Kayıtlar

HELÂL GIDA MESELESİ

HELÂL GIDA MESELESİ   Temiz = Tayyib . Ama yalnızca gıda mı temiz veya temiz değil?!. Hayır. Su temiz olabilir veya olmayabilir. Hava temiz olabilir veya olmayabilir. Toprak temiz olabilir veya olmayabilir. Bilgi temiz olabilir veya olmayabilir. İlgi, ilişki, söz, kazanç, emek, ortam, çevre… Bunların da tayyib olanı ve habîs olanı vardır. Çünkü insan yalnızca ağzından girenlerle beslenmez. Boğazdan helâl ve tayyib gıda girmezse, insanın bünyesi de (kan da) bundan etkilenir. Temiz gıda temiz kan; habîs gıda habîs/kirli kan üretir. Buradaki “kanın kirlenmesi”, yalnızca biyolojik bir süreç değil; aynı zamanda insanın düşüncesini, duygusunu, iradesini ve amelini etkileyen mânevî bir kirlenmedir. Pis bir bünye, temiz düşünce ve temiz amel üretmekte zorlanır. Hatta insan bir süre sonra neye alışmışsa onu normal görmeye başlar. Bünye habîse alışmışsa, tayyib olana yabancılaşabilir; temiz bilgiye, temiz söze, temiz ilişkiye, temiz kazanca karşı antipati geliştirebilir. Çünkü bünye neyle be...

TAHAMMÜL

TAHAMMÜL : FAKRIN İÇİNDE DAYANMAK  Tahammül, bir yükü taşımak; zahmet ve külfet karşısında dayanmak, kırıcı bir tepkiye hemen teslim olmamak demektir. Buradaki “katlanma”, kumaşın katlanması gibi değildir. İnsan bazen istemediği bir duruma, beklemediği bir söze, ağır bir davranışa veya uzun süren bir sıkıntıya maruz kalır. Bütün bunların karşısında hemen öfkelenmemek, kırıp dökmemek, işi büyütmemek için kendisini tutar fakat insanın da bir dayanma sınırı vardır. Her insanın gücü, sabrı ve direnci aynı değildir. Üstelik insan ilişkileri her zaman istediğimiz gibi yürümez. Bazen en yakınlarımızdan hiç beklemediğimiz tepkiler alırız. Kırk yıl boyunca ses çıkarmadan sırtımızda taşıdığımız bir insan, bir gün : “biraz in de ben de dinleneyim” dediğimizde, olanca sözü üzerimize yağdırabilir. Ne yapacağız?!. Sabredeceğiz. Ama sabır taşının da çatlayabileceğini bilerek... Çünkü sabır, insanın sınırsız bir dayanma makinesi olması değildir. Kur'an bunu zaten insanüstü bir dayanıklılık olarak ...

ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI

ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI Kaybolmak iki anlama gelir : 1. Yolunu bulamamak. 2. Ortalıkta görünmemek. Fakat insan ortalıkta göründüğü hâlde de kaybolabilir. Bugün milyonlarca çocuk gözümüzün önünde. • Okullardalar. • Evlerdeler. • Sokaklardalar. • Ekranların başındalar. • Görünüyorlar. Ama önemli bir kısmı nereye gideceğini bilmiyor. İşte çağımızın büyük trajedilerinden biri budur : Çocuklarımızı kaybetmiyoruz; onları kaybolmuş hâlde büyütüyor, okutuyoruz. FİRAVUNUN ÇOCUKLARI Hz. Mûsâ’nın dünyasında Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüyordu. Çocuklar daha doğmadan, daha büyümeden, daha kendi yollarını bulamadan hedef hâline getiriliyordu. Firavunun zulmü açıktı : İsrailoğullarının çocuklarının bedenini ortadan kaldırmak. Bugün ise başka bir durumla karşı karşıyayız. Bugün, çocukların önemli bir bölümünü fiziksel olarak = bedenen koruyoruz; İsrail’in Filistinli çocukları katletmesi hariç. • Onları büyütüyoruz. • Okutuyoruz. • Besliyoruz. • Giydiriyoruz. • Onlara meslek kaz...

