Kayıtlar

LAST CALL – SON ÇAĞRI

LAST CALL – SON ÇAĞRI “De ki: Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü yalnız O, çok bağışlayandır, engin merhamet sahibidir.” (39/53) Bu, Kur'an’ın bütün insanlığa yaptığı en büyük umut çağrılarından biridir. Bir bakıma bu, evrensel son çağrıdır : Universal Last Call. Son 2,5 dakika… (*) İnsanın 80-90 yıllık ömrü, âyetlerin sunduğu ilâhî zaman ufkunda bir an gibidir. Ne var ki insana bu 2,5 dakika hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Hep vakit var sanır. Tövbeyi erteler. Hakikate yönelmeyi erteler. Allah’a dönüşü erteler. Daha sonra... der. Fakat Kur'an hemen ardından şöyle seslenir : “ Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun; size azap gelmeden önce ...” (39/54) Ve devam eder : “ Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun; size farkına varmadan ansızın azap gelmeden önce ...” (39/55) Çünkü tercih süresi sonsuz değildir. Her nefes, o 2,5 dakikadan sessizce bir parça eksiltmektedir. Sonr...

YATIRIM

Yatırım : Batmayan Ticaretin Fenomenolojisi İnsan, hayatı boyunca yatırım yapar. Kimi parasını, kimi bilgisini, kimi zamanını, kimi emeğini, kimi sevgisini ve kimi de bütün ömrünü bir şeye yatırır. Bu yüzden yatırım, sadece ekonomik bir kavram değil; insanın neye inandığını, neyi değerli gördüğünü ve hangi yöne yürüdüğünü gösteren varoluşsal bir tercihtir. Modern ekonomi yatırımları kısa, orta ve uzun vadeli diye sınıflandırır. Fakat çoğu zaman en önemli değişkeni hesaba katmaz : Ölüm . Oysa ölüm, bütün yatırımların nihai muhasebesidir. Ölümle birlikte tamamen anlamını yitiren bir yatırım, gerçekte ne kadar güvenlidir?!. Buna karşılık ölümden sonra da değer üretmeye devam eden bir yatırım varsa, asıl güvenli yatırım o değil midir?!. Kur'an bu noktada eşsiz bir ifade kullanır : “ Ticâreten len tebûr.” Yani asla batmayacak, iflas etmeyecek, değerini kaybetmeyecek bir ticaret. (35/29.) Bu, sadece yatırımcısına kazanç sağlayan bir ticaret değildir. Gerçek yatırım, sahibinin ömrünü aşa...

TEVHÎD VE ŞİRK

TEVHÎD VE ŞİRK : HAKİKATİN BİRLİĞİ VE PARÇALANMASI Tevhîd, çoğu zaman yalnızca “Allah birdir."” cümlesiyle ifade edilir. Bu doğrudur; fakat eksiktir. Çünkü Kur'an’da tevhîd sadece Allah’ın birliğini haber veren bir inanç cümlesi değil, varlığı, bilgiyi, ahlâkı ve hayatı bir bütün hâlinde okuma ilkesidir. Şirk ise yalnızca Allah’a ortak koşmak değildir. Şirk, hakikatin birliğini parçalamaktır. Bir parçayı mutlaklaştırıp diğer parçalardan koparmaktır. Bu nedenle şirk, önce insanın idrakinde başlar; sonra ahlâkına, hayatına ve tarihine yayılır. Kur'an’ın büyük ilkelerinden biri şudur : “ Hüve’l Evvelü ve’l Âhiru ve’z Zâhiru ve’l Bâtın. ” (57/3.) Bu dört isim, hakikatin dört ayrı parçasını değil, tek hakikatin dört vechini bildirir. El-Evvel , bütün varlığın ontolojik kaynağıdır. El-Âhir , bütün varlığın teleolojik gayesidir. Ez-Zâhir , hakikatin görünen âyetleridir. El-Bâtın ise o âyetlerin işaret ettiği görünmeyen derinliktir. İnsan, Zâhir’den Bâtın’a yürür; Evvel’den geldi...

