Kayıtlar

HESAPSIZLIĞIN ASÂLETİ : BÜLH

Hesapsızlığın Asâleti : Bülh, Epistemik ve Ruhsal Bir Model 1. Modern Bilinç Rejimi : Araçsal Akıl ve Hesap Üretimi Modern insanın temel zihinsel rejimi “hesapçı bilinçtir”. Bu rejim varlığı üç temel operasyona indirger : • Ölçmek (Nicelikselleştirme) • Tahmin etmek (Geleceği mülkleştirme) • Optimize etmek (Fayda maksimizasyonu) Bu çerçevede insan, artık sadece yaşayan bir varlık değil; sürekli kendini ve çevresini hesaplayan bir sistemdir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomi ve teknoloji alanında değil, doğrudan ahlâk ve din alanında da belirleyicidir. Böylece dînî hayat bile piyasa mantığına tercüme edilir : • Sevap : Kazanç / kâr. • Günah : Maliyet / zarar. • İbâdet : Sermaye / yatırım. • Âhiret : Getiri alanı / va’de. Bu, dinin özünden ziyade, modern bilincin çalışma biçiminin ürettiği bir epistemik deformasyondur. 2. Kavramsal Düğüm : Bülh Nedir?!. Klasik dilde “bülh / ebleh” kelimesi çoğu zaman “akılsızlık veya ahmaklık” olarak anlaşılmıştır. Ancak bu indirgemeci okuma, kelimenin işaret ...

İDEAL DEVLET

İDEAL DEVLET : MODELLER, GÜÇ VE MEŞRÛİYET İdeal devlet arayışı, temelde dünyevi gücü ve egemenliği elinde tutan insanın hırslarını, zulmetmesini engelleyecek şekilde nasıl dizginleriz? sorusuna verilen cevaplardan ibarettir. Gücün kaynağına, denetim mekanizmasına ve aşkınlık boyutuna göre devlet modellerini şöyle sıralayabiliriz : 1. Dînî / Teokratik Devlet Modeli (İdeal Vizyon ve Pratik Kırılma) Teorik Temel : Güç ve meşrûiyet, kimseden çıkarı olmayan, mutlak adil Tanrı’ya aittir. Sistem; adâlet, liyakat ve aklı esas alır. Yönetici, aşkın bir güce karşı vicdanî sorumluluk taşır. Şûrâ (danışma) ve azil (görevden alma) mekanizmalarıyla devlet denetlenir. (Örn : Hz. Ömer’in "Beni kılıçla düzeltin" ilkesi). Tarihsel Kırılma : Güç, doğru kullanılmadığında, fâni yöneticiler bu kutsal alanı kendi hırslarına alet eder. Din, evrensel ahlâk özünü kaybederek Emevî ve Abbasî örneklerinde olduğu gibi kabile/saray ideolojisine ve baskı aracına dönüşür. 2. Maskelerin Arkasını Gören Güce İn...

BAĞ/RABITA - ŞE’N - ZAMAN - İDRAK HARİTASI

BAĞ/RABITA - ŞE’N - ZAMAN - İDRAK HARİTASI 1. A (Hakikat) A, zaman ve mekândan münezzeh olan mutlak hakikattir. Değişmez, fakat sürekli tecelli eden bir varlık düzeyidir. 2. Şe’n Şe’n, hakikatin her an yeni bir açılım hâlinde görünmesidir. Varlık durağan değil, sürekli fiil ve oluş hâlindedir. 3. Rabıta (Bağ) Rabıta, varlığın kopmaz ontolojik bağlantı yapısıdır. Parçalar değil, parçalar arasındaki süreklilik hakikattir. 4. Şeddenâ Esrahüm Bu ifade, insanın varlık bağının sağlam ve kopmaz bir düzen içinde kurulduğunu ifade eder. Sistem dağınık değil, temelden tutarlıdır. 5. B (İdrak Dünyası) B, insanın hakikati algıladığı zaman ve mekânlı bilinç alanıdır. Zaman ve mekân burada idrak kesitleri olarak ortaya çıkar. 6. Zaman Zaman, hakikatin kendisi değil, idrak tarafından bölümlenen akış biçimidir. Dün, bugün ve yarın bu akışın zihinsel kesitleridir. 7. Mekân Mekân, hakikatin yön ve konum olarak idrak edilme biçimidir. Ayrı varlıklar değil, tek bağın farklı görünüm noktalarıdır. 8 . Vahi...

