Kayıtlar

TANRI ve ALLAH

Tanrı ve Allah Tanrı, bir kavramdır. Kavramlar düşünceyle kurulur, tanımlanır, kavramın sınırlarını insan aklı çizer. Bu yüzden Tanrı (kavramı), felsefede başka, mitolojide başka, kilisede başka, bireyin zihninde başkadır. İnsan, Tanrı Nasıl Biri Olmalı?! diye sorar . Bu soru masum görünür ama aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü beklenti üretir. Allah ise, Özel Bir İsimdir. Bu İsim, kurulmaz, kurgulanmaz, tasarlanmaz, bildirilir. Müslüman, Tanrı nasıl olmalı?! diye sorar ama Allah nasıl olmalı?! diye sormaz; şunu duyar : “Ben buyum. = innenî Ene-Allah.” (20/14.) Bu, ilişkiyi bambaşka bir düzeye/boyuta taşır. Tanrı’ya kırgınlık olur ama Allah’a kırgınlık olmaz. Bu kırgınlık, insanın kurduğu Tanrı tasavvurunadır. Nietzsche’nin hikâyesi buraya oturur; ona Tanrı’yı kilise anlattı ve onun yaşadığı hayat, ona anlatılan o Tanrı’yı doğrulamadı. Nietzsche Tanrı’yı değil, o anlatıyı öldürdü. İslâm Böyle Bir Tuzağı Nasıl Kapatır?!. İslâm bu konuda üç önemli hamle yapar : 1. Allah, Kendi Kendini t...

AÇIK HESAP

Açık Hesap Ticarette “açık hesap”, mal veya hizmeti alıp bedelini sonra ödemek demektir. Bunu dînî alana taşırsak : -bilelim ki burada taraflar eşit değildir, veren Allah’tır, alan biziz; aradaki fark hem kategorik hem ontiktir, aslâ kapanmaz - Allah, bize verdiklerinden hiçbir bedel istemez. Yalnızca şunu der : Verdiklerimin bir kısmını Bana geri = muhtaç kullarıma verin. Hayat, nefes, yiyecek, barınak, akıl, göz, kulak… her şey, bize O’nun emâneti, vergisi. Karşılığında istediği tek şey : Âdil paylaşın ve yardımlaşın. Bu da bir açık hesaptır. Bu hesap burada kapanmaz. Âhirette kapanır. Alacaklı çıkmayacağız; her hâlükârda borçlu çıkacağız; bu kesin. Ama borcumuzun silinip silinmeyeceği, buradaki tavrımıza bağlı. O : verin! dediğinde, başa kakmadan, karşılık beklemeden verdik mi?!. Verdiklerimizin kendimize ait olmadığını bildik mi?! Cevap evetse, hesap kapanır; değilse, işimiz harap.

İMANIN ONTOLOJİSİ

İmanın Ontolojisi İmana güven diyorsak, ve bu güven, inanana güven vermiyorsa, orada ciddi bir problem vardır. O iman, ya eksik, ya yanlış yerde, ya da sadece dilde kalmıştır. İman, neden itmi’nan/güven üretmeli?!. Kur’an’ın dili çok nettir : İman, sadece doğruyu kabul etmek değil; kalbin sükûnete ermesidir. “elâ bi zikrillâhi tatmeinnul kulûb.” = Kalpler ancak Allah’ı anmakla itmi’nan bulur. İman, korkuyu azaltmıyorsa, paniği söndürmüyorsa, insanı biraz olsun “yerine oturtmuyorsa” orada iman işlevini yapmıyor demektir. Tıpkı, ilacın şifa vermemesi, pusulanın yön göstermemesi gibi. İman var, ama huzur yoksa ... Burada çok ince bir ayrım var; ve bu ayrım dört çeşit. 1. Bilgi imanı (Zihinsel kabul) Bu iman, inanıyorum, Kitâb böyle yazıyor, der; ama onda kalp henüz tam teslim olmamış, kontrolü bırakmamış, hâlâ “ben kendim, kendi başıma ayakta durmalıyım” der. Bu iman doğrudur ama güven üretmez. Çünkü güven, bilgiyle değil tevekkülle gelir. 2. Şartlı iman Allah’a inanıyorum ama işler yolun...

KİM?!.

