Kayıtlar

KUR’ÂN’DA VARLIK TASAVVURU

Kur’ân’da Varlık Tasavvuru Mutlak Varlık, Bağımlı Varlık ve Helâk Meselesi İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, gördüğü şeyi mutlak sanmasıdır. Oysa görmek, mutlaklık değildir; görünmek, kendi başına kaim olmak değildir. Kur’ân’ın en temel meselelerinden biri tam da budur : Varlığın ne olduğu, neyin gerçekten “kendi başına var” olduğu ve neyin başka bir varlığa bağlı olarak ayakta durduğu. Kur’ân’ın merkezindeki tevhîd yalnızca “bir Tanrı vardır” cümlesi değildir. Tevhîd, aynı zamanda bir varlık anlayışıdır. Yani hakiki ve mutlak varlığın yalnız Allah’a ait olduğunu; diğer bütün varlıkların ise O’nun yaratması, yaşatması ve ayakta tutmasıyla var olduğunu söyleyen ontolojik bir ilkedir. Bu sebeple Kur’ân’daki mesele yalnız “kime ibâdet edilecek?” meselesi değil; aynı zamanda “kim gerçekten vardır?” meselesidir de. A ve B Bu çerçevede varlığı iki düzlemde düşünmek mümkündür : • A : Mutlak Varlık. Kendi kendine kâim olan, varlığı başkasına bağlı olmayan, yaratılmayan, mutlak kudret s...

ŞİDDET VE NEFRET

ŞİDDET VE NEFRET : MODERN PSİKOLOJİ VE KAYNAK PROBLEMİ Şiddet ve nefret, genellikle “duygu patlaması” olarak anlaşılır. Oysa bu yüzeydir. Daha derinde mesele, duygunun varlığı değil; psişik enerjinin hangi yapıya bağlandığıdır. Bu noktada modern psikoloji üç büyük açıklama hattı üretir : 1) Freud : Bastırma ve Geri Dönüş (İd-Ego-Süperego) Sigmund Freud şiddeti temel olarak şu yapı içinde okur : İd : Ham dürtü (saldırganlık, libido, haz). Süperego : İçselleştirilmiş yasa/ahlâk. Ego : Aracı yapı. Şiddet burada çoğunlukla bastırılmış dürtünün geri dönüşü olarak ortaya çıkar. Yani enerji bastırılır, yön değiştiremeden geri döner, patlama üretir. Freud’un diliyle şiddet, kontrol edilemeyen iç gerilim boşalımıdır. Sınırlılık : Bu model yön (hakikat/ölçü) boyutunu neredeyse hiç içermez. Şiddeti “psişik basınç” olarak okur. 2) Jung : Gölge ve Bilinçdışı Bütünlük Carl Jung ise şiddeti farklı bir yerden kurar : Her insanın “gölge” yönü vardır. Bastırılan özellikler bilinçdışına itilir. Bastır...

SEVGİ, SAYGI VE HÜMANİZM

SEVGİ, SAYGI VE HÜMANİZM İnsan, Hakikat ve Ölçü Meselesi Sevgi mi önce gelir, saygı mı? sorusu basit bir duygu meselesi değildir. Bu soru, insanın varlığı nasıl gördüğüyle ilgilidir. Çünkü sevgi de saygı da insanın neyi değerli gördüğünü açığa çıkarır. Bugün dünyada sevgiden, insanlıktan, hoşgörüden ve insan haklarından çok söz ediliyor. Fakat aynı dünyada : Savaşlar büyüyor. İnsan araçsallaşıyor. Yalnızlık artıyor. Çıkar ilişkileri derinleşiyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı düzenler kuruluyor. Bu bir çelişki gibi görünüyor. Çünkü insanı merkeze aldığını söyleyen çağ, insanı en fazla tüketen çağ hâline gelmiş durumda. Burada temel mesele şudur : İnsanın değeri nereden geliyor?!. Modern hümanizm büyük ölçüde şu cevabı verir : İnsan değerlidir; çünkü insandır. Bu yaklaşım başlangıçta güçlü bir itiraz olarak ortaya çıktı. Kilise tahakkümüne, sınıfsal baskıya, insanın ezilmesine ve değersizleştirilmesine karşı insan onurunu korumaya çalıştı. İnsan aklını, bireyi ve özgürlüğü merkeze aldı. ...

