Kayıtlar

CİNLER

CİNLER : AYRI BİR VARLIK TÜRÜ MÜ, TEBLİĞİN YENİ MUHATAPLARI MI?! 1. SORUYLA BAŞLAMAK Cin, ayrı bir varlık türü müdür?!. Yoksa Kur’an’da cin diye anılanlar, insanın henüz tanımadığı, kendisine uzak ve yabancı kalan insan toplulukları olabilir mi?!. Bu soruyu sormak, cinlerin varlığını inkâr etmek değildir. Kur’an’ın cinler hakkında söyledikleriyle, bizim onlara yüklediğimiz anlamların birbirinden ayırma çabasıdır. Çünkü bir kavramı daha baştan belli bir varlık tasavvuruyla sınırlarsak, Metni o tasavvurun içinden okumaya başlarız. Ardından da kendi yorumumuzu Kur’an’ın açık hükmüymüş gibi kabul edebiliriz. Öyleyse önce hüküm vermek yerine soralım : Kur’an, cinlerin insanlardan farklı bir varlık türü olduğunu açıkça bildiriyor mu; yoksa bu, âyetlerden hareketle geliştirilmiş bir yorum mu?!. 2. KELİMENİN ANLAM ALANI Cin, cân, cenîn, mecnûn, cennet ve cünnet kelimeleri Arapçada aynı kök ailesiyle ilişkilidir. Bu kelimelerde örtülme, gizlenme veya görünür olmama anlam alanı öne çıkar. Cenîn,...

ZÜBDE-İ ÂLEM

ZÜBDE-İ ÂLEM CİRM VE AĞIRLIK : İNSANI AĞIRLAŞTIRAN NEDİR?! 1. Zübde-i Âlem Ne Demektir?! Zübde; öz, özün özü, bir şeyin en seçkin ve değerli kısmı demektir. Lübb kelimesi de bir şeyin özü, içindeki en saf ve esaslı kısmı anlamına gelir. Lübb-ün lübb ise özün özü, en derin ve en saf özdür. Bir şeyin zübdesi, onun bütününden süzülüp çıkan en değerli tarafıdır. İnsana verilen zübde-i âlem nitelemesi de bu açıdan oldukça anlamlıdır. İnsan, kâinatın fiziksel bakımdan en büyük, en ağır veya en çok yer kaplayan varlığı değildir. Tam tersine, kâinatın büyüklüğü karşısında son derece küçüktür. Fakat burada önemli bir düşünceyle karşılaşıyoruz : İnsandaki lübb-ün lübb neyse, kâinatta da insan odur. Yani insan, kâinatın fiziksel büyüklüğünü temsil etmez; onun anlam bakımından özünü temsil eder. Pekiî, bu düşünceyi nasıl temellendirebiliriz?!. Önce cirmimize ve ağırlığımıza bakalım. 2. Cirmimiz ve Ağırlığımız Cirm, bir cismin fiziksel büyüklüğünü, kapladığı yeri anlatır. Hacim ise cismin uzayda ka...

NÜHÂ

NÜHÂ : YAŞAYARAK SELİMLEŞEN AKIL İman, Amel, Kânitlik ve Vahyi Anlama İlişkisi 1. Nühâ : Aklın İnsanı Alıkoyma Gücü Nühâ (النُّهَى), Kur'an’da akıl sahiplerini ifade etmek üzere kullanılan dikkat çekici bir kavramdır. Tâhâ sûresinin 54. ve 128. âyetlerinde geçen üli-n nühâ أُولِي النُّهَى ifadesi, nühâ sahibi olanlar anlamındadır. Kelimenin nehy = نَهْي köküyle ilişkisi, onun anlam dünyasını aydınlatır. Nehy; engellemek, alıkoymak, bir şeyin yapılmasına karşı çıkmak demektir. Nühâ da insanı yanlış ve çirkin davranışlardan alıkoyan akıl anlamında kullanılır. Demek ki Kur'an’ın işaret ettiği akıl, yalnızca bilgi edinen, düşünen, karşılaştıran ve sonuç çıkaran bir yeti değildir. Aynı zamanda insanın davranışlarına yön veren, onu yanlışlardan alıkoyan bir işleve de sahiptir. Ancak burada bir soru ortaya çıkar : Akıl, insanı neye göre alıkoyacaktır?!. Ölçüsü nedir?!. Bu soruyu sormadan Nühâ’yı yalnızca aklın fren mekanizması olarak anlamak eksik kalır. Çünkü aklın bir davranışı eng...