Kim?!. Arapçada من . İlgi zamiri, ism-i mevsul. Hangi kimse?!. Bu soru, bir kimlik sorusu. Kişi, bu soruyu hem kendine hem muhatabına sorabilir : Ben kimim, sen kimsin, biz kimiz?!... Bu soru, bütün zamirlere sorulabilir. Eylemlerle de ilişkilendirilebilir : Ben, seninle kim olarak konuşuyorum; biliyor musun?!. Sen, benimle kim olarak konuşuyorsun?!. Sen, beni kim olarak yargılıyorsun?!. gibi... Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?! da tehdit; sen kendini ne (kim) zannediyorsun?!. = Sen kimsin?! de aşağılama var. Kabirde Münker-Nekir (sorgu) melekleri de : Rabbin kim, Nebîin (= Peygamberin) kim?!... diye soracaklar. Kim/im?! sorusuna burada doğru dürüst cevap veremeyenler, ötedeki kim?! sorularına da doğru dürüst cevap veremezler. Bu yüzden, herkes burada kim olduğunu bilmeli. Çünkü kimlik : Kişilik ve kendiliktir; kimlikten, kişiliğe; kişilikten, kendiliğe varılır. Kim olduğunu bilmeyen, kişi de olamaz kendi de. Modern anlamdaki birey, kişi de değil kendi de. “Rabbini bilen, kendin...

SEÇİLMİŞLİK TEOLOJİSİ

SEÇİLMİŞLİK TEOLOJİSİ (Peygamber ile zâlim arasındaki ince ama hayatî fark) “Biz seçildik” cümlesi, tarihte iki ağızdan çıkmıştır. Birinden hidâyet, ötekinden felâket doğmuştur. Aynı cümle… Ama iki zıt istikâmet. Bu yüzden mesele cümlenin kendisi değil; bu cümlenin ne ürettiğidir. Seçilmişlik, Delil mi, Emânet mi?!. Zâlim için seçilmişlik, meşrûiyet belgesidir. “Biz buradaysak, Allah istediği içindir.” “Bize karşı çıkmak, Allah’a karşı çıkmaktır.” Buradaki seçilmişlik, gücü kutsar, itirazları bastırır, hesabı iptal eder; yani burada seçilmişlik, delil yapılır. Peygamber için seçilmişlik, emânettir. “Bu söz benim değil.” “Ben sadece tebliğ ediyorum.” “Yanılırsam Beni uyarın.” Buradaki seçilmişlik, kişiyi arka plana iter, mesajı öne çıkarır ve hesabı ağırlaştırır. Seçilmişlik Kime = Kimin İşine Yarıyor?!. Bu, en ayırt edici sorudur. Seçilmişlik : • Konuşana güç kazandırıyorsa, zulme ve zâlimliğe yol açar. • Muhatabı sorumlu kılıyorsa, adâlet üretir, Peygamberîdir. Firavun’un, Emevî, Abb...

SÖZ ve KELÂM

Söz (kavl) ile Kelâm (kelime) Arasındaki İlişki Kur’ân’da, kavl ile kelâm arasındaki fark ve bağlantı, insanın sözle ve hayatla ilişkisini anlamak açısından kritik bir noktadır. 1. İlâhî Kelâm ve Kavl İlâhî Kelâm, evrensel, kudretli ve tüm zamanlara ait bir Söz’dür. Bu Kelâm, tarihsel olarak Peygamber aracılığıyla insan düzeyine indiğinde, söze dönüşür; yani kavl hâline gelir. Kavl, anlık ve zamansal bir ifadedir; örneğin قل = de! emir kipindeki kavl, o âna yöneliktir. Ancak bu görünüşte ânlık sözdür, ama taşıdığı ilâhî mana ve kudret nedeniyle kelâmî boyuta uzanır. Böylece kavl, sadece o âna ait bir söz olmaktan çıkar ve evrensel bir kudretle bağlı hâle gelir. 2. Kavl ve Kelâm Arasındaki Fark Kavl, söylenmiş söz ve ânlık ifadedir. Tarihsel ve zamansal olarak görünür, yüzeyde geçici gibi durur. Kelâm ise, anlam ve kudret bütünlüğüne sahip, evrensel ve sürekli Sözdür. Kur’ân perspektifinde kavl, insan aracılığıyla iletilmiş olsa da, her zaman kelâm ile bağlantısını korur. Bu bağ koparsa...

SON SÛRE

Nâs Sûresi : İnsan, Gizli Tehdit ve Allah’a Sığınma Nâs sûresi, insana yönelik en derin uyarılardan biridir. Sûre, insanın gözle göremediği, fark edemediği ve sinsice etki eden düşmanlar karşısında Allah’a sığınmasını öğütler . Bu düşmanlar yalnızca açık ve bilinen varlıklar değildir; çoğu zaman dost gibi görünen, niyetini gizleyen ve sinsice davranan varlıklardır. Bu varlıklar hem cinlerden hem insanlardan gelebilir. Kâfir varlıklar hem hakikati hem kendi kötülüklerini gizler; insan çoğu zaman bunları fark edemez. Sûre, Allah’ı üç isimle anar : Rab, Melik ve İlâh. Bu sıralama tesadüf değildir; insanın üç boyutta korunması gerektiğini gösterir : 1. Rab : İnsanı terbiye eden, yetiştiren, süreç boyunca koruyan. 2. Melik : Mutlak mülkiyet sahibi, düzen ve güç alanında hâkim olan. 3. İlâh : Kalbin ve niyetin yöneldiği varlık, bağlanılan hakikat. Bu isimler, insanı yalnızca fiziksel veya açık tehditlerden değil, gizli ve sinsice etkileyen vesveselerden de korur. Vesvese, sûrede hem ...

