Kayıtlar

MÜREKKEP TÜKENDİ

MÜREKKEP TÜKENDİ Kur’ân’da bazı kelimeler vardır; ilk bakışta bir nesneyi gösterir, fakat biraz yakından bakıldığında bir düşünce dünyasının kapısını açar. Kalem de bunlardan biridir. Kalem deyince önce yazı gelir akla. Yazı, bilgiyle; bilgi, öğrenmeyle; öğrenme ise insanın kendi sınırlarını aşma çabasıyla ilişkilidir. Fakat Kur’ân’da kalem yalnızca yazının maddî aracı olarak karşımıza çıkmaz. “ Kalemle öğretti” denilir; “kaleme ve yazdıklarına yemin edilir ”; insan bilgisinin önündeki sınır ise öylesine büyüktür ki, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bile Allah’ın kelimeleri tükenmez . Böyle bakınca kalem, insan için bir çeşit merdiven gibidir. Yukarıdan aşağıya bakıldığında kalem, bilginin insana intikalinin aracıdır : Allah öğretir, insan öğrenir, bilgi yazıyla kayıt altına alınır. Aşağıdan yukarıya bakıldığında ise insan kalemle yazar, okur, öğrenir, düşünür, kavrar ve hakikate doğru yükselmeye çalışır . Fakat hiçbir merdiven insanı sonsuza kadar çıkarmaz. Kalem insanı yükseltir...

FÂTİHÂ : HAYATIN İSTİKÂMETİ

FÂTİHÂ : HAYATIN İSTİKÂMETİ Fâtihâ sûresini günde defalarca okuyoruz. Namazlarımızın içinde onu tekrar tekrar dile getiriyoruz. Fakat bir metni çok sık okumak, onun anlam dünyasına gerçekten nüfuz ettiğimiz anlamına gelmiyor. Oysa Fâtihâ, Kur’an’ın önüne konmuş kısa bir “özet” olmaktan çok daha fazlasıdır. O, insanın Rabbini tanımasından kendi konumunu fark etmesine; kulluğunu belirlemesinden yardım istemesine; doğru yolu talep etmesinden o yolda yürüyenleri ve o yoldan sapanları ayırt etmesine kadar uzanan bir istikâmet inşâsıdır. Üstelik Fâtihâ bize yalnızca neye inanacağımızı söylemez; bizi konuşturur. Önce Rabbimizi tanırız : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Sonra O’nun bizi kuşatan rahmetini fark ederiz : الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ Ardından hayatın başıboş olmadığını, bir hesap ve karşılık düzeni içinde bulunduğunu hatırlarız : مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ  Ve burada bakışımız değişir. Allah hakkında konuşmaktan Allah’a yönelmeye geçeriz : إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ...

O YOL Kİ...

O YOL Kİ… Fâtihâ’yı günde en az kırk kez okuyoruz. Dileğimiz belli : “Bizi dosdoğru yola ilet. = اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ = İhdinâ-s sırât-el mustakim.” Fakat hemen ardından gelen birkaç kelime, bu yolun ne olduğunu anlamamız için bize çok önemli bir ipucu verir : صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ = “ Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…” Demek ki sırât-ı müstakîm, yalnızca soyut bir “doğru yol” değildir. Kur’an, bu yolu yürümüş insanların hayatlarına bakmamızı da ister. Peki kimdir bunlar?!. Ve daha önemlisi, Allah onlara ne vermiştir?!. ELLEZÎNE : YOL KİMLERİN YOLU?! الَّذِينَ = ellezîne, burada صِرَاطَ = sırât kelimesini açıklayan ism-i mevsûldür. Yani, “dosdoğru yol; kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu.” Buradaki ellezîne, insanlardan oluşan bir topluluğu işaret eder. Arapçada bu kalıp, akıl sahibi çoğullar için kullanılır ve karma insan topluluklarını kapsar. Dolayısıyla buradan erkeklere mahsus bir yol çıkarmak mümkün değildir. Fâtihâ’nın bize...

SIRÂT NEDİR?!

SIRÂT NEDİR?! “Sırât” denince zihnimizde hemen bir yol beliriyor : Başlangıcı ve sonu olan, üzerinde yürüdüğümüz, bizi bir yerden başka bir yere götüren fiziksel bir güzergâh… Oysa Kur’ân’ın “sırât” kullanımını yalnızca böyle bir yola indirgemek, kelimenin anlam alanını daraltır. Çünkü insan hayatında yol vardır; fakat her yol mekânda kat edilen bir yol değildir. İnsan doğumdan ölüme yürür. Fakat bu yürüyüş yalnızca bir mekândan başka bir mekâna gitmek değildir. İnsan tercih eder, yönelir, değerler edinir, ilişkiler kurar, bir hayat tarzı oluşturur. Dolayısıyla “yol”, bazen bir güzergâhı değil, bir yönelişi, bir tarzı, bir hayat biçimini anlatır. Sırâtı da bu düzlemde düşünmek gerekir. Hani, sürekli kötü (yasal ve ahlâkî olmayan) işler yapan biri için, “gittiğin yol, yol değil.” deriz ya; işte buradaki yol, yerinde kullanılmış bir yoldur.  Sırâtın Doğru Olması Şart Mı?! Burada önemli bir ayrıntı karşımıza çıkar. Kur’ân bize yalnızca sırât demez; sık sık “sırât-ı müstakîm” der. Eğer...