İRADE VE ZORUNLULUK

İrade ve Zorunluluk İnsan hayatında birçok süreç zincirleme reaksiyon gibi işler. Bir düşünce başka bir düşünceyi, bir alışkanlık başka bir davranışı, bir korku başka bir tercihi, bir arzu başka bir yönelimi doğurur. Çevre, aile, kültür, travmalar, arzular, korkular, eğitim, toplumsal yapı ve geçmiş tecrübeler insan üzerinde ciddi etkiler üretir. İnsan çoğu zaman boşlukta karar veren tamamen bağımsız bir özne gibi değil; etkiler ağı içinde yaşayan bir varlık gibi hareket eder. Bu nedenle insan davranışlarında belirli yönelimlerin ve sürekliliklerin bulunması doğaldır. Fakat bu durum insanı tamamen mekanik bir varlık haline getirmez. Çünkü insan : • Sadece tepki veren bir organizma değildir. • Aynı zamanda kendi yönelimlerini fark edebilen, • Kendisini gözleyebilen, • Kendi akışına müdahale edebilen bir varlıktır. İşte irade tam burada ortaya çıkar. İrade, bütün etkilerden bağımsız mutlak bir güç değildir. İnsan hiçbir etkiden etkilenmeden karar vermez. Ancak insan tamamen kapalı ve zor...

ÖZGÜRLÜK İLE SORUMLULUK ARASINDAKİ GERİLİM : İNSAN

Özgürlük ile Sorumluluk Arasındaki Gerilim : İnsan İnsan, ne tamamen zorunluluk içinde hareket eden iradesiz bir varlıktır ne de mutlak anlamda özerk ve sınırsız bir faildir. İnsan dediğimiz varlık, tam da bu iki uç arasında yaşar : Özgürlük ile sorumluluk arasındaki gerilim alanında. Modern düşüncenin önemli bir kısmı özgürlüğü, sınırdan kurtuluş olarak anlamaya meyletti. Buna göre insan ne kadar bağımsızsa, ne kadar kendi kararlarını kendi veriyorsa, o kadar özgürdür. Hatta bazı modern yaklaşımlar özgürlüğü, bireyin kendi yasasını kendisinin koyması şeklinde tanımladı. Böylece insan, kendi hakikatinin merkezine yerleştirildi. Fakat burada temel bir ontolojik problem ortaya çıkar : Muhtaç bir varlık, mutlak anlamda özerk olabilir mi?!. İnsan : • Acıkan, • Susayan, • Uyuyan, • Hastalanan, • Yaşlanan, • Korkan, • Etkilenen, • Unutan, • Ölen bir varlıktır. Yani insan, baştan sona ihtiyaç ilişkileri içinde yaşayan bir varlıktır. Böyle bir varlığın mutlak anlamda bağımsız ve sınırsız olduğ...