KESÂFETTEN LETÂFETE

Kesâfetten Letâfete : Varoluşun Atlası 1. Başlangıç ve Birikim : Kömür, Karanlık Madde ve Gizli Hazine Her şeyin temeli, enerjinin madde içinde hapsolmasıdır. Kömür, Güneşten gelen o lâtif ışığın, yerin altında, ışıksız ve oksijensiz bir ortamda “kristalleşmiş” halidir. Bu bir “halvet” sürecidir; ışıksızlık burada enerjinin kaçmasını önleyen bir mühürdür. Karanlık Madde (Fiziğin Sırrı) : Evrenin %27'sini oluşturan ama ışıkla (nûrla) hiç muhatap olmayan, sadece “kütlesiyle” (kesâfetiyle) var olan sessiz bir güçtür. Tıpkı zulumâtın en derin katmanı gibi, ışığı ne yansıtır ne de saçar; sadece sistemin iskeletini tutar ama kendisi bir “hayâlet” gibidir. 2. Körlük ve Reddiye : Zulumât ve Şeytanî Bakış Nûr Suresi’ndeki “elini dahi göremeyecek kadar zifiri karanlık”, letâfetten tamamen kopuşu simgeler. Şeytanî Bakış : Şeytan, sadece “kesîf” olanı (toprağı) gördüğü, içindeki “lâtif” olanı (ruh/nûr) idrak edemediği için bu karanlığa mahkumdur. Kendi ateşini (nâr) üstün görmüş ama o ateşin ...

NUR SÛRESİ : 35-40 YORUMU & KÖMÜR-ELMAS

Nur Sûresi 35-40. Âyetler & Kömür-Elmas Haritası  (Lüc-Mevc; Tecelli, Hiç Nûru Olmayanlar + Namaz ve Kainatın Güneşi + Gayb + Âlim-ül Gayb-i ve-ş Şehâdeh) I. Lüc : Karanlığın Farkında Olmamak Karanlığın hâli, kömür hâli gibidir. Bu durumdaki kişi karanlığın farkında değildir (= lüc). Fitil yanmamış, cam ve yağ işlenmemiş. “ İzâ ehrece yedâhü lem yeked yerâhâ ” : Elini çıkarsa neredeyse elini göremez, potansiyel ışık var ama henüz tecelli yok. Ruh hâli : Kişi pasif, gaflet hâkim, ışığın farkına varmak istemiyor veya hazır değil. Günlük yansıma : Farkındalık eksik, zaman ve enerji dağınık, boşluk hissi yoğun. Modern kozmoloji bağlantısı : Lüc hâli, görünmeyen karanlık madde gibi, potansiyel ışık var ama henüz erişilemiyor. Evren boyutu / Gayb : Güneş sistemi dışındaki evren karanlık; henüz tecelli etmeyen, görünmeyen ışık = gayb. II. Mevc : Karanlığın Farkında Olmak / Dalgalanmak / Hazırlık ve Niyet Karanlığın farkında olmak. (= mevc) Kömür işlenmiş, fitil yanmaya hazır veya yan...

İSLÂMÎ SİYASET

İslâmî Siyaset Üzerine Yol Gösterici Bir Çerçeve 1. Başlangıç : Hayat, Yön ve Ahlâk Hayat statik değil, dinamiktir. Asıl soru, bu dinamizmin hangi yöne aktığıdır : Adâlete mi, zulme mi; merhamete mi, hoyratlığa mı?!. Bu soru teknik değil, temelde ahlâkî bir sorudur. Çünkü daha düzenli, daha güçlü veya daha zengin olmak; daha âdil ve daha insaflı olmak anlamına gelmeyebilir. Ahlâkın kaynağı, insanın fıtratı, yani yaratılışıdır; fıtrat da doğrudan Yaratan’a işaret eder. Din, ahlâk icat etmez; fıtratta zaten mevcut olan doğru yönü hatırlatır ve düzeltir. 2. Üst İlke : Kur’ân İslâmî siyasette nihâî ve tartışılmaz üst ilke Kur’ân’dır. Kur’ân burada bir anayasa metni gibi; adâlet, merhamet, emânet, şûrâ ve hesap gibi değişmez ahlâkî ilkelerin kaynağıdır. Bu ilkeler : Oyla/oylamayla belirlenemez ve değiştirilemez. Güçle askıya alınamaz. Maslahat gerekçesiyle iptal edilemez. Kur’ân, siyasete, “ne olunmalı?!” sorusunun cevabını verir ve sınırlar çizer. 3. Model : Efendimizin Sünnetidir Kur’ân...

