Kayıtlar

İYYÂKE

İYYÂKE NE’BUDU VE İYYÂKE NESTE’ÎN Kulluğun ve İstinâdın Tahsisi Fâtiha’nın beşinci âyetini her gün namazlarımızda 40 kez okuyoruz : إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ = İyyâke ne‘budu ve iyyâke neste‘în. = “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım isteriz.” (1/5.) Bu, sıradan bir duâ cümlesi değildir. Bu cümle, insanın kime ait olduğunu, kime yöneldiğini, kime güvendiğini ve varoluşunu kimin üzerine kurduğunu ilan eden bir tevhîd beyannamesidir. Üstelik âyetin iki tarafında da aynı kelime vardır : İyyâke... İyyâke... Yani kulluğumuzu da Sana; yardım talebimizi ve nihâî istinâdımızı da Sana tahsis ediyoruz. Fakat bu tahsis, insanın dünyadaki bütün ilişkilerini, bütün sebepleri ve bütün insanî yardımlaşmayı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Kur'an bize hem sebebe sarılmayı hem de sebebi mutlaklaştırmamayı öğretir. Asıl mesele tam da buradadır. 1. İYYÂKE : TAHSİS “Tahsis”, bir şeyi başkasına değil, belirli bir kimseye mahsus kılmak, onu ona ayırmak demektir. Bir evi birine...

İNSAN

İNSAN İnsan nereden gelir?!. Bu soru ilk bakışta biyolojik bir sorudur. Fakat biraz derinleştirildiğinde bizi doğrudan insanın varlığına, ruhuna, aklına, iradesine, sorumluluğuna ve nihayet yaratılış gayesine götürür. Kitâb, insanın başlangıcını son derece mütevazı bir kelimeyle anlatır : Nutfe . İnsan, bir nutfeden yaratılmıştır. Üstelik İnsan sûresi bunu “nutfeten emşâc” diye niteler : إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ “ Şüphesiz insanı, onu imtihan etmek üzere emşâc bir nutfeden yarattık.” (76/2.) Nutfe küçüktür; insan büyüktür . İnsanın başlangıcı alelâdedir; ortaya çıkışı ve varlığı muhteşemdir. İşte insanın sırrı biraz da bu karşıtlıkta gizlidir. NUTFE : KÜÇÜK BAŞLANGIÇ, MUAZZAM İMKÂN Bir damla menide, sayısız sperm bulunur. Bunlardan biri yumurtayla birleşir ve yeni bir insan organizmasının gelişim süreci başlar. Burada yalnızca biyolojik bir olay görürsek, insanın sırrını kaçırabiliriz. Çünkü mesele yalnızca “hangi hücre birleşti?” değildir. As...

AKIL TUTULMASINDAN KAYYÛMİYETE

AKIL TUTULMASINDAN KAYYÛMİYETE Entropi, Oluş, Tahakküm, Akl-ı Meâş, Akl-ı Meâd, Akl-ı Selîm ve Kalb-i Selîm Modern insanlık, tarih boyunca görülmemiş bir teknik kapasitenin ve imkân bolluğunun ortasında derin bir anlamsızlık, güçsüzlük ve ekolojik krizle karşı karşıyadır. Atomu parçalayan, geni haritalandıran, gezegenin en uzak noktalarına ulaşan ve bugün yapay zekâ ağlarıyla devasa miktarda veriyi işleyen insan; aynı zamanda kendi kurduğu sistemlerin altında ezilmekte, kendi evini – yeryüzünü - ve giderek kendi fıtratını tüketmektedir. Bu trajedinin temelinde teknik bir yetersizlik yoktur. Tam tersine, problem büyük ölçüde teknik kapasitenin ahlâkî ve ontolojik ufuktan kopmasıdır. İnsan, araç üretme gücünü olağanüstü biçimde geliştirmiş; fakat bu araçların hangi amaçlara hizmet etmesi gerektiği sorusunu giderek kaybetmiştir. Başka bir ifadeyle araçlar büyümüş, amaçlar küçülmüş; sonunda araçlar amaçların yerini almıştır. Modern krizin temel problemi aklın yokluğu değil, aklın anlamının...