YOLUN FENOMENOLOJİSİ

Yolun Fenomenolojisi : Sırât, Asfalt ve Toprak Değil; Erdemdir. İnsan, doğduğu andan öldüğü ana kadar bir yol üzerindedir. Bu yol, herkes için ortaktır. Zengin-fakir, mümin-kâfir, zalim-mazlum, âlim-cahil... Hepsi aynı hayat yolunda yürür. Yol doğumla başlar, ölümle sona erer. Fakat aynı yolda yürümek, aynı yolculuğu yapmak demek değildir. İncil’de Eriha’dan Kudüs’e giden yolda yürüyen beş kişi anlatılır. Biri kendi hâlinde yolculuk eden bir insandır. Biri hayduttur; aynı yolu kullanır ama yolu zulmün mekânına çevirir. Biri kâhindir; yaralıyı görür, üzülür, fakat geçip gider. Biri Levi’lidir; o da aldırmadan yoluna devam eder. Sonuncusu ise Samiriye’lidir; yaralıya yaklaşır, yaralarını sarar, onu güvenli bir yere ulaştırır ve masrafını üstlenir. Beşi de aynı fizikî yolda yürümektedir; fakat hakikatte aynı sırât üzerinde değildir. Çünkü sırât, asfalt değildir. Sırât, erdemli yürüyüştür. Asfalt, herkesi taşır; zalimi de mazlumu da, merhametliyi de merhametsizi de. Sırât ise yalnızca haki...

NEDEN NAMAZ KILIYORUZ?!.

Neden/Niçin Namaz Kılıyoruz?!. Niçin namaz kılıyorsun? diye sorulduğunda çoğumuzun verdiği cevap aynıdır : Allah emrettiği için. Bu cevap doğrudur. Fakat Kur'an, bizi burada durdurmaz. Çünkü Allah’ın her emrinin bir hikmeti, her hikmetinin de bir amacı vardır. Bunun için ikinci soruyu sormamız gerekir : Allah, salâtı niçin emretti?!. Kur'an’da namazın adı “salât = الصلاة tır. Kelime ص ل و kökünden gelir. Bu kökten türeyen fiil ve isimler Kur'an’da çok sayıda farklı kalıpta geçer. Kökün anlam alanı; Allah’a yönelmeyi, O’na bağlanmayı, O’nu anmayı, O’nun rahmetine yönelmeyi ve O’nunla canlı bir irtibat kurmayı içine alan zengin bir anlam dünyası oluşturur. Fakat bütün bu anlamlar bizi aynı soruya götürür : İnsan niçin Allah'a yönelir?!. Cevap şudur : Allah’tan destek, güç ve sebat almak için. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. Nefsiyle, korkularıyla, arzularıyla ve dünyanın baskılarıyla tek başına mücadele edemez. Salât, insanın gerçek güç kaynağına yeniden bağlanmasıdır....

FARKLI BİR KEVSER OKUMASI

"Farklı" Bir Kevser Okuması Giriş : Kur'an’ı Anlamada Dil, Kültür ve Hedef (Bir Usûl Denemesi) “Bir metin, ancak konuştuğu dil, yaşadığı kültür ve yöneldiği hedef birlikte dikkate alındığında doğru anlaşılabilir.” Kur'an, belirli bir tarih içinde, belirli bir dili konuşan ve belirli bir kültürün içinde yaşayan insanlara hitap ederek nazil olmuştur. Bununla birlikte, o yalnızca kendi dönemine hitap eden tarihî bir metin değildir; tarih içinde konuşan fakat tarihi aşan ilâhî bir hitaptır. Bu sebeple Kur'an’ı anlamak isteyen kimse, aynı anda üç farklı ufku birlikte dikkate almak zorundadır: Dil, kültür ve hedef. 1. Dil Kur'an’ın ilk muhatabı Araplardır; dili ise Arapçadır. Bu sebeple Kur'an’ın kullandığı her kelime, öncelikle kendi dilinin tabiî anlam alanı içinde değerlendirilmelidir. Ancak bir kelimeyi anlamak, yalnızca sözlük karşılığını bilmek değildir; her kelimenin bir kökü, bir tarihî serüveni, bir kullanım alanı ve diğer kelimelerle kurduğu anlam iliş...

