Kayıtlar

PATRON KİM?!.

PATRON KİM?!. Tevhîd Fenomenolojisi Açısından A ve B'nin Mücadelesi İnsanlık tarihinin en temel sorularından biri şudur : Patron kim?!. Bu soru çoğu zaman siyaset, ekonomi veya askerî güç üzerinden sorulur. Oysa bunlar yalnızca görünen katmandır. Asıl soru şudur: İnsanın yöneliş alanında son sözü kim söylüyor?!. Bu soruya cevap verebilmek için önce iki alanı birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi A alanıdır . Yani ontolojik hakikat alanı. İkincisi B alanıdır ve bu alan çook küçüktür . Yani insanın yaşadığı, algıladığı, yorumladığı ve seçim yaptığı fenomenolojik alan. Bu ayrım yapılmadığında, Tevhîd ile şirk aynı düzlemde tartışılmaya başlanır ve mesele içinden çıkılmaz hâle gelir. A’da Patron Bellidir Ontolojide başka ilâh yoktur. Allah'ın karşısında ikinci bir ilâh hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla A’da : • Güç mücadelesi de yoktur. • Panteon da yoktur. • Patronluk yarışı da yoktur. Çünkü hakikat tektir. Tevhîd, A’nın yapısıdır. Bu sebeple “ Lâ ilâhe illAllah ”, Allah’a yen...

ÇAĞIN RUHU (ZEITGEIST)

ÇAĞIN RUHU (ZEITGEIST) Tevhîd Fenomenolojisi Açısından Teşhis, Eleştiri ve Çözüm Her çağın bir ruhu vardır. İnsanlar çoğu zaman bu ruhu kendilerinin ürettiğini zannederler; oysa çoğu kez onlar, çağın ruhu tarafından biçimlendirilirler. İnsanların düşünme tarzları, korkuları, arzuları, başarı anlayışları ve umutları, içinde yaşadıkları çağın görünmez ikliminden bağımsız değildir. Bugünün ruhu, sınırsız büyüme, sınırsız güç ve sınırsız denetim arzusudur. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla sahip olmak, daha fazla kontrol etmek... Bu yöneliş yalnızca ekonomiyi değil; siyaseti, hukuku, bilimi, teknolojiyi ve kültürü de şekillendirmektedir. Bu çağın en belirgin özelliği, çok fazla bilgi ve teknoloji ama çok az hikmet üretmesidir. Çünkü bilgi tek başına bilinç değildir. Bilinç, hakikatle uyumdur. Hikmet ise, hakikatle uyumlu bilincin hayata dönüşmüş hâlidir. Çok bilgi, bilinç vermeyebilir. Bilgi zihni doldurur; hikmet ise insanın yönünü tayin eder. İnsan, eşyaya hâkim oldukça...

KAPANMANIN FENOMENOLOJİSİ

Kapanmanın Fenomenolojisi : Düven, Volta ve Ufku A’ya Açık Yolcu İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda hakikate açılabilen veya hakikate kapanabilen bir varlıktır. Bu nedenle insanı anlamanın yolu, sadece ne düşündüğünü değil, hangi ufka açık olduğunu araştırmaktan geçer. İnsan fizikî dünyayı beş duyusuyla algılar. Fakat insan bundan ibaret değildir. Vicdanı, niyeti, sezgisi, tefekkürü ve anlam arayışı da onun varoluşunun ayrılmaz parçalarıdır. İnsan hem dış dünyaya hem de kendi iç dünyasına açılan bir varlıktır. Hakikat, bu iki açıklığın birlikte işlemesiyle görünmeye başlar. Fakat insanın açıklığı kadar kapanma biçimleri de vardır. Ve her kapanma aynı değildir. İlk kapanma, düven öküzünün kapanmasıdır . Düven öküzü sabah akşam yürür. Yorulur, emek verir, hareket eder. Fakat hiçbir yere gitmez. Çünkü yürüdüğü yol, kendi seçtiği bir yol değildir. Hep aynı dairenin içinde döner. Daha da önemlisi, döndüğünü bile bilmez. Hareketi vardır; fakat istikâmeti yoktur. Bu, iç...