KÂNİT OLMAK

KÂNİT OLMAK : KULLUĞUN HAYAT HÂLİNE GELMESİ Arapça قُنُوت = kunût, ق ن ت kökünden gelir. Öbür kunût/قنوط ile bunu karıştırmayalım. Kur'an’ın kânit kullanımlarında itaat, Allah’a bağlılık, huşû ve kullukta sebat karşımıza çıkar. قَانِت ise bu niteliği taşıyan, Allah’a bağlılık ve itaat içinde bulunan kişidir. Kunût, yalnızca namazda gerçekleştirilen özel bir duruş veya dua değildir. Kur'an’da İbrâhim için de kâniten lillâh (Nahl 120) ifadesi kullanılır. Dolayısıyla kavramı belirli bir ibâdet zamanına ve mekânına hapsetmek mümkün değildir. Bizim Kur'an kullanımlarından hareketle geliştirdiğimiz anlayışta kunût; Allah’a karşı samimi, içten, ciddî ve sürekli bir bağlılık göstermek; bu bağlılığı sözde bırakmayıp bütün davranışlara taşımak ve kulluk görevlerini gayretle, savsaklamadan yerine getirmektir. Bu bakımdan kunût, yalnızca itaat etmekten daha geniş bir kulluk niteliğini ifade eder. İtaat, emre uygun davranmayı; kunût ise bu bağlılığın insanın hayatında yerleşik bir nite...

SOHBET

SOHBET : ORTAKLIKTAN YAKINLIĞA, YAKINLIKTAN BERABERLİĞE Sohbet deyince çoğumuzun aklına iki veya daha fazla insanın bir araya gelerek konuşması gelir. Oysa kelimenin etimolojik kökenine ve anlam dünyasına indiğimizde, sohbetin konuşmaktan çok daha geniş bir anlam taşıdığını görürüz. Arapça ص ح ب = S-H-B kökünden gelen sohbet, sâhib, sahâbe ve ashâb kelimeleri aynı anlam ailesinin üyeleridir. Bu kökün merkezinde beraberlik, arkadaşlık, eşlik etme, yakınlık ve birliktelik bulunur. Sâhib, arkadaş veya eşlik eden; sahâbe, arkadaşlık ve beraberlik; ashâb ise bu beraberliği paylaşanlar anlam alanına açılır. Türkçeye geçen sohbet kelimesi zamanla daha çok konuşma ve söyleşme anlamında kullanılsa da kökün anlam dünyası bundan çok daha geniştir. Demek ki sohbet, yalnızca konuşmak değildir. Birisiyle aynı ortamda bulunmak, ona eşlik etmek, ortak bir yaşantıyı paylaşmak ve onunla bir yakınlık kurmak da sohbetin geniş anlam dünyası içindedir. Pekiî insanları birbirine yaklaştıran, arkadaş ve dost ...

HAYAT VE CİHAT

HAYAT VE CİHAT EMANETİ YAŞATMAK, ADÂLETİ GELECEĞE TAŞIMAK Hayat, cihattır. Cihat, hayatı doğru ve optimum kullanmaktır. İnsanın kendisine, diğer insanlara ve içinde yaşadığı dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirmek için gösterdiği bilinçli çabadır. Cihat, yalnızca savaş değildir. Hakikati aramak, doğruyu bulmak, bilgiyi geliştirmek, haksızlığa karşı koymak, adâleti gerçekleştirmek ve iyiliği çoğaltmak için verilen her türlü fikrî, ilmî ve fiilî mücadeleyi kapsar. Ancak her çaba cihat değildir. Bir insan çok çalışabilir, büyük fedakârlıklarda bulunabilir, hatta bir mücadeleyi kazanabilir. Fakat çabası hak ve adâlet ölçülerine uygun değilse, gösterdiği gayret sırf yoğunluğu veya başarısı nedeniyle cihat niteliği kazanmaz. Cehdin cihat olması, hak ve adâlet ölçülerine uygunluğuna bağlıdır. Öyleyse cihadın iki temel boyutu vardır : Ne uğruna mücadele ettiğimiz ve nasıl mücadele ettiğimiz. Ama mesele burada da bitmez. Çünkü hak ve adâlet uğruna mücadele ederek elde ettiğimiz kazanımla...

KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?!

KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?! Kaynaktan İhsana, İhsandan Hayata 1. HER ŞEY O’NUN KATINDAN Ledün (لَدُنْ) Arapçada bir nispet zarfıdır. Katından, nezdinden, yanından anlamlarına gelir. Kur'an’da çoğunlukla Allah’a nispet edilerek kullanılır. Tasavvuf geleneği, özellikle Kehf 65’teki kullanımdan hareketle İlm-i Ledün kavramını geliştirmiş ve bunu Allah katından verilen özel bir ilim olarak değerlendirmiştir. Ancak Kur'an’daki ledün kullanımları yalnızca ilimle sınırlı değildir. Allah’ın katından rahmet (3/8, 18/10), temiz bir zürriyet (3/38), büyük bir ecir (4/40, 4/67), velî ve nasîr (4/75), ilim (18/65), arınmışlık (19/13), zikir (20/99), hikmet ve ilim (27/6), rızık (28/57) gibi pek çok ihsan söz konusudur. İsrâ 80’de ise sultânen nasîrâ istenir. Bütün bunlar insanın hayatında karşılığı bulunan farklı imkânlardır. Demek ki ledün’ü yalnızca özel bir bilgi türüne indirgememeliyiz. Allah’ın katından insana ulaşan rahmet, ilim, yardım, dayanak, rızık ve diğer ihsanları ...

ZİKİR

ZİKİR : DEĞİŞEN MANZARANIN DEĞİŞMEYEN RÖPERİ İnsan, hayatı boyunca değişir. Bilgisi değişir, düşünceleri değişir, dünya görüşü değişir. Yaşadığı olaylar, karşılaştığı insanlar ve edindiği tecrübeler onun iç dünyasını yeniden biçimlendirir. Bazen yeni bir tecrübe mevcut kanaatini pekiştirir, bazen ona yeni anlamlar kazandırır, bazen de insanı kanaatini değiştirmeye zorlar. İnsan, yaşadığı olayları önce dünya görüşümde bir yere yerleştirir; sonra hayatın yeni tecrübeleri ya o yeri sağlamlaştırır ya da yeniden anlamlandırır. Bazen nazariye/manzara değiştir; çünkü yaşanan hayat düşünceyi/nazariyeyi tashih etmeyi gerektirir. Bazen de nazariyeyi değiştirmek yerine hayatın değişmesi gerekir; çünkü doğru olduğuna inanılan ilkeyle yaşanan hayatın uyuşmadığı görülür. Demek ki insanın hem içindeki hem de dışındaki manzara sürekli değişebilir. Fakat bu değişim içinde değişmeyen bir şeye, bir referans noktasına ihtiyacı vardır. Dünyada bile yönümüzü tayin edebilmek için bir röper belirlemiyor muyuz...

SALÂT VE HAYAT

SALÂT VE HAYAT Sözümüz Allah’a, Hayatımız Kime?! 1. SALÂTTA NE SÖYLÜYORUZ? Salâta duruyoruz. Rabbimizin huzurunda kıyama geçiyor, O’na yöneliyor, O’nunla konuşuyoruz. Kur’an’dan okuyor, O’na sözler veriyor, duâlar ediyor, dilek ve temennilerimizi dile getiriyoruz. Pekiî, söylediklerimizin ne kadarının farkındayız?!. Daha önemlisi, söylediklerimizin ne kadarını hayatımıza taşıyoruz?!. Gelin, yalnızca Fâtihâ sûresini ele alalım. Çünkü Fâtihâ, salâtımızın merkezinde yer alan bir sûre olmanın ötesinde, kulluk anlayışımızı ve hayatımızın yönünü belirleyen temel bir bildiridir. Fâtihâ’da Rabbimize şöyle sesleniyoruz : “Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Ardından O’ndan bizi doğru yola iletmesini istiyoruz : “Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.” Şimdi durup düşünelim. Bu sözleri söylerken neyi kabul ediyor, neyi istiyor ve neyin sorumluluğunu üstleniyoruz?!. “Yalnız Sana kulluk ederiz ” der...