Kayıtlar

KÖKLER VE DÖNÜŞÜMLER

KÖKLER VE DÖNÜŞÜMLER : ANTİK FELSEFEDEN TEOLOJİYE İNSANIN (İÇSEL) ARAYIŞI Giriş : Kavramların Değil, İdrakin İzinde Bu yazının amacı, dinler ve felsefeler arasında kesin etki ilişkileri kurmak veya tarihî hükümlerde bulunmak değildir. Amaç; insanlığın ortak hakikat arayışında ortaya çıkan bazı kavramların ve onların arkasındaki idrak biçimlerinin izini sürmektir. Diller farklıdır, kavramlar zamanla değişir, medeniyetler yükselir ve yıkılır. Fakat insanın hakikati, iyiyi, kötüyü, özgürlüğü ve kendi varlığını anlama çabası süreklidir. Bu sebeple yalnızca kavramların tarihini değil, o kavramlara hayat veren düşünce ve idrakin tarihini de okumaya çalışmak gerekir. Bu arayış bizi, 19. yüzyılın dikkat çekici Alman düşünürlerinden Bruno Bauer’e (1809-1882) götürmektedir. Karl Marx’ın gençlik yıllarındaki hocalarından biri olan Bauer, Yeni Ahit ve Hristiyanlığın doğuşu üzerine alışılmışın dışında yorumlar geliştirmiştir. Ona göre Hristiyanlık yalnızca Yahudi geleneğinin devamı olarak değil, He...

ZİKİRDEN İNŞÂYA

Zikirden İnşâya Dînî Düşüncenin Fosilleşmesi ve Rabbin Terbiye Metodu Kur'an’ın temel amacı, Allah hakkında yeni bilgiler vermek değildir. Onun temel amacı, insanın Rabbin sürekli devam eden fiillerini fark edecek bir şuura ulaşmasını sağlamaktır. Bu sebeple Kur'an kendisini en çok Zikir olarak tanımlar. Çünkü insanın en büyük problemi bilgisizlikten önce gaflettir. Gaflet, Allah’ın hayattan çekilmesi değildir. Allah daima Hayy’dır, Kayyûm’dur; daima Fâildir, daima Rab’dir. Gaflet, insanın Rabbin sürekli devam eden rubûbiyetini fark edememesidir. Bu sebeple Kur'an’ın ilk işi bilgi yüklemek değil, insanı uyandırmaktır. “Oku!.”, “Düşünmez misiniz?!.”, “Akletmez misiniz?!.”, “Görmez misiniz?!.”, “Hatırlamaz mısınız?!.” hitaplarının ortak hedefi budur : İnsanı gafletten zikre, dağınıklıktan şuura taşımak. İşte dînî düşüncenin fosilleşmesi de tam burada başlar. İnsan, Kur'an’ın lafzını korur; fakat Kur'an’ın kendisini uyandırmasına izin vermez. Bilgi çoğalır; fakat farkı...

ÖZGÜRLÜK NASIL BİR HAK?!.

Özgürlük Nasıl Bir Hak?!. Kur'an Perspektifinden Rubûbiyet, Ubûdiyet ve İnsan İradesi Giriş Özgürlük, modern dünyanın en çok konuştuğu kavramlardan biridir. Siyasetten hukuka, ahlâktan eğitime kadar hemen her alanda özgürlük temel bir hak olarak kabul edilir. Hatta çoğu zaman insan, “özgür bir varlık” olarak tanımlanır ve diğer bütün haklar bu kabul üzerine inşâ edilir. Fakat şu soru yeterince sorulmaz : Özgürlük nasıl bir haktır?!. Özgürlük gerçekten sınırsız mıdır, yoksa sınırları olan, verilmiş ve amacı bulunan bir hak mıdır?!. Bu soruya verilecek cevap, insanın nasıl tanımlandığına bağlıdır. Çünkü insanın mahiyeti anlaşılmadan, özgürlüğün mahiyeti de anlaşılamaz. Modern düşünce çoğunlukla özgürlüğü insanın ontolojik başlangıç noktası olarak kabul eder. Kur'an ise meseleye bambaşka bir yerden başlar. O, önce Allah’ı Rab, insanı ise kul olarak tanımlar. Önce Rubûbiyeti, sonra ubûdiyeti; önce yaratılışı, sonra sorumluluğu; önce fakrı, sonra özgürlüğü anlatır. İşte bu yüzden Ku...