YOLCULUK

Yolculuk İstisnasız her insan bir yolcudur. Fakat bu yolculuk, sanıldığı gibi doğumla başlayıp ölümle bitmez. Doğum yolun başlangıcı değildir; ölüm de son durağı değildir. Her ikisi de yol üzerinde karşılaşılan büyük işaretlerdir. Asıl yolculuk, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin içinde sürer. Yolun başını da sonunu da bütünüyle bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, yol boyunca önümüze çıkan işaretlerdir. Kur’ân’ın diliyle bunlar âyetlerdir. Bu âyetler doğru okunursa, yolun yönü de menzili de yavaş yavaş görünmeye başlar. Okunmazsa insan, her adımını rastgele atar. Artık yön de kalmaz, telos da. Hayat, anlamlı bir seyr ü sefer olmaktan çıkar; turistik bir geziye dönüşür. Gidilen her durak kendi başına bir amaç hâline gelir; bütünün hesabı ise gözden kaçar. Zygmunt Bauman, modern insanın yolculuğunu üç tip üzerinden okur : Aylaklar, turistler ve hacılar. Aylakların belirgin bir amacı yoktur. Gezerler; fakat yürüdükleri yol onları hiçbir yere götürmez. Hareket vardır ama istikâmet yoktur. Turistl...

TEVHÎD FENOMENOLOJİSİ

TEVHÎD FENOMENOLOJİSİ : MODERN BİLİMİN ÇIKMAZI VE İÇİNE KAPANAN DÜNYA Giriş : Bilgi Çağında Anlam Krizi Modern çağın temel problemi cehalet değildir; anlamın kaybıdır. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgi üretilmemiş, veri toplanmamış ve teknik başarı elde edilmemiştir. Buna rağmen modern insan, belki de tarihin en derin varoluşsal yalnızlığını yaşamaktadır. Bilginin çoğalması, anlamı çoğaltmamış; aksine, çoğu zaman onu görünmez hâle getirmiştir. Bu durum, bilginin miktarından değil, bilginin yöneliminden kaynaklanmaktadır. Modern bilim, fenomenleri büyük bir başarıyla tasvir etmiş; fakat fenomenlerin işaret ettiği ontolojik ufku metodolojik olarak dışarıda bırakmıştır. Böylece insan, işaret levhalarını inceleyen fakat levhaların gösterdiği menzile gitmeyen bir yolcuya dönüşmüştür. Tevhîd fenomenolojisinin temel iddiası tam da burada başlar: Fenomen, kendisinde son bulan bir nesne değil; hakikate açılan bir âyettir. Kapalı Devre Evren ve İmmanentizmin Yükselişi Moder...

TEVHÎDİN BABASI : İBRÂHÎM

TEVHÎDİN BABASI : İBRÂHÎM Usûl notu : Bu yazının amacı, İbrâhîm’i kendi tarihinden koparmak veya Kur'ân’a yeni anlamlar yüklemek değildir. İbrâhîm yaklaşık dört bin yıl önce yaşamış bir Peygamberdir. Onun ilk muhatapları, söylediklerini kendi dilleri, kültürleri ve hayat şartları içinde anlamışlardır. Bu tarihî bağlamı bilmek, Kur'ân’ı doğru anlamanın vazgeçilmez şartıdır. Fakat Kur'ân, İbrâhîm’i sadece geçmişi anlatmak için zikretmez. Onu, bütün zamanların insanlarına örnek gösterir. Eğer Onun sözleri sadece ilk muhataplarının anladığıyla sınırlı olsaydı, Kur'ân’ın evrenselliğinden söz etmek güçleşirdi. Bu sebeple her nesil, İbrâhîm’in sözlerini önce kendi tarihî bağlamı içinde anlamaya, ardından da aynı hakikatin kendi çağına ne söylediğini yeniden düşünmeye mecburdur. Bu çalışma, böyle bir okuma denemesidir. Burada kullanılan ontoloji, epistemoloji ve fenomenoloji gibi kavramlar, Kur'ân’ın yerine geçirilmiş kavramlar değildir. Bunlar, çağımızın düşünce dilidir. ...

