, gönüldeki, akıldaki pislikler dökülmüyor. İlmî, malı, şanı-şöhreti biriktirince pislikler de birikiyor; bu mal (ilim, makam) helâl bile olsa.

Temizleyici olan, zekât. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP