Kayıtlar

SALÂT

SALÂT : NÛR’UN SÜREKLİ İNŞÂSI Kur’ân’ın inşâ etmek istediği insan, bir defa hakikati görüp sonra kendi hâline bırakılan bir varlık değildir. İnsan, unutabilen, yanılabilen, gaflete düşebilen ve yönünü kaybedebilen bir varlıktır. Bu sebeple onun Rabbiyle olan irtibatının sürekli canlı tutulması gerekir. İşte salât, bu sürekliliğin en büyük vesilesidir. Kur’ân’da salât, yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen şekilsel bir ibâdet olarak sunulmaz. O, insanın Allah ile kurduğu hayat boyu devam eden bilinçli ilişkinin adıdır. Bu yönüyle salât, Mü’minin varoluşunu yeniden istikâmete yerleştiren ilâhî bir eğitimdir. Dikkat çekicidir ki Kur’ân, çoğu yerde “ namaz kılın” demez; “salâtı ikâme edin” buyurur. “İkâme”, bir şeyi ayağa kaldırmak, yerli yerine oturtmak, devamlı ve sağlam hâle getirmek demektir. Bu ifade, salâtın sadece yerine getirilen bir ibâdet değil, insanın bütün hayatını ayakta tutan bir ilke olduğunu gösterir. Salâtın özü, Allah’ı hatırlamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ...

CENAZE "NAMAZI"

CENAZE “NAMAZI” / SALÂTI İbâdet ile Duâ Arasındaki İnce Çizgi İslâm fıkhında ve dil anlayışımızda üzerinde yeniden düşünülmesi gereken hususlardan biri, cenaze “namazı” ile günde beş vakit edâ edilen mutad namazların aynı şeymiş gibi değerlendirilmesidir. Bunun önemli bir sebebi, Arapça salât صلاة kelimesinin Türkçede doğrudan ve çoğu zaman yalnızca “namaz” kelimesiyle karşılanmasıdır. “Namaz” dediğimizde zihnimizde hemen kıyam, rükû ve secdeden oluşan belirli bir ibâdet biçimi canlanmaktadır. Oysa cenaze salâtına baktığımızda bu kalıbın yeterli olmadığını görürüz. Çünkü cenaze salâtında kıyam vardır, tekbir vardır, kıbleye yöneliş vardır, Allah’a yöneliş vardır, Allah’a ta’zim vardır; fakat rükû ve secde yoktur. Buna karşılık vefat eden kişi için açıkça DUÂ vardır. İşte mesele tam burada başlar. 1. Cenaze Salâtında Kime Yöneliyoruz?! Cenaze salâtında önümüzde bir cenaze vardır fakat biz cenazeye yönelmeyiz. • Ölüye ibâdet etmeyiz. • Ölüye secde etmeyiz. • Ölüye ta’zim etmeyiz. Ta’zim...

SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ

SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ Âdiyât Sûresi Bağlamında İçsel İllüzyonun Dışsal Tahribatı Okuma Notu Bu metin, Âdiyât sûresinin tek ve kesin anlamını ortaya koyma iddiasında değildir. Âyetleri kendi bağlamları, kavramları ve sûre bütünlüğü içinde okumaya çalışırken bende oluşan anlamı paylaşmaktadır. Başka bir okuyucu aynı âyetleri başka bir bütünlük içinde okuyabilir ve farklı bir anlam katmanına ulaşabilir. Buradaki amaç, sûrenin anlamını tüketmek değil; onun bende uyandırdığı anlam örgüsünü görünür kılmaktır. ... Savaş, sanıldığı gibi sınır hatlarında, cephelerde ya da orduların karşı karşıya geldiği coğrafi mekânlarda başlamaz. Dışarıdaki yıkımın arkasında, çoğu zaman içeride oluşmuş bir yöneliş, bir niyet, bir hırs ve bir değer kayması vardır. Dışsal tahribat, insanın iç dünyasında başlayan bozulmanın dışarıya taşan görünümüdür. Âdiyât sûresinin sarsıcı dili, insanı nötr bir savaş tasvirinin arkasına saklamadan, bu hareketin arkasındaki insanî zemine yöneltir. Sûre, gözlerimizi önce dışar...

ÂDİYÂT SÛRESİ

Âdiyât Sûresi : İçte ve Dışta Savaşan Küstah Bilinç Âdiyât sûresinin ilk âyetini çoğu meal ve tefsir “ savaş atları ” sahnesiyle başlatır. Oysa sûrenin dili, bizi hayvanlara değil sorumlu bir bilince çağırır. Çünkü sûrenin merkezinde bir ahlâkî itham, sonunda ise açık bir hesap vardır. Sorumluluk olmayan yerde ne itham olur ne hesap. Sûre, “ düşmanca koşanlar ” ile başlar. (vel-âdiyât) Bu koşu, nötr bir hız değil; aşan, saldıran, düşmanlıkla ilerleyen bir harekettir. Ardından gelen ikinci âyet, bu hareketin iç kaynağını açar : Kıvılcım çıkarma . Bu kıvılcım dışarıdan alınmış bir ateş değil, içteki sürtünmeden doğan bir yanmadır. Hırs, kin, bastırılmış öfke… İç dünya sürtünür ve yanar. Üçüncü âyette bu iç yanma, fırsat kollayan bir bilinç hâline gelir : Sabah baskını . Yani rastgele değil; hesaplı, zamanlamalı, çıkar odaklı bir hamle. Dördüncü ve beşinci âyetlerde sahne tamamen açılır : Tozu dumana katanlar, düşman topluluğun ortasına dalanlar. Bu artık gizli bir niyet değil, nara atar...

SEBEPLERE TAKILMAK

SEBEPLERE TAKILMAK   Sebep = Araç, İllet = Fâil Sebep (neden), bir şeyin olmasına yol açan araçtır. Kur’ânî ve kelâmî dilde bu ayrım çok kritiktir : • Sebep (esbâb) : İşin görünen, ölçülebilir, tekrarlanabilir yüzü • Fâil / İllet-i Ûlâ : İşin irade eden, var eden yüzü Bizim zihnimiz şuna yatkındır : “ Bu oldu, çünkü şu oldu; o da şundan oldu…” Bu zincir doğrudur ama tam değildir. Çünkü zincir, kendi kendini taşıyamaz. Aristo’nun ilk muharrik dediği şey tam da budur : Hareket eden her şey, kendisi hareket etmeyen bir ilkeye muhtaçtır. İman, zinciri inkâr etmez; zincirin putlaşmasını engeller. Sebeplerden geçmek ile sebeplere takılı kalmak farklı Kur’ân sebepleri yok saymaz; aksine ısrarla kullanır ama iki farklı kullanım vardır : a) Sebepler kapı ise, sebep seni Allah’a götürür. b) Sebepler duvar olursa, sebep seni Allah’tan alıkoyar. Sorun sebep değil; sebep bilinci. Zülkarneyn kıssası : Sebep bilinci doğru kurulmuş örnek Zülkarneyn’de : • Güç var. • İktidar var. • Teknik bilgi v...

DEMOKRASİ ÇARE Mİ?!.

Demokrasi Çare Mi?!. Çocukluk Ezberinden Yetişkin Sorumluluğuna Çocukken sorulan “ kimin kulusun ” sorusu, yetişkin hayatın eşiğinde nitelik değiştirir. Bugünün insanı için asıl mesele; kararlarımızı fiilen kimin belirlediği ve “ hayır ” diyemediğimiz merciinin kim olduğu, yani “ fiilî   ilâhımızn kim ” olduğu sorusuyla yüzleşmektir. İlâh, yalnızca önünde secde edilen soyut bir varlık değil, fiilen hükmeden, davranışlarımızı şekillendiren, irademizi teslim alandır. Kelime-i Tevhîd’in ilk kelimesi olan “lâ”, basit bir reddiye değil; hayatı kuşatan görünmez putların, hırsların, heveslerin ve sistemlerin farkına varma aşamasıdır. Karunun : “bu bana bende bulunan bir bilgi sayesinde verildi” şımarıklığıyla mülkü kendinden bilmesi; Firavunun : iktidarı ve gücü mutlaklaştırarak efendilik/rablik iddiasına girmesi, çağdaş insanın kendi imkanlarını ve teknolojisini mutlaklaştırmasından farksızdır. İnsan, sahip olduklarıyla özdeşleştikçe varlığını araçlara teslim eder : Var Olmak → Sahip O...

YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?!

YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?! Yapay zekâ hayatımıza yalnızca yeni bir teknoloji olarak girmedi. Bilgiye ulaşma, bilgiyi işleme, yazma, araştırma, problem çözme ve hatta soru sorma biçimlerimizi değiştirmeye başladı. Bu sebeple asıl soru, “ yapay zekâ neler yapabilir” sorusu değildir. Asıl soru şudur : “Biz yapay zekâyı ne yapmak için ve nasıl kullanmalıyız?!.” Çünkü bir aracı kullanmakla, o aracın kullanım biçiminin bizi değiştirmesine izin vermek aynı şey değildir. YZ’yı biz kullanabiliriz ama YZ’nın bizi nasıl kullanmaya başladığını fark etmezsek, bir süre sonra kullandığımız araç, düşünme biçimimizi belirleyen bir sisteme dönüşebilir. Mesele tam da burada başlıyor. YZ’NIN “DÜŞÜNMESİ” Bugün yapay zekâ sistemlerinin “düşündüğü”, “akıl yürüttüğü”, “nasıl düşünüleceğini öğrendiği” söyleniyor. Nitekim yeni nesil modellerin geliştirilmesinde, karmaşık problemleri parçalara ayırma, farklı çözüm yollarını deneme, hatalarını fark edip düzeltme ve daha uzun süre akıl yürütme gibi yöntemlerden ...

TANRI TASAVVURU

TANRI TASAVVURU Allah’ı Bilmek, Tanımlamak ve Tanımak “Müslümanlar da materyalist mi?!” Elbette bütün Müslümanlar için böyle bir hüküm verilemez fakat modern insanın zihnini biçimlendiren materyalist ve nesneleştirici varlık tasavvurunun, Müslümanların Allah tasavvuruna da sızmış olması üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gerekir. Çünkü insan zihni, alıştığı varlık kategorilerinin dışına çıkmakta zorlanıyor. Bir şey varsa, onun bir yeri olmalı. Bir büyüklüğü, ölçüsü, sınırı, biçimi olmalı. Bir “nasıl”ı olmalı. Sonra Allah söz konusu olduğunda soruyor : Allah nerede?! Allah nasıl?! İşte mesele burada başlıyor. ALLAH NEREDE?! “Allah nerede” sorusu, öncelikle bir mekân sorusudur. Fakat mekân, yaratılmış varlıkların bir niteliğidir. Allah’ı mekânın içine yerleştirmek, O’nu yaratılmış varlık kategorilerinden biri hâline getirmektir. Kur’an’ın bazı ifadelerinde Allah için “gelmek” fiilinin kullanılması da bu yüzden dikkatle anlaşılmalıdır. “Allah’ın kendilerine bulutlardan gölgeler içinde gelm...

KONFOR ALANINI TERK EDEMEMEK

KONFOR ALANINI TERK EDEMEMEK “Lâ” diyememek ama buradaki “lâ”, sözlü/sözle/sözdeki “lâ” değil, fiildeki/fiilî/amelî “lâ”!; “lâ” diyemeyen “ illAllah/illâ Allah” diyemez.  İnsan, neden konfor alanını terk edemez?! İyi bir ev… İyi bir araba… Yüksek bir makam… Önemli bir unvan… Yüksek bir statü… Toplumda saygın bir yer… Geniş bir çevre… “Önemli veya vazgeçilmez bir adam” olmanın verdiği itibar… Bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir. Mesele sahip olmak değil, bunlardan vazgeçmeyi göze alamamaktır. Çünkü insanın sahip olduğu şeyler, zamanla yalnızca sahip olduğu şeyler olmaktan çıkabilir ve bir süre sonra onlar, insanın güvencesi hâline gelebilir; hatta insan onları, farkına varmadan canının sigortası olarak görmeye başlayabilir. Pekiî … Bu sigortalar bugüne kadar hangi canı kurtardı?! Kur’an, insanın sahip olduklarıyla ilişkisini yalnızca “mal” üzerinden değerlendirmez. Meselenin daha derininde bir sevgi hiyerarşisi vardır. Bakara 165’te şöyle buyurulur : وَالَّذِينَ آمَنُوا أَش...

SUS PAYI

SUS PAYI İnsanın hakikati bilmemesi ile bildiği hâlde onun gereğini yapmaması aynı şey değildir. Bilmemek mazur bırakabilir; fakat bilip de gereğini yapmamak, insanı daha ağır bir soruyla karşı karşıya bırakır: Bildin de neden sustun?! Çünkü bazen mesele hakikati bulamamak değil, hakikati bulduktan sonra onun hayatımıza ne yapacağını göze alamamaktır. İnsan, içinde bulunduğu düzenin nasıl işlediğini görebilir. Neyi teşvik ettiğini, neyi görünmez kıldığını, hangi arzuları beslediğini, hangi korkuları ürettiğini fark edebilir. Din adına konuşulanlarla gerçek din arasındaki mesafeyi de görebilir. Hatta bütün bunları açıkça ifade edebilir. Fakat bir noktadan sonra başka bir soru ortaya çıkar : Bütün bunları görüyorsan, neden hâlâ aynı düzenin içinde, onun sana açtığı güvenli alanda yaşamaya devam ediyorsun?!. İşte SUS PAYI burada başlar. Susmak her zaman korkaklık değildir. Her suskunluk da suç değildir. İnsan her hakikati her yerde, her zamanda ve aynı biçimde söylemek zorunda da değildir...

İNSAN KALABİLMEK ÜZERİNE

YARIŞIN VE SIRRIN ARASINDA : HAZ VE HIZ ÇAĞINDA İNSAN KALABİLMEK ÜZERİNE DÜZEN VE ÇİFTE TAHAKKÜM : HIZ VE HAZ Modern çağın kurduğu sistem, insan aklını kesintisiz bir yarış pistine hapsetmiştir. Görünmeyen yapay zekâ algoritmaları, veri merkezleri ve dijital ağlar; motorun gücünü artırırken insanı bu çılgın ivmenin içinde diri ve itaatkâr tutabilmenin yollarından birini bulmuştur : Kesintisiz haz pompalamak. Hız, insanı durup düşünmekten, hafızasıyla yüzleşmekten ve “nereye gidiyorum” sorusunu sormaktan alıkoyan bir kaçış mekanizmasıdır. Haz, o kaçışı bir ödül gibi sunan; dopamin atımlarıyla iradeyi sürekli meşgul eden bir uyuşturucudur. Fakat sistemin tuzağı yalnızca hız ve haz değildir. Bir de “ sır ” vardır. Sistemin sunduğu, tam olarak ne olduğu söylenmeyen; bu yüzden de insanın merakını sürekli diri tutan gizemli bir gelecek… Daha ileride, daha yukarıda, daha hızlı, daha çok üretilmiş, daha çok kazanılmış bir hayatın sonunda ulaşılacağı varsayılan o “büyük, aslında sahte şey”!......

HIZIN VE HAZIN TAHAKKÜMÜ

HIZIN VE HAZIN TAHAKKÜMÜ : ÇILGINLIK PİSTİNDEN DERİN SESSİZLİĞE Modern çağ, aklı amansız bir F1 yarışına soktu. Kadrajda görünmeyen ama bütün pisti kontrol eden görünmez fâiller, motorun gücünü artırırken bir şeyi fark ettiler : İnsanı bu çılgın hızın içinde diri ve itaatkâr tutabilmenin tek yolu, onun damarlarına kesintisiz bir haz pompalamak. Böylece çağın iki büyük tiranı el ele verdi : Hız ve Haz. Hız, insanı düşündürmekten alıkoyan bir kaçış mekanizmasıdır; haz ise o kaçışı bir ödül gibi sunan uyuşturucu. Sistem, pit stop’u yasadışı ilan etti. Çünkü durmak; hafızanın geri gelmesi demektir. Durmak; “ben nereye gidiyorum” sorusunun sorulması demektir. Durmak; Zülkarneyn’in “sebepler” kılığında önüne serilen dünyayla yüzleşmesi, Süleyman’ın “bu Rabbimin lütfudur” derken duyduğu o büyük sorumluluk ürpertisini hissetmesidir. Oysa pite izin vermeyen modern düzendeki yapay zekâ, veri merkezleri ve algoritmalar; insana yardımcı olmuyor, insanın pite girme ihtiyacını hazla besleyerek ortad...

YAPAY ZEKÂ VE İNSAN

YAPAY ZEKÂ VE İNSAN İnsan, YZ’yı; YZ, insanı nereye taşıyacak?! Yapay zekâ bir makinedir. Maddî bir varlıktır. İnsan ise?!... Bu soru, bugün yapay zekâ hakkında sorulabilecek bütün sorulardan daha önemlidir. Çünkü mesele yalnızca makinelerin neler yapabileceği değildir. Asıl mesele, insanın ne olduğu ve kendi yaptığı makineler karşısında kendisini nasıl yeniden tanımlayacağıdır. Son yıllarda yapay zekâ ile insan arasında bir rekabete tanıklık ediyoruz. Kim daha hızlı hesaplayacak?! Kim daha çok bilgiye ulaşacak?! Kim daha iyi yazacak, teşhis koyacak, analiz edecek, karar verecek?! Büyük ihtimalle bu yarışın birçok alanında yapay zekâ kazanacaktır. Çünkü insanın biyolojik sınırları vardır. Hafızası sınırlıdır, dikkat süresi sınırlıdır, işlem hızı sınırlıdır. Oysa yapay zekâ çok büyük miktarda veriyi çok kısa sürede işleyebilir; yorulmaz, unutmaz, aynı anda milyonlarca işlemi gerçekleştirebilir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken bir şey vardır : İnsanın yapay zekâ karşısında kay...