UNUTMA VE ZİKİR

Bugün Unutma, Zikir/Hatırlama, Muhlis ve Muhlas İnsan, özünde Allah’ı ve gerçek bilgiyi hatırlama potansiyeli ile yaratılmıştır. Fakat modern çağda, unutmak artık eskisi gibi masum bir gaflet değildir; çoğu zaman bilinçli bir yönlendirme ve rıza üretimiyle bağlantılıdır. 1. Bugün Unutma Masum mu?!. Masum sehvî unutma : Kimi zaman dikkat dağınıklığı, yoğunluk veya farkında olmadan hatırlamamak sehvî unutma sayılır. Bu tür unutma, hatırlatma ve farkındalıkla yeniden canlanabilir. Artık çoğu unutma masum değil. Modern yaşam, oyunları ve sistemleriyle sürekli dikkati dağıtıyor. Kazanç ve konfor, insanı şükürden uzaklaştırıyor. Eğlence ve tüketim, zihni meşgul ediyor. Bilgi bombardımanı, hakikati fark etmeyi zorlaştırıyor. Bu unutmalar çoğu zaman bilinçli veya yarı bilinçli rıza ile gerçekleşiyor; insan çoğu zaman istemeden ama sistematik olarak dikkati başka yönlere kaydırıyor. Kasdî unutma ve oyunlar : Şeytanın modern oyunları, yön bozan ve rıza üreten mekanizmalardır. İnsan, farkında ...

BİR ÇIKARIM OLARAK İNSANIN ÖLÜMÜ

Bir Çıkarım Olarak İnsanın Ölümü Bu yazı bir kehânet ve korku senaryosu değil. Mevcut eğilimlerin, kullanılan araçların ve benimsediğimiz rızaların mantıksal sonucu. İnsan, giderek daha fazla ölçülüyor . Ölçülen şey sadece davranış değil; zamanla niyet, irade ve ahlâk da ölçülebilir sanılıyor. Bu noktada mesele teknoloji olmaktan çıkar; insanın nasıl tanımlandığı meselesine dönüşür. Gözetimden Rızaya Bugün telefonlarımıza aylık raporlar gönderiliyor : Nerede bulunduğumuzu, Ne aldığımızı, Ne kadar yürüdüğümüzü, Ne kadar ekrana baktığımızı, vs. Bu gözetim gizli değil; aksine açık ve rızaya dayalı. “Kabul ediyorum” diyerek girilen bir düzen bu. Ama rıza da masum değil. Çünkü bu rıza, kolaylık karşılığında irade devridir. İnsan, kendi davranış haritasını teslim ederken bunun sonuçlarını çoğu zaman düşünmez. Suçun Dönüşümü : Fiilden Olasılığa Klasik hukuk ve ahlâk şuna dayanır : Yapmadın → suç yok. Yaptın → hesap var. Bu, imtihanın zeminidir. Fakat veri temelli yönetimlerde suç, giderek fii...

HÜVE'L BÂKÎ = هوالباقى

هوالباقى = Hüve'l Bâkî (Size bir “ölüyle konuşma” metni yazacağım.) Bu ibâre, … en çok mezar taşlarına yazılır. Ama ben, … mezar ziyaretlerinde, … bu sözü, … taştan değil, … taşın altından duyar gibi olurum. Âdetâ ölü bana şöyle der : “Ben yaşarken, … malıma, … servetime, … unvanıma, … makamıma, … dayılarıma (!), … bilgime, … eşe–dosta, … akrabaya, … milletime, … devletime, … güvendim. Ama, … bunların hiçbiri, … beni ölümden kurtaramadı, … Bak, … buradayım.” (Ve ben bunu, … kendi içimden de duyuyorum, ... Ben de hâlâ, … aynı hataları yapıyorum, diyorum. … ve ben de hâlâ, ... yanlış güvenlere/güvencelere tutunuyorum. Ölü bana yalvararak diyor ki :) Ey ziyaretçi!, Ne olur, benim yaptığımı yapma, … Benim gibi, … yaşama, … malına, … servetine, … unvanına, … dayılarına, … bilgine, … eşine-dostuna, … akrabalarına, … milletine, … devletine güvenme, … bunlar beni, … ölümden, … kurtaramadı. Bâkî Olan’a güven, … Çünkü iman, … güvendir, … Ve o güveni, … yanlış adreslere teslim etme!”

