Kayıtlar

EKMEK VERENİN KİM OLDUĞUNU BİLEN ADAM : BİLÂL-İ HABEŞÎ

EKMEK VERENİN KİM OLDUĞUNU BİLEN ADAM : BİLÂL-İ HABEŞÎ  Bir insanın neye inandığı, yalnızca ne söylediğiyle değil; uğruna nelerden vazgeçebildiğiyle anlaşılır. İnsan, rızkını kazandığı kapıya minnet duyabilir. Emeğinin karşılığını verene teşekkür edebilir. Kendisine iyilik edeni unutmayabilir. Bunların hiçbirinde yanlışlık yoktur. Yanlışlık, rızkın aracısını rızkın mutlak kaynağı yerine koyduğunda başlar. Teşekkürün itaate, minnetin kulluğa, ekmeğin tasmaya dönüştüğü yerde insan, insanlığından bir şeyler kaybetmeye başlar. Çünkü ekmek veren el, insanın vicdanını satın alma hakkına sahip değildir. Bir insanın karnını doyurması, başka bir insanın aklını susturmasını; ona iş vermesi, hakikati söyleme hakkını elinden almasını; onu koruması, kendisine kayıtsız şartsız boyun eğmesini gerektirmez. Ne var ki insan, bazen karnını doyuranı kendisini yaşatanla karıştırır. Rızkın kapısını açanı rızkın sahibi sanır. Sonra da o kapı kapanmasın diye dilini değiştirir, sözünü yutar, vicdanını sust...

EKMEK VERENİN KAPISINDA HAVLAMAK

EKMEK VERENİN KAPISINDA HAVLAMAK : ASIL SAF HAYATTA! Kim ekmek (yal) veriyorsa, köpek onun kapısında havlar. Bizim köpekten farkımız, bize ekmek verene de kimin ekmek verdiğini bilmemizdir. Eğer biz de bize ekmek verenler de asıl ekmek verenin kim olduğunu bilmiyorsak veya ekmek verenleri çoğaltıyorsak, köpekler gibi ekmek = kemik kavgası yaparız. Bu söz - ki benim sözüm, alıntı filan değil - ilk bakışta insanın rızık anlayışıyla ilgili gibi görünebilir. Oysa meselenin çok daha derin bir tarafı var. Mesele yalnızca karnımızı kimin doyurduğu değil, karnımızı doyuranın karşısında neye dönüştüğümüzdür. Mesele, ekmeğin kaynağını bilmek kadar, bu bilginin hayatımızdaki tercihlerimize nasıl yansıdığıdır. EKMEK VERENİN KAPISINDA HAVLAMAK… Bir işveren düşünelim. Bir insana iş veriyor, emeğinin karşılığını ödüyor. İşverenin hakkı, işçinin de sorumluluğu var. Buraya kadar sorun yok. Fakat işveren bir gün işçisinden haksız bir talepte bulunuyor. İşçi, istenenin yanlış olduğunu biliyor; ama itiraz...

DÂİMÎ ZİKİR

SÜREKLİ/DÂİMÎ ZİKİR = ZİKR-İ DÂİMÎ “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah-akşam tesbih edin. ” (33/41–42) Kur’an bize çokça zikir emrediyor. Pekiî, çokça zikir nedir?!. Günde yüzlerce, binlerce defa Allah’ın adını tekrarlamak mı?!. Tesbihin tanelerini çevirmek, zikirmatikte sayıyı yükseltmek mi?!. Yoksa bundan daha büyük, daha kuşatıcı bir şey mi?!. Önce şu soruyu sormamız gerekiyor : Zikir nedir?!. Sonra asıl soruya geçebiliriz : Sürekli zikir nasıl mümkün olur?!. Zikir, Sayı Değil; Şuurdur Zikir denince çoğumuzun zihninde tesbih, zikirmatik, tekrar ve sayı beliriyor. Bin defa… Beş bin defa… On bin defa… Oysa zikir, sayı değil; şuurdur. Zikir, Allah’ı hatırlamaktır. Fakat Allah’ı hatırlamak, O’nu hayatımıza sonradan getirmek değildir. O zaten hayatımızdadır. Biz O’ndan uzaklaşabiliriz; O bizden uzaklaşmaz. Biz unutabiliriz; O unutmaz. Öyleyse zikir : Allah’ı hayatımıza sokmak değil, O’nun hayatımızdaki sürekli huzurunun farkında olarak yaşamaktır. Bu nedenle zikrin sürek...

