Kayıtlar

İMTİHAN SORULARI VE İLÂHÎ ADÂLET

İmtihan Soruları ve İlâhî Adâlet Hayat bir imtihandır. Fakat herkese aynı sorular sorulmaz. Kimi erkeklikle, kimi kadınlıkla; kimi gençlikle, kimi ihtiyarlıkla; kimi zenginlikle, kimi fakirlikle; kimi ilimle, kimi cehaletle; kimi hastalıkla, kimi sağlıkla imtihan edilir. Üstelik bu hâller her zaman sabit de değildir. İnsan fakirken zengin olabilir, sağlıklıyken hastalanabilir, cahilken öğrenebilir, gençken ihtiyarlayabilir. Bazen aynı insan, hayatının farklı dönemlerinde birbirinin zıddı gibi görünen sorularla karşılaşır. İlk bakışta bu farklılık bir adâletsizlik gibi görülebilir. Oysa burada eşitlik ile adâleti birbirine karıştırmamak gerekir. Adâlet, herkese aynı sorunun sorulması değildir. Herkese aynı şartların verilmesi de değildir. Çünkü insanların imkânları, bilgileri, bedenleri, çevreleri ve hayat içindeki konumları aynı değildir. Dolayısıyla imtihanın soruları da aynı değildir. Fakat soruların farklı olması, hakikatin de farklı olduğu anlamına gelmez. Fakir olmak otomatik olar...

BİLİMİN SINIRI

BİLİMİN SINIRI veya BİLİMİN AMACI Giriş : Sorunun Yeniden Kurulması İnsan, içinde bulunduğu gerçekliği anlamaya yönelik bir varlıktır. Bilme faaliyeti, insanın yalnızca merakını gidermesine değil, içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasına, öngörmesine, dönüştürmesine ve kendi eylemlerine yön vermesine imkân sağlar. Bilim de bu bilme faaliyetinin sistematik, yöntemli ve denetlenebilir biçimlerinden biridir. Dolayısıyla burada ortaya konulacak problem, bilimin yanlışlığını ileri sürmek değildir. Böyle bir iddia hem bilimin ürettiği ampirik bilgiyi hem de insan aklının gerçekliğe ilişkin araştırma kapasitesini gereksiz yere tartışmalı hâle getirir. Asıl mesele daha temeldedir : İnsan neyi bilebilir, bildiğini ne ölçüde bilebilir ve elde ettiği bilgiyi hangi ölçüye göre anlamlandırmalıdır?!. Bu sorular bizi bilimin yöntemsel sınırlarından daha geniş bir epistemolojik alana taşır. Çünkü bilimin ürettiği bilgi de nihayetinde insan tarafından üretilmekte, insan aklı tarafından değerlendirilme...

İLMİN İMANI VE İSYANI

İLMİN İMANI VE İSYANI Müstakil Akıl İllüzyonu ve Yanlış Kıyasın Doğuşu İnsanlığın kadim trajedisi, bilginin niceliğinde değil; bilginin kaynağıyla kurduğu ontolojik ilişkide gizlidir. Modern aklın ve araçsal düşüncenin ürettiği en büyük illüzyonlardan biri, insanın bilgi edinme ve hüküm verme yetisini kendi başına, bağımsız ve müstakil bir güç olarak görmesidir. Oysa insanın bilmesi, kendisine verilmiş bir imkândır. Akıl bir araçtır; bilgi bir emanettir; keşif bir imkândır. Bunların hiçbiri insanı Hakikatin sahibi veya mutlak hakemi yapmaz. Kâinatın şahitlik ettiği ilk epistemolojik kırılmalardan biri, tam da bu sınırın aşılmasıyla ortaya çıkar. İblisin Bilgisi ve Yanlış Kıyası İblisin düşüşü bilgi yoksunluğundan kaynaklanmadı. Onun Allah’ı, melekleri, gayb âlemini ve yaratılışın birçok boyutunu bilen bir varlık olduğu Kur'an’ın anlatısından anlaşılır. Fakat bilgi, tek başına insanı Hakikate ulaştıran bir garanti değildir. İblisin problemi kıyas yapması değildi. Problem, eksik bir ...