ÖZGÜRLÜK VE KULLUK

Özgürlük ve Kulluk Modern insan (= zihni modern düşünceyle formatlanmış insan), özgürlük ile kulluğu bir araya getirmekte zorlanır. Modern düşünce, özgürlüğü çoğu zaman hiçbir otoriteye bağlı olmamak şeklinde tanımlar. Kur'an’ın özgürlük anlayışı farklıdır; ve insanın hiçbir otoriteye bağlı olmamasının mümkün olmadığını söyler. Çünkü insan, kendisini aşan bir hakikate yönelmeden yaşayamaz. Mesele, insanın bir şeye bağlanıp bağlanmaması değil; hakikate mi, yoksa sahte ilâhlara mı bağlanacağıdır. İnsanın kaderi kulluktur. Hiç kimse mutlak anlamda bağımsız değildir. İnsan mutlaka bir şeye kulluk eder; Allah’a, nefsine, hevâsına, servete, makama, ideolojiye, şöhrete, devlete, korkularına veya insanların beklentilerine... Asıl soru, insanın  kul olup olmayacağı değil; kime kul olacağıdır. İşte Zümer sûresi 29. âyet, bu gerçeği çarpıcı bir temsille anlatır. Bir tarafta birbirleriyle çekişen birçok efendinin elindeki bir köle, diğer tarafta yalnız tek efendiye bağlı bir köle... Ardından K...

SAHTE ÖZGÜRLÜK İLLÜZYONU VE HAKÎKÎ KULLUK

Sahte Özgürlük İllüzyonu ve Hakîkî Kulluk İnsanın özgürlüğü ve özerkliği üzerine bina edilen modern itirazlar, ilk bakışta cazip görünse de insan varoluşunun çıplak hakikatiyle karşılaştığında dağılmaya mahkûmdur. Kulluğa itiraz edenler, insanın sınırlılığını yalnızca fiziksel bir olgu sayarak teolojik kulluktan kaçabileceklerini; Tanrı’ya kulluğu da sıradan bir kölelik biçimi zannederek hümanist bir özerklik kurabileceklerini düşünürler. Oysa bu, modern zihnin en büyük yanılsamalarından biridir. Burada “kulluk”tan maksat yalnızca dînî bir âidiyet veya ritüeller bütünü değildir. Kulluk; insanın hayatını anlamlandıran, iradesini yönlendiren ve varlığını kendisine göre şekillendirdiği en yüksek bağlılıktır. Bu sebeple mesele, insanın kul olup olmaması değil; kime veya neye kul olduğudur. 1. İtiraz : İnsanın doğaya, biyolojiye ve ölüme bağımlı olması bir “kulluk” değil; yalnızca varoluşsal bir sınırlılık değil midir?!. Cevap : Sınırlılık, Olgu Değil; Kulluğun Yatağıdır Bu itirazı dile get...

KUL, KULLANILIR

Kul, Kullanılır.  İnsan, kullanılmaktan bütünüyle kurtulamaz. Fakat kul olmak ile kul edilmek aynı şey değildir. Kul olmak , insanın ontolojik durumudur. İnsan mutlak anlamda bağımsız değildir. Hayatı boyunca bir amaca hizmet eder; bir hakikate, bir değere, bir iradeye veya bir güce yönelir. Kul edilmek ise bambaşka bir şeydir. Bu, insanın başka insanlar, ideolojiler, kurumlar, sermaye, piyasa, teknoloji, medya, nefis veya arzular tarafından araç hâline getirilmesidir. Burada insan artık özne değil; başkalarının amaçlarına hizmet eden bir nesnedir. “ Kullanmak ” denildiğinde aklımıza önce eşya gelir. Kalemi kullanırız, telefonu kullanırız, bilgisayarı kullanırız. Oysa modern dünyanın en büyük körlüklerinden biri, sadece eşyayı kullandığımızı zannetmemiz; insanın da insanı kullandığını, hatta çoğu zaman bizim de kullanılmakta olduğumuzu göremeyişimizdir. Hayatın hemen her alanı görünür ve görünmez kullanma ilişkileriyle örülüdür. İşçi patron tarafından, patron sermaye tarafından; ...