SALÂTLA KURULAN HAYAT

SALÂTLA KURULAN HAYAT Hayata dokunan salât. Hayatı ıskalayan salât. Günde beş vakit namaz kılıyoruz. Beş vakit namazı reddetmiyoruz. Aksine, onu hayatımızın içinde beş önemli durak; beş kez yoğunlaşma, ziplenme ve yeniden kalibre olma vakti olarak görüyoruz. Fakat tam da burada bir soru sormamız gerekiyor : Beş vakit namaz kılmak, salâtı hayatımıza ikame etmek için yeterli midir?!. Çünkü Kitâb’a baktığımızda salâtın yalnızca beş kısa zaman aralığına sıkıştırılmış bir eylem olmadığını görüyoruz. 17/78’de : أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَىٰ غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ  “Salâtı güneşin dülûkundan gecenin kararmasına kadar ikâme et; fecrin Kur'an ını da...” diye başlayan bir zaman örgüsüyle karşılaşıyoruz. Burada dikkat çekici olan, Kitâb’ın bize “beş vakit” diye bir sayı vermesinden çok, salâtı günün zaman örgüsü içine yerleştirmesidir. 11/114’te gündüzün iki tarafı ve gecenin yakın bölümleri; başka âyetlerde fecr, güneşin doğuşu, batışı, gündüz, gece, bükraten ve ...

PUTUN TARİHİ : TAŞTAN ALGORİTMAYA

PUTUN TARİHİ : TAŞTAN ALGORİTMAYA İnsanlık tarihi boyunca “put” kavramının biçimi değişti. Ancak değişen yalnızca putun maddesi, görüntüsü veya adıydı; putlaştırma eğilimi varlığını sürdürdü. Taştan yapılmış bir heykel, gökyüzündeki bir yıldız, bir hükümdar, kutsal bir tasvir, bir ideoloji, para, şöhret, hatta bugün bir algoritma… Bunların hiçbiri kendi başına “put” değildir. Put, sınırlı ve yaratılmış olanı mutlaklaştırdığımız; ona kendisinde bulunmayan bir güç, değer veya belirleyicilik yüklediğimiz anda ortaya çıkar. Bu nedenle putperestliğin tarihi yalnızca heykellerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın neyi mutlaklaştırdığının tarihidir. Ve bu tarih doğrusal değildir. İnsan bazen putu taştan zihne taşır; bazen zihnindeki putu yeniden taşlaştırır. Biçimler değişir, fakat mekanizma aynı kalabilir. TAŞTAN BAŞLAYAN HİKÂYE Anadolu Medeniyetleri Müzesini defalarca ziyaret ettim. Her ziyaretimde beni etkileyen şeylerden biri, bugün cam vitrinlerin ardında tarihsel eserler olarak gördü...

SAF

SAF Saf; temiz, arı-duru, hâlis olan demektir. Fakat aynı kelime, yan yana dizilmiş insanların oluşturduğu sıra düzenini de ifade eder. Buradan hareketle “aynı safta olmak”, yalnızca fiziksel olarak aynı çizgide durmak değil; aynı düşünceyi, aynı değeri ve aynı ideali paylaşmak, aynı istikâmete yönelmek anlamına da gelir. Bu üç anlam aslında birbirinden bağımsız değildir. Çünkü gerçek anlamda saf olmak, önce iç dünyada arı-duru, hâlis olmaktır. İnsanın niyeti, yönü ve bağlılığı berraklaştıkça hangi safta durduğu da belirginleşir. Safın dış görünüşü bedenlerin yan yana gelmesidir; asıl saf ise kalplerin, iradelerin ve tercihlerin aynı istikâmette buluşmasıdır. Namazda saf tutarız. Yan yana dururuz. Zengin-fakir, yönetici-yönetilen, güçlü-zayıf, makam sahibi-makamdan yoksun ayrımı gözetilmez. Herkes aynı kıbleye yönelir, aynı hareketleri yapar ve aynı Rabbin huzurunda durur. Bu, İslâm’ın son derece güçlü bir toplumsal mesajıdır : İnsanların Allah karşısındaki konumu, dünyevî statülerine ...