İNSANÎ HÂLLERİN FENOMENOLOJİSİ

İnsanî Hâllerin Fenomenolojisi Kur'an, insana önce ne bildiğini değil, hangi hâlde bulunduğunu sorar. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi belirleyen bilgi miktarı değil, varoluş hâlidir. Aynı vahiy birine şifa ve rahmet olurken, diğerine ziyanı artırıyorsa (17/82); aynı yol birini hakikate ulaştırırken, diğerini felâkete götürüyorsa, bunun sebebi ne vahyin ne de yolun değişmesidir. Değişen, insanın hâlidir. Bu sebeple Kur'an, insanı dışarıdan önce içeriden okur. Kalbin mühürlenmesi, katılaşması, hastalanması, ürpermesi, mutmain olması, inkâr etmesi veya iman etmesi, birbirinden farklı bilgi seviyelerini değil; birbirinden farklı varoluş hâllerini anlatır. İnsanın aslî hâli mîsak ile başlar. Mîsak, insanın Hakikat’e verdiği ilk sözdür. Bu söz, insanın yaratılış istikâmetini belirleyen ontolojik bağdır. İnsan, bu bağa sadık kaldığı ölçüde kendisi olur; ondan uzaklaştığı ölçüde kendine yabancılaşır. Mîsaka sadakat, yönü (vechi) belirler. Çünkü insan önce kalbiyle yönelir, son...

FARKINDALIK (ŞUUR) VE GAFLET

Farkındalık (Şuur) ve Gaflet İnsan, farkındalık sahibi bir varlıktır. Fakat onun en büyük problemi bilgisizliği değil, şuurunun yönünü kaybetmesidir. Kur’an’ın “gaflet” dediği şey de tam budur. Çoğu zaman gafleti, “bilmemek” diye anlarız. Oysa Kur’an’ın anlattığı gaflet, bundan çok daha derindir. Gaflet, hakikatin ortadan kalkması değildir; hakikatin fark edilmemesidir. Güneş doğmuştur; fakat gözler kapalıdır. Bağ kopmamıştır; fakat bağlı olan, bağını unutmuştur. Bu sebeple Kur’an, insanın en temel hatasını şöyle teşhis eder : “ İnsan, başıboş bırakıldığını mı hesap ediyor?! .” (75/36) Dikkat edilirse âyet, “insan başıboş bırakılmıştır.” demez. “İnsan, böyle mi hesap ediyor?!.” diye sorar. Demek ki problem varlıkta değil, varlığa ilişkin muhasebededir. İnsan, hayatını bir hesap üzerine kurar. Neye güveneceğini, neyi mutlak kabul edeceğini, neye tutunacağını hesap eder. Bu hesap doğruysa yön de doğrudur; yanlışsa bütün hayat yanlış bir istikamete akmaya başlar. İşte Kur’an’ın başka bir ...

ŞUURUN FENOMENOLOJİSİ

Şuurun Fenomenolojisi : Gafletten Zikre, Yanlış Hesaptan Hakikate İnsan üzerine konuşan çağdaş disiplinlerin önemli bir kısmı, şuuru beynin ürettiği bir fonksiyon olarak ele alır. Bilincin hangi nöral ağlardan doğduğunu, hafızanın nasıl oluştuğunu, benliğin nasıl inşa edildiğini araştırırlar. Bunlar değerli çalışmalardır; ancak çoğu kez şuuru kapalı bir sistem içinde incelerler. Oysa Kur’an’ın ilgilendiği temel mesele, şuurun nasıl üretildiği değil, nereye yöneldiğidir. Kur’an’ın merkezî problemi cehalet değildir; gaflettir. Cehalet, bilginin yokluğudur. Gaflet ise hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan hakikatin içinde yaşar; fakat onu fark etmez. Rab ona şah damarından daha yakındır; fakat insan uzak olduğunu zanneder. Misak çözülmemiştir; fakat insan onu unutmuştur. Bu sebeple Kur’an’ın temel çağrısı bilgi yüklemek değil, uyandırmaktır. Kendisini “zikir”, “tezkire”, “nur”, “hüdâ” ve “furkan” olarak tanıtması bundan dolayıdır. Kur’an, uyuyan şuura seslenir. Şuur, yalnızca bilişsel bi...