GÖZ, KULAK, AKIL VE KALP

GÖZ, KULAK, AKIL VE KALP : Fıtrat Merkezli Bir Okuma Temel ilke : İdrak Bir Katmanlar Toplamı değil, İşleyiş Bütünüdür. İdrak, parçalı yetilerin yan yana gelmesiyle oluşan bir yapı değil; hilkat grameri içinde işleyen tekil bir varlık-ilişki düzenidir. Bu düzenin amacı bilgi biriktirmek değil, varlıkla uyumlu anlam üretmektir. Bu nedenle idrak, veri toplama mekanizması, salt zihinsel işlem değildir, fıtrat içinde açılan bir okuma rejimidir. Giriş Katmanları : Sem’ ve Basar Sem’ (işitme), idrak sisteminin işitsel giriş kapısıdır. • Dış hitabı alır. • Yönlendirilmiş çağrıyı taşır. • Henüz ayrıştırma içermez. • Fonksiyonu temastır. Basar (görme), idrak sisteminin görsel giriş kapısıdır. • Varlığı görünür hâle getirir. • Fenomen alanını açar. • Henüz anlam üretmez. • Fonksiyonu, fenomeni açar = gösterir. Kritik sonuç : Sem’ ve Basar işleme değildir; yalnızca varlığın insana açılmasını sağlar. İşleme Katmanı : Akıl Akıl, sem’ ve basar üzerinden gelen veriyi, ilişkilendirir, ayrıştırır, tuta...

HACCIN HUKUKÎ BOYUTU

Haccın Hukukî Boyutu : Tevhîd ve Doğal Hukukla Karşılaştırmalı Okuma Hacc ibâdeti, sadece dînî bir ritüel değil; Batı felsefesinde “Doğal Hukuk” (= Natural Law) olarak adlandırılan ve hukukun üstünde mutlak bir adâletin var olduğunu savunan akımla büyük ölçüde örtüşen, hatta onun en ideal pratik modelini sunan küresel bir düzenlemedir. Kelime-i Tevhîdin (= Lâ ilâhe illallah) getirdiği mutlak otorite olarak yalnızca Yaratıcı’yı tanıma ilkesi ile doğal hukukun beşerî kanunların üstündeki aşkın adâlet fikri, hacc meydanında teoriden pratiğe dökülür. 1. Kaynak Bakımından “Aşkın Yasa ve İlahî Egemenlik ” Hukuk felsefesinde iki temel yaklaşım vardır : Yasaları sadece devletin yazılı kuralları olarak gören Hukuki Pozitivizm ve yasaların üstünde evrensel bir ahlak arayan Doğal Hukuk. Doğal Hukukta : Cicero ve Thomas Aquinas gibi düşünürlere göre hukuk, insanların keyfi olarak ürettiği bir şey değildir. Doğanın ve evrenin düzeninde zaten var olan, insan aklıyla keşfedilen evrensel ve değişmez k...

BENİN BENLİĞİ VE DEĞİŞKENLİĞİ MESELESİ

Benin Benliği ve Değişkenliği Meselesi Giriş İnsan hakkında yapılan en temel hata, onu ya tamamen sabit bir özneye indirgemek ya da tamamen değişken psikolojik hâllerden ibaret saymaktır. İlk yaklaşım insanı katılaştırır, ikinci yaklaşım ise dağıtır. Oysa insan, bu iki uçtan birine sıkıştırılamaz. İnsan hem sürekliliği olan bir “ben”dir hem de sürekli değişen hâllerin içinden geçen bir varlıktır. Bu metin, bu ikili yapıyı netleştirmeyi amaçlar : Benin benliği ve benin değişkenliği. 1. Benlik : Sorumluluğun Taşıyıcısı “Ben” dediğimiz şey, öncelikle bir özne birliğidir. Bu birlik olmadan sorumluluk anlamını kaybeder, ahlâk çöker, hesap fikri imkânsızlaşır. Çünkü “ben yaptım” ifadesi, dağılmış bir çokluğa değil, birleşik bir özneye dayanır. Bu özne, dün eyleyen, bugün hatırlayan, yarın sonuçla yüzleşen aynı “ben” olarak kabul edilir. Bu birlik, psikolojik sabitlik değil, ahlâkî sürekliliktir. 2. Değişkenlik : Psikolojik Akış İnsan aynı zamanda sürekli değişen bir varlıktır. • Duygular değ...