VESVÂS VE HANNÂS

Vesvâs ve Hannâs : İki Kavram, Tek Faaliyet Bu metin, Kur'an’ın iletişim anlayışının tamamını ele alma iddiasında değildir. Burada yalnızca onun küçük; fakat son derece önemli bir boyutu üzerinde durulacaktır : İnsanın kalbine ulaşan ve onu görünmez biçimde etkileyen iletişim . Çünkü Kur'an’ın Vesvâs-il Hannâs diye isimlendirdiği faaliyet, özünde insanın iç dünyasını hedef alan bir etkileme ve yönlendirme faaliyetidir. Kur'an’da vesvese beş yerde geçer (7/20, 20/120, 50/16, 114/4-5). İlk iki âyette vesvesenin faili şeytandır. Kâf sûresinde ise insanın kendi nefsine fısıldadığı düşüncelerden söz edilir. Nâs sûresi ise dikkatleri fâilden çok yönteme çevirir. Burada önemli olan, vesveseyi kimin yaptığı değil; nasıl yaptığıdır. Son âyette bu faaliyetin cinlerden de insanlardan da gelebileceği belirtilerek, vesvesenin yalnız metafizik değil, beşerî boyutuna da işaret edilir. Vesvâs , insanın kalbine kuruntu, şüphe, işkil ve yanlış yönelişler fısıldayan faaliyettir. Hannâs ise...

OLMASI GEREKENİ KİM BELİRLER?!.

Olması Gerekeni Kim Belirler?!. (İçkinlik Tıkanması, Döngüsellik Krizi ve Tevhîdin Ontolojik İmkânı) Her dünya görüşü, açık ya da örtük olarak şu temel soruya cevap vermek zorundadır : Olması gerekeni kim belirler?!. Çünkü ahlâk, hukuk, siyaset ve din dâhil bütün normatif alanlar, bu soruya verilen cevabın üzerine inşâ edilir. “İyi nedir?!.”, “Doğru nedir?!.”, “Adâlet nedir?!.” gibi bütün sorular, nihayetinde “olması gerekeni belirleme yetkisi kime aittir?!.” sorusuna dayanır. Aşkın ilke (Allah) paranteze alındığında, geriye yalnızca insan, toplum, tarih veya tabiat kalır. Böylece içkin olan, fark edilmeden mutlaklaştırılır. Oysa kendisi açıklanmaya muhtaç olan hiçbir şey, başka bir şeyin nihâî temeli olamaz. Bu noktada modern düşünce farklı yönlere gitmiştir. Hume, “olandan olması gereken türetilemez” diyerek bu kopuşu teşhis etmiştir. Kant, olması gerekeni saf akılda; Rousseau genel iradede; Hegel tarihin ve Tinin gelişiminde; Darwin hayatın biyolojik süreçlerinde; Nietzsche ise güç ...

MODERN FELSEFENİN ONTOLOJİK KRİZİ

Modern Felsefenin Ontolojik Krizi Modern felsefe, insan düşünce tarihinin en büyük zihnî atılımlarından birini gerçekleştirmiş; varlığı, bilgiyi, insanı ve tarihi yeniden düşünmeye cesaret etmiştir. Bu yönüyle ona büyük bir entelektüel miras borçluyuz. Ancak aynı süreç, beraberinde şu temel soruyu da yeniden gündeme getirmiştir : Varlık, tarih ve anlam nihayetinde neye dayanır?!. Descartes’tan Heidegger’e kadar uzanan çizgide bu soruya farklı cevaplar verilmiştir. Kimi zaman özne, kimi zaman akıl, kimi zaman tin, kimi zaman tarih, kimi zaman irade, kimi zaman da varlık, açıklayıcı ilke olarak öne çıkarılmıştır. Bu kavramlar, düşünce tarihine önemli katkılar sunmuş; ancak hiçbiri, kendisinden daha üst bir ilkeye ihtiyaç duymaksızın, varlığı, tarihi ve insanı kuşatıcı biçimde temellendirebilmiş değildir. Belki de modern felsefenin temel güçlüğü burada ortaya çıkmaktadır. Aşkın bir temelden uzaklaşıldığında, tarih içinde yer alan bir unsurun tarih üstü bir ilkeye dönüştürülmesi kaçınılmaz...

