Kayıtlar

KONFOR ALANINI TERK EDEMEMEK

KONFOR ALANINI TERK EDEMEMEK “Lâ” diyememek ama buradaki “lâ”, sözlü/sözle/sözdeki “lâ” değil, fiildeki/fiilî/amelî “lâ”!; “lâ” diyemeyen “ illAllah/illâ Allah” diyemez.  İnsan, neden konfor alanını terk edemez?! İyi bir ev… İyi bir araba… Yüksek bir makam… Önemli bir unvan… Yüksek bir statü… Toplumda saygın bir yer… Geniş bir çevre… “Önemli veya vazgeçilmez bir adam” olmanın verdiği itibar… Bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir. Mesele sahip olmak değil, bunlardan vazgeçmeyi göze alamamaktır. Çünkü insanın sahip olduğu şeyler, zamanla yalnızca sahip olduğu şeyler olmaktan çıkabilir ve bir süre sonra onlar, insanın güvencesi hâline gelebilir; hatta insan onları, farkına varmadan canının sigortası olarak görmeye başlayabilir. Pekiî … Bu sigortalar bugüne kadar hangi canı kurtardı?! Kur’an, insanın sahip olduklarıyla ilişkisini yalnızca “mal” üzerinden değerlendirmez. Meselenin daha derininde bir sevgi hiyerarşisi vardır. Bakara 165’te şöyle buyurulur : وَالَّذِينَ آمَنُوا أَش...

SUS PAYI

SUS PAYI İnsanın hakikati bilmemesi ile bildiği hâlde onun gereğini yapmaması aynı şey değildir. Bilmemek mazur bırakabilir; fakat bilip de gereğini yapmamak, insanı daha ağır bir soruyla karşı karşıya bırakır: Bildin de neden sustun?! Çünkü bazen mesele hakikati bulamamak değil, hakikati bulduktan sonra onun hayatımıza ne yapacağını göze alamamaktır. İnsan, içinde bulunduğu düzenin nasıl işlediğini görebilir. Neyi teşvik ettiğini, neyi görünmez kıldığını, hangi arzuları beslediğini, hangi korkuları ürettiğini fark edebilir. Din adına konuşulanlarla gerçek din arasındaki mesafeyi de görebilir. Hatta bütün bunları açıkça ifade edebilir. Fakat bir noktadan sonra başka bir soru ortaya çıkar : Bütün bunları görüyorsan, neden hâlâ aynı düzenin içinde, onun sana açtığı güvenli alanda yaşamaya devam ediyorsun?!. İşte SUS PAYI burada başlar. Susmak her zaman korkaklık değildir. Her suskunluk da suç değildir. İnsan her hakikati her yerde, her zamanda ve aynı biçimde söylemek zorunda da değildir...

İNSAN KALABİLMEK ÜZERİNE

YARIŞIN VE SIRRIN ARASINDA : HAZ VE HIZ ÇAĞINDA İNSAN KALABİLMEK ÜZERİNE DÜZEN VE ÇİFTE TAHAKKÜM : HIZ VE HAZ Modern çağın kurduğu sistem, insan aklını kesintisiz bir yarış pistine hapsetmiştir. Görünmeyen yapay zekâ algoritmaları, veri merkezleri ve dijital ağlar; motorun gücünü artırırken insanı bu çılgın ivmenin içinde diri ve itaatkâr tutabilmenin yollarından birini bulmuştur : Kesintisiz haz pompalamak. Hız, insanı durup düşünmekten, hafızasıyla yüzleşmekten ve “nereye gidiyorum” sorusunu sormaktan alıkoyan bir kaçış mekanizmasıdır. Haz, o kaçışı bir ödül gibi sunan; dopamin atımlarıyla iradeyi sürekli meşgul eden bir uyuşturucudur. Fakat sistemin tuzağı yalnızca hız ve haz değildir. Bir de “ sır ” vardır. Sistemin sunduğu, tam olarak ne olduğu söylenmeyen; bu yüzden de insanın merakını sürekli diri tutan gizemli bir gelecek… Daha ileride, daha yukarıda, daha hızlı, daha çok üretilmiş, daha çok kazanılmış bir hayatın sonunda ulaşılacağı varsayılan o “büyük, aslında sahte şey”!......