KULLUK

Kulluk : Özgürlüğün İstikâmet Kazanmış Hâli Özgürlük ve cebir tartışmasının vardığı en önemli sonuçlardan biri kulluk kavramıdır. Çünkü Kur'an'ın anlattığı insan ne iradesiz bir varlık ne de mutlak irade sahibi bir varlıktır. İnsan, kendisine verilmiş sınırlı fakat gerçek bir iradeye sahiptir. Asıl mesele, bu iradenin nasıl kullanılacağıdır. Kur'an’ın kulluk anlayışı tam da burada ortaya çıkar. Kulluk, çoğu zaman zannedildiği gibi iradenin iptali değildir. Aksine iradenin doğru kullanımıdır. Kul, iradesini kaybetmiş insan değil; iradesini hakikate uygun kullanan insandır. Bu nedenle kulluk şöyle tanımlanabilir : Kul, kendisine verilmiş irade ve imkânları Rabbinin iradesine uygun kullanan; Rabbinin emrine, yani hem vahiyde bildirilen hem de evrene yerleştirilen ontolojik yasalara bilinçli olarak itaat eden insandır. Bu tanımda iki önemli boyut vardır. 1. Teşrîî Emirler Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği emirlerdir. • Adâlet • Doğruluk • Emanet • Merhamet • İnfak • Takvâ gibi...

ÂLEMLERİN RABBİ : ŞEHÂDETTEN TEVHÎDE

ÂLEMLERİN RABBİ : ŞEHÂDETTEN TEVHÎDE Giriş : Bir Kelimenin Açtığı Ufuk Kur'an’ın ilk sûresinde yer alan ‘Elhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn.’ ifadesi yalnızca bir övgü değil; bir ontoloji, epistemoloji ve tevhîd bildirgesidir. Âlem, Kendisine Değil, Ötesine İşaret Eder Âlem, yalnızca var olan şeyler toplamı değil; görüldüğünde başka bir hakikati hatırlatan işaretler bütünüdür. Âlem, Âyettir Kur'an’ın en özgün bakışlarından biri, varlığı nesne olarak değil âyet olarak okumasıdır. Ağaç yalnızca ağaç, yıldız yalnızca yıldız değildir; aynı zamanda birer âyettir. Âyet, kendisi için değil, gösterdiği hakikat için vardır. Her varlık bir kelime, her olay bir cümle, bütün âlem ise okunmayı bekleyen büyük bir kitap gibidir. Tevhîd, işarette takılı kalmak değil, işaret Edilen'e geçebilmektir. Bu nedenle âlem, âyettir; âyet olduğu için şehâdet eder ve Rabbine işaret eder. Ağaç Metaforu ve Varlığın Katmanları Kökler gaybî, dallar ve meyveler şuhûdî boyutları temsil eder; fakat ağacın tam...