İMAN, MOTİVASYON VE REKÂBET

İman, Motivasyon ve Rekâbet Bu metin bir davet ya da manifesto değil; bir şâhitlik denemesidir. Amaç ikna etmek değil, durulan yeri berraklaştırmaktır. 1. Motivasyonun Zemini Motivasyon çoğu zaman psikolojik bir itki olarak tanımlanır : İçsel ya da dışsal. Oysa bu ikili ayrım tek başına yeterli değildir. Çünkü motivasyonun asıl belirleyicisi, sonucun anlamıdır. Eğer yapılan şeyin kalıcı bir anlamı yoksa, motivasyon eninde sonunda çıkar hesabına ya da duygusal dalgalanmaya indirgenir. Bu yüzden motivasyonun gerçek zemini, psikolojiden önce ontolojik bir kabule dayanır : Yaptığım hiçbir şey yokluğa düşmez; karşılığı ertelenebilir, biçimi değişebilir; ama aslâ zâyii olmaz. Bu kabul, bir sistem va’di değil; bir Zât’a duyulan güvendir. Adı da İman’dır. Asıl mesele, va’din garantisi. Bu va’di kim verdi ve kim koruyacak?!. İşin düğüm noktası burası. Artık psikoloji falan yok; temel soru bu. Bu garantiyi ne sistemler koruyabilir ne de ideolojiler verebilir. Çünkü garanti dediğimiz şey, kesin o...

KUR’AN’I BUGÜNE TAŞIMAK

Kur’an’ı Bugüne Taşımak : Bilgi, Hayat ve İrade Dengesi Kur’an’ı bugün hayata taşımak, teorik bilginin soyutlama tuzağına düşmeden, somutu soyutla ve soyutu somutla birlikte ele alabileceğimiz bir dengedir. Âyetleri yalnızca teori olarak kavramak yerine, onları Rasûlün hayat pratiği ve Kur’an’ın rehberliği ile ilişkilendirerek günlük yaşamda anlamlandırmak gerekir. Bu bağlamda Enfal 17. âyet bize somut bir örnek sunar : “ Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü; ve siz atmadınız, Allah attı. ” Buradaki vurgu, insan eyleminin gerçekte bir vasıta olduğu ve sonucu belirleyenin Allah olduğu gerçeğidir. Bugün bunu hayatın her alanına uyarlayabiliriz: Mal, bilgi, prestij veya statü… Kazandığımızı düşündüğümüz her şey aslında Allah’ın lütfu, biz sadece aracıyız. Bu okuma, cüz’î irade ile küllî irade arasındaki dengeyi ve kader meselesini de çözer: İnsan çalışır, karar verir, eylemde bulunur (cüz’î irade); ancak sonuç ve kudret Allah’a aittir (küllî irade). Buradaki “ولم” ifadesi, insanın kendi...

NE YAPMALI?!.

Ne Yapmalı?!. : Ahlâkî Direnç Rehberi Bu soru, teorik bir merak değil; ahlâkî bir zorunluluktur. Mesele artık neye inandığımızdan çok, nasıl yaşadığımızdır. 1. Niyeti Geri Almak Eylemin başını sahiplenmek ve niyeti görünür kılmak. 2. Hızı Bilinçli Olarak Yavaşlatmak Hız, ahlâkın düşmanıdır. Yavaşlamak, insan kalmaktır. 3. Konforu Sorgulamak Kolay olanın bedeli çoğu zaman görünmezdir. 4. Dijital Oruç Sınır koymak, irade terbiyesidir. 5. Sünneti İlke Olarak Okumak Onun şekli değil, istikâmeti rehber alınmalıdır. 6. Rıza Üretimine Panzehir Olarak İbâdetler İbâdet, rıza üretimine karşı aktif ahlâkî dirençtir. İbâdet-Ahlâk İlişkisi İbâdet, ahlâkın kaynağı ve taşıyıcısıdır. Namaz, zamanın tahakkümüne karşı ahlâkı korur. Oruç, arzuyu terbiye eder. Zekât/infak, sahiplik iddiasını kırar. Zikir, dikkati toplar; zikir = unutmamak. Hac, kimlik ve statü tahakkümüne karşı kolektif panzehirdir. Zikir ve Üç Âyet Hattı Üç ayet boyutu, unutmayı önleme hattını tamamlar : Tâ Hâ 14 : hatırlamayı başlat (na...

