Kayıtlar

BELED SÛRESİ

BELED SÛRESİ Bir Beldeden Bütün İnsanlığa Bazı sûreler vardır; ilk bakışta belirli bir zamana, belirli bir mekâna ve belirli bir olaya konuşuyor gibi görünürler. Fakat biraz yakından bakıldığında, o özel bağlamın içinden bütün insanlığa açılan bir kapı olduğu görülür. Beled Sûresi de böyledir. Sûre, son derece somut bir yerden başlar :لَا أُقْسِمُ بِهَٰذَا الْبَلَد = “ Bu beldeye yemin ederim...” Ardından daha da özel bir hitap gelir : وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَٰذَا الْبَلَدِ = “ Sen de bu beldedesin.” Ve hemen sonra : لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ = “ Gerçekten insanı kebed içinde yarattık.” Burada dikkat çekici bir hareket vardır : Belde → Sen → İnsan. Sûre önce bir beldeyi gösterir. Sonra o beldede yaşayan özel bir muhataba döner. Ardından özel muhatabın ötesine geçerek insanın tamamına ulaşır. Yani sûre Mekke’den başlar; fakat Mekke’de kalmaz. Özelden genele, tarihsel olandan evrensel olana doğru açılır. BELDE SADECE HARİTADAKİ BİR NOKTA DEĞİLDİR İlk anlamıyla burada söz konu...

HACC

Hacc : Hakk’a Hüccet, Bâtıla İsyân : Haccın Ontolojik Manifestosu Giriş Kelimenin İzi : H-C-C Kökü ve Zihinsel Kasıt İnsanlığın en kadim eylemlerinden biri olan Hacc, ne coğrafî bir yer değiştirme ne de mukaddesat/din turizmidir. Bu büyük ibâdetin hakikatinde, dilin derinliklerinde semitik köklerin taşıdığı ilk anlam gizlidir. Sami dillerinde ve Arapçada H-C-C (ح-ج-ج) kökü; rastgele bir gidişi değil, belli bir amaca doğru kararlılıkla yönelmeyi, saklanamayacak kadar açık bir delil (hüccet) sunmayı ve bir iddiayı ısrarla savunmayı ifade eder . Kelimenin türevleri dilin haritasına şöyle dağılır : Hucce (Hüccet) : Zihni ikna eden, şüpheyi ortadan kaldıran sarsılmaz delil, burhan, senet. Muhâcce : Karşılıklı delil yarıştırmak, bir fikri savunmak, tartışmak. Hacc : Sağlam bir gerekçeyle, sarsılmaz bir niyetle mutlak bir merkeze kasıtla yönelmek. Âl-i İmrân Suresi 20. âyet tam da bu dilsel kökte durur : “ Fe-in hâccûke fe-kul eslemtü vechiye lillâh...” = Eğer seninle hüccet yarıştırıp tart...

NEHRİ GEÇMEK

NEHRİ GEÇMEK İhtiyaç, İrade ve Asıl Gaye Tâlût ve ordusunun kıssasında, önlerinde bir nehir belirir. Tâlût askerlerine : “ Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. ” (2/249) der. Bu nehir, ilk bakışta oldukça sıradan bir nehirdir. İnsan susar; su içer. Hele uzun ve yorucu bir yolculukta, su içmek, insanın en tabiî ihtiyaçlardan biridir. O hâlde mesele neden sudur?!. Neden Allah, bir nehri imtihan vesilesi kılmıştır?!. Burada âyetin bize iki ayrı okuma imkânı sunduğunu düşünüyorum. Nehir gerçektir; fakat aynı zamanda hayatımızdaki pek çok şeyin temsilidir. Su gerçektir; fakat suya karşı tavrımız, çok daha geniş bir insanlık hâlinin göstergesi olabilir. Nehri geçmek gerçektir; fakat aynı zamanda insanın ihtiyaçlarının, arzularının ve nefsinin karşısından geçip asıl gayesine yürümesinin de güçlü bir temsilidir. Bu iki okumayı birbirinin alternatifi hâline getirmeye gerek yoktur. Tam tersine, gerçek olayın kendisi mecazî anlamı taşımaya elverişlidir. Mesele Su İçmek Değildir İnsan susar. ...

