Kayıtlar

KIBLE : YÜZÜN, HAYATIN VE VARLIĞIN YÖNÜ

KIBLE : YÜZÜN, HAYATIN VE VARLIĞIN YÖNÜ İnsan yönsüz yaşayamaz. Yürüyen insanın bir yönü vardır; düşünen insanın bir yönü vardır; isteyen, seven, korkan, umut eden insanın bir yönü vardır. İnsan farkında olsun veya olmasın, hayatını bir merkeze göre düzenler. Nereye bakıyorsa, aslında oraya doğru yaşamaktadır. Bu yüzden kıble, yalnızca namaz kılarken dönülen coğrafî bir yön değildir. Kıble, insanın yön meselesidir. Daha derinde ise insanın hayatını neye göre düzenlediği, neyi merkez kabul ettiği ve sonunda nereye doğru yürüdüğü meselesidir. Kur'an'ın kıble öğretisi, bu bakımdan son derece derindir. Çünkü Kur'an, bir yandan insana somut bir yön verir; öte yandan o yönün kendisini amaçlaştırmasına izin vermez. Bir yandan yüzü Kâbe'ye çevirir; öte yandan yüzün Kâbe'ye dönmesini, hayatın da Allah'ın istediği yöne dönmesiyle tamamlar. Burada üç kavram birbirine bağlanır : Yön → Kıble → İstikâmet. Fakat istikâmetin hayattaki karşılığı olan birr ortaya çıkmadığında, bu...

ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!.

ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!. Kur'an’ın Ankebût sûresinin 41. âyetinde insanın Allah’tan başka velîler edinmesi, örümceğin kendisine bir ev edinmesine benzetilir : مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا ۖ وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ ۖ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “ Allah’tan başka velîler edinenlerin durumu, kendisine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Şüphesiz evlerin en zayıfı örümceğin evidir; keşke bilselerdi.” Bu âyet, ilk bakışta örümcek ve ağı hakkında bir benzetme gibi görünür. Fakat âyetin asıl konusu örümcek değildir. Asıl konu insanın kendisine hangi sığınağı, hangi dayanağı ve hangi velâyet ilişkisini kurduğudur. 1. ÖRÜMCEK AĞI DEĞİL, ÖRÜMCEĞİN EVİ Burada çok önemli bir ayrım vardır. Âyet, “örümceğin ipliği en zayıf şeydir” demez; “örümceğin evi, evlerin en zayıfıdır” der. Bu ayrım önemlidir. Çünkü örümcek ipeği, bazı türlerinde olağanüstü mekanik özelliklere sahip, son derece il...

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI Sorumluluk, kendi kendine var olduğunu düşünen bir zihnin kendi içinde ürettiği soyut bir kural veya ahlâkî fantezi değildir. Sorumluluk, insanın varoluş yapısından doğar. Çünkü insan, varlığının kaynağını kendisi belirlememiş; buna karşılık kendisine verilmiş varlığı nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği konusunda tercih yapabilen bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle sorumluluğun ontolojik dayanağı, insanın verilmiş bir varlık oluşunda ve bu verilmişliğin kendisine bir imkân olarak teslim edilmiş bulunmasındadır. İnsan kendi kendisini var etmemiştir; fakat kendisine verilmiş varlığı nasıl yaşayacağı konusunda seçim yapabilir. İşte sorumluluk, tam bu verilmişlik ile özgürlük arasındaki gerilimde ortaya çıkar. İnsan ne bütünüyle belirlenmiş bir varlıktır ne de kendi kendisini yoktan var eden mutlak bir özne. O, kendisine verilmiş imkânlar üzerinde kendisini inşâ eden; fakat bu inşânın hesabını da vermek durumunda olan bir varlıktır. VERİLMİŞ VARL...

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ  Soru : Menzile Nasıl Ulaşırız?!. Arada aracılar (şefaatçiler, komisyoncular) var mı?!. Âlimlerin, şeyhlerin (mürşidlerin) ve Peygamberlerin (Rasûl ve Nebîlerin) fonksiyonu ne?!. Zümer, 3 = “liyukarribûnâ ilallahi zülfâ” bağlamında konuya açıklık getirir misiniz?!. CEVAP : Evet. Burada kilit mesele, “menzil” ile “vasıta/aracı”yı birbirinden ayırmak. Kur’ân’ın çizdiği çerçevede insanın Allah’a ulaşması için Allah ile insan arasında ontolojik anlamda bir aracı sınıfı yoktur. Fakat insanın Allah’a yönelişinde rehberler, öğreticiler, Elçiler ve örnek şahsiyetler vardır. Bunların fonksiyonu Allah’ın yerine geçmek değil, insanı Allah’a yöneltmektir. 1. Menzil neresidir?!. Menzil bir mekân değil, bir hâl ve istikamet meselesidir. “Allah’a ulaşmak” da Allah’ın bir mekânda bulunup insanın oraya gitmesi değildir. Allah zaten insana şah damarından daha yakındır : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16.) Dolayısıyla problem mesafenin kapatılması değil,...