RIZA ÜRETİMİ VE YAPAY AKIL

Rıza Üretimi ve Yapay Akıl Modern insan, rıza üretilerek yönlendirilmektedir. İnsan özgür olduğunu zannederken, seçimleri önceden şekillendirilmiş bir zeminde gerçekleşir. 1. Rıza : Ahlâkî İrade mi, Üretilmiş Kabul mü?!. Seçmek, her zaman özgür olmak mıdır? Yapay akıl, insan davranışlarını tahmin eder ve önceden mümkün kılacak ortamlar inşâ eder. 2. Dijital Mizan : Ölçü Kimin Elinde?!. Hız, verimlilik ve kâr merkezli bir dijital mizan insanın fıtratıyla uyumlu değildir. 3. Konforun Ahlâkı Aşındırması Konfor, modern çağın en masum görünen putudur. Otomatik pilotta giden bir hayat, iptal etmez, yalnızca geciktirir. 4. Şeytanî Vaadin Modern Kılığı Hızlı olma, az yorulma, daha çok bilgi, daha çok güven: İnsan sınırlarını unutur. Yapay akıl, insanın Tanrı’ya olan ihtiyacını fısıldar. 5. Şehâdetin Dijital Çağdaki Anlamı “ Lâ İlâhe ” : Algoritmanın mutlaklaştırılmasını reddetmek. “ İllallah ” : Ölçüyü aşkın bir referansa bağlamak. “ Muhammedün Rasûlullah ” : Ahlâkın her çağda yeniden yürünebi...

ŞEHÂDETİN AHLÂKÎ MİMARİSİ

Şehâdetin Ahlâkî Mimarisi : Tanrısal Olanı İnsanî Ölçekte Taklit Etmek Ahlâk, insanın kendi varoluşuna sadık kalma borcudur. Ancak bu borç, Tanrısal bir statü değil, tamamen insana mahsus bir durumdur. Tanrı “ahlâklı” değildir; ahlâkın dayandığı mutlak hakikatin bizzat kaynağıdır. İnsan ise ahlâk yoluyla, Tanrı’nın mutlak sıfatlarını kendi kısıtlı imkânlarıyla yeryüzünde taklit eder. 1. Adâlet = Yaratılışa Uygunluk = Ahlâk Adâlet, her şeyi yaratılış amacına uygun olarak “yerli yerine” koymaktır. Bir şeyi fıtratına uygun kullanmak adâlet, fıtratından koparmak zulümdür. Ahlâk, bu adâletin insanda bir karakter (hulk) hâline gelmesidir. 2. Niyet : Başın ve Sonun Birliği Niyet, ahlâkî eylemin hem tohumu (sebep) hem de meyvesidir (gaye). Taklit sürecini başlatan özgür irade niyetle devreye girer. Eylem, dış dünyada başarısız olsa bile, niyet o eylemi hakikat katında “tamamlanmış” kılar. 3. Sünnet : İlkesel İstikâmet ve Arayış Sünnet, taklit sürecinin yaşayan koordinat sistemidir. Onun şekli ...

AHLÂKÎ AÇIDAN KELİME-İ ŞEHÂDET OKUMASI

Ahlâkî Açıdan Kelime-i Şehâdet Okuması Giriş : İstikâmet Meselesi Bu metin, ahlâkın ne olduğu sorusundan değil; nerede durduğu sorusundan doğdu. Çünkü ahlâk tartışması çoğu zaman içerikten önce istikâmeti kaybediyor. Biz burada ahlâkı; bireyin keyfine, toplumun uzlaşmasına veya ideolojilerin ihtiyaçlarına göre değil, yaratılışın içine yerleştirilmiş bir hakikat o larak ele alıyoruz. Ahlâk asıldır. Din ise bu aslı görünür kılan, koruyan ve hayatta uygulanabilir hâle getiren ilahî bir araçtır. Ahlâk, yaratılışa uygun hareket etmek; din, bu uygunluğu hatırlatmak (= zikir) içindir. 1. Ahlâk, Bir Keşiftir; İcat Değil İyi ve kötü insan tarafından üretilmez; keşfedilir . Keşfedilen şey üzerinde insanın tasarruf hakkı yoktur. Yerçekimi nasıl keşfedildiğinde değiştirilemiyorsa, ahlâk da öyledir. İnsan ahlâkın hakemi değil, muhatabıdır. Bu yüzden ahlâk : Zamana göre eğilip bükülemez. Güce göre saf değiştiremez. Çoğunlukla pazarlık konusu yapılamaz. 2. Hulk ve Halk, Aynı Ontoloji Arapçada halk (...

NEREDEN NEREYE GELDİK?!.