KELİME-İ TEVHÎD

KELİME-İ TEVHÎD : İnsana “Hayat” Veren Kelime Bu metin, Kelime-i Tevhîd’i tüketme iddiası taşımaz. Çünkü Kelime-i Tevhîd insanın tüketebileceği bir Söz değil, insanı sürekli yeniden kuran ilâhi bir çağrıdır. Biz ancak o çağrının hakikatini anlamaya çalışan söz/fikir işçileriyiz. Son sözü söylemek bize değil, Hakikatin Sahibine aittir. “Lâ ilâhe illAllah.” Bu cümle, İslâm’ın giriş kapısıdır. Fakat o, sadece dine giriş cümlesi değildir; insanın kendi hakikatine dönüşünün de başlangıcıdır. Kelime-i Tevhîd, önce Allah hakkında konuşur gibi görünür; gerçekte ise insanı dönüştürür. Çünkü Allah’ın birliği, bizim söylememizle var olan bir hakikat değildir. O, ezelîdir, ebedîdir ve mutlak hakikattir. Bizim “lâ ilâhe illâllah” dememiz, Allah’ın birliğine bir şey katmaz. Asıl değişen, bu kelimeyi söyleyen insandır. İnsan dünyaya tek bir bedenle gelir; fakat tek bir yönle yaşamaz. Aklı başka tarafa çağrılır, arzuları başka tarafa sürüklenir, korkuları başka bir merkez oluşturur, menfaatleri başka ...

SECDE

SECDE : KULUN KENDİNİ YOK ETMESİ DEĞİL, KULLUĞUNU İDRAK ETMESİ Secde, İslâm’ın en derin ibâdetlerinden biridir. O, sadece alnın yere konması değil; bedenin, kalbin, aklın ve iradenin aynı hakikate yönelmesidir. Bu sebeple secde, yalnızca bir hareket değil, insanın bütün varlığını kuşatan fenomenolojik bir hâdisedir. Secde, bedende başlar. İnsan, bedeninin en üst noktası olan başını yere koyar. Bu hareket, insanın kendi otoritesini ilân etmesi değil; mutlak otoritenin yalnız Allah’a ait olduğunu bedeniyle ikrar etmesidir. Secdeye inerken de secdeden kalkarken de “ Allah-u Ekber” denmesi, bu hakikati açıkça gösterir. Değişen bedenin konumu değildir; değişmeyen hakikat Allah’ın mutlak büyüklüğüdür. İnsan inerken de kalkarken de aynı hakikati tekrar eder : Allah her şeyden büyüktür. = “Allah-u Ekber.” Bedenin bu yönelişi kalbi etkiler. Kalpte teslimiyet, huşû, mahviyet, umut, güven ve duâ hâli doğar. Ardından idrak dönüşmeye başlar. İnsan, kendisini merkeze koyan bakış açısından uzaklaşır...

OLMAZSA OLMAZ.

OLMAZSA OLMAZ “Tanrı yoksa hiçbir şey yoktur” ifadesi, doğru anlaşıldığında bir inanç sloganı değil, ontolojik zorunluluk iddiasıdır. Buradaki mesele “Tanrı var mı?” sorusundan önce, varlığın kendisi nasıl mümkün ve sürdürülebilir? sorusudur. A (Tanrı), burada insan zihninin ürettiği bir hipotez değil; varlığın mümkün olmasını ve devamını sağlayan zorunlu ontolojik zemin olarak düşünülür. 1. Varlığın Problemi : Başlangıç değil Süreklilik Asıl soru şudur : Varlık neden vardırdan daha çok, varlığın varlığı nasıl devam eder?!. Çünkü mesele sadece “bir başlangıç” değil, sürekliliğin güvenliğidir. Eğer varlık kendine yeterli bir zorunluluk taşımıyorsa, her an çözülmeye açık bir yapı olur. Bu durumda iki ihtimal kalır : • Varlık kendi kendini zorunlu kılar. (Bu, ontolojik olarak problemli bir iddiadır.) • Varlık, kendisi dışında zorunlu bir zemine dayanır. (= A.) 2. Kontenjan Varlıkların Kırılganlığı İnsan dâhil tüm varlıklar kontenjandır. • Var olabilir de olmayabilir de. • Kendi varlığının...