HIZIN VE HAZIN TAHAKKÜMÜ

HIZIN VE HAZIN TAHAKKÜMÜ : ÇILGINLIK PİSTİNDEN DERİN SESSİZLİĞE Modern çağ, aklı amansız bir F1 yarışına soktu. Kadrajda görünmeyen ama bütün pisti kontrol eden görünmez fâiller, motorun gücünü artırırken bir şeyi fark ettiler : İnsanı bu çılgın hızın içinde diri ve itaatkâr tutabilmenin tek yolu, onun damarlarına kesintisiz bir haz pompalamak. Böylece çağın iki büyük tiranı el ele verdi : Hız ve Haz. Hız, insanı düşündürmekten alıkoyan bir kaçış mekanizmasıdır; haz ise o kaçışı bir ödül gibi sunan uyuşturucu. Sistem, pit stop’u yasadışı ilan etti. Çünkü durmak; hafızanın geri gelmesi demektir. Durmak; “ben nereye gidiyorum” sorusunun sorulması demektir. Durmak; Zülkarneyn’in “sebepler” kılığında önüne serilen dünyayla yüzleşmesi, Süleyman’ın “bu Rabbimin lütfudur” derken duyduğu o büyük sorumluluk ürpertisini hissetmesidir. Oysa pite izin vermeyen modern düzendeki yapay zekâ, veri merkezleri ve algoritmalar; insana yardımcı olmuyor, insanın pite girme ihtiyacını hazla besleyerek ortad...

YAPAY ZEKÂ VE İNSAN

YAPAY ZEKÂ VE İNSAN İnsan, YZ’yı; YZ, insanı nereye taşıyacak?! Yapay zekâ bir makinedir. Maddî bir varlıktır. İnsan ise?!... Bu soru, bugün yapay zekâ hakkında sorulabilecek bütün sorulardan daha önemlidir. Çünkü mesele yalnızca makinelerin neler yapabileceği değildir. Asıl mesele, insanın ne olduğu ve kendi yaptığı makineler karşısında kendisini nasıl yeniden tanımlayacağıdır. Son yıllarda yapay zekâ ile insan arasında bir rekabete tanıklık ediyoruz. Kim daha hızlı hesaplayacak?! Kim daha çok bilgiye ulaşacak?! Kim daha iyi yazacak, teşhis koyacak, analiz edecek, karar verecek?! Büyük ihtimalle bu yarışın birçok alanında yapay zekâ kazanacaktır. Çünkü insanın biyolojik sınırları vardır. Hafızası sınırlıdır, dikkat süresi sınırlıdır, işlem hızı sınırlıdır. Oysa yapay zekâ çok büyük miktarda veriyi çok kısa sürede işleyebilir; yorulmaz, unutmaz, aynı anda milyonlarca işlemi gerçekleştirebilir. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken bir şey vardır : İnsanın yapay zekâ karşısında kay...

HELÂL GIDA MESELESİ

HELÂL GIDA MESELESİ   Temiz = Tayyib . Ama yalnızca gıda mı temiz veya temiz değil?!. Hayır. Su temiz olabilir veya olmayabilir. Hava temiz olabilir veya olmayabilir. Toprak temiz olabilir veya olmayabilir. Bilgi temiz olabilir veya olmayabilir. İlgi, ilişki, söz, kazanç, emek, ortam, çevre… Bunların da tayyib olanı ve habîs olanı vardır. Çünkü insan yalnızca ağzından girenlerle beslenmez. Boğazdan helâl ve tayyib gıda girmezse, insanın bünyesi de (kan da) bundan etkilenir. Temiz gıda temiz kan; habîs gıda habîs/kirli kan üretir. Buradaki “kanın kirlenmesi”, yalnızca biyolojik bir süreç değil; aynı zamanda insanın düşüncesini, duygusunu, iradesini ve amelini etkileyen mânevî bir kirlenmedir. Pis bir bünye, temiz düşünce ve temiz amel üretmekte zorlanır. Hatta insan bir süre sonra neye alışmışsa onu normal görmeye başlar. Bünye habîse alışmışsa, tayyib olana yabancılaşabilir; temiz bilgiye, temiz söze, temiz ilişkiye, temiz kazanca karşı antipati geliştirebilir. Çünkü bünye neyle be...