HAYAL KIRIKLIĞI VE ÖLÜMÜN FENOMENOLOJİSİ

Hayal Kırıklığı ve Ölümün Fenomenolojisi İnsan, bağ kuran bir varlıktır. Hayatı boyunca güveneceği, dayanacağı ve kendisini taşıyacağı bir merkez arar. Hiç kimse bağsız yaşayamaz. Asıl soru, bağlanıp bağlanmamak değil; neyin bağına girdiğimizdir. Her bağ, aynı sağlamlıkta değildir. Bazıları geçicidir; bazıları ise kalıcıdır. Bazıları insana güven verir gibi görünür; fakat ilk sarsıntıda çözülür. Bazıları ise insanı zamanın, korkunun ve ölümün ötesine taşır. İşte hayal kırıklığı, bu ayrımın ilk işaretidir. Hayal kırıklığı, yalnızca bir beklentinin boşa çıkması değildir. O, insanın bağlandığı şeyin sandığı kadar sağlam olmadığının ortaya çıkmasıdır. Kırılan, hayalden önce güvendir. Çünkü insan, kendisini taşıyacağını düşündüğü bir dayanağın aslında kendisi kadar fanî olduğunu fark etmeye başlar. Fakat insan bu hakikati çoğu zaman tam olarak göremez. Her kopan bağın yerine yenisini koyar. Kaybettiği servetin yerine yenisini arar; biten ilişkinin yerine başka bir ilişki kurar; çöken ideolo...

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN İnsan Neyle Tutunur, Neye Doğru Yönelir?!. İnsan, yalnızca hareket eden bir varlık değildir; aynı zamanda yönelen bir varlıktır. Her insan bir yere, bir değere, bir merkeze doğru yönelir. Bazen bunun farkındadır, bazen değildir. Fakat insan hiçbir zaman bütünüyle yönsüz değildir. Bir şeyi mutlaklaştırdığı anda, onu kendi hayatının merkezi hâline getirir. Bu yüzden asıl soru şudur : İnsan nereye yöneliyor değil; hangi merkeze göre yöneliyor?!. Çünkü her yöneliş bir merkeze dayanır. Her tercih, görünür veya görünmez bir kıbleye sahiptir. Kur'an’ın tevhîd çağrısı tam da burada başlar : Lâ ilâhe illAllah. Bu ifade önce bir reddediştir : Lâ ... Yani : • Mutlaklaştırılmış hiçbir güç, • Kendini son amaç hâline getiren hiçbir makam, • İnsan üzerinde nihâî hâkimiyet iddiasındaki hiçbir otorite, • Paranın, şöhretin, statünün, nefsin ve arzuların oluşturduğu hiçbir sahte merkez insanın gerçek tutanağı olamaz . Fakat tevhîd sadece reddetmek değildir. “ Lâ ” insanı boşluğa...