PARA : ÇAĞIN EN TEHLİKELİ SİLAHI

ÇAĞIN EN TEHLİKELİ SİLAHI : PARA İnsanlık tarihi boyunca güç; namluların ucunda, orduların ayak seslerinde ve fethedilen topraklarda arandı. Savaşlar çoğu zaman silahlarla yapıldı; iktidarlar toprakları askerlerle ele geçirdi, toplumları zor kullanarak denetim altına aldı. Fakat modern dünyada güç kullanımının biçimi önemli ölçüde değişti. Bugün bir toplumu etkilemek, bir ülkeyi baskı altına almak veya milyonlarca insanın hayatını değiştirmek için her zaman tanklara, uçaklara ve ordulara ihtiyaç duyulmuyor. Para, görünürde sessiz; sonuçları bakımından ise son derece güçlü bir araç hâline geldi. Para artık yalnızca bir değişim aracı değildir. Ekonomik gücün siyasî güçle birleştiği yerde para; davranışları yönlendiren, fırsatları dağıtan, bağımlılık üreten ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştirebilen bir güç aracına dönüşebilir. KURGULANMIŞ TUZAKLAR : BORSA VE DÖVİZ Bu gücün en tartışmalı biçimde ortaya çıktığı alanlardan biri finansal piyasalardır. Borsa, özünde sermayenin üretken faal...

DİNAMİK KUR’AN

DİNAMİK KUR’AN Nâsih ve Mensuh Meselesini Yeniden Düşünmek Kur’an’ı anlamaya çalışırken belki de en başta cevaplamamız gereken soru şudur : Kur’an nasıl bir Kitâb’tır (= Hitâb’tır)?!. Eğer Kur’an’ı yalnızca elimizdeki Mushaf olarak görürsek, vahiy ile hayat arasındaki ilişkiyi anlamakta zorlanırız. Çünkü Mushaf elimizdedir; fakat vahyin ilk muhataplarının hayatı, toplumların değişimi, insanın dönüşümü ve tarihin akışı Mushaf’ın sayfalarının dışında gerçekleşmektedir. Oysa Kur’an, hayatın dışından hayata bırakılmış donuk bir metin değildir. Kur’an, hayata müdahil olan ilâhî Hitâb’dır . Allah insanı bulunduğu yerden çağırır. İnsan ve toplum hangi şartlarda yaşıyorsa, vahiy o şartlarla temas eder. Fakat vahyin amacı insanı bulunduğu yerde muhafaza etmek değildir. Vahiy, insanı bulunduğu yerden daha ileri taşır. Bu sebeple Kur’an’ın dinamizmini görmezden gelerek nâsih-mensuh meselesini anlamaya çalışmak, meseleyi daha başlangıçta yanlış yere yerleştirmek olabilir. Çünkü, • Hayat dinamiktir...

NEDEN SALÂTLA SABIR?!

NEDEN SALÂTLA SABIR?! Önce iki kavramı, Kur'an’daki kullanım bağlamlarını gözeterek açıklığa kavuşturalım. Salât, burada yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen biçimsel bir ibâdet anlamında kullanılmıyor. Daha geniş anlamıyla kulun Allah’a yönelişini, bu yönelişi bilinçli olarak yenilemesini ve hayatını bu istikâmet üzerinde tutmasını sağlayan kulluk eylemidir. Namaz, bu salâtın somut ve düzenli tezahürüdür. Sabır ise yalnızca acıya veya sıkıntıya katlanmak değildir. Kur'anî anlamıyla hakikatten ve doğru istikâmetten ayrılmamak; karşı direnç, güçlük ve zamanın baskısı karşısında çözülmeden sebat etmektir. Bu iki tanım birlikte düşünüldüğünde soru kendiliğinden ortaya çıkar : Neden özellikle salât ve sabır?!. Neyin yardımı, neden yardım istiyoruz; işimiz gerçekten zor mu?!. Klimalı camilerde, sıcak evlerde namaz kılmanın neresi zor?!. Sabır da neyin nesi?!. Salât (= namaz) bizi ZOR BİR GÖREVE hazırlıyor olmasın!. Bakara 214. âyete kulak verelim : “ Siz, sizden önce gelip g...

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR Bu metin, ilk bakışta birbirinden bütünüyle farklı görünen iki uç örnek üzerinden aynı temel meseleyi konuşacaktır : Tanrı’nın dediği/istediği olur. Birinci örnek Hz. İsâ’nın ölümü meselesidir. İkinci örnek ise bireysel ve organize kötülüktür. İlkinde insanlar Allah’ın Elçisini ortadan kaldırdıklarını düşünürler. İkincisinde insan, kötülüğü seçerek Allah’ın iradesine karşı geldiğini düşünür. Her iki durumda da temel soru aynıdır : İnsanın fiili ile Tanrı’nın mutlak iradesi arasındaki ilişki nedir?!. Hz. İsâ’nın Ölümü Meselesi Žižek ve Kilisenin Kozmik Draması Slavoj Žižek, Acı Çeken Tanrı kitabı bağlamında Hz. İsâ’nın çarmıhtaki : “Tanrım, beni neden terk ettin?! ” feryadına devasa bir kozmik anlam yükler. Hristiyan teolojisinin bazı yorumlarında çarmıhta acı çeken ve ölenin bizzat Tanrı olduğu kabul edilir. Böylece çarmıh, Tanrı’nın kendi kendisini terk ettiği, hatta kendi kendisini inkâr ettiği bir kozmik dramaya dönüştürülür. Burada öncelikle ontolojik...