TAHAMMÜL

TAHAMMÜL : FAKRIN İÇİNDE DAYANMAK  Tahammül, bir yükü taşımak; zahmet ve külfet karşısında dayanmak, kırıcı bir tepkiye hemen teslim olmamak demektir. Buradaki “katlanma”, kumaşın katlanması gibi değildir. İnsan bazen istemediği bir duruma, beklemediği bir söze, ağır bir davranışa veya uzun süren bir sıkıntıya maruz kalır. Bütün bunların karşısında hemen öfkelenmemek, kırıp dökmemek, işi büyütmemek için kendisini tutar fakat insanın da bir dayanma sınırı vardır. Her insanın gücü, sabrı ve direnci aynı değildir. Üstelik insan ilişkileri her zaman istediğimiz gibi yürümez. Bazen en yakınlarımızdan hiç beklemediğimiz tepkiler alırız. Kırk yıl boyunca ses çıkarmadan sırtımızda taşıdığımız bir insan, bir gün : “biraz in de ben de dinleneyim” dediğimizde, olanca sözü üzerimize yağdırabilir. Ne yapacağız?!. Sabredeceğiz. Ama sabır taşının da çatlayabileceğini bilerek... Çünkü sabır, insanın sınırsız bir dayanma makinesi olması değildir. Kur'an bunu zaten insanüstü bir dayanıklılık olarak ...

ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI

ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI Kaybolmak iki anlama gelir : 1. Yolunu bulamamak. 2. Ortalıkta görünmemek. Fakat insan ortalıkta göründüğü hâlde de kaybolabilir. Bugün milyonlarca çocuk gözümüzün önünde. • Okullardalar. • Evlerdeler. • Sokaklardalar. • Ekranların başındalar. • Görünüyorlar. Ama önemli bir kısmı nereye gideceğini bilmiyor. İşte çağımızın büyük trajedilerinden biri budur : Çocuklarımızı kaybetmiyoruz; onları kaybolmuş hâlde büyütüyor, okutuyoruz. FİRAVUNUN ÇOCUKLARI Hz. Mûsâ’nın dünyasında Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüyordu. Çocuklar daha doğmadan, daha büyümeden, daha kendi yollarını bulamadan hedef hâline getiriliyordu. Firavunun zulmü açıktı : İsrailoğullarının çocuklarının bedenini ortadan kaldırmak. Bugün ise başka bir durumla karşı karşıyayız. Bugün, çocukların önemli bir bölümünü fiziksel olarak = bedenen koruyoruz; İsrail’in Filistinli çocukları katletmesi hariç. • Onları büyütüyoruz. • Okutuyoruz. • Besliyoruz. • Giydiriyoruz. • Onlara meslek kaz...

MODERN TRAJEDİ

İnsanın Tanrılaşma Trajedisi : Tanrı’yı Öldürdüğünü Sanan Modern İnsan Tevhîd, yalnızca “Tanrı birdir.” demek değildir. Tevhîd, her şeyi yerli yerine koyan ontolojik hakikatin adıdır. Tanrı’yı Tanrı, insanı insan, yaratılmışı yaratılmış olarak bilmektir. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ezelî ve ebedî ayrımı korumaktır. Varlık düzeninin dengesi de bu ayrım üzerine kuruludur. İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmaların hemen tamamı, bu ontolojik sınırın ihlâl edilmesiyle başlamıştır. Kimi zaman Tanrı insana yaklaştırılmış, kimi zaman insan Tanrı’nın yerine yükseltilmiştir. Birinde ilâhî olan beşerîleştirilmiş, diğerinde beşerî olan mutlaklaştırılmıştır. Görünüşleri farklı olsa da her iki sapma da tevhîdden uzaklaşmanın iki ayrı tezahürüdür. İnsan, kendisini aşan bir hakikate yönelme istidadıyla yaratılmıştır. Fıtratı, aşkın olana açıktır; ruhu ise kendisini var eden kaynağa karşı derin bir özlem taşır. Bu sebeple insan, tarih boyunca hep mutlak olanı aramıştır. Arayış, insan olmanın tab...

ŞÜKÜR YOKSA, ...