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU 1) Ontolojik Temel : A (Hakikat) = El-Hâdî Modelin başlangıç noktası insan değil, hakikatin kendisidir. A = Hakikat / Varlık Zemini Bu zeminin aktif yönlendirme niteliği : El-Hâdî. Burada kritik nokta şudur : Bilgi ve yönelim insan tarafından üretilmez; imkân olarak verilir. El-Hâdî : • Yönü yaratır. • Yönelimi mümkün kılar. • Yolun var olmasını sağlar. 2) Epistemik Düzey : B₁ (Bilme / Tasdik) İnsanın ilk karşılığı : • A’nın zihinde temsil edilmesi. • “Allah vardır” bilgisinin oluşması. • Kavramsal tasdik. Bu düzey, epistemolojidir; yani “yolun haritası”; ama harita, henüz yürüyüş değildir. 3) Fenomenolojik Düzey : B₂ (Yaşama / Tatbik) Bilginin ikinci dönüşümü : • Temsil : Yaşantı. • Bilgi : Eylem. • Kavram : Hâl. Burada insan artık sadece bilen değil, içinde yürüyen varlıktır. Bu düzey, yolun bizzat tecrübe edilmesidir. 4) İmanın İşleyişi (Dinamik Model) Süreç tek yönlü değil, döngüseldir : • A (El-Hâdî), yön verir / imkân açar. • B₁ (tasdik)...

İMAN/IN GÜCÜ

İman/ın Gücü Bu güç, imandan ve inanandan değil, İNANILAN’DAN gelir. İmana böyle bakmazsak, o iman bizi dönüştürmez. İman, insanı nasıl dönüştürür?!. Bu soru önemlidir; çünkü Kur'an’ın büyük kısmı aslında bununla ilgilenir. Kur'an’ın temel derdi yalnızca Allah’ın varlığını bildirmek değildir; aynı zamanda Allah inancının insanı neye dönüştürdüğünü göstermektir. Bu dönüşümün çeşitli aşamaları, belli düzeyleri vardır. Ontolojik Düzey : Hakk vardır; Hakk’ın Varlığı haktır, hakikattir. Epistemolojik düzey : İnzâl ile ve Elçiler ile Hakk, insanı Kendinden ve hakikatten haberdar eder. Bilgi (haber) akılda kalır, kalbe girmezse etkisi zayıflar. Fenomenolojik Düzey : Bu haberler insanın nefsinde yankı bulur. Bunlar : • Haşyet, • Ümit, • Şükür, • Hayâ, • Tevekkül, • Muhabbet, • Sorumluluk gibi hâller doğurur. Şeytanda kıskançlık ve kibir = istikbar yankı buldu. Ahlâkî / Etik Düzey : Bu hâller seçimleri etkiler. Amelî Düzey : Seçimler davranışa dönüşür. Zincir kabaca : Hakk → İnzal → B...

MEBDE' VE MEÂD

Mebde’ ve Meâd : Ayrılık mı, Şuurun Yolculuğu mu?!. Giriş Mebde’ ve meâd kavramları İslâm düşüncesinin en temel kavramlarından ikisidir. Genellikle mebdeyi başlangıç, meâdı ise son veya dönüş olarak anlarız. Fakat bu anlayış çoğu zaman insanın zaman ve mekân içerisinde düşünme zorunluluğundan kaynaklanır. İnsan zihni, olayları şöyle bir düz çizgi üzerinde/n tasarlar : Allah → Yaratılış → Dünya hayatı → Ölüm → Âhiret → Allah’a dönüş. Bu tasarım belirli bir doğruluk payı taşımakla birlikte, hakikatin tamamını kuşatmayabilir. Çünkü bu çizginin kendisi zaman ve mekân varsayımına dayanır. Oysa Allah zaman ve mekânla kayıtlı değildir. Bu nedenle mebde’ ve meâd meselesi yalnızca kozmolojik bir mesele değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir meseledir. Asıl soru şudur : Gerçekten Allah’tan uzaklaşıp tekrar mı dönüyoruz; yoksa zaten içinde bulunduğumuz bir hakikatin farkına mı varıyoruz?!. 1. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”un Yeniden Okunması Bu âyet çoğu zaman “Allah’tan geldik,...