İRADE VE İLÂHÎ RAHMET

İRADE VE İLÂHÎ RAHMET 1) Giriş : İrade Probleminin Yeniden Kurulması İrade, klasik tartışmalarda ya mutlak bağımsızlık ya da tam belirlenmişlik arasında tanımlanmıştır. Bu iki uç, insan tecrübesini eksik açıklar. Bu metin, iradeyi üçüncü bir zeminde ele alır : İrade, kendi başına yeterli bir güç değil; ilâhî rahmetle açılan bir yönelme imkânıdır. Bu nedenle mesele “irade var mı?” değil, “irade nasıl mümkün oluyor?” sorusudur. 2) Ontolojik yapı : A ve B’nin Yeniden Tanımı A – Hakikat ve İlâhî Rahmet A, yalnızca bir “ilke” değil, aynı zamanda : • Varoluşu mümkün kılan Kaynak. • Yönelimi açan Rahmet.  • İlişkiyi kurulabilir hâle getiren aşkın gerçekliktir. Bu anlamda A, hem referans hem de imkânı açan rahmettir. B – İnsanî Alan B, insanın içinde bulunduğu : • Kültürel, • Psikolojik, • Epistemik, • Tarihsel katmanların bütünüdür. B, sadece kararın zemini değil, aynı zamanda sınırıdır ama belirleyici değildir. 3) İrade : Bağımsız Güç değil, Açılmış İmkâna Yönelim İrade, bu yapıda bir “ö...

SUÇ DEVREDER Mİ?!.

SUÇ VEYA İLK GÜNAH DEVREDER Mİ?!. Modern hukukun en temel ilkelerinden biri suçun şahsîliği ilkesidir. Suçu kim işlemişse cezayı da o çeker. Hiç kimse, babasının, dedesinin veya çocuğunun işlediği suçtan dolayı cezalandırılamaz. Bu ilke bugün neredeyse bütün hukuk sistemlerinde kabul edilen evrensel bir adalet ilkesidir. Kur'an’a baktığımızda da aynı temel ilkeyi görürüz. Farklı sûrelerde tekrarlanan şu ilke son derece açıktır : “Hiçbir yük taşıyan, başkasının yükünü taşımaz.” (35/18. 17/15. 39/7.) Bu ilke, bireysel sorumluluğun ilâhî adâletin temel esaslarından biri olduğunu gösterir. Peki o hâlde şu soru kaçınılmazdır : Eğer suç devretmiyorsa, Âdem ile Havva’nın hatasının sonuçlarını neden bütün insanlık yaşamaktadır?!. İlk günah gerçekten nesilden nesile aktarılan bir miras mıdır?!. Bu soru, sadece teolojik değil, aynı zamanda ontolojik, epistemolojik ve etik bir sorudur. Kanaatimizce Kur'an’ın ilk kıssası, çoğu zaman zannedildiği gibi “ilk günahın torunlara aktarılmasını” a...