KULLUK BAĞLAMINDA EFENDİ–KÖLE İLİŞKİSİ

KULLUK BAĞLAMINDA EFENDİ–KÖLE İLİŞKİSİ A-B Modeli Açısından Yapısal Bir Ayrım Efendi–köle ilişkisi, insanlık tarihinde hem somut bir toplumsal gerçeklik hem de düşünsel bir model olarak ortaya çıkar. Ancak “kulluk” kavramı ile karıştırıldığında ciddi bir anlam kayması üretir. Bu nedenle temel ayrımı net koymak gerekir. 1. Kölelik : B’nin B’ye Tahakkümü Kölelik, A-B modelinde B içindeki bir ilişkinin mutlaklaşmasıdır. Burada : • B (= insan, sistem, kurum, arzu) başka bir B’yi nesneleştirir. • İlişki karşılıklı değil, asimetriktir, • Bir taraf araç, diğer taraf amaç haline gelir. • Güç, çıkar ve kontrol ilişkisi belirleyicidir. Efendi-köle düzeninde efendi de köle de B düzlemindedir. Dolayısıyla ikisi de aynı ontolojik sınırlılığa sahiptir. Bu nedenle : • Efendi mutlak değildir. • Köle değersiz değildir, fakat ilişki yapısı bozuktur. Bu yapı kaçınılmaz olarak : • Çıkar üretir. • Sömürü üretir. • Bağımlılık üretir ve kendini yeniden üretmek zorunda kalır. Kölelik, B’nin kendi içinde mutla...

TANRI-İNSAN İLİŞKİSİNDE ÖZGÜRLÜK

TANRI-İNSAN İLİŞKİSİNDE ÖZGÜRLÜK Liberalizmin de Sosyalizmin de Aşamadığı Sorun Modern dünya özgürlüğü büyüttü; fakat anlamını daralttı. İnsanı serbest bıraktı; ama yönsüz bıraktı. Sınırları kırdı; fakat ölçüyü koruyamadı. Bugün özgürlük denildiğinde çoğu zaman şu anlaşılıyor : “İstediğimi yapabilmem.” Fakat bu tanım eksiktir. Çünkü insan yalnızca isteyen bir varlık değildir; aynı zamanda şaşan, taşan, unutan, bağımlılaşan ve başkasına zarar verebilen bir varlıktır. Bu yüzden sınırsız özgürlük fikri, kısa süre sonra başka insanların özgürlüğünü tehdit etmeye başlar. Çünkü iki insanın sınırsız iradesi aynı anda var olamaz. Tam da burada modern dünyanın iki büyük yaklaşımı ortaya çıktı : • Liberalizm. • Sosyalizm. Birisi bireyi büyüttü, diğeri toplumu. Birisi özgürlüğü merkeze aldı, diğeri eşitliği. Fakat her ikisi de insan meselesini tam çözemedi. Liberalizmin Açmazı Liberalizm, insanı dış baskılardan kurtarmaya çalıştı. Krallara, kiliseye, aristokrasiye ve merkezi tahakküme karşı birey...

GÜDÜK İBÂDET

Güdük İbâdet Güdük kelimesi, eksik kalmış şey için kullanılır. Ya boydan noksandır ya enden. Tamamlanmamıştır. Gelişmemiştir. Devamı gelmemiştir. Kadük de böyledir. Yürürlüğünü kaybetmiş, işlemeyen, sonuç üretmeyen şey demektir. Düdük kelimesinde bile halk diliyle aynı çağrışım vardır : Üzerine tam oturmayan, eğreti duran, kısa kalmış, sığ kalmış şey. Ben bu kelimeleri din diline taşımak istiyorum. Çünkü din adına yaptığımız iş ve işlemlerin büyük kısmı güdükleşti. Kadük hâle geldi. Yanlış anlaşılmasın : İbâdetin eksikliği, sadece “az yapılması” değil; hayatla bağının kopmasıdır. Mesele ibâdetleri terk etmek değil. İslâm’da ibâdet, kapalı bir ritüel değil; insanı dönüştüren bir yöneliştir. O yöneliş hayata taşmıyorsa, ibâdet başlamış ama tamamlanmamış olur. Yani şekil vardır; süreklilik yoktur. Hareket vardır; istikâmet yoktur. Başlangıç vardır; devam yoktur. İşte bu yüzden “güdük” ve “kadük” kelimeleri burada çok yerli yerine oturuyor. Mesele, ibâdetleri hayattan koparmak. Namaz kılıy...

EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM

EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM Haccın Sembolik Dili Üzerine “Lebbeyk”, haccın en kısa ama en yoğun kelimelerinden biridir. Çünkü hac boyunca yapılan bütün fiillerin özü, bu tek cevapta toplanır. İnsan ihrama girer, telbiye getirir : “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk… Emrine âmâdeyim Allah’ım, emrine âmâdeyim Emret Allah’ım, Emret Allah’ım …” Yüzeyde bu, hac çağrısına verilen cevaptır. Fakat sembolik düzeyde telbiye, insanın varoluşsal yön değişikliğini ilanıdır. Çünkü Kur’ân’daki çağrı sadece Hz. İbrahim dönemine ait değildir. Oradaki çağrı süreklidir : “Hakikate yönel.” “Merkeze dön.” “Dağılmaktan çık.” “Putlarını bırak.” “Kulluğunu hatırla.” Telbiye ise buna verilen cevaptır : “Duydum.” “Geliyorum.” “Yönümü Sana çevirdim.” Bu yüzden “Lebbeyk”, sadece dilin söylediği bir söz değildir; bütün hac menâsiki boyunca bedene yazılan bir cevaptır. Her şey ihramla başlar. Yüzeyde ihram : Belirli elbiseleri çıkarıp sade iki parça kumaşa bürünmektir; bazı fiillerin yasaklanmasıdır. Fakat sembolik düzeyde i...

KURBAN

Kurban : Takvâ Merkezli Pedagojik Bir Ritüel Giriş Kurban, çoğu zaman yalnızca “hayvan kesme” fiiline indirgenmektedir. Oysa Kur’ânî bağlamda kurbanın özü, kesmekten önce yaklaşmak, yakınlaşmaktır. Nitekim “kurban” kelimesinin kökü olan قرب = k-r-b, yakınlık anlamına gelir. Bu nedenle kurban, insanın Rabbine ne kadar yakın olduğunu gösteren ontolojik bir imtihan ve ibâdettir. Kurbanın merkezinde et ve kan değil; teslimiyet, vazgeçiş ve takvâ vardır : “Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; O’na ulaşan yalnızca takvânızdır.” (Hac 22/37) Bu âyet, kurbanın maddî değil, yöneliş/takvâ merkezli bir ibâdet olduğunu gösterir. Çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O hâlde kurban, Allah’ın ihtiyacını değil; insanın âidiyet ilişkisini veya takvâsını açığa çıkarır. 1. İlk Kurban : Hâbil ve Kâbil İlk kurban, Âdem’in iki oğlu olan Hâbil ve Kâbil ile başladı. İkisi de kurban sundu; birinin kurbanı kabul edildi, diğerininki edilmedi. (Mâide 5/27) Buradaki temel mesele, yalnızca “bir şey...

KUR’ÂN’DA KIYÂMET

Kur’ân’da Kıyâmet: Uyarı mı, Korku mu, Hakikat mi?!. Kur’ân’da kıyâmet ne salt bir korku üretimi ne de yalnızca ahlâkî bir uyarı metnidir. Bu iki okuma tek başına alındığında eksik kalır. Çünkü kıyâmet anlatısı, insan bilincini yönlendiren bir psikolojik araç olmaktan önce, varlığın hakikatle zorunlu karşılaşmasını ifade eden ontolojik bir ifşadır. Bu yüzden kıyâmet, tek bir anlam düzleminde değil; çok katmanlı bir hakikat alanı olarak iş görür: uyarı (inzar), sarsma (tahvîf) ve hakikatin açığa çıkışı (ifşâ) aynı yapının farklı yüzleridir. 1) Uyarı (= İnzar) Boyutu : Yönün Yeniden Kurulması Kıyâmet anlatılarının ilk işlevi insanın varoluş yönünü yeniden kurmaktır. “İnzar” dili, geleceğe dair bilgi vermekten çok, bugünün anlamını dönüştürür. İnsan hayatı artık ertelenmiş bir akış değil, hesapla ilişkilenen bir sorumluluk alanı hâline gelir. Bu anlamda kıyâmet : • Sadece “gelecekte olacak bir olay” değil, • Şimdiyi yeniden kuran bir ufuktur. Zamanı uzatmaz; aksine zamanı karar anına sıkı...