ŞÜKÜR YOKSA, .... Şükür yalnızca “ Elhamdülillah ” demek değil, küfür de yalnızca kötü söz söylemek değil. Meselenin daha derin bir boyutu vardır : Nimeti son tahlilde kime bağlıyor, nimetin kaynağını nerede görüyoruz?!. Çünkü nimet ile Mün’im arasındaki gerçek bağ, insanın onu kabul edip etmemesine göre oluşmaz veya ortadan kalkmaz. Bu bağ ontolojiktir. İnsan onu koparamaz. İnsan ancak kendi bilincinde bu bağı örtebilir veya görebilir. Şükür, zaten var olan bu bağı fark etmektir. Nimetin içindeki Mün’im’i görmek; nimeti, imkânı ve yeteneği Veren’den bilmek; sonra da bu bilginin gereğini yaşamaktır. Küfür ise bu bağı ontolojik olarak koparamaz; onu örter. İnsan nimeti görür fakat Mün’im’i görmez. İmkânı görür fakat imkânı vereni unutur. Kendi emeğini görür fakat emek gücünü, aklını, bedenini, sağlığını, zamanını, havayı, suyu, toprağı ve bütün bu imkânların varlığını sağlayanı hesaba katmaz. Böylece insanın zihninde nimet ile Mün’im arasına “ben” girer. “Ben çalıştım.” “Ben kazandım.”...

HAMD VE ŞÜKÜR

HAMD VE ŞÜKÜR & HAMÎD VE ŞÂKİR Hamd ile şükür çoğu zaman aynı anlamda kullanılır, oysa aynı değildir. Hamd, Hamîd Olan’a yapılır. Şükür, verilen nimetin hakkını vermektir. Bu iki kavram birbirine yakın olsa da aynı şeyi anlatmaz. Hamd, değeri ve kemâli tanımaktır. Şükür, ulaşan nimeti tanımak ve ona uygun karşılık vermektir. Bu yüzden Hamd’de Hamîd Olan, Şükür’de nimet vardır. HAMÎD OLAN’A HAMD Kur'ân Allah’ı Hamîd olarak niteler : وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ = “Allah, Ğanî’dir, Hamîd’dir.” (Fâtır 35/15) Hamîd’i yalnızca “çok hamd eden” diye anlamak doğru değildir. Hamîd, hamdin yöneldiği; hamde lâyık olandır. Dolayısıyla Allah’ın Hamîd oluşu, kulun O’nu övmesine bağlı değildir. Kul hamd ettiği için Allah Hamîd olmaz. Kul hamd etmese de Allah Hamîd’dir. Çünkü insan Allah’ı hamdiyle yüceltmez. İnsan, Allah’ın zaten yüce olduğunu tanır. Hamd Allah’a yeni bir değer kazandırmaz. Hamd, Allah’taki değeri fark etmektir. Bu yüzden hamd, aynı zamanda insanın haddini bilmesidir....

ÖLÜMÜN TADI

ÖLÜMÜN TADI Hayatın Tatları, Ölüm Ânı ve Sınamanın Sonu “Her nefis ölümü tadacaktır.” = " Küllü nefsin zâikatü-l mevt." Kur’an’ın ölüm hakkında kullandığı kelime son derece dikkat çekicidir :ذوق = zevk / zéwq : Tatmak. Ölüm için “görecektir”, “bilecektir” veya yalnızca “başına gelecektir” denmez, “tadacaktır” denir. Tatmak deyince aklımıza önce dil gelir. Oysa insanın tattığı şeyler dilden çok daha fazladır. İnsan yalnızca, Yemeğin tadını almaz. Bilmenin tadını alır. Farkında olmanın tadını alır. Anlamanın tadını alır. Vermenin tadını alır. Paylaşmanın tadını alır. Sevmenin ve sevilmenin tadını alır. Güvenmenin tadını alır. İç huzurun tadını alır. Affetmenin tadını alır. Bağışlanmanın tadını alır. Sâlih amel işlemenin tadını alır. Ve insanın yaşayabileceği belki de en derin tatlardan biri : O’nun tarafından bilinmenin tadıdır. İnsan bazen bilmekten değil, bilindiğini bilmekten huzur bulur. Dolayısıyla tat, yalnızca dilde meydana gelen duyusal bir haz değil, insanın bir hakika...