Kayıtlar

NEDEN SALÂTLA SABIR?!

NEDEN SALÂTLA SABIR?! Önce iki kavramı, Kur'an’daki kullanım bağlamlarını gözeterek açıklığa kavuşturalım. Salât, burada yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen biçimsel bir ibâdet anlamında kullanılmıyor. Daha geniş anlamıyla kulun Allah’a yönelişini, bu yönelişi bilinçli olarak yenilemesini ve hayatını bu istikâmet üzerinde tutmasını sağlayan kulluk eylemidir. Namaz, bu salâtın somut ve düzenli tezahürüdür. Sabır ise yalnızca acıya veya sıkıntıya katlanmak değildir. Kur'anî anlamıyla hakikatten ve doğru istikâmetten ayrılmamak; karşı direnç, güçlük ve zamanın baskısı karşısında çözülmeden sebat etmektir. Bu iki tanım birlikte düşünüldüğünde soru kendiliğinden ortaya çıkar : Neden özellikle salât ve sabır?!. Neyin yardımı, neden yardım istiyoruz; işimiz gerçekten zor mu?!. Klimalı camilerde, sıcak evlerde namaz kılmanın neresi zor?!. Sabır da neyin nesi?!. Salât (= namaz) bizi ZOR BİR GÖREVE hazırlıyor olmasın!. Bakara 214. âyete kulak verelim : “ Siz, sizden önce gelip g...

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR Bu metin, ilk bakışta birbirinden bütünüyle farklı görünen iki uç örnek üzerinden aynı temel meseleyi konuşacaktır : Tanrı’nın dediği/istediği olur. Birinci örnek Hz. İsâ’nın ölümü meselesidir. İkinci örnek ise bireysel ve organize kötülüktür. İlkinde insanlar Allah’ın Elçisini ortadan kaldırdıklarını düşünürler. İkincisinde insan, kötülüğü seçerek Allah’ın iradesine karşı geldiğini düşünür. Her iki durumda da temel soru aynıdır : İnsanın fiili ile Tanrı’nın mutlak iradesi arasındaki ilişki nedir?!. Hz. İsâ’nın Ölümü Meselesi Žižek ve Kilisenin Kozmik Draması Slavoj Žižek, Acı Çeken Tanrı kitabı bağlamında Hz. İsâ’nın çarmıhtaki : “Tanrım, beni neden terk ettin?! ” feryadına devasa bir kozmik anlam yükler. Hristiyan teolojisinin bazı yorumlarında çarmıhta acı çeken ve ölenin bizzat Tanrı olduğu kabul edilir. Böylece çarmıh, Tanrı’nın kendi kendisini terk ettiği, hatta kendi kendisini inkâr ettiği bir kozmik dramaya dönüştürülür. Burada öncelikle ontolojik...

KESBİN GÜVENCESİ : VEHB

Kesbin Güvencesi : Vehb İnsan, hayatına dikkatle baktığında çok temel bir gerçekle karşılaşır : Kendisinin kesb edebilmesinden önce, kendisine verilmiş olanlar vardır. Varlık verilmiştir. Hayat verilmiştir. Beden verilmiştir. Fıtrat verilmiştir. Akıl verilmiştir. İrade verilmiştir. Görme, işitme, düşünme, seçme ve yönelme imkânı verilmiştir... İnsan daha hiçbir şey kazanmadan önce, kendisine verilmiş olanların içindedir. Demek ki vehb, kesbden öncedir. Sonra kesb başlar. İnsan kendisine verilmiş olanlarla yönelir, seçer, çalışır, inanır, amel eder, doğruda sebat etmeye çalışır. Kesb, insanın sorumluluk alanıdır. İnsan kendi payına düşeni yapmak zorundadır. Fakat burada ince bir ayrım ortaya çıkar : Kesb etmek başka, kesbini güvence saymak başkadır. İnsan kesb eder; fakat kendi kesbini, kendisi için mutlak bir güvenceye dönüştüremez. Çünkü insan yalnızca yaptığı amellerden ibaret değildir. O amelleri yapan bir kalbi vardır. Ve o kalp, sabit bir nesne değildir. Kalp Inkılâb Edebilir Belk...

İ‘TİKÂF

İ’TİKÂF : ALLAH’A YÖNELİŞTEN İNSANA DÖNÜŞE İ’tikâf denildiğinde zihnimizde çoğu zaman insanlardan uzaklaşmak, yalnız kalmak ve gündelik hayatın dışına çıkmak canlanır. Bu yüzden i’tikâf, Türkçede sıkça “inzivâ” kavramıyla karşılanır. Fakat bu karşılık, Kur’an’ın tercih ettiği kavramın anlam alanını bütünüyle karşılamıyor olabilir. Çünkü i’tikâfın merkezinde insanlardan uzaklaşmak değil, bir şeye yönelip onda yoğunlaşmak ve kalmak vardır. Kur’an i’tikâfı şöyle ifade eder : وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ = “...siz mescitlerde i’tikâfta iken ...” (2:187) Buradaki âkifûn, عكف = A-K-F kökünden gelir. Bu kökün anlam alanında bir şey üzerinde durmak, kalmak, bir şeye yönelmek, ona kendini vermek, ondan ayrılmayıp onda yoğunlaşmak anlamları bulunur. Dolayısıyla âkif, sadece “yalnız kalan” insan değildir. Âkif, bir şeye yönelmiş ve yöneldiği şey üzerinde yoğunlaşmış olandır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü insanlardan uzaklaşmak tek başına herhangi bir manevî değer taşımaz. İnsanlardan uzakla...