TEVBE, EVBE VE İNÂBE

Tevbe, Evbe ve İnâbe Tevbe, evbe ve inâbe kavramları; İslam düşüncesinde, tasavvufta ve tefsir geleneğinde kulun Yaratıcısıyla olan bağını yeniden kurma ve derinleştirme süreçlerini ifade eden, birbiriyle akraba ama “derinlik ve muhatap seviyesi bakımından ayrışan” üç temel merhaledir. Gelin önce bu kavramların genel çerçevesine ve onların özgün ve ince anlamsal farklarına bakalım. Genel Çerçeve : Tevbe, Evbe ve İnâbe Nedir?!. Arapça dil kökleri ve klasikleşmiş tasavvufî/kelâmî tanımlar üzerinden bakıldığında bu üç kavram şöyle kademelendirilir : Tevbe (T-V-B) : Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kişinin işlediği bir günahtan veya hatadan pişmanlık duyarak vazgeçmesi, sıradan/avâm düzeydeki dönüştür. Muhatabı genelde “günah ve hatadır”. Avâmın hâli olarak görülür; cezadan/günahtan Allah’a kaçış anlamı taşır. İnâbe (N-V-B) : Sözlükte “bir yere tekrar tekrar dönmek, temsil etmek, yerini almak” anlamlarına gelen “nevb” kökündendir. Istılahta, kalbin gafletten uyanarak “ devamlı v...

HATLAR NEREDE KOPTU?!.

HATLAR NEREDE KOPTU?!. Batı düşüncesindeki asıl kırılma, çoğu zaman Nietzsche’nin “Tanrı öldü.” sözüyle başlatılır. Oysa bu ifade, bir başlangıç değil; uzun bir tarihsel sürecin ulaştığı son duraklardan biridir. Hatlar çok daha önce kopmaya başlamıştır. Kanaatimizce bu kopuşun ilk büyük eşiği Descartes’tir. Descartes, Tanrı’yı inkâr etmez; aksine Tanrı’yı bilginin güvencesi olarak kabul eder. Ancak düşüncenin hareket noktasını “Rab” değil, “ben” yapar. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesiyle birlikte, bilen özne, hakikatin başlangıç noktası hâline gelir. Böylece epistemoloji, ontolojinin önüne geçer. Bu değişim ilk bakışta küçük görünse de, sonraki iki asırlık düşünce tarihini belirleyen esas kırılma burada yaşanır. Çünkü insan, hakikati artık öncelikle Rabbin rubûbiyetinden değil, kendi aklından hareketle kurmaya başlar. Hegel, bu çizgiyi en sistematik biçimde geliştirir. Onda Tanrı, tarihte kendini açan Mutlak Tin olarak yorumlanır. Ardından Feuerbach, Tanrı’yı, insanın yüceltilmiş...

KIYÂME SÛRESİ : RABBİNİ UNUTAN İNSANIN PSİKOLOJİSİ

Kıyâme Sûresi : Rabbini Unutan İnsanın Psikolojisi Kıyâme sûresi çoğu zaman ölüm, diriliş ve hesap sûresi olarak okunur. Bu doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü sûre, yalnızca gelecekte meydana gelecek bir olayı haber vermez; o olaya inanmakta zorlanan, onu sürekli öteleyen ve bu sebeple farklı bir psikoloji geliştiren insanı da tasvir eder. Bu yönüyle Kıyâme sûresi, sadece kıyametin değil; Rabbini unutan insanın psikolojisinin de sûresidir. Sûrenin ilk bölümü (1-19), insanın hakikat karşısındaki tavrını ortaya koyar. İnsan dirilişi uzak görür; hesabı aklından çıkarır; vahiy okunurken bile hakikati teslim almak yerine ona karşı zihnî bir savunma geliştirmeye çalışır. Kur'an ise dikkatleri kudret tartışmasına değil, insanın bakış açısına çevirir. Sorun, Allah’ın diriltmeye gücünün yetip yetmemesi değil; insanın Rabbiyle ilgili tasavvurunun zayıflamasıdır. İkinci bölümde (20-35) bu yanlış tasavvurun insan ruhunda nasıl bir psikolojiye dönüştüğü anlatılır. “Hayır! Siz peşin olanı seviyor, ...