MODERN TRAJEDİ

İnsanın Tanrılaşma Trajedisi : Tanrı’yı Öldürdüğünü Sanan Modern İnsan Tevhîd, yalnızca “Tanrı birdir.” demek değildir. Tevhîd, her şeyi yerli yerine koyan ontolojik hakikatin adıdır. Tanrı’yı Tanrı, insanı insan, yaratılmışı yaratılmış olarak bilmektir. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ezelî ve ebedî ayrımı korumaktır. Varlık düzeninin dengesi de bu ayrım üzerine kuruludur. İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmaların hemen tamamı, bu ontolojik sınırın ihlâl edilmesiyle başlamıştır. Kimi zaman Tanrı insana yaklaştırılmış, kimi zaman insan Tanrı’nın yerine yükseltilmiştir. Birinde ilâhî olan beşerîleştirilmiş, diğerinde beşerî olan mutlaklaştırılmıştır. Görünüşleri farklı olsa da her iki sapma da tevhîdden uzaklaşmanın iki ayrı tezahürüdür. İnsan, kendisini aşan bir hakikate yönelme istidadıyla yaratılmıştır. Fıtratı, aşkın olana açıktır; ruhu ise kendisini var eden kaynağa karşı derin bir özlem taşır. Bu sebeple insan, tarih boyunca hep mutlak olanı aramıştır. Arayış, insan olmanın tab...

ŞÜKÜR YOKSA, ...

ŞÜKÜR YOKSA, .... Şükür yalnızca “ Elhamdülillah ” demek değil, küfür de yalnızca kötü söz söylemek değil. Meselenin daha derin bir boyutu vardır : Nimeti son tahlilde kime bağlıyor, nimetin kaynağını nerede görüyoruz?!. Çünkü nimet ile Mün’im arasındaki gerçek bağ, insanın onu kabul edip etmemesine göre oluşmaz veya ortadan kalkmaz. Bu bağ ontolojiktir. İnsan onu koparamaz. İnsan ancak kendi bilincinde bu bağı örtebilir veya görebilir. Şükür, zaten var olan bu bağı fark etmektir. Nimetin içindeki Mün’im’i görmek; nimeti, imkânı ve yeteneği Veren’den bilmek; sonra da bu bilginin gereğini yaşamaktır. Küfür ise bu bağı ontolojik olarak koparamaz; onu örter. İnsan nimeti görür fakat Mün’im’i görmez. İmkânı görür fakat imkânı vereni unutur. Kendi emeğini görür fakat emek gücünü, aklını, bedenini, sağlığını, zamanını, havayı, suyu, toprağı ve bütün bu imkânların varlığını sağlayanı hesaba katmaz. Böylece insanın zihninde nimet ile Mün’im arasına “ben” girer. “Ben çalıştım.” “Ben kazandım.”...

HAMD VE ŞÜKÜR

HAMD VE ŞÜKÜR & HAMÎD VE ŞÂKİR Hamd ile şükür çoğu zaman aynı anlamda kullanılır, oysa aynı değildir. Hamd, Hamîd Olan’a yapılır. Şükür, verilen nimetin hakkını vermektir. Bu iki kavram birbirine yakın olsa da aynı şeyi anlatmaz. Hamd, değeri ve kemâli tanımaktır. Şükür, ulaşan nimeti tanımak ve ona uygun karşılık vermektir. Bu yüzden Hamd’de Hamîd Olan, Şükür’de nimet vardır. HAMÎD OLAN’A HAMD Kur'ân Allah’ı Hamîd olarak niteler : وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ = “Allah, Ğanî’dir, Hamîd’dir.” (Fâtır 35/15) Hamîd’i yalnızca “çok hamd eden” diye anlamak doğru değildir. Hamîd, hamdin yöneldiği; hamde lâyık olandır. Dolayısıyla Allah’ın Hamîd oluşu, kulun O’nu övmesine bağlı değildir. Kul hamd ettiği için Allah Hamîd olmaz. Kul hamd etmese de Allah Hamîd’dir. Çünkü insan Allah’ı hamdiyle yüceltmez. İnsan, Allah’ın zaten yüce olduğunu tanır. Hamd Allah’a yeni bir değer kazandırmaz. Hamd, Allah’taki değeri fark etmektir. Bu yüzden hamd, aynı zamanda insanın haddini bilmesidir....