GELİŞ – KALIŞ – GİDİŞ / DÖNÜŞ

GELİŞ – KALIŞ – GİDİŞ / DÖNÜŞ İki Nokta Arasında Bir Ömür : Hazır Mıyız?! Ankara’da yaşıyorum. Ankara’ya nereden geldiğimi ise “ şimdilik ” bilmiyorum. Diyelim ki bir işim için İstanbul’a gitmem gerekiyor. Ankara’dan çıkacağım, İstanbul’a varacağım, işimi halledeceğim ve iki saat sonra yeniden Ankara’ya döneceğim. Nereden geldiğimi biliyorum, nereye gideceğimi biliyorum, orada ne kadar kalacağımı biliyorum. Dönüş yerim de belli. Yolculuğun başlangıcı, varış noktası ve süresi hakkında bir belirsizliğim yok. Peki, hayat yolculuğumuzda durumumuz aynı mı?!. Bir yerden geldim. Buradayım. Burada ne kadar kalacağımı kesin olarak bilmiyorum. Ama bir gün buradan gideceğimi biliyorum. Üstelik benden önce gidenleri de görüyorum. Gidişin kendisi konusunda bir belirsizlik yok; belirsiz olan, ne zaman gideceğim ve nereye gideceğim. İşte asıl mesele burada başlıyor. Nereden Geldim, Nereye Gidiyorum?!. Hayata geldim fakat nereden geldiğimi şimdilik bilmiyorum. Bir süre burada kalacağım. Sonra buradan ...

ŞEYTANLA İLİŞKİMİZ

ŞEYTANLA İLİŞKİMİZ Şeytanla ilişkimiz nasıl olmalı?!. Bu soruya cevap vermeden önce, belki de daha temel bir soruyu sormalıyız : Şeytan kimdir?!. Çünkü şeytanın kim olduğunu doğru konumlandırmadan, onunla ilişkimizin nasıl olması gerektiğini de doğru belirleyemeyiz. Şeytanı Allah’ın karşısında bağımsız bir güç, iyiliğin karşısında kötülüğün ontolojik kaynağı gibi görürsek, farkında olmadan iki mutlak güç tasavvur etmiş oluruz. Oysa böyle bir şey söz konusu değildir. Allah mutlak ontolojidir; şeytan ise yaratılmışlar alanında, yani mukayyed ontoloji içerisindedir. Dolayısıyla şeytanın varlığı Allah’ın varlığına rakip değildir. Şeytan Allah’a karşı ontolojik bir güç değildir. Emre itaatsizlik, ontolojik bağımsızlık anlamına gelmez. İblis Allah’ın emrine karşı gelmiştir; fakat bu karşı geliş onu Allah’tan bağımsız bir varlık hâline getirmemiştir. Tam tersine, şeytan da Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti içerisinde varlığını sürdürmektedir. Burada önemli bir noktaya geliyoruz : • Şeyta...

ŞEYTÂNÎ ALGORİTMALARDAN KORUNMA

ŞEYTÂNÎ ALGORİTMALARDAN KORUNMA MANİFESTOSU Dijital çağda vesvese artık yalnızca içimizden gelen bir fısıltı değildir. Ekranlardan sızan, dikkatimizi parçalayan, zaaflarımızı izleyen, arzularımızı kışkırtan ve bizi fark ettirmeden belirli tercihlere yönelten algoritmik bir akış da vesvesenin çağdaş biçimlerinden biri hâline gelmiştir. Buradaki mesele teknolojinin kendisi değil, insanın teknoloji karşısındaki konumudur. Algoritma önerir; insan seçer. Makine hesaplar; insan hükmeder. Veri toplar; insan anlamlandırır. Yapay zekâ cevap verir; insan sorumluluk taşır. İnsanın asıl imtihanı, makinenin güçlenmesi değil; insanın kendi iradesinin makinenin gücü karşısında zayıflamasıdır. Bu sebeple dijital dünyada korunmak, teknolojiden kaçmak değil; özne olarak kalmayı öğrenmektir. 1. SIĞINMA VE NİYET Eûzü-Besmele Kalkanı Besmelesiz eylem yoktur. Ekrana bakmadan, klavyeye dokunmadan, bir arama yapmadan, bir algoritmaya soru sormadan önce niyetimizi yoklarız : “Zaaflarımı gözetleyerek beni yönle...