TANRI ALGISI / TASAVVURU VE O’NUN HAYATIMIZA ETKİSİ

Tanrı Algısı / Tasavvuru ve O’nun Hayatımıza Etkisi Epigraf : Zât, Sıfat ve Esmâ üç ayrı varlık düzeyi değil; tek hakikatin epistemik, ontolojik ve fenomenolojik kipidir. 1) Giriş : Yanlış Tasavvurları Engelleyen Çerçeve Tanrı tasavvuru iki temel indirgemeye düşme eğilimindedir : 1. Tanrı’yı salt kavramsal/metafizik bir nesneye indirgemek. 2. Tanrı’yı salt psikolojik/deneyimsel bir his alanına indirgemek. Bu metin, bu iki indirgemeyi aşan bütüncül bir tevhîd okuması olarak tasarlandı. 2) Zât : Mutlak Hakikat Ufku Zât, hiçbir kavramsal içerikle kuşatılamayan mutlak varlıktır. Tanrı :  • Nesne değildir. • Tanımın konusu değildir. • Parçalanamaz. • Varlığın ontolojik zeminidir. Zât “kapalı” değildir; fakat insan idraki açısından doğrudan kuşatılabilir değildir. Zât hakkında bilgi, doğrudan değil Sıfat ve Esmâ üzerinden gerçekleşir. 3) Sıfat : Değişmez Ontolojik Yapı Sıfatlar, sadece Zât’ın “ne olduğunu” değil, aynı zamanda Varlık tarzının zorunlu nitelikleridir. • İlim • Kudret • Haya...

İBÂDET : TEVHÎD ANTROPOLOJİSİ, YÖNELİŞ TEORİSİ VE SOSYOLOJİSİ

İBÂDET : TEVHÎD ANTROPOLOJİSİ, YÖNELİŞ TEORİSİ VE SOSYOLOJİSİ Giriş : İbâdetin Yeniden Tanımlanması Kur’an’da ibâdet, ritüel davranışların toplamı değildir. İbâdet, insanın varoluşsal yöneliş biçimidir. Bu nedenle ibâdet problemi “insan ibâdet ediyor mu?” sorusu değil, “insan kime/neyi merkez alarak yaşıyor?” sorusudur. İbâdet, insanın kaçamayacağı ontolojik bir zorunluluktur. Tevhîd ise bu zorunlu yönelişin doğru istikâmete tahsis edilmesidir. İbâdet sadece Allah’a mı yapılır?!. Hem evet hem hayır. İbâdet etme fiili, insana mahsus evrensel bir yöneliştir; fakat ibâdetin kime yapılacağı belirleyicidir. Kur'an’ın mücadelesi de tam burada başlar. (Bknz. 19/44. 36/60 ve 109/2-5.) İnsan, ibâdetsiz yaşayamaz. Mutlaka bir şeye bağlanır, bir şeyi mutlaklaştırır, bir şeyi hayatının merkezi yapar. Kur'an’ın itirazı, insanın ibâdet etmesine değil; Allah’tan başkasına ibâdet edilmesine yöneliktir. Bu yüzden Kur'an’da sürekli şu çağrı tekrar edilir : “Yalnız Allah’a ibâdet edin.” (1/5....

İHLÂS

İhlâs Nedir?!. İhlâs, kök anlamı itibarıyla bir şeyi yabancı karışımlardan arındırmak, saflaştırmak demektir. Dolayısıyla ihlâs; • Niyetin saflaşması, • Yönelişin saflaşması, • Kulluğun saflaşması, • Hakikatin üzerindeki karışımların temizlenmesi anlamlarını birlikte taşır. Bu yüzden ihlâs sadece “iyi niyet” değildir; tevhîdin insanın iradesinde görünür hâle gelmesidir. “Muhlisîne leHü’d-dîn” Ne Demektir?!. Kur'an’da sık geçen ifade şöyledir : “Muhlisîne lehü’d-dîn.” Kelime kelime : • Muhlisîne = İhlâslı kılanlar, saflaştıranlar • leHû = O’nun için • ed-dîn = dini. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur : Kur'an, “dini ihlâslı yapın” demiyor. Çünkü din zaten Allah’ın dinidir; onun saflaştırılmaya ihtiyacı yoktur. Saflaştırılması gereken insanın dine yönelişidir. Dolayısıyla ifade şu anlama gelir : “ Dini yalnız Allah’a has kılarak O'na kulluk edin .” Yani; • Dini Allah için yaşamak, • Dini başka amaçların aracı yapmamak, • Dini iktidar, • Servet, • Kabile, • Şöhret, • K...