MEDENİYET TASAVVURUNA "AÇILAN KAPI" : FÂTİHÂ

Kur'an’ın Medeniyet Tasavvuruna “Açılan Kapı” : Fâtihâ  Fâtihâ, Kur'an’ın ilk sûresidir; fakat anlattığı hikâye insanlık tarihinin en başında/n başlar. İnsanlığın ilk büyük sorusu, “insan kimdir” değildir. Kur'an’ın açtığı ufukta ilk soru şudur : “ Elestü bi-Rabbikum?!. = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?! .” (7/172.) Demek ki insanlık serüveni, Rubûbiyeti tanımakla başlar. İlk ahid, Allah’ın varlığına değil; O’nun Rab oluşuna verilmiştir. Ardından insan yeryüzünde halife kılınır : “ Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (2/30.) Ancak bu halifelik, Rubûbiyetten bağımsız bir hâkimiyet değildir. İnsan, yeryüzünde kendi hevasının değil; Rabbinin mîzanının taşıyıcısı olmakla sorumludur. Fakat insan bu istikâmeti koruyamaz. Âdem kıssasında gerçekleşen hubût, yalnızca mekânsal bir iniş değil; yönün ve dengenin bozulmasıdır. Bunun üzerine ilâhî hitap gelir : “ Benden size bir hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa artık onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir...

SES, SÖZ, SEM' VE SESSİZLİK

Ses, Söz, Sem’ ve Sessizlik :  Kur'an’da Anlamın Fenomenolojisine Doğru İnsan dünyaya gözlerini açtığında önce seslerle karşılaşır. Rüzgârın uğultusu, suyun şırıltısı, gök gürültüsü, kuşların ötüşü... Bunlar henüz insan dili değildir; fakat tamamen anlamsız da değildir. Her biri varlığın kendine özgü bir söyleyişidir. Kur'an’ın kâinatı “âyetler” olarak nitelemesi, bu seslerin ve olayların yalnızca fiziksel olgular olmadığını, aynı zamanda bir hakikate işaret ettiğini düşündürür. İnsan ise bu tabii seslerin üzerine ikinci bir katman inşâ etmiştir : Söz . Söz, sesin toplumsallaşmış ve anlam taşıyan biçimidir. Böylece ses, sözün taşıyıcısı; söz ise mânânın taşıyıcısı olur. Fakat mânâ ne yalnızca sözün içinde, ne de yalnızca onu dinleyenin zihnindedir. Mânâ, hitap ile muhatabın buluştuğu yerde doğar. Konuşan ile dinleyen arasında gerçekleşen bu canlı karşılaşma, anlamın gerçek mekânıdır. Bu sebeple anlam, tek taraflı bir aktarım değil; karşılıklı bir oluş hadisesidir. Kur'an’ı...

İSTİVÂ, VÜS’AT, İHÂTA, VERÂ VE ÂYET

İstivâ, Vüs’at, İhâta, Verâ ve Âyet : Tevhîdin Ontolojik Dengesi Allah ile âlem ve insan arasındaki ilişki, insan düşüncesinin en çok tartıştığı meselelerden biridir. Tarih boyunca bu konuda iki temel sapma ortaya çıkmıştır. Birincisi, Allah’ı âlemden bütünüyle uzaklaştıran bir aşkınlık anlayışıdır. İkincisi ise Allah ile âlemi özdeşleştiren bir içkinlik anlayışıdır. Oysa Kur'an, bu iki ucu aynı anda aşan bir kavramsal denge kurmaktadır. Bu dengenin anahtar kavramlarından biri, Bakara sûresi 255. âyette geçen “ vesia ” fiilidir : “ O’nun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” Bu cümlede asıl vurgu “ Kürsî ”den önce “ vesia ” üzerinedir. Çünkü kuşatma, ancak mutlak bir vüs’at ile mümkündür. Sınırlı olan, mutlak anlamda kuşatamaz. Bu sebeple vüs’at , sıradan bir genişlik değil; hiçbir sınır tarafından kuşatılamayan mutlak enginliktir. Fakat Kur'an bununla yetinmez. Allah, sadece Vâsi’ (واسع) değildir; aynı zamanda  Muhît’tir . Vüs’at ile ihâta aynı şey değildir. Vüs’at , ilâhî ...