ÖLÜMÜN TADI

ÖLÜMÜN TADI Hayatın Tatları, Ölüm Ânı ve Sınamanın Sonu “Her nefis ölümü tadacaktır.” = " Küllü nefsin zâikatü-l mevt." Kur’an’ın ölüm hakkında kullandığı kelime son derece dikkat çekicidir :ذوق = zevk / zéwq : Tatmak. Ölüm için “görecektir”, “bilecektir” veya yalnızca “başına gelecektir” denmez, “tadacaktır” denir. Tatmak deyince aklımıza önce dil gelir. Oysa insanın tattığı şeyler dilden çok daha fazladır. İnsan yalnızca, Yemeğin tadını almaz. Bilmenin tadını alır. Farkında olmanın tadını alır. Anlamanın tadını alır. Vermenin tadını alır. Paylaşmanın tadını alır. Sevmenin ve sevilmenin tadını alır. Güvenmenin tadını alır. İç huzurun tadını alır. Affetmenin tadını alır. Bağışlanmanın tadını alır. Sâlih amel işlemenin tadını alır. Ve insanın yaşayabileceği belki de en derin tatlardan biri : O’nun tarafından bilinmenin tadıdır. İnsan bazen bilmekten değil, bilindiğini bilmekten huzur bulur. Dolayısıyla tat, yalnızca dilde meydana gelen duyusal bir haz değil, insanın bir hakika...

MAKAM

MAKAM Makam denildiğinde üç temel anlamla karşılaşırız : 1. Durulacak, bulunulacak yer veya konum. 2. Yüksek mevki, mertebe. 3. Musikide belirli bir ses düzeni. İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu anlamların ortak noktasında konum vardır : Bir şeyin belirli bir düzen ve ölçü içerisindeki yeri. Kelimenin kök alanı ق و م = q-w-m; temel fiil قام kâme’dir : Kalkmak, ayağa durmak, doğrulmak. Bu kökten : قُمْ = Kum : Kalk! إقامة = İkâme : Ayağa kaldırmak, ayakta tutmak استقامة = İstikâmet : Dosdoğru durmak, doğrulmak مقام = Makam : Durulan, bulunulan konum gibi kelimeler türer. Dolayısıyla makamı yalnızca “mevkii” olarak değil, insanın nerede ve nasıl durduğu üzerinden düşünmek mümkündür. MAKAMI KİM BELİRLER?!. Asıl soru budur. Dünya hayatında insanlara makam verenler vardır. • Bir kurum makam ihdas eder. • Bir devlet makam verir. • Bir toplum bir makamı tanır. • Bir insan başka bir insana makam verebilir. Fakat burada önemli bir ayrım vardır : Makamda bulunmak, makamın sahibi olmak d...

HAYATI DÖNÜŞTÜREN NAMAZ = SALÂT

HAYATI DÖNÜŞTÜREN NAMAZ Namazı yalnızca belirli vakitlerde yapılan beden hareketleri olarak görmek, onun anlamını daraltmaktır. Namazda Allah’ın kelâmı insanın ağzından seslendirilir . İnsan Allah’ın yerine konuşmaz; Allah’ın kelâmını kendi sesiyle okur. İşte burada kıraat başlar; fakat mesele, yalnızca okumak değildir. Çünkü okunan kelâmın insanın içinde karşılık bulması, insan tarafından anlaşılması, sindirilmesi ve insanı harekete geçirmesi gerekir. Bu noktada dört kavram birbirini tamamlar : Kıraat, ağızda başlar. Tertîl, içeride derinleşir. Tilâvet, bütün bedene yayılır. İkâme, hayatta görünür. Kıraat : Kelâmı ağızdan geçirmek.  Kıraat, Allah’ın kelâmını okumaktır ama yalnızca harfleri seslendirmek değildir. İnsan namazda Allah’ın kelâmını kendi ağzından geçirir; böylece ilâhî kelâm insanın sesiyle, insan üzerinden dünyaya yeniden taşınır. Ancak ağızdan çıkan söz, henüz hayatın sözü hâline gelmiş değildir. Kıraat başlangıçtır. Tertîl : Kelâmı sindirmek Kur’an, “ Kur’an’ı tertî...

HADDİNİ BİLMEK

HADDİNİ BİLMEK : FECRDEN FÜCÛRA, HUDÛDULLAHTAN İSTİKÂMETE  Sınırın değil, istikâmetin dili Modern insan “sınır” dediğinde çoğu zaman zihninde bir çizgi canlandırır : Bir alanın içi, dışı ve ikisini ayıran fizikî bir hat. Oysa Kur’an’ın hudûdullah kavramını yalnızca böyle anlamak, kavramın ahlâkî ve mâ’nevî boyutunu kaybetmektir. Hudûdullah bir hapishane duvarı değildir. İnsanın önüne çekilmiş, hareket alanını daraltan, gelişmesini engelleyen mekânsal sınırlar değildir. Allah’ın insan için belirlediği hak, ölçü, sorumluluk ve yetki çerçevesidir. Bu nedenle hudûdu bilmek, insanın kendisini küçültmesi değildir. Haddini bilmek, insanın ne kadar ileri gidebileceğini değil, hangi istikâmette yürümesi gerektiğini bilmektir. Çünkü sınır ile istikâmet birbirinin karşıtı değildir. Bir yönün anlamlı olabilmesi için bir ölçüye ihtiyaç vardır. İstikâmet, sınırsızlık değil; doğru yöne yönelmişliktir. Bu yüzden hudûdullah insanın hareket alanını değil, hareketinin ahlâkî istikâmetini belirler. FE...