ZEKÂT

ZEKÂT : MALIN DEĞİL, İNSANIN TEMİZLENMESİ İslâm’ın şartları denildiğinde genellikle kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât ve hacc sıralanır. Biz şimdiye kadar bunların dördünü konuştuk; fakat zekâtı konuşmadık; dolayısıyla “şartları” tamamlamadık. Bu metinde zekâtı konuşacağız. Zekât, diğer ibâdetlerden farklı olarak insanın yalnızca Allah’la ilişkisine veya kendi bedeniyle ilişkisine değil, doğrudan mal, mülkiyet, servet, toplum, adâlet ve siyasal otorite ile ilişkisine dokunur. Bu yüzden zekâtı yalnızca, “zengin Müslümanın fakire vereceği belirli bir miktar para/mal” şeklinde anlamak, onun anlam alanını olağanüstü daraltmak olur. Zekâtı anlayabilmek için en başa dönmek gerekir. İKÂME VE ÎTÂ Kur'an’da namaz ve zekât çoğu zaman birlikte anılır :أَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُ وا الزَّكَاةَ = “Salâtı ikâme edin ve zekâtı verin.” Burada ilk dikkat edilmesi gereken şey, ikâme kelimesidir. “Salâtı ikâme etmek”, yalnızca bizim bugün “namaz kılmak” dediğimiz bireysel ritüeli yerine getirmek ...

ŞEHÂDET

ŞEHÂDET Şehâdet, yalnızca bir şeyi söylemek veya bir inancı dile getirmek değildir. Şehâdet; hakikate tanıklık etmek, onu mümkün olduğu ölçüde bilmek, tasdik etmek ve bu tanıklığın gereğini yaşamaktır. Allah da şehâdet eder. (3/18.) fakat, Allah’ın şehâdeti ile insanın şehâdeti aynı değildir. Allah Şehîd’dir . Biz ise şâhitlik ederiz. Allah’ın şehâdeti ontolojiktir ; bizim şehâdetimiz ise epistemik ve etiktir. O Şâhid'dir Allah’ın şehâdeti sonradan edinilmiş bir bilgi değildir. O, bir şeyi sonradan görüp öğrenmez; hiçbir şey O’nun şehâdetinin dışında gerçekleşmez. Varlık O’ndan gizli değildir. Kur’an bunu Yûnus 10/61’de çok güçlü bir ifadeyle ortaya koyar : “ Siz hangi işte bulunursanız bulunun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda Biz sizin üzerinizde şâhitleriz.” Buradaki ifade özellikle dikkat çekicidir : إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ = “Siz ona daldığınızda...” İnsan yaptığı işe dalabilir. Daldığında dikkati daralabilir. Başka şeylere karşı far...

BELED SÛRESİ

BELED SÛRESİ Bir Beldeden Bütün İnsanlığa Bazı sûreler vardır; ilk bakışta belirli bir zamana, belirli bir mekâna ve belirli bir olaya konuşuyor gibi görünürler. Fakat biraz yakından bakıldığında, o özel bağlamın içinden bütün insanlığa açılan bir kapı olduğu görülür. Beled Sûresi de böyledir. Sûre, son derece somut bir yerden başlar :لَا أُقْسِمُ بِهَٰذَا الْبَلَد = “ Bu beldeye yemin ederim...” Ardından daha da özel bir hitap gelir : وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَٰذَا الْبَلَدِ = “ Sen de bu beldedesin.” Ve hemen sonra : لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ = “ Gerçekten insanı kebed içinde yarattık.” Burada dikkat çekici bir hareket vardır : Belde → Sen → İnsan. Sûre önce bir beldeyi gösterir. Sonra o beldede yaşayan özel bir muhataba döner. Ardından özel muhatabın ötesine geçerek insanın tamamına ulaşır. Yani sûre Mekke’den başlar; fakat Mekke’de kalmaz. Özelden genele, tarihsel olandan evrensel olana doğru açılır. BELDE SADECE HARİTADAKİ BİR NOKTA DEĞİLDİR İlk anlamıyla burada söz konu...

HACC

Hacc : Hakk’a Hüccet, Bâtıla İsyân : Haccın Ontolojik Manifestosu Giriş Kelimenin İzi : H-C-C Kökü ve Zihinsel Kasıt İnsanlığın en kadim eylemlerinden biri olan Hacc, ne coğrafî bir yer değiştirme ne de mukaddesat/din turizmidir. Bu büyük ibâdetin hakikatinde, dilin derinliklerinde semitik köklerin taşıdığı ilk anlam gizlidir. Sami dillerinde ve Arapçada H-C-C (ح-ج-ج) kökü; rastgele bir gidişi değil, belli bir amaca doğru kararlılıkla yönelmeyi, saklanamayacak kadar açık bir delil (hüccet) sunmayı ve bir iddiayı ısrarla savunmayı ifade eder . Kelimenin türevleri dilin haritasına şöyle dağılır : Hucce (Hüccet) : Zihni ikna eden, şüpheyi ortadan kaldıran sarsılmaz delil, burhan, senet. Muhâcce : Karşılıklı delil yarıştırmak, bir fikri savunmak, tartışmak. Hacc : Sağlam bir gerekçeyle, sarsılmaz bir niyetle mutlak bir merkeze kasıtla yönelmek. Âl-i İmrân Suresi 20. âyet tam da bu dilsel kökte durur : “ Fe-in hâccûke fe-kul eslemtü vechiye lillâh...” = Eğer seninle hüccet yarıştırıp tart...