NİÇİN VE İÇİN

NİÇİN VE İÇİN İnsan hayatı “niçin” sorularıyla doludur. Niçin çalışıyorsun?!. — Para kazanmak için. Niçin para kazanıyorsun?!. — Ev almak, araba almak, çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, rahat yaşamak için. Niçin rahat yaşamak istiyorsun?!. — İyi bir hayat sürmek için. Peki, iyi bir hayat niçin?!. İşte burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü hayatımızdaki birçok “için”, aslında başka bir “için”e bağlıdır. • Çalışmak, kazanmak için. • Kazanmak, sahip olmak için. • Sahip olmak, rahat etmek için. • Rahat etmek, iyi yaşamak için... Peki sonra?!. Niçin?!. Bu soruyu sormayı bırakırsak, hayatımızdaki “için”ler çoğalır ama hayatın ne için olduğunu giderek daha az düşünürüz. Oysa insanın bir yerde durup şunu sorması gerekir : “Bütün bunlar ne için?!.” Çünkü insan sadece çalışmak, kazanmak, sahip olmak, rahat etmek ve sonunda ölmek için yaşamak istemez. Öyleyse hayatımızdaki bütün “için”lerin üzerinde bir ölçüye ihtiyacımız vardır. İşte burada “ Allah için ” sözü karşımıza çıkar. Fakat “Allah i...

GİRİŞ – ÇIKIŞ

GİRİŞ – ÇIKIŞ Kasabanın girişinde büyük bir tabela vardı : Giriş Çıkışında da aynı büyüklükte bir başka tabela : Çıkış İnsanlar her gün bu iki tabelanın arasından geçerdi. Kimisi yürüyerek, kimisi arabayla, kimisi aceleyle, kimisi ağır ağır… ama hiç kimse tabelalara uzun uzun bakmazdı. Çünkü herkes oraya girmişti. Ve herkes, bir gün oradan çıkacaktı. Bunu bilmek için ne kitap okumaya, ne âlim olmaya, ne de bir bilgenin sözünü dinlemeye ihtiyaç vardı. Kasabada doğan herkes büyür, yaşlanır ve ölürdü. Her evden birileri eksilir, her mezarlık biraz daha büyürdü. Çocuklar doğar, babalar ölür; torunlar gelir, dedeler giderdi. Hayat, gözlerinin önünde durmadan bir şeyleri alıp başka şeyleri getiriyordu. Fakat insanın garip bir huyu vardı : Giden, herkesin gideceğini biliyor, kendisinin gideceğini bilmiyormuş gibi yaşıyordu. Kasabanın en yaşlı adamı bir gün meydandaki kahvede otururken bunu söyledi : Şu dünyada gördüğüm en tuhaf şey, insanların ölümü görüp kendilerini ölümsüz sanmaları. Karşıs...

İNSAN, MELEK VE SIYÂM

İNSAN, MELEK VE SIYÂM/ORUÇ Muhtaçlık, Mülkiyet ve Ubûdiyet Üzerine İslâm’ın şartlarını hepimiz biliriz. Namaz, oruç, zekât, hacc ve kelime-i şehâdet... Çoğumuz bunları eksiksiz sayabilir, hatta her birinin nasıl yerine getirileceğini de anlatabiliriz. Fakat bilmek ile anlamak, anlamak ile yaşamak aynı şey değildir. Bir ibâdetin nasıl yapılacağını bilmek, onun ne anlama geldiğini bilmek demek değildir. Daha da önemlisi, o ibâdetin hayatımızda neyi değiştirmesi gerektiğini bilmek hiç değildir. Namaz kılıyoruz; fakat namazın bizi gün boyunca hangi istikâmette tutması gerektiğini ne kadar düşünüyoruz?!. Oruç tutuyoruz; fakat orucun bize açlık ve susuzluğun ötesinde ne öğrettiğini biliyor muyuz?!. Zekât veriyoruz; fakat elimizdekinin gerçekten bize ait olup olmadığını, mülkün sahibinin kim olduğunu hayatımızda ne kadar hissediyoruz?!. Hacca gidiyoruz; fakat üzerimizdeki bütün âidiyetleri, statüleri ve üstünlük iddialarını geride bırakıp Allah’ın kulları arasına katılmanın ne demek olduğunu ...

BEŞ KARDEŞ

BEŞ KARDEŞ Beş kardeştiler. Aynı evde doğmuşlardı. Aynı sofraya oturmuş, aynı pencereden dışarı bakmış, aynı yağmurun altında ıslanmışlardı. Babaları onlara sağ elini göstermişti bir gün. “Bakın” demişti, “birbirinizden farklısınız ama bu elin parmakları gibisiniz.” Çocuklardan biri gülmüş : “Ben başparmağım!” Öteki hemen itiraz etmiş : “Ben işaret parmağıyım. Herkes beni takip eder.” Üçüncüsü orta parmağını kaldırmış : “En uzununuz benim.” Dördüncüsü yüzüğüne bakmış. Beşincisi ise küçük parmağına. Hiçbiri o gün, elin asıl gücünün tek bir parmaktan gelmediğini düşünmemiş. Yıllar geçmiş. Beş kardeş büyümüş. İkisi çok çalışmış. İyi okullarda okumuş. Prestijli meslekler edinmiş. Büyük binalarda, büyük masalarda oturmuşlar. İnsanlar onların kartvizitlerine bakıp : “İşte başarı!” demişler. Üçüncüsü bir süre çalışmış, sonra yorulmuş. Dördüncüsü “hayat zaten kısa” diyerek eline geçenleri tüketmeye başlamış. Beşincisi ise başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını kurmaya çalışmış. Birinin a...