KIBLE : YÜZÜN, HAYATIN VE VARLIĞIN YÖNÜ

KIBLE : YÜZÜN, HAYATIN VE VARLIĞIN YÖNÜ İnsan yönsüz yaşayamaz. Yürüyen insanın bir yönü vardır; düşünen insanın bir yönü vardır; isteyen, seven, korkan, umut eden insanın bir yönü vardır. İnsan farkında olsun veya olmasın, hayatını bir merkeze göre düzenler. Nereye bakıyorsa, aslında oraya doğru yaşamaktadır. Bu yüzden kıble, yalnızca namaz kılarken dönülen coğrafî bir yön değildir. Kıble, insanın yön meselesidir. Daha derinde ise insanın hayatını neye göre düzenlediği, neyi merkez kabul ettiği ve sonunda nereye doğru yürüdüğü meselesidir. Kur'an'ın kıble öğretisi, bu bakımdan son derece derindir. Çünkü Kur'an, bir yandan insana somut bir yön verir; öte yandan o yönün kendisini amaçlaştırmasına izin vermez. Bir yandan yüzü Kâbe'ye çevirir; öte yandan yüzün Kâbe'ye dönmesini, hayatın da Allah'ın istediği yöne dönmesiyle tamamlar. Burada üç kavram birbirine bağlanır : Yön → Kıble → İstikâmet. Fakat istikâmetin hayattaki karşılığı olan birr ortaya çıkmadığında, bu...

ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!.

ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!. Kur'an’ın Ankebût sûresinin 41. âyetinde insanın Allah’tan başka velîler edinmesi, örümceğin kendisine bir ev edinmesine benzetilir : مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا ۖ وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ ۖ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “ Allah’tan başka velîler edinenlerin durumu, kendisine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Şüphesiz evlerin en zayıfı örümceğin evidir; keşke bilselerdi.” Bu âyet, ilk bakışta örümcek ve ağı hakkında bir benzetme gibi görünür. Fakat âyetin asıl konusu örümcek değildir. Asıl konu insanın kendisine hangi sığınağı, hangi dayanağı ve hangi velâyet ilişkisini kurduğudur. 1. ÖRÜMCEK AĞI DEĞİL, ÖRÜMCEĞİN EVİ Burada çok önemli bir ayrım vardır. Âyet, “örümceğin ipliği en zayıf şeydir” demez; “örümceğin evi, evlerin en zayıfıdır” der. Bu ayrım önemlidir. Çünkü örümcek ipeği, bazı türlerinde olağanüstü mekanik özelliklere sahip, son derece il...

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI Sorumluluk, kendi kendine var olduğunu düşünen bir zihnin kendi içinde ürettiği soyut bir kural veya ahlâkî fantezi değildir. Sorumluluk, insanın varoluş yapısından doğar. Çünkü insan, varlığının kaynağını kendisi belirlememiş; buna karşılık kendisine verilmiş varlığı nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği konusunda tercih yapabilen bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle sorumluluğun ontolojik dayanağı, insanın verilmiş bir varlık oluşunda ve bu verilmişliğin kendisine bir imkân olarak teslim edilmiş bulunmasındadır. İnsan kendi kendisini var etmemiştir; fakat kendisine verilmiş varlığı nasıl yaşayacağı konusunda seçim yapabilir. İşte sorumluluk, tam bu verilmişlik ile özgürlük arasındaki gerilimde ortaya çıkar. İnsan ne bütünüyle belirlenmiş bir varlıktır ne de kendi kendisini yoktan var eden mutlak bir özne. O, kendisine verilmiş imkânlar üzerinde kendisini inşâ eden; fakat bu inşânın hesabını da vermek durumunda olan bir varlıktır. VERİLMİŞ VARL...

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ  Soru : Menzile Nasıl Ulaşırız?!. Arada aracılar (şefaatçiler, komisyoncular) var mı?!. Âlimlerin, şeyhlerin (mürşidlerin) ve Peygamberlerin (Rasûl ve Nebîlerin) fonksiyonu ne?!. Zümer, 3 = “liyukarribûnâ ilallahi zülfâ” bağlamında konuya açıklık getirir misiniz?!. CEVAP : Evet. Burada kilit mesele, “menzil” ile “vasıta/aracı”yı birbirinden ayırmak. Kur’ân’ın çizdiği çerçevede insanın Allah’a ulaşması için Allah ile insan arasında ontolojik anlamda bir aracı sınıfı yoktur. Fakat insanın Allah’a yönelişinde rehberler, öğreticiler, Elçiler ve örnek şahsiyetler vardır. Bunların fonksiyonu Allah’ın yerine geçmek değil, insanı Allah’a yöneltmektir. 1. Menzil neresidir?!. Menzil bir mekân değil, bir hâl ve istikamet meselesidir. “Allah’a ulaşmak” da Allah’ın bir mekânda bulunup insanın oraya gitmesi değildir. Allah zaten insana şah damarından daha yakındır : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16.) Dolayısıyla problem mesafenin kapatılması değil,...