AREFE, ARAFAT VE VAKFE

Arefe, Arafat ve Vakfe Aynı kökün içinden açılan iki eşik; kök : عرف . Bu kök, bilmenin soğuk mesafesinden ziyade, tanımanın sıcak temasına işaret eder. Çünkü علم , bir şeyi bilme; عرف , bir şeyi tanıma, onunla bir tür yakınlık kurma, hatta onun sende bıraktığı izi fark etmektir. Bu yüzden insan çok şeyi bilir ama az şeyi tanır; çünkü bilmek zihnin düzenidir, tanımak ise varlığın içine yerleşen sezginin yoğunluğudur. Arefe/Arife bu yüzden yalnızca takvimde bir gün (9 Zilhicce) değildir; arefe/arife, bilinen şeyin tanınmaya zorlandığı bir eşiktir ve bu eşikte bilgi artık tek başına yeterli kalmaz. Çünkü bilgi, mesafe ürettir ve insanı kendine ve bilinene yabancı bırakabilir. İnsan bi şey hakkında çok şey bilebilir ama onu tanımamış olabilir. Meselâ ölüm hakkında konuşabilir ama faniliği yaşamamış olabilir, kendini tarif edebilir ama kendine temas etmemiş olabilir ve tam bu yüzden arefe, bilginin sınıra dayandığı yerdir. Arafat ise bu eşik yoğunluğunun mekâna dönüşmüş hâli gibi açılır. ...

TEŞRÎQ TEKBİRLERİ

Teşrîq Tekbirleri Önce dil. • Teşrîq = (تشريق) : Doğuş, doğma, güneşe yönelme, ışığın yayılması. • Teşrîk/Şirk = (تشريك) ise başka bir kökten gelir : Ortak koşma, paylaştırma. Bu ayrım kritik. Çünkü kurbanın meselesi tam da şudur : Hayatı hangi merkezin etrafında kuracağız?!. Işığın doğduğu merkezin mi; yoksa merkeze ortaklar üreten nefsin mi?!. Bu yüzden teşrîk tekbirleri, bir bakıma şirkten çıkış ilânıdır. Teşrîk tekbirleri, Kurban arefesi sabah namazından başlayıp Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar farz namazların ardından getirilir : Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber, Allah-u Ekber ve lillâhil Hamd. Rivayet o ki, Hz. İbrâhim oğlunu kurban edeceği anda bu tekbir seslerini duymuştur. İlk kısmı : “Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber.” Hz. Cebrâil söylemiş; “Allah-u Ekber ve lillâhil hamd” kısmını ise Hz. İbrâhim ve oğlu birlikte söylemiştir. Bu tekbir sadece “Allah büyüktür” demez. Çünkü burada büyüklük nicel...

VARLIK VE DİL SİSTEMİ

VARLIK ve DİL SİSTEMİ I. İSKELET Bu bölüm “neyin ne olduğunu” açıklar : 1. Varlık (= Âlem) İlâhî anlam düzeninin açılımı. 2. Emr - Halk Ayrımı Emr : Yaratıcı fiil (= Akt) Halk : Oluşmuş dünya (= Sonuç) 3. Esmâ / Âyet / Beyân Esmâ : Varlığın anlam düğümleri. Âyet : İşaret taşıyan yapı. Beyân : Anlamı açma kapasitesi. 4. Dilin Özü Dil, onto-epistemolojik arayüzdür. 5. İnsan Fıtrî dil kapasitesi taşıyan varlık. II. KASLAR (= Dinamik Yapı - Sistemi Çalıştıran Mekanizmalar) Şimdi sistemin “hareketini” koyuyoruz. 1. Fıtrat Kası (= Kapasite Motoru) İnsanda doğuştan dil ve anlam kurma istidadı vardır; sistemin “çalıştırılabilirliğini” kültür sağlar. Eğer bu kas yoksa hiçbir anlam sistemi çalışmaz. 2. Kültür Kası (= Form Üretimi) Alfabe, dil, gramer üretir; fıtrî kapasiteyi somut yapıya çevirir. Aynı sistem, farklı dilleri üretebilir. 3. İdrak Kası (= Anlam İşleme) İsimleri çözer, işaretleri anlamlandırır, varlığı zihne taşır. “Okuma motoru” : Yazılı kodların çözümü. 4. Yön Kası (= Referans S...