İKİ OĞUL, ZİKİR VE BİLGİNİN VARLIĞA İNİŞİ

İki Oğul, Zikir ve Bilginin Varlığa İnişi İncil’de yer alan iki oğul benzetmesi (Matta 21/28-32), ilk bakışta itaat ve isyan üzerine kurulmuş basit bir ahlâk dersi gibi görünür. Oysa bu benzetme, insanın bilgi, varlık ve eylem arasındaki ilişkiyi anlamak için son derece derin bir antropoloji ve fenomenoloji sunmaktadır. Bir baba iki oğluna da aynı çağrıyı yapar : “Bugün bağıma git ve çalış.” Birinci oğul : “ Gitmeyeceğim.” der; fakat sonra pişman olur ve gider. İkinci oğul ise : “ Peki efendim.” der; fakat gitmez. İsa’nın sorduğu soru dikkat çekicidir : “Hangisi babasının isteğini yerine getirdi?!.” Cevap bellidir : İlk oğul. Fakat benzetmenin asıl sorusu bundan daha derindedir. Bilmek Neden Yetmez?!. İkinci oğul babasının ne istediğini biliyordu. Üstelik bunu diliyle de onayladı. Fakat bildiğini yaşayamadı. Demek ki doğru bilgi, doğru eylem üretmeye tek başına yetmemektedir. Modern dünyanın da en büyük açmazlarından biri budur. Bilgi sürekli artmaktadır. İnsanlık tarihinin hiçbir döne...

ALLÂH-U EKBER

ALLÂH-U EKBER : İnsanın Mutlak Referans Arayışı İnsan, yönünü tayin edemeyen bir varlık değil; yönünü tayin etmek zorunda olan bir varlıktır. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir referans aramaya başlar. Önce anne ve babasını merkeze alır. Sonra öğretmenlerini, arkadaşlarını, toplumunu, ideolojilerini, kahramanlarını, serveti, gücü, bilgiyi veya kendi nefsini... Hayat, aslında bu referans arayışının tarihidir. Bir izcinin ormanda yolunu bulabilmesi için toprağı, güneşi, yıldızları, ağaçları ve tabiatın bütün işaretlerini okumayı öğrenmesi gerekir. İzci, yönünü kendi arzusuna göre belirlemez; kendisinden daha güvenilir işaretlere göre belirler. Çünkü bilir ki, referansını kaybeden, yolunu da kaybeder. İnsan da böyledir. Hayatın ormanında yürürken sürekli yön tayin etmek zorundadır. Fakat burada daha derin bir soru ortaya çıkar : Yönümü neye göre belirleyeceğim?!. Yeryüzünde bunun cevabı kolaydır. Kuzey, güney, doğu ve batı vardır. Haritalar vardır. Enlem ve boylam vardır. Bütün b...

İKON, PUT VE SİMÜLAKR

İkon, Put ve Simülakr : Kur'an’ın Tenzih İlkesi Bağlamında Temsilin Fenomenolojisi Özet İnsan, görünmeyeni görünür kılma arzusuyla yaşayan sembolik bir varlıktır. Dil, sanat, din, siyaset ve teknoloji bu arzunun farklı tezahürleridir. Ancak temsil (representation), hakikate açılan bir pencere olabileceği gibi hakikatin yerini alan bir perdeye de dönüşebilir. Bu metin, temsil olgusunu Kur'an’ın tenzih ilkesi çerçevesinde fenomenolojik olarak incelemektedir. İkon, put ve simülakr aynı temsil zincirinin üç farklı ontolojik ve ahlâkî merhalesi olarak ele alınmaktadır. İkon hakikate işaret eder; put işaret ettiği hakikatin yerine geçer; simülakr ise artık ortada bir hakikat bulunmaksızın kendi kendini üretmeye başlayan temsiller dünyasını ifade eder. Çalışmanın temel iddiası şudur : Kur'an’ın şirk eleştirisi yalnızca taş ve tahta putlara yönelik değildir; hakikatin yerine geçen bütün temsil biçimlerine de yöneliktir. Bu nedenle modern çağın dijital kültürü, algoritmaları, yapay ...