NEFRET VE ÖFKE

NEFRET VE ÖFKE Duygudan İntikama, Öfkeden Adâlete İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda duyan = duyumsayan bir varlıktır. Sever, sevinir, korkar, üzülür, öfkelenir, nefret eder. Bunlar insan olmanın arızaları değil, insan oluşun parçalarıdır. Bu nedenle mesele, öfkeyi veya nefreti insanın içinden söküp atmak değildir. Asıl mesele şudur : Duygu insanı mı yönetecek, insan duygusunu mu yönetecek?!. Özellikle öfke söz konusu olduğunda bu soru önem kazanır. Çünkü öfke bazen insanın karşılaştığı haksızlığa verdiği ilk ve doğal tepkidir. ÖFKE : ADÂLETSİZLİĞİN ALARMI İnsan yalnızca kendisine yapılan haksızlığa değil, başkasına yapılan zulme de öfkelenebilir. Çünkü vicdan yalnızca “bana ne yapıldı” diye sormaz; “insana ne yapılıyor” diye de sorar. Bu bakımdan öfke, adâletsizliği fark eden nefsin tepkisidir. Öfke : “Bu yanlıştır” diyebilir fakat öfkenin söylediği ile öfkenin yaptırdığı aynı şey değildir. Öfke bir alarmdır; fakat alarmın kendisi eylemin ölçüsü değildir. Adâletsizliği fark et...

MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK

MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK Rab-Kâinat-İnsan İlişkisini Yeniden Düşünmek İnsan, kâinat ve Allah arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışırken sürekli bir merkez arıyoruz. Çünkü düzen, merkezsiz düşünüldüğünde dağılmaya; emir, kaynağından koparıldığında keyfîliğe; mülk, sahibinden ayrıldığında gaspa dönüşür. Buradan hareketle “server-terminal” benzetmesi, çağdaş insanın anlayabileceği güçlü bir düşünme modeli sunabilir. Fakat buradaki server ve terminali cismanî nesneler olarak değil, kaynak-ilişki-emir-bilgi-düzen ilişkisini anlatan kavramsal terimler olarak kullanıyoruz. 1. SERVER : RAB Kâinatın nihâî merkezi Rab’dir. Rab, kâinatın içinde bulunan bir unsur değildir. O, kâinatın kendisi de değildir. Dolayısıyla “server” benzetmesi Allah’ı bir bilgisayara benzetmek anlamına gelmez. Buradaki server, varlığın nihâî kaynağı, emrin nihâî sahibi, mülkün mutlak mâliki, düzenin ve istikâmetin nihâî belirleyicisi anlamında kullanılan bir modeldir. Kur'an bunu son derece yoğun biçimde ifade eder : ...

FAİZ, RİBÂ MI?!.

FAİZ, RİBÂ MI?!. Artıştan Taşmaya, Taşmadan Gerçek Kazanca Giriş : Aynı Kelime Değil, Aynı Mesele Günlük dilimizde faiz dediğimiz şey ile Kur’an’ın ribâ dediği şey aynı mıdır?!. İlk bakışta mesele basit görünür : Faiz, ribâdır. Fakat kelimelerin köklerine indiğimizde karşımıza daha ilginç bir tablo çıkar. Kur’an’da ribâ (رِبَا) , ر ب و / ر ب ي kökünün anlam alanındadır: artmak, çoğalmak, kabarmak, yükselmek. Feyz (فَيْض), ف ي ض kökünden gelir; akmak, taşmak, yayılmak, sınırı aşarak başka bir alana geçmek. Fevz (فَوْز) ise ف و ز kökünden gelir; kazanmak, başarıya ulaşmak, kurtuluşa ermek. Bunlar yalnızca üç kelime değildir. Aralarında, insanın neye “artış”, neye “taşış” ve neye “gerçek kazanç” diyeceğini sorgulamamıza imkân veren güçlü bir kavramsal ilişki kurulabilir. Çünkü: Her artış kazanç değildir. Her çoğalma gelişme değildir. Her birikim kurtuluş değildir. I. RİBÂ : ARTIŞ Ribâ, en temel anlamıyla bir şeyin artması, çoğalması, kabarması ve yükselmesidir. Bu açıdan ribâda ilk dikka...