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ Rab, bizi yaratan ve yaşatandır. Ama burada durup düşünelim. Rab, bizi yaratmış ve sonra kendi hâlimize bırakmış değil. Yaratma da yaşatma da olup bitmiş, kapanmış, geçmişte kalmış birer işlem değil. O, her an yaratıyor. O, her an yaşatıyor. Biz de her an O’nun yaratması ve yaşatması içinde varlığımızı sürdürüyoruz. “Külle yevmin Hüve fî şe’n.” = “O, her an bir şe’n üzeredir.” (55/29) Öyleyse asıl soru şudur : Bizim Rable ilişkimiz sahici mi, ciddî mi?!. Yoksa Rabbimiz bizim için yalnızca inandığımız bir isimden, tekrarladığımız birkaç cümleden, dilimizde dolaşan bir kavramdan mı ibaret?!. Daha açık soralım : Rabbimizi gerçekten ciddiye alıyor muyuz?!. Çünkü O, bizi yaratandır. Biz ise yaratılmışız. O, bizi yaşatandır. Biz ise O’nun yaşatmasıyla yaşamaktayız. O, bizi yeniden yaratacağını bildirendir. Biz ise bir gün O’nun huzurunda hesap vereceğiz. Bütün bunları biliyoruz ama bilmekle yaşamak aynı şey değil. İşte burada Kur’an’ın çok daha ağır bir uyarısı önümüze ...

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE MESELESİ

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE MESELESİ İnsan gerçekten özgür müdür, dilediğini dileyebilir mi; yoksa insanın dilemesi de Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna göre, aslında insanın elinde gerçek bir tercih yok mudur?!. İrade meselesi, kelâm tarihinin en çetin meselelerinden biridir. Bir tarafta insanın sorumluluğunu anlamsızlaştıracak kadar güçlü bir cebr anlayışı; diğer tarafta insanın fiillerini Allah’ın yaratmasından bağımsızlaştırabilecek kadar geniş bir özgürlük anlayışı vardır. Oysa Kur'an’ın ortaya koyduğu insan tasavvuru, bize iki uçtan birini seçmek zorunda olmadığımızı gösteriyor. CEBR DE YOK; SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DE İnsan gerçekten diler ama mutlak biçimde dilemez. İnsan gerçekten seçer ama bağımsız bir varlık olarak seçmez. İnsan gerçekten sorumludur ama kendi kendisinin yaratıcısı değildir. Meseleyi doğru yere koyabilmek için önce şu ayrımı yapmak gerekir : Dilemek, yaratmak değildir. DİLEMEK BAŞKA, YARATMAK BAŞKA Kur'an insana açıkça dileme imkânı tanır :فَمَن شَاءَ اتَّخَذَ إِل...

MÂİDE / SOFRA

MÂİDE / SOFRA Havârilerin Mâide Talebi, İtmi’nan, Şâhitlik ve Sorumluluk 1. Başlangıç Noktası Mâide sûresinin 110–120. âyetleri, özellikle 112–115. âyetlerde anlatılan mâide/sofra olayı bakımından ayrıca araştırılmaya değer görünmektedir. Havâriler, Îsâ’ya : “ Rabbin bize gökten bir mâide indirebilir mi? ” (5/112) diye sorarlar. Burada ilk dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Havâriler hemen önce “ âmennâ ” diyerek Îsâ’ya ve Allah’a iman ettiklerini açıkça ilan etmişlerdir. (5/111) Dolayısıyla mâide talebini doğrudan “iman etmiyorlardı” şeklinde açıklamak isabetli değildir. 2. İman ile İtmi’nan Aynı Şey Değildir Havâriler taleplerinin gerekçesini kendileri açıklar : “ Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahitlerden olalım .” (5/113) Burada özellikle : تَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا = kalplerimiz mutmain olsun ifadesi önemlidir. Dolayısıyla burada, iman → itmi’nan arasında bir mesafe bulunduğu düşünülebilir. Bu, mutlaka “imanlarında şüphe vardı” de...