TANRI TASAVVURLARI

Tâ-Hâ (10-25) ile ‘İsâ’ya Göre İncil’ Bağlamında Tanrı Tasavvurları Karşılaştırılan iki metin, iki farklı dînî geleneğe ait değildir. Biri vahiydir; diğeri ise Nobel ödüllü romancı José Saramago’nun din üzerine kaleme aldığı edebî ve felsefî bir metindir. Dolayısıyla burada amaç, hangisinin doğru olduğunu tartışmak değil; her iki metnin Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiğini anlamaya çalışmaktır. İlk bakışta her iki anlatıda da ortak bir sahne vardır : Bir insan, Tanrı ile doğrudan karşılaşmaktadır. Tâ-Hâ sûresinde Mûsâ, Tûr vadisinde Rabbinin hitabına muhatap olur. Saramago’nun ‘İsâ’ya Göre İncil’ romanında ise İsâ, sisler içindeki bir gölde Tanrı ile konuşur. Fakat benzerlik burada sona erer. Asıl ayrım, Tanrı’nın Zâtının anlatı içinde nasıl konumlandırıldığı noktasında başlar. Kur’an’da Mûsâ ateşi görür; vadide yürür; ağacı fark eder. Bütün bunlar fenomenler dünyasına aittir. Ancak Tanrı, bu fenomenlerden biri değildir. O ne ateştir, ne ağaçtır, ne de görülebilen bir varlıktır. Mûsâ’nın y...

KİM, KİMDİR; KİM, KİMİ DOST EDİNİR?!.

Kim, Kimdir; Kim, Kimi Dost Edinir?!. Kur'an, insanları isimlerine, soylarına, kavimlerine, dillerine veya yaşadıkları coğrafyaya göre değil; hakikat karşısındaki duruşlarına, ahlâklarına ve fiillerine göre değerlendirir. Bir insanın adının Ali, Veli, Hasan, Hans, George veya başka bir şey olması onu tek başına ne Mü’min, ne münafık ne de kâfir yapar. Asıl belirleyici olan; hakikat karşısındaki yönelişi ve bu yönelişin hayatına nasıl yansıdığıdır. İnsanlar birbirlerinin kalplerini bilemezler. Kalplerde olanı yalnız Allah bilir. Fakat insanlar, birbirlerini sözleri ve fiilleriyle tanırlar. Bu sebeple Kur'an’ın kullandığı Mü’min, münafık ve kâfir kavramları, görünür hâle gelen ahlâkî ve varoluşsal yönelişleri ifade eder. A-B Modeline Göre İnsan Bu çalışmada A, mutlak hakikati; Allah’ı, vahyi ve ontolojik gerçekliği ifade eder. B ise insanın yaşadığı tarihî, toplumsal, ekonomik, siyasî ve psikolojik dünyadır. İnsan, B’de yaşar; fakat yönünü ya gerçek A’ya ya da B’de üretilmiş saht...

MUSHAF’TAN KUR’AN’A

Mushaf’ı Açıp Okumaktan Kur’an’ı Okumaya Bir Mushaf’ı açıp okumak ile Kur’an’ı okumak aynı şey değildir. Mushaf, ilâhî hitabın yazıya geçirilmiş maddî taşıyıcısıdır. Ona saygı göstermek gerekir. Fakat Mushaf’a gösterilen saygı, Kur’an’ın hedefi değildir. Çünkü Kur’an, sadece korunmak veya okunmak için değil; insanın ve hayatın yeniden inşâsı için indirilmiştir. Bir metin, yalnızca okunabilir. Kur’an ise, okunduğu ölçüde hayatı konuşturur. İşte bu yüzden Kur’an’ı okumak, sadece kelimeleri seslendirmek veya cümleleri anlamak değildir. Kur’an’ı okumak; Onun ontolojik hakikatini, yaşadığımız psikolojik, ailevî, ekonomik, siyasî ve kültürel gerçekliklerle buluşturabilmektir. Biz Kur’an’ı okurken, Kur’an da içinde yaşadığımız hayatın okunmasına fırsat verir. Yani Onun, bizim korkularımızı, umutlarımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı, değerlerimizi, toplumumuzu, ekonomimizi, siyasetimizi ve çağımızı aydınlatmasına izin vermeliyiz. Bu, Kur’an’a yeni anlamlar yüklemek değildir. Tam tersine...