KÖTÜ VE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

KÖTÜ VE KÖTÜLÜK SORUNU (= TEODİSE MESELESİ) Giriş : Sorunun Kendisi “Kötü nedir” sorusu, ilk bakışta basit görünür; fakat insan düşüncesinin en çetin sorularından biridir. Çünkü kötülük yalnızca ahlâkî bir problem değildir. Aynı zamanda ontolojik, epistemolojik, antropolojik ve teolojik sonuçları vardır. Özellikle şu soru, teodise probleminin merkezinde durur : Eğer Allah mutlak iyi, mutlak kudret sahibi ve mutlak hikmet sahibi ise dünyada kötülük neden vardır?!. Bu soru, aslında birkaç soruyu aynı anda içerir : • Kötülük nedir?!. • Kötülük nereden gelir?!. • Kötülük yaratılmış bir şey midir?!. • Allah kötülüğü ister mi?!. • İnsan kötülükten ne ölçüde sorumludur?!. • Doğal kötülük ile ahlâkî kötülük aynı şey midir?!. • Bir insanın yaptığı kötülük başkalarının sınavı olabilir mi?!. Bu sorulara verilen cevaplar, yalnızca farklı teoriler değil, farklı varlık tasavvurları ortaya çıkarmıştır. Burada temel önerimiz, önermemiz şudur : Kötülük, bizâtihî bir varlık değil; varlığın imtihan için...

NEDEN İMTİHAN VAR?!.

NEDEN İMTİHAN VAR?!. Şâhitlik, Delil ve İlâhî Adâlet “Neden imtihan var” sorusu, aslında teodise/kötülük meselesinin de ötesine geçen temel bir sorudur. Eğer Allah insanı ezelden biliyorsa, insan neden imtihan ediliyor?!. Allah kimin ne yapacağını önceden biliyorsa, neden insanın hayatını yaşamasına, tercih etmesine, iyiyi veya kötüyü fiilen gerçekleştirmesine ihtiyaç var?!. Bu soruların cevabını Allah’ın bilmesi ile insanın yapması arasındaki farkta aramak gerekir. Çünkü Allah insanı bilir; insan ise kendisini fiilleriyle ortaya koyar. İmtihan, Allah’ın bilmediğini öğrenmesi için değildir. İmtihan, insanın kendi hayatına şâhit olması ve hakkında verilecek hükmün apaçık deliller üzerine kurulması içindir. 1. Allah’ın Bilgisi Ezelîdir Allah’ın insan hakkındaki bilgisi zaman içinde oluşmaz. Allah, insanın geçmişini, bugününü ve geleceğini bilir. İnsanın neyi seçeceğini, ne yapacağını, nereye yöneleceğini Allah’ın bilmesi için insanın bunu önce gerçekleştirmesi gerekmez. Dolayısıyla imtih...

SÛRET VE SÎRET

SÛRET VE SÎRET : İNSANIN GÖRÜNÜŞÜ VE HAYAT OLUŞU İnsan, önce sûret olarak görünür; fakat yalnızca sûretiyle bilinmez. Beden, insanın dış görünüşüdür. Yüzü, bedeni, biçimi ve fiziksel varlığı bize onun nasıl göründüğünü gösterir. Fakat onun kim olduğunu bize bedeninden çok, hayatı ve eylemleri gösterir. Bu nedenle insanın iki görünüşünden söz edebiliriz : Sûret: dış görünüş. Sîret: hayatın görünüşü. Sûret, insanın bedende görünmesidir; sîret ise insanın eylemlerinde görünür hâle gelmesidir. 1. VAR OLMAK VE GÖRÜNÜR OLMAK Kur'an'ın A‘râf 11’de kullandığı ifade bu açıdan son derece dikkat çekicidir : خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ “Sizi yarattık, sonra sizi sûretlendirdik.” Buradaki halq ile tasvîr aynı şey değildir. Halaka : var etmek, yaratmak. Savvara : sûret vermek, biçimlendirmek, görünür bir forma kavuşturmak. Bu ayrım bize önemli bir ontolojik ilke verir : Var olmak ile görünür olmak aynı şey değildir. Bir şey var olabilir fakat henüz görünür olmayabilir. Tohum bunun e...