MÂİYET = BİRLİKTELİK

MÂİYET = BİRLİKTELİK Birliktelik (mâiyet) deyince ilk akla gelen, insanların aynı yerde, aynı zamanda bulunmasıdır. Oysa yan yana olmak ile beraber olmak aynı şey değildir. Aynı mekânda bulunan iki insan birbirinden bütünüyle kopuk olabilir; buna karşılık aralarında binlerce kilometre bulunan iki insan, aynı düşünceye, aynı değere, aynı ideale ve aynı yöne bağlı oldukları için birbirlerine çok daha yakın olabilirler. Demek ki mâiyet/birliktelik yalnızca mekânsal ve zamansal bir yakınlık değildir. Birlikteliğin niteliğini belirleyen şey, insanlar arasındaki bağın niteliğidir. İnsanlar birbirlerine farklı türden bağlarla bağlanırlar. 1. Fizikî bağ İp, zincir, halat gibi araçlarla kurulan bağ, en somut bağ biçimidir. Burada bağ, iki şeyi birbirine doğrudan bağlar. Ancak bu bağın gücü, aynı zamanda onun niteliğidir: Bir ip bağlayabilir; zincir daha güçlü bağlayabilir. Fakat bu tür bağlarla bağlanmak çoğu zaman özgür bir birliktelik değil, zorunlu bir bağlılık anlamına gelir. İnsan ilişkile...

BM KÜRSÜSÜ

BM KÜRSÜSÜNÜN METAFORİK AĞIRLIĞI Yarın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun genel görüşmeleri başlıyor. Dünyanın dört bir yanından devlet ve hükümet başkanları, insanlığın en büyük meselelerini dünyanın en bilinen kürsülerinden birinden dile getirecek. Peki, ne olacak?!.  Belki de asıl soru budur. Çünkü BM kürsüsü yalnızca devlet başkanlarının konuştuğu bir kürsü değildir. O kürsü, söz ile güç, temsil ile gerçeklik, hukuk ile fiil, eşitlik ile egemenlik arasındaki mesafenin de sahnelendiği bir yerdir. 1. Dilin ve Sözün Müzeleştiği Yer BM kürsüsü, dünya siyasetinde sözün “en yüksek değer” addedildiği, fakat aynı zamanda sözün en hızlı eylemsizleşebildiği sahnelerden biridir. Kürsüye çıkan her lider, çoğu zaman insanlığın ortak vicdanına hitap ediyormuş gibi konuşur. Barıştan, adâletten, insan haklarından, güvenlikten, özgürlükten ve uluslararası hukuktan söz edilir. • Sözler kayda geçer. • Arşivlenir. • Dinlenir. • Alkışlanır. Fakat sonra?!. Sözün gerçek ağırlığı, kürsüden indikten ...

BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK

BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK Bilgiden İmana, İmandan Amele Bilmek Her Şey Midir?! İnsan hakikati önce duyar, sonra anlamaya çalışır. Anlamak için akleder, aklettiği şeyi bilir. Fakat bütün mesele burada bitmez. Çünkü insanın bir şeyi bilmesi, o bilgiyle yaşaması aynı şey değildir. Hatta insan bazen bildiği hakikate rağmen onun gereğini yapmayabilir; daha da ileri giderek bildiği hakikati kendi arzusuna, çıkarına veya bağlılıklarına uygun biçimde değiştirebilir. Kur’an’ın bu konudaki son derece çarpıcı ifadelerinden biri Bakara sûresinin 75. âyetindedir : “... sonra onu, aklettikten sonra, bildikleri hâlde tahrif ederler.” Burada dikkat çekici olan şudur : Aklediyorlar, biliyorlar ama yine de tahrif ediyorlar. = “ ...min be’adi mâ akalûhu ve hüm ye’alemûn .” Bu âyette hem akletme hem bilme var. Demek ki problem her zaman bilgisizlik değildir. Bazen insanın problemi, bildiği hakikatin kendisinde meydana getirmesi gereken değişimin gerçekleşmemesidir. Bilgi zihne ulaşmıştır; fakat kalpte h...