MODERN KIBLE ÇELDİRİCİLERİ

Modern Kıble Çeldiricileri : Epistemik İşgal ve Şeklî Sadâkat Modern dünya sistemi, insanın fiziksel yönelişleriyle doğrudan çatışmaya girmez. İnsanın bedeninin hangi coğrafî noktaya döndüğü, hangi mekânda ibâdet ettiği ya da hangi ritüeli fiziksel olarak icrâ ettiği, sistem açısından çoğu zaman tehdit oluşturmaz. Hatta bu biçimsel sadâkat, tüketilebilir bir kimlik, kültürel bir veri veya vicdanı yatıştıran bir ritüel olarak sisteme eklemlenebilir hâle gelir. Çünkü yalnızca biçimde kalan bir yöneliş, küresel akışın işleyişini bozmaz. Asıl gerilim, epistemik ve ontolojik kıble alanında ortaya çıkar. Modern çeldiriciler (medya, algoritmik yapılar, yapay zekâ destekli yönlendirme sistemleri, dijital ağlar) insanın bedenini serbest bırakırken, onun dikkatini, niyetini ve anlam ufkunu yeniden yönlendirmeye çalışır. Bu süreçte mesele, yalnızca dışsal bir “işgal” değil; aynı zamanda B’nin (insan idraki ve yorumu) A (hakikat/ilke) ile kurduğu ilişkinin zayıflaması veya parçalanmasıdır. Bu nede...

A-B MODELİ VE KIBLE

A-B Modeli ve Kıble Giriş İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda yönelen, bağlanan, anlam arayan ve seçim yapan bir varlıktır. Bu nedenle insanı anlamak için yalnızca bilgiyi değil; yönü, yönelimi, niyeti, iradeyi ve bağlılığı da anlamak gerekir. A-B modeli, insanın hakikatle ilişkisini açıklamaya çalışan bir çerçevedir. Bu modelde A, hakikatin, varlığın ve anlamın kaynağıdır. B ise, insanın idraki, yorumu, tecrübesi, niyeti ve iradesidir. İnsan doğrudan A’nın içinde yaşamaz. İnsan, A’yı B üzerinden anlar; B ise sürekli olarak A’ya yönelmeye çalışır. Bu nedenle modelin temel sorusu şudur : B, A ile ilişkisini nasıl kuracaktır?!. Bu sorunun cevabı kıble kavramında düğümlenir. A-B Modeli Model üç temel ilişki içerir : A → B, Hakikatin insana açılmasıdır. Varlık, anlam, imkân ve rehberlik bu hatta görünür hâle gelir. Kitâb, âyetler, şiârlar ve bütün işaretler bu hattın parçalarıdır. B → A, İnsanın hakikate yönelmesidir. Niyet, irade, seçim, arayış ve istikâmet bu ...

AKIL TİPLERİ

Akıl Tipleri ve Ontolojik Yönelimler Akıl, tekil ve homojen bir yapı değildir; farklı varlık tasavvurlarına göre şekillenen çok katmanlı bir işleyişler bütünüdür. Bu nedenle “Batı aklı” ya da “Doğu aklı” gibi ifadeler ancak tipolojik ayrımlar netleştirildiğinde anlamlı hâle gelir. Modern Batı düşüncesinde Eleştirel Teori tarafından eleştirilen araçsal akıl tipi, aklın verili amaçları optimize eden bir hesaplama mekanizmasına indirgenmesiyle karakterizedir. Bu modelde akıl, amaç üretmez; amaç dışarıdan verilir ve akıl yalnızca bu amaçları en verimli şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Bu nedenle dünya, anlam taşıyan bir varlık alanı değil, kontrol edilmesi ve düzenlenmesi gereken nesneler toplamı olarak görülür. Bilmek, burada doğrudan kontrol edebilmekle özdeşleşir. Buna karşılık Batı düşüncesinin tamamı bu çizgiye indirgenemez. Özellikle fenomenoloji ve hermeneutik gibi geleneklerde akıl, nesneleri kontrol eden bir mekanizma değil; görünüşü, deneyimi ve anlamı açığa çıkaran bir yorumlam...