ALLAH KİMLERİ SEVER, KİMLERİ SEVMEZ

ALLAH KİMLERİ SEVER, KİMLERİ SEVMEZ 1. Allah kimleri sever?! Kur’ân’ın açık ifadeleriyle : Muhsinleri = İyiliği/güzelliği gerçekleştirenleri sever : 2:195; 3:134; 3:148; 5:13; 5:93 Tevvâbları = Sürekli dönüş yapanları, tövbe edenlei sever : 2:222 Mutatahhirleri / Mutahhirleri = Arınanları sever : 2:222; 9:108 Müttakîleri = Takvâ sahiplerini sever : 3:76; 9:4; 9:7 Sâbirleri = Sabredenleri, sebat edenleri sever : 3:146 Mütevekkilleri = Allah’a tevekkül edenleri sever : 3:159 Muksitleri = Adâleti gözetenleri sever : 5:42; 49:9; 60:8 Allah yolunda saf tutanları sever : 61:4 Allah’ı seven ve Resûle ittibâ edenleri sever : 3:31 Allah’ın sevdiği ve O’nu seven topluluğu sevenleri sever : 5:54 Bu listeye özellikle Tövbe 9:4 ve 9:7'yi koymak gerekiyor. Çünkü bağlamda müşriklerle yapılmış antlaşmalar söz konusu; antlaşmaya sadık kalanlara karşı aynı sadakatin gösterilmesi isteniyor ve hemen ardından “Allah müttakîleri sever” deniyor. Yani burada âidiyet değil, takvâ ile somutlaşan davranış ...

İMTİHAN SORULARI VE İLÂHÎ ADÂLET

İmtihan Soruları ve İlâhî Adâlet Hayat bir imtihandır. Fakat herkese aynı sorular sorulmaz. Kimi erkeklikle, kimi kadınlıkla; kimi gençlikle, kimi ihtiyarlıkla; kimi zenginlikle, kimi fakirlikle; kimi ilimle, kimi cehaletle; kimi hastalıkla, kimi sağlıkla imtihan edilir. Üstelik bu hâller her zaman sabit de değildir. İnsan fakirken zengin olabilir, sağlıklıyken hastalanabilir, cahilken öğrenebilir, gençken ihtiyarlayabilir. Bazen aynı insan, hayatının farklı dönemlerinde birbirinin zıddı gibi görünen sorularla karşılaşır. İlk bakışta bu farklılık bir adâletsizlik gibi görülebilir. Oysa burada eşitlik ile adâleti birbirine karıştırmamak gerekir. Adâlet, herkese aynı sorunun sorulması değildir. Herkese aynı şartların verilmesi de değildir. Çünkü insanların imkânları, bilgileri, bedenleri, çevreleri ve hayat içindeki konumları aynı değildir. Dolayısıyla imtihanın soruları da aynı değildir. Fakat soruların farklı olması, hakikatin de farklı olduğu anlamına gelmez. Fakir olmak otomatik olar...

BİLİMİN SINIRI

BİLİMİN SINIRI veya BİLİMİN AMACI Giriş : Sorunun Yeniden Kurulması İnsan, içinde bulunduğu gerçekliği anlamaya yönelik bir varlıktır. Bilme faaliyeti, insanın yalnızca merakını gidermesine değil, içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasına, öngörmesine, dönüştürmesine ve kendi eylemlerine yön vermesine imkân sağlar. Bilim de bu bilme faaliyetinin sistematik, yöntemli ve denetlenebilir biçimlerinden biridir. Dolayısıyla burada ortaya konulacak problem, bilimin yanlışlığını ileri sürmek değildir. Böyle bir iddia hem bilimin ürettiği ampirik bilgiyi hem de insan aklının gerçekliğe ilişkin araştırma kapasitesini gereksiz yere tartışmalı hâle getirir. Asıl mesele daha temeldedir : İnsan neyi bilebilir, bildiğini ne ölçüde bilebilir ve elde ettiği bilgiyi hangi ölçüye göre anlamlandırmalıdır?!. Bu sorular bizi bilimin yöntemsel sınırlarından daha geniş bir epistemolojik alana taşır. Çünkü bilimin ürettiği bilgi de nihayetinde insan tarafından üretilmekte, insan aklı tarafından değerlendirilme...