Nereden Nereye Geldik?!. Bu metin, kimseyi korkutmak için değil; insanın kendi içine kulak vermesi için yazıldı. İlk insan, yanıldığında durdu; sözü kısa, yükü ağırdı : “Rabbena zalemnâ enfusenâ...” dedi. Ne şart saydı ne gerekçe üretti. Fiili üstlendi, emâneti kabul etti ve hata, itirafla kapandı. Bugünün insanı ise durmuyor; açıklıyor, yanlışını savunuyor, hatasını bağlama yerleştiriyor. Dil inceldi, mazeret çoğaldı. Suç yok gibi, ama sorumluluk da yok. Bugün isyan, açık değil; dağınık . Eskiden şeytan dışarıdaydı, düşmandı; şimdi içeride/n bir danışman gibi konuşuyor. Bu yaptığım ‘mantıklı, makul kaçınılmaz’ diyor. Eski insan, şeytanı düşman biliyordu; bugünün insanı, şeytanı danışmanı gibi dinliyor. O zamanlar insan, şeytanı Rabbinin kendisini imtihan için yarattığı bir varlık olduğunu biliyordu. Şimdiki insan, kendi yaptıklarının arkasına saklanıyor. “ Bu imkânları Sen bana verdin, ben de ürettim, yaptım. ” diyor; imtihanı imkâna, emâneti gerekçeye çeviriyor. ... Bazen bir söz kul...

ÖZÜ OLMAYAN SÖZLER

Özü Olmayan Sözler Yazı çoğaldı, söz azaldı. Daha doğrusu söz var ama öz/ü yok. Cümleler kuruluyor, metinler yazılıyor, ekranlar doluyor; fakat insanın içine dokunan, yük alan, bedel isteyen söz seyrekleşiyor. Çünkü söz, sadece söylenen değildir; sözü, söz yapan, dayandığı özdür. Eskiden sözün bir ağırlığı vardı; söyleyenini bağlar, taşıyana sorumluluk yüklerdi. Söz vermek, kendini vermekti. Bugün ise söz, kolayca söyleniyor; kolayca çoğaltılıyor, paylaşılıyor; kolayca terk ediliyor. Geriye sadece yankı kalıyor. Yankı gürültülüdür ama köksüzdür. Yazı, aslen sözün izidir. Sözden doğar, ona dayanır. Söz yoksa yazı da yetim kalır. Bugün yazı, çoğu zaman söze yaslanmıyor; başka yazılara yaslanıyor. Metinler, başka metinlerin dilini tekrar ediyor. Böyle olunca yeni yazılar çıkıyor ama yeni sözler çıkmıyor. Taklit yazılar çoğalıyor; özü olmayan sözler dolaşıma giriyor. Eskiden insan, söz söyleyen bir varlıktı, sadece aklından geçenleri dile getirdiği için değil; muhatap olduğu için söz söyle...

UMUT HAKKI

Umut Hakkı Bu metin, herhangi bir kişi, dava veya yargı süreci hakkında hüküm vermek amacıyla değil; umut, adâlet ve vicdan arasındaki ahlâkî dengeye dair ilkesel bir muhasebe yapmak için kaleme alınmıştır. Umut hakkı (right to hope), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarından doğan bir kavramdır. AİHM’in temel yaklaşımı şudur : İnsan, bütünüyle umutsuzluğa mahkûm edilirse, ceza ıslah edici olmaktan çıkar; bir noktadan sonra adâlete değil, yok etme aracına dönüşür. Şunu baştan söylemek gerekir : Umut hakkı af değildir. Cezayı ortadan kaldırmaz; en fazla, şartlara bağlı olarak hafifletebilir. Umut hakkının asıl amacı, “kurtuluşu garanti etmek” değil; ıslah ihtimalinin hâlâ canlı olup olmadığını sınamaktır. Ne var ki umut hakkı, adâlet duygusunu zayıflattığı ânda, ahlâk çöker. Birçok cana kıymış birinin, “umut hakkı” gerekçesiyle serbest bırakılması; eğer ma’şerî vicdanı tatmin etmiyorsa, toplumda onarılması zor yaralar açar. Vicdanın yaralandığı yerde kötülük sıradanlaşır; büyük...

KÖRELME = ATROFİ

Körelme = Atrofi  ve Diri kalmanın yolları I. Büyük Çekiliş : Konforun Yumuşak Esareti Bugün insanlık, tarihinin en sinsi prangasıyla karşı karşıya : Konfor. Eskiden zincirler demirdendi ve can yakardı; bugün zincirler hız, kolaylık ve hata payının azalması vaadiyle pamuktan dokunuyor. İnsan, düşünme, tartma ve yanılma zahmetinden kaçtıkça; direksiyonu daha iyi hesaplayan sistemlere bırakıyor. Ancak unutulmamalıdır ki; zihin devredilince, her şey devredilir. Karar yetisini sisteme bırakanın elinde, yalnızca biyolojik bir varlık kalır; özne gider, nesne kalır. II. Bilişsel Atrofi : Kullanılmayan Yetinin İptali Yapay zekâ insanın yerine geçmiyor, insanın içindeki o kadim boşluğu, yani sorumluluk alanını boşaltıyor. Zihin, bir kas gibi dirençle (zahmetle) büyür. Sürtünmenin (zahmetin) olmadığı, her cevap saniyeler içinde sunulunca bilişsel atrofi (zihinsel körelme) kaçınılmaz oluyor. Hafıza dış hafızaya, muhakeme otomatik modellere, sezgi ise verilere devrediliyor; insan kendi iç kayn...