KESRET VE VAHDET

Kesret ve Vahdet Kesrette Vahdet değil. İnsan gördüğü çokluğu nasıl okumalı ve bu okuma onun varlık, bilgi ve ahlâk yönünü nasıl belirlemeli?!. Burada başlangıç noktası, ontolojik ayrım : A, Mutlak Kaynak, kendinden kâim olan hakikat düzeyi; B ise, insanın idrak alanı, yani sınırlı, parçalı ve zaman içinde işleyen bilinç düzeyi. İnsan bu nedenle doğrudan Mutlak’ı kuşatan bir varlık değil, Mutlak’ın etkilerini, izlerini ve görünüşlerini kesret içinde deneyimleyen bir varlık. Kesret = çokluk alanı, bu sistemde başlı başına bağımsız bir gerçeklik değil, A’nın B düzeyinde farklılaşmış görünüş biçimleri. Yani çokluk, parçalanmış bir varlık yapısı değil, tek bir kaynağın farklı yoğunluklarda ve farklı formlarda görünmesi = tecellî etmesi. Burada kritik eşik şu : Eğer kesret bağımsız varlıklar gibi okunursa ontolojik parçalanma başlar, her şey kendi kendine yeter hale gelir ve bağ kopar, bütünlük kaybolur. Eğer kesret tamamen anlamsızlaştırılırsa bu sefer de dünya işaretsiz bir yığına dönüşüy...

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!.

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!. 1. Giriş : Sorun İçerik değil, Yapı Medya tarihindeki en yaygın yanılgı, değişimi “içerik değişimi” olarak okumaktır. Oysa asıl dönüşüm içerikte değil, iletişimin yapısındadır. Klasik medyadan dijital medyaya geçiş, “daha çok bilgi” üretmekten ziyade, bilginin üretim, dağıtım ve algılanma biçimini değiştirmiştir. 2. Klasik Medya : Lineer ve Sabit Yapı Klasik medya (kitap, gazete, radyo, televizyon) : • Lineer bir akışa sahiptir. • Görece merkezi üretim yapıları vardır. • Mesaj, önceden hazırlanır ve sabitlenir. • Alıcı daha pasif konumdadır. Bu yapıda anlam, belirli bir “metin” içinde görece sabittir. Bu bağlamda yazı kültürü, Walter J. Ong’un ifadesiyle, sözün sabitlenmiş ve mekâna taşınmış formudur. 3. Dijital Medya : Akış, Hız ve Yeniden Üretim Dijital medya ise farklı bir mantıkla çalışır : • Sürekli akış (feed mantığı). • Anlık üretim ve tüketim. • Kullanıcı etkileşimiyle içerik üretimi. • Algoritmik filtreleme. Burada içerik artık “...

TECELLÎ ONTOLOJİSİ

Tecellî Ontolojisi : İmtihandan Açığa Çıkışa Akış 1) Temel İlke : Varlık = Hakk’ın Tecellîsi Varlık, Hakk’ın (Nûr’un) Celâl ve Cemâl sıfatlarının tek hakikat olarak tecellîsidir. Bu tecellî bölünmez; fakat farklı görünüm rejimlerinde açılır. 2) Dünya : Gölge ve İmtihan Rejimi Dünya, tecellînin gölge formda göründüğü imtihan alanıdır. 1. Bu rejimde üç temel yapı birlikte işler : Seçim vardır, imtihan buradan doğar. 2. İyi-kötü ayrımı vardır, çünkü görünüm parçalıdır. 3. Sorumluluk vardır, çünkü alternatifler açıktır. Burada “biz” mutlak bağımsız özneler değiliz. Biz, Hakk’ın tecellîsinin gölge görünüm noktalarıyız. İdrak, hakikatte O’na aittir; bizde görünen, bu idrakin gölge düzeydeki yansımasıdır. 3) Dünya, Berzah : Taşıma Rejimi Ölüm, bir yok oluş değil; rejim değişimidir. Berzahın işlevi : • Üretmek değildir. • Bozmak değildir. • Yeniden kurmak değildir. • Sadece mâhiyeti koruyarak taşımaktır. Dünyada oluşan her şey, çözülmeden, artık seçim alanı olmadan taşınır. Berzah, ayrımı üret...