NATO 3.0

NATO 3.0 : Kapitalist Sistemin Koruyucu Kalkanı Soğuk Savaş yıllarında komünizm tehdidine karşı askerî bir savunma paktı olarak doğan NATO (1.0), Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından sınır ötesi kriz yönetimi, terörle mücadele ve küresel güvenlik operasyonlarına yönelen daha geniş kapsamlı bir güvenlik mimarisine (2.0) evrilmiştir. Bu dönemde “Siyasal İslâm” da bir tehditti. Dönemin NATO Genel Sekteteri Willy Claes bunu açıkça ilan etmişti; yıl : 1995. Bugün ise ittifak, tarihindeki en kapsamlı dönüşümlerden birini yaşayarak “NATO 3.0” diye adlandırılabilecek yeni bir döneme girmiş görünmektedir. Bu yeni dönemde NATO’nun temel önceliği yalnızca üye ülkelerin sınırlarını savunmak değildir. Enerji koridorları, deniz ticaret yolları, küresel tedarik zincirleri, siber altyapılar, yapay zekâ sistemleri ve uluslararası finans ağlarının güvenliği de ittifakın güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Bu nedenle NATO 3.0, yalnızca askerî bir ittifak değil; küresel ka...

YARATILIŞ VE EVRİM

Yaratılış ve Evrim Bağlamında Tevhîdin ve Şirkin Epistemolojisi ve Ontolojik Yön Tayini Yaratılış ile evrim tartışması, çoğu zaman biyolojik süreçler üzerinden yürütülmektedir. Oysa asıl mesele, insanın nasıl meydana geldiğinden önce, hakikatin yönünün nereden nereye olduğu meselesidir. Tartışmanın merkezinde ontoloji kadar epistemoloji de vardır. Tevhîd açısından hareket noktası şudur : Hakikat insandan başlamaz; Allah’tan başlar. İnsan, varlığını da bilgisini de kendisi üretmez. Her ikisi de kendisine verilmiştir. Bu nedenle Kur'an’da ilk hareket daima Allah’tan insana doğrudur. • İnsan yaratılmıştır. • Akıl verilmiştir. • Vahiy indirilmiştir. Ve nihâyet, “ Allah, Âdem'e isimlerin tamamını öğretti.” Bu cümle, yalnızca Hz. Âdem kıssasının bir parçası değildir; Kur'an’ın epistemolojisinin temelidir. İsimleri insan üretmez; isimler insana öğretilir. Bilginin yönü açıktır : A → B. Yani Hakikatten insana... Bu yüzden yaratılış perspektifinde Tanrı tasavvuru da insan ürünü de...

FÂTİHÂ’DA YÖNELİM, HAMD VE BİLİNCİN SENKRONU

Fâtihâ’da Yönelim, Hamd ve Bilincin Senkronu İnsan, varoluşu itibarıyla yalnızca bilen bir varlık değil; aynı anda bilen, anlamlandıran ve yönelen bir varlıktır. Bu üç katman - bilgi, anlam ve yön - normal şartlarda birbirini tamamlayarak tek bir istikâmet üretir. Ancak insan tecrübesi, bu üçlü yapının her zaman uyumlu çalışmadığını gösterir. Kriz dediğimiz şey, tam da bu senkronun bozulmasıdır : Bilgi parçalanır, anlam kayar, yön ise referanssız kalır. Bu durumda insan, hareket etmeye devam eder; fakat istikâmet üretemez. Tepki vardır, ama yön yoktur. Bu hâl, klasik tasvirle şaşkınlık; daha teknik bir ifadeyle bilgi – anlam - yön uyumsuzluğudur . İnsan bu durumda yalnızca dünyayı görmez; aynı zamanda onu yanlış okuma, yanlış bağlama ve yanlış fâil atama eğilimine girer. İşte dînî metnin müdahalesi burada başlar : Ontolojik hizalama. Bu hizalamanın temel problemi, güç ile hakikatin karıştırılmasıdır. İnsan toplumu güç üretir; fakat güç, kendiliğinden hakikat üretmez. Güç, hakikatin ye...