İLMİN İMANI VE İSYANI

İLMİN İMANI VE İSYANI Müstakil Akıl İllüzyonu ve Yanlış Kıyasın Doğuşu İnsanlığın kadim trajedisi, bilginin niceliğinde değil; bilginin kaynağıyla kurduğu ontolojik ilişkide gizlidir. Modern aklın ve araçsal düşüncenin ürettiği en büyük illüzyonlardan biri, insanın bilgi edinme ve hüküm verme yetisini kendi başına, bağımsız ve müstakil bir güç olarak görmesidir. Oysa insanın bilmesi, kendisine verilmiş bir imkândır. Akıl bir araçtır; bilgi bir emanettir; keşif bir imkândır. Bunların hiçbiri insanı Hakikatin sahibi veya mutlak hakemi yapmaz. Kâinatın şahitlik ettiği ilk epistemolojik kırılmalardan biri, tam da bu sınırın aşılmasıyla ortaya çıkar. İblisin Bilgisi ve Yanlış Kıyası İblisin düşüşü bilgi yoksunluğundan kaynaklanmadı. Onun Allah’ı, melekleri, gayb âlemini ve yaratılışın birçok boyutunu bilen bir varlık olduğu Kur'an’ın anlatısından anlaşılır. Fakat bilgi, tek başına insanı Hakikate ulaştıran bir garanti değildir. İblisin problemi kıyas yapması değildi. Problem, eksik bir ...

ZEKÂT

ZEKÂT : MALIN DEĞİL, İNSANIN TEMİZLENMESİ İslâm’ın şartları denildiğinde genellikle kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât ve hacc sıralanır. Biz şimdiye kadar bunların dördünü konuştuk; fakat zekâtı konuşmadık; dolayısıyla “şartları” tamamlamadık. Bu metinde zekâtı konuşacağız. Zekât, diğer ibâdetlerden farklı olarak insanın yalnızca Allah’la ilişkisine veya kendi bedeniyle ilişkisine değil, doğrudan mal, mülkiyet, servet, toplum, adâlet ve siyasal otorite ile ilişkisine dokunur. Bu yüzden zekâtı yalnızca, “zengin Müslümanın fakire vereceği belirli bir miktar para/mal” şeklinde anlamak, onun anlam alanını olağanüstü daraltmak olur. Zekâtı anlayabilmek için en başa dönmek gerekir. İKÂME VE ÎTÂ Kur'an’da namaz ve zekât çoğu zaman birlikte anılır :أَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُ وا الزَّكَاةَ = “Salâtı ikâme edin ve zekâtı verin.” Burada ilk dikkat edilmesi gereken şey, ikâme kelimesidir. “Salâtı ikâme etmek”, yalnızca bizim bugün “namaz kılmak” dediğimiz bireysel ritüeli yerine getirmek ...

ŞEHÂDET

ŞEHÂDET Şehâdet, yalnızca bir şeyi söylemek veya bir inancı dile getirmek değildir. Şehâdet; hakikate tanıklık etmek, onu mümkün olduğu ölçüde bilmek, tasdik etmek ve bu tanıklığın gereğini yaşamaktır. Allah da şehâdet eder. (3/18.) fakat, Allah’ın şehâdeti ile insanın şehâdeti aynı değildir. Allah Şehîd’dir . Biz ise şâhitlik ederiz. Allah’ın şehâdeti ontolojiktir ; bizim şehâdetimiz ise epistemik ve etiktir. O Şâhid'dir Allah’ın şehâdeti sonradan edinilmiş bir bilgi değildir. O, bir şeyi sonradan görüp öğrenmez; hiçbir şey O’nun şehâdetinin dışında gerçekleşmez. Varlık O’ndan gizli değildir. Kur’an bunu Yûnus 10/61’de çok güçlü bir ifadeyle ortaya koyar : “ Siz hangi işte bulunursanız bulunun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda Biz sizin üzerinizde şâhitleriz.” Buradaki ifade özellikle dikkat çekicidir : إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ = “Siz ona daldığınızda...” İnsan yaptığı işe dalabilir. Daldığında dikkati daralabilir. Başka şeylere karşı far...

BELED SÛRESİ

BELED SÛRESİ Bir Beldeden Bütün İnsanlığa Bazı sûreler vardır; ilk bakışta belirli bir zamana, belirli bir mekâna ve belirli bir olaya konuşuyor gibi görünürler. Fakat biraz yakından bakıldığında, o özel bağlamın içinden bütün insanlığa açılan bir kapı olduğu görülür. Beled Sûresi de böyledir. Sûre, son derece somut bir yerden başlar :لَا أُقْسِمُ بِهَٰذَا الْبَلَد = “ Bu beldeye yemin ederim...” Ardından daha da özel bir hitap gelir : وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَٰذَا الْبَلَدِ = “ Sen de bu beldedesin.” Ve hemen sonra : لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ = “ Gerçekten insanı kebed içinde yarattık.” Burada dikkat çekici bir hareket vardır : Belde → Sen → İnsan. Sûre önce bir beldeyi gösterir. Sonra o beldede yaşayan özel bir muhataba döner. Ardından özel muhatabın ötesine geçerek insanın tamamına ulaşır. Yani sûre Mekke’den başlar; fakat Mekke’de kalmaz. Özelden genele, tarihsel olandan evrensel olana doğru açılır. BELDE SADECE HARİTADAKİ BİR NOKTA DEĞİLDİR İlk anlamıyla burada söz konu...