EHAD=BİR
Başlığı neden sadece Bir, koymadım da Ehad ile birlikte Bir dedim?
Vahid ile Ehad farklı Bir oldukları için.
Vâhidiyyet ya da Vahdâniyet de Bir ama Ehad ya da Ehadiyet’ten çook farklı.
Bunu nasıl açıklayacağım konusunda epey zorlanacağım. Şuradan başlayayım.
Bir, bir sayı mıdır? Sayı olarak biliriz değil mi?
M.Ö. 570-500 yıllarında yaşamış Pythagoras Bir’in sayı olmadığını, sayıların İki ile başladığını; sayıların çift ve tek olduğunu, ilk çift sayının Dört olduğunu ve ikinin iki eşit parçaya bölünebildiğini, ilk tek sayının da Üç olduğunu; tüm tek ve çift sayılara Bir’in “can” verdiğini söylemiş. (Şehristanî. Milel ve Nihal, 298.) Daha sonraları X. yüzyılda İhvan-ı Safâ da ---ki, İsmaîlî-Bâtınî karakterleri yoğundur---, bu fikri benimsemiş, oradan da bunu İbn A’rabî XIII. yüzyılda almış kullanmıştır. (Bknz. Futuhat. c.II, s.215.)
İki (2), iki tane Bir’in toplamı ama ortada iki Bir yok, tek Bir var. Bir, kendini mi kopyaladı da iki Bir oluştu? Hayır. Israrla söylüyorum iki Bir yok, tek Bir var. Öyle ise, iki (2) nasıl oluştu? İki’yi (2), Bir yarattı/var etti ama nasıl?
“İki Bir” mi var?!. İki Bir varsa çoook Bir olur!. Hayır, Hayır!, Bir’in İki vechesi/görüntüsü, “İki Eli” var!. El’inin Biri Bâtın, öbürü Zâhir.
Bizi de “İki Eli” ile yarattı!. (38/Sad, 75.)
Bir, bize vahid/vahidiyyet yanını gösterirken; kendi ehad/ehadiyyette değişmeden duruyor!.
Bir’in Ehad/Ehadiyet yanı Bâtın; Vahid/Vahidiyyet yanı Zâhir.
Bir, vahid/vahidiyyet yanı ile varlıkta, sayılarda “görünüyor”; ehad/ehadiyyet yanı ile “gizli”!.
“De ki : O, Allah’tır, (O) Ehad’dir. (O) Allah Samed’dir. Lem Yelid = Doğurtmamış, ve lem Yûled = Biri O'nu doğurmamıştır (Doğurmamış, Doğrulmamış, Doğurtmamıştır).”
O’nun varlıktaki ve sayılardaki varlığı, doğma, doğurma, doğurtma, çoğalma, Kendini tekrarlama/kopyalama şeklinde değil, “tecellî = görünme, sudûr” şeklindedir.
O, tüm ve tek tek varlıklardan ve sayılardan “Elini” çekse, tek tek ve tüm varlıklar ve sayılar yok olur. Örneğin : 50 sayısından Bir eksilse, 50 diye bişey kalmaz, 50, 49’a döner, 3’den Bir eksilince 3 yok olur 2’ye döner, 2’den Bir eksilse, ‘iki bir’ kalmaz/olmaz!. Bir, tekdir. Öyleyse varlıklardaki ve sayılardaki bir “Asıl Bir” değil, Bir’in onlardaki “gölgesi, tecellisi, görünümü, aksi”!.
Tecellî, Sudûr, Görünüm, Gölge kavramları bana göre biraz “problemli” kavramlar, ben onların yerine “nefes” kavramını kullanmayı yeğlerim. Çünkü Rabbimiz yaratmayı “Ol = Kün” Emri ile başlattı, “Ol” demek için de “Nefes” gerekiyor... bize de Ruh’undan üfledi...
...
Ehad, tenzih makamı; Vâhid, teşbih makamıdır.
O, salt tenzih edilirse hayattan, varlıktan, dünyadan çoook uzaklara kovulur; salt teşbih edilirse ‘bize benzer’, antropomorfik = insanbiçimli bir Varlığa dönüşür, O’nunla “ahbap” olur, O'nu saymamaya başlarız!.
Bu, ifrat ve tefrittir. Bu ucu idealizme, ütopizme, mitik/mitolojik Tanrı anlayışına; öbür ucu materyalizme, antropomorfizme, putçuluğa gider. Tarihte bu iki durum da yaşanmıştır. İslâm, ne tam/pür tenzih ne de tam/pür teşbih ister; o (İslâm), orta yolu (ümmeten vesatan), dengeli bir durumu benimser.
Şayet A’rabî, Vahdet-i Vücud Nazariyesi ile böyle bir vahdeti benimsemişse, yâni varlıktaki birliği Tanrı'nın Birliği ile özdeş kılmamış, Ehadiyeti ayrı/saklı tutmuşsa, bence bu nazariye İslâmîdir; kasıtta özdeşlik (pateizm) anlamında bir birlik/aynılık varsa, ---ki, Arabî’’yi “iyi” bilmediğimi söylemiştim---, bu nazariye “tehlikelidir.”
Vesselâm.
Yorumlar
Yorum Gönder