HAZ EKONOMİSİNDEN RIZA ONTOLOJİSİNE

Haz Ekonomisinden Rıza Ontolojisine : Yeni Bir Medeniyet Modeli İnsan hayatı, zevklerle doludur. Yemek, ilişki, sanat, düşünce, başarı ve hatta maneviyat bile insana bir tat verir. Ama bu tatların ortak özelliği şudur : Kalıcı değildirler. Bir süre sonra bu hazların etkileri azalır, insan bunlara alışır ya da hazlar yeniden aynı etkiyi vermezler. Bu yüzden hayatı sadece zevk üzerine kurmak, insanı uzun vadede tatmin etmez. Bugün yaşadığımız dünya büyük ölçüde sürekli daha fazla haz üretmeye dayanır. Ekonomi, kültür, medya ve dijital dünya, insana sürekli yeni uyarımlar sunar. Bunlar kısa süreli bir tatmin üretir, ama ardından tekrar boşluk hissi doğar. Sistem bu yüzden sürekli yeni hazlar üretmek zorundadır; fakat kalıcı bir doyum üretemez. Burada temel problem şudur : İnsan sadece haz alan bir varlık değildir. Aynı zamanda bağ kuran, yön bulan ve anlam arayan bir varlıktır. Bu bağ doğru anlaşılmazsa insan sürekli tüketim döngüsüne sıkışır-kalır. Rıza dediğimiz şey, bu bağın adıdır. Rı...

ZEYD, ZEYNEB VE HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

Zeyd - Zeyneb - Hz. Muhammed ve Ahzâb 37. Zeyd bin Hârise, Sahâbî, Hz. Muhammed’in azadlı kölesi ve evlatlığı ile arasındaki ilişkiyi sadece “köle-efendi” veya “evlatlık-baba” düzleminde okumak eksik olur. Burada çok daha derin bir dönüşüm vardır : Câhiliye toplumunun insan, soy, âidiyet ve şeref anlayışının yeniden kurulması. Zeyd’in hikâyesi, aslında İslâm’ın “insanı yeniden tarif etme” hikâyesidir. Zeyd, çocuk yaşta kaçırılıp satılıyor. Sonra Hatice bint Hüveylid, Hz. Muhammed’in eşi tarafından satın alınıp Hz. Muhammed’e hediye ediliyor. Fakat burada kritik nokta şudur : Hz. Muhammed onu yalnızca “iyi davranılan bir köle” olarak tutmuyor; özgürlüğünü teklif ediyor. Rivayetlerde babası ve amcası gelip onu geri almak istediklerinde, seçim Zeyd’e bırakılıyor. Zeyd ise özgürlüğü ve kabilesini değil, Hz. Muhammed’in yanında kalmayı tercih ediyor. Bu tercih çok çarpıcıdır. Çünkü mesele ekonomik değildir. Bir “ahlâk ve emniyet merkezi” bulma meselesidir. Zeyd, Hz. Muhammed’de câhiliye Ara...