BAHÇE SAHİPLERİ, TESBİH VE MÜLKİYET

Bahçe Sahiplerinin Psikolojisi : Tesbih ve Mülkiyet Onların hikâyesi Kalem sûresinde anlatılır. Bahçelerinin ürününü toplamak için erkenden yola çıkan bu insanlar, yoksullara hiçbir pay bırakmamayı planlamışlardı. Fakat geceleyin bahçeleri harap oldu. Bahçeyi görünce önce şaşırdılar, sonra gerçeği fark ettiler. Tam bu noktada içlerinden “en dengeli olan” (= evsatuhum) şöyle dedi : “Ben size tesbih etmeliyiz dememiş miydim?.” (Kalem, 68/28) Bu cümle kıssanın merkezidir. Çünkü burada söylenen ifade : “Size sadaka verelim dememiş miydim?” veya “size yoksulları gözetelim dememiş miydim?.” değil, “tesbih”tir. Bu da bize gösteriyor ki, bahçe sahiplerinin problemi, öncelikle ekonomik veya ahlâkî değil; daha derinde epistemik ve ontolojik bir problemdir. Tesbih Nedir?!. Tesbih, yalnızca dil ile “Sübhanallah” demek değildir. Kur'an’da tesbih, varlığı doğru okumak; her şeyi gerçek yerine koymak; Allah dışında hiçbir şeyi mutlaklaştırmamak demektir. Bir nimeti Allah’tan bağımsız görmemek, bir...

YANLIŞ HESAP

Ontolojik Açıdan Yanlış Hesap Kur'ân’da bazı hatalar ahlâkî hata olarak, bazıları bilgi hatası olarak, bazıları ise daha derinde, varlığın yapısına ilişkin bir yanlış okuma olarak sunulur. Tekâsür, Hümeze ve Zuhruf sûrelerinde karşılaştığımız durum, büyük ölçüde sonuncusudur : Ontolojik yanlış hesap. İnsan bir şey aramaktadır. Fakat aradığı şey ile onu aradığı yer arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsan Ne Arıyor?!. İnsan sadece mal aramaz. Sadece güç, makam, şöhret veya statü de aramaz. Bunların altında daha derin bir talep vardır : • Kalıcılık, • Güvence, • Tamamlanmışlık, • Değer, • Anlam, • Bekâ. Kur'ân’ın birçok yerinde görüldüğü üzere insan, fâniliğin farkında olan bir varlıktır. Ölümü bilir, kaybı bilir, eksilmeyi bilir. Bu nedenle de kendisini aşan bir kalıcılık arayışı taşır. Bu arayışın kendisi problem değildir. Problem, bu arayışın yöneldiği adrestir. İlk Yanlış Hesap : Ebediyeti Fânî Olanda Aramak Hümeze Sûresi bu yanılgıyı tek cümlede özetler : “Malının kendisini ebe...

İPİNİ KOPARAN AKIL

İpini Koparan Akıl ve Modern Epistemoloji Giriş : Sokaktaki Boğa ve Çağın İnsanı Kurban Bayramlarında bazen ilginç görüntüler ortaya çıkar. Güçlü bir boğa ipini koparır, sokaklara dalar, etrafı birbirine katar. İnsanlar kaçar, trafik durur, belediyeler ‘boğa yakalama timleri’ kurar. Çünkü ortada yalnızca kaçmış bir hayvan değil, yönünü kaybetmiş bir güç vardır. Bu görüntü, modern insanın epistemolojik durumunu anlatmak için güçlü bir metafor sunar. Akıl kelimesinin kök anlamlarından biri bağlamak, tutmak, dizginlemektir. Arapçada ‘ikal/ukl’, devenin ayağına vurulan bağdır. Bu anlamda akıl, yalnızca düşünen değil; aynı zamanda bağ kuran ve yön bulan yetidir. Peki akıl neyle bağ kurar?!. Geleneksel dînî düşüncenin cevabı açıktır : Akıl, Sahibine; mahlûk, Hâlık’ına; eser, müessirine bağlıdır. Modern insanın hikâyesi ise büyük ölçüde bu bağın çözülmesinin hikâyesidir. Bu nedenle çağımızın temel meselesi aklın yokluğu değil, bağını kaybetmiş akıldır. Başka bir ifadeyle modern insanın temel ...