KAYBOLUŞUN EŞİĞİNDE

Kayboluşun Eşiğinde İnsan, tarihte ilk kez aklını başka bir insana değil; bir sisteme, bir işleyişe, bir “daha iyi hesaplayan şeye” devretmenin eşiğinde duruyor. Dün hakikat, çoğunluğun oyuna ve beğenisine bağlanmıştı; bugün algoritmanın sıralamasına, yarın ise “yapay zekâ böyle söylüyor” hükmüne bağlanmak üzere. Bu, teknolojik bir ilerleme yahut tarafsızlık arayışı değil; insanın düşünme, tartma ve sorumluluk alma yükünden yavaş yavaş çekilmesidir. Artık hemen her alan “YZ destekli” yapılıyor : Eğitim, sağlık, hukuk, güvenlik, ekonomi, iletişim… Karar süreçleri YZ ile hızlanıyor, hatalar azalıyor, verimlilik artıyor. Fakat tam da bu noktada sorulması gereken soru erteleniyor : Bu süreçlerde insan nerede duruyor?!. Karar veren mi, onaylayan mı; düşünen mi, denetleyen mi; yoksa yalnızca sistemin ürettiği sonucu uygulayan bir ara unsur mu?!. YZ, insanın yerine geçmiyor; fakat insanın yerini boşaltıyor. Hatırlama yetisi dış hafızalara, muhakeme otomatik modellere, tercih ise öneri sisteml...

DÖNÜŞÜM MODELİ

Dönüşüm Modeli Tebliğ, hayatın içinden (ve) fiilen yapılmalıdır; söz ve teori ancak rehber olabilir. Hayat her zaman öndedir. Ancak bu, hayatın kendiliğinden ideal olduğu anlamına gelmez. Hayat çoğu zaman dağınık, çelişkili ve yaralıdır. İşte Metin/Mushaf, tam da bu hayatı ideal kılmak için indirilmiştir. Rasûlullah (sav) ise bu ideali hayatta mümkün kılan canlı örnek olarak gönderilmiştir. Kur’an, hayattan kopuk bir teori kitabı değildir; Rasûl de metni hayata dışarıdan dayatan bir uygulayıcı değildir. O, hayatın içinden yürüyerek metni hayata tercüme eden köprüdür. Bu yüzden Kur’an’ı Rasûl’den, Rasûl’ü hayattan, hayatı da Kur’an’dan koparan her yaklaşım zorunlu olarak eksik ve sakattır. Mûsâ-Hızır kıssası bu dönüşüm modelinin özlü bir anlatımıdır. Hızır, Mûsâ’ya : “otur da sana anlatayım” dememiştir. Bilgiyi sınıf ortamında değil, yolun içinde, yaşanan olayların tam ortasında öğretmiştir. Çünkü hakiki bilgi, önce yaşanır; anlam, sonradan açılır. Hayat, bir yolculuktur; öğrenme de bu...

USÛL ARAYIŞI

KUR’AN’I ÇAĞA TAŞIYACAK BİR USÛL ARAYIŞI Giriş : Yanlış Soru Nerede Başlıyor?!. İslâm düşüncesinde vucûb alellah (Allah’a bir şeyin vacip kılınması) tartışması, çoğu zaman Allah’ın fiillerini savunma niyetiyle ortaya çıkmış; fakat farkında olmadan yanlış bir aklî konumlandırmaya kapı aralamıştır . Sorun, Allah’ın adil, hikmetli ve abes iş yapmayan bir ilâh oluşunda değil; bu niteliklerin insan aklı tarafından bir zorunluluk rejimine dönüştürülmesindedir. Kur’ân, Allah’ı savunmayı değil; kulu hizaya sokmayı hedefler. Bu nedenle mesele “Allah ne yapmak zorundadır sorusu değil, insan, Allah’ın koyduğu düzeni nasıl doğru bağlar.”, sorusudur. Vucûb Alellah : İyi Niyetli Ama Yanlış Konumlanma Mu‘tezile’nin aslah teorisi , Allah’ın kullar için en iyiyi yapmakla yükümlü olduğu fikrine dayanır. Bu yaklaşım, zulmü Allah’tan tenzih etme hassasiyeti taşır; ancak şu bedeli öder: Allah, fiillerinde aklî ölçülere tâbi kılınır. Hikmet, özgür bir irade tecellisi olmaktan çıkar. İlâhî fiiller, kulun ö...