ŞEHÂDET : VARLIK, ÂYET, NİSBET VE DÖNGÜ

ŞEHÂDET : VARLIK, ÂYET, NİSBET VE DÖNGÜ 1. Şehâdetin Zemini Söz değil, Yöneliş Şehâdet, bir sözün söylenmesi değildir yalnızca. Söz, şehâdetin dış kabuğudur. Asıl olan, varlığın bir hakikate doğru yönelişidir. Kulun “şehâdeti”, bir bilgi beyanı değil; varlıkla kurduğu ilişkinin istikametidir veya varlıktaki işaretleri = âyetleri doğru okumak, varlık üzerinden Rabbe şâhitlik etmektir. Bu yüzden şehâdet: • Epistemik bir kayıt değil, • Ontolojik bir iddia değil, • Fenomenolojik bir tecrübe tek başına değil, bunların tamamını aşan bir ilişki biçimidir. 2. Varlık alanı : Mutlaklık ve Bağımlılık Varlık vardır. Yaratılmış olan inkâr edilmez. Fakat yaratılmış varlık, kendinden, zorunlu ve bağımsız değildir.. Onun varlığı, varlık verilmesine bağlıdır. Bu nedenle ontolojik düzlem “varlık × yokluk” şeklinde ikiye ayrılmaz. Burada asıl ayrım, varlık Veren ile varlık verilen şeklindedir. 3. Yokluk : Bir Alan değil, Taallukun Yokluğu Yokluk, bağımsız bir ontolojik bölge değildir. O, varlık fiilin...

MODERN SEMİYOLOJİ VE TESBİH

Modern Semiyoloji ve Tesbih Modern insan, hiç olmadığı kadar yoğun bir işaretler evreni içinde yaşamaktadır. Kelimeler, imgeler, sayılar, ekranlar, akışlar ve algoritmalar; her biri bir şeyi gösterir, bir şeye gönderir. Fakat sorun işaretlerin azlığı değil, işaretlerin çoğalmasıyla birlikte merkezin görünmez hâle gelmesidir. 1. Âyet ve Gösterge Ayrımı Kur’ân dilinde kâinat, bir âyetler bütünüdür. Âyet, kendi içinde kapalı bir nesne değil; kendisini aşan bir hakikate açılan işarettir. Bu nedenle : • Gök cisimleri yalnızca fiziksel nesneler değildir. • Yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir. • Dil yalnızca iletişim sistemi değildir. Hepsi bir yön taşır; bir hakikate işaret eder. 2. Modern Semiyoloji Modern semiyoloji, dili ve işaretleri kendi iç ilişkileri üzerinden açıklar. Anlam, çoğu zaman dış bir merkeze değil, göstergeler arası farklara dayanır. Göstergebilimci Ferdinand de Saussure ile birlikte işaret : • Gösteren • Gösterilen ikili yapısında analiz edilir. Bu yaklaşım güçl...

UNUTMA VE HATIRLAMA

UNUTMA VE HATIRLAMA (Nisyânın ve Zikrin İnşâ Ettiği İnsan) İnsan biraz da hafızasından ibarettir. Neyi hatırladığı, neyi unuttuğu; neyi merkezde tuttuğu, neyi hayatının dışına ittiği… Bunların toplamı, onun şahsiyetini kurar. Bu yüzden mesele sadece “hafıza” değildir. Mesele, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin biçimidir. Kur’ân’ın sürekli “zikir”, “tezekkür”, “ibret”, “nisyan” etrafında dönmesi boşuna değildir. Çünkü insan, unutan bir varlıktır; fakat her unutma aynı değildir. Bazı unutmalar insanı kurtarır. Bazı unutmalar ise insanı kendinden eder. Ve bazı şeyler vardır ki unutulursa, insan artık insan olarak kalamaz. I. İnsanın İlk Kaybı : Unutmak Kur’ân’daki “nisyan”, çoğu zaman basit bir hafıza kaybı değildir. Çünkü insan bazen bir şeyi zihninde bilir ama hayatında yok sayar. Asıl unutma budur. Rabbini unutan insan, Allah hakkında bilgi sahibi olmadığı için değil; O’nu hayatının merkezinden düşürdüğü için unutur. Bu yüzden Kur’ân : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın; sonra Allah da o...