NEHRİ GEÇMEK

NEHRİ GEÇMEK İhtiyaç, İrade ve Asıl Gaye Tâlût ve ordusunun kıssasında, önlerinde bir nehir belirir. Tâlût askerlerine : “ Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. ” (2/249) der. Bu nehir, ilk bakışta oldukça sıradan bir nehirdir. İnsan susar; su içer. Hele uzun ve yorucu bir yolculukta, su içmek, insanın en tabiî ihtiyaçlardan biridir. O hâlde mesele neden sudur?!. Neden Allah, bir nehri imtihan vesilesi kılmıştır?!. Burada âyetin bize iki ayrı okuma imkânı sunduğunu düşünüyorum. Nehir gerçektir; fakat aynı zamanda hayatımızdaki pek çok şeyin temsilidir. Su gerçektir; fakat suya karşı tavrımız, çok daha geniş bir insanlık hâlinin göstergesi olabilir. Nehri geçmek gerçektir; fakat aynı zamanda insanın ihtiyaçlarının, arzularının ve nefsinin karşısından geçip asıl gayesine yürümesinin de güçlü bir temsilidir. Bu iki okumayı birbirinin alternatifi hâline getirmeye gerek yoktur. Tam tersine, gerçek olayın kendisi mecazî anlamı taşımaya elverişlidir. Mesele Su İçmek Değildir İnsan susar. ...

NİÇİN VE İÇİN

NİÇİN VE İÇİN İnsan hayatı “niçin” sorularıyla doludur. Niçin çalışıyorsun?!. — Para kazanmak için. Niçin para kazanıyorsun?!. — Ev almak, araba almak, çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, rahat yaşamak için. Niçin rahat yaşamak istiyorsun?!. — İyi bir hayat sürmek için. Peki, iyi bir hayat niçin?!. İşte burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü hayatımızdaki birçok “için”, aslında başka bir “için”e bağlıdır. • Çalışmak, kazanmak için. • Kazanmak, sahip olmak için. • Sahip olmak, rahat etmek için. • Rahat etmek, iyi yaşamak için... Peki sonra?!. Niçin?!. Bu soruyu sormayı bırakırsak, hayatımızdaki “için”ler çoğalır ama hayatın ne için olduğunu giderek daha az düşünürüz. Oysa insanın bir yerde durup şunu sorması gerekir : “Bütün bunlar ne için?!.” Çünkü insan sadece çalışmak, kazanmak, sahip olmak, rahat etmek ve sonunda ölmek için yaşamak istemez. Öyleyse hayatımızdaki bütün “için”lerin üzerinde bir ölçüye ihtiyacımız vardır. İşte burada “ Allah için ” sözü karşımıza çıkar. Fakat “Allah i...

GİRİŞ – ÇIKIŞ

GİRİŞ – ÇIKIŞ Kasabanın girişinde büyük bir tabela vardı : Giriş Çıkışında da aynı büyüklükte bir başka tabela : Çıkış İnsanlar her gün bu iki tabelanın arasından geçerdi. Kimisi yürüyerek, kimisi arabayla, kimisi aceleyle, kimisi ağır ağır… ama hiç kimse tabelalara uzun uzun bakmazdı. Çünkü herkes oraya girmişti. Ve herkes, bir gün oradan çıkacaktı. Bunu bilmek için ne kitap okumaya, ne âlim olmaya, ne de bir bilgenin sözünü dinlemeye ihtiyaç vardı. Kasabada doğan herkes büyür, yaşlanır ve ölürdü. Her evden birileri eksilir, her mezarlık biraz daha büyürdü. Çocuklar doğar, babalar ölür; torunlar gelir, dedeler giderdi. Hayat, gözlerinin önünde durmadan bir şeyleri alıp başka şeyleri getiriyordu. Fakat insanın garip bir huyu vardı : Giden, herkesin gideceğini biliyor, kendisinin gideceğini bilmiyormuş gibi yaşıyordu. Kasabanın en yaşlı adamı bir gün meydandaki kahvede otururken bunu söyledi : Şu dünyada gördüğüm en tuhaf şey, insanların ölümü görüp kendilerini ölümsüz sanmaları. Karşıs...