İLK DİYALOG

İLK DİYALOG (Bakara 30-39; A’râf 11-18; Hicr 28-43 Üzerine Bir Okuma) Kur'ân’da anlatılan ilk diyaloglardan biri, insanlık tarihinin de ilk büyük kırılmalarından birini haber verir. Sahnede dört temel karakter vardır : Allah, Melekler, Âdem ve iblis/şeytan. Bu Metni doğru okuyabilmek için önce önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kıssanın amacı karakterleri birbirine karıştırmak değildir. Allah Allah’tır, melek melektir, Âdem Âdem’dir, iblis de iblistir. Dolayısıyla ne Âdem şeytandır ne de şeytan Âdem’dir. Burada yapılması gereken, kimlikleri birbirine dönüştürmek değil; karakterleri, tavırları ve tutumları anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur'ân’ın ilgisi büyük ölçüde buradadır. İlk Soru : Sorun Ne?!. Yaygın kanaatin aksine mesele sadece secde değildir. Secde görünen olaydır. Asıl mesele, secde emrin Kaynağı karşısında alınan tavırdır. İblis emri duymuştur. Emrin kimden geldiğini bilmektedir. Rabbi, hükmü ve hesabı inkâr etmemektedir. İtirazı emrin Kaynağına değil, içeriğinedir; “ben o...

TEK VE SON ŞANS MI?!.

Tek Şans mı?!. : Rahmet, Adâlet ve Hikmet Üzerine İnsanlık tarihinin en zor sorularından biri şudur : Eğer cennet ve cehennem varsa, eğer âhiretteki sonuçlar dünyadaki tercihlerimizle ilişkiliyse, o hâlde bu dünya hayatı tek ve son fırsat mıdır?!. Bu soru yeni değildir. Kur'ân’ı okuyan hemen herkesin zihninden bir şekilde geçmiştir. Özellikle cehennemden çıkmak isteyenlerin geri çevrildiğini anlatan âyetler (22/22 ve 32/20), bu soruyu daha da yakıcı hâle getirir. İlk bakışta insan şöyle düşünür : Sonlu bir ömür nasıl sonsuz sonuçlar doğurabilir?!. Bu soruyu küçümsemek veya bastırmak doğru değildir. Çünkü bu soru, rahmet, adâlet ve hikmet arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan samimi bir arayışın ürünüdür. Öncelikle şunu görmek gerekir : Kur'ân’ın anlattığı Allah tasavvurunda insan ilk hatasında mahkûm edilmez. Hz. Âdem hata etmiş, fakat tövbe etmiştir. İnsan defalarca düşebilir, fakat tövbe kapısı açık bırakılmıştır. Kur'ân boyunca Peygamberler gönderilmiş, uyarılar yapılmış,...

DÎNÎ AÇIDAN AZGIN İNSAN PSİKOLOJİSİ

Dînî Açıdan Azgın İnsan Psikolojisi : Fecr ve Âdiyât Sûreleri Üzerinden Bir Okuma Kur'ân insanı yalnızca davranışları üzerinden tanımlamaz. Davranışın arkasındaki anlamlandırma biçimine, daha derinde ise Rabbiyle kurduğu ilişkiye de bakar. Çünkü insanın dış dünyadaki tutumu, iç dünyasındaki tasavvurun sonucudur. Fecr ve Âdiyât sûreleri birlikte okunduğunda, Kur'ân’ın dikkat çektiği temel psikolojik yaralardan biri görünür hâle gelir. İnsan, hayatı imtihan olarak okumak yerine hak edilmiş payların dağıtıldığı bir yarış olarak okumaya başlar. İşte sorun burada başlar. Fecr : Yanlış Anlamlandırmanın Başlangıcı Fecr sûresi insanın zihnindeki temel yanılgıyı ortaya koyar. Rabbi onu imtihan edip nimet verdiğinde : “Rabbim bana ikram etti.” Rabbi onu imtihan edip rızkını daralttığında : “Rabbim beni ehânet etti.” Kur'ân’ın dikkat çektiği nokta, insanın verdiği hüküm değil; hükmün dayandığı mantıktır. İnsan şöyle düşünmektedir : Çok verilirse değerliyim. Az verilirse değersizim. Bö...