Kayıtlar

SON SÖZ, SON SÛRE, SON UYARI

SON SÖZ, SON SÛRE, SON UYARI Nâs sûresi, insanın dış dünyasına değil, iç dünyasının en hassas hattına konuşur : Sudûra . Çünkü bozulma da korunma da oradan başlar. Davranış en son halkadır; fakat yönelim en baştadır. İnsan tecrübesi tek bir çizgi değildir. Algıdan başlar, duyguya taşar, düşünceye dönüşür, kararda yoğunlaşır ve eylemde görünür olur. Fakat bu zincir, görünen bir mekanizma değil; görünmeyen bir yönelimin mimarisidir. Vesvese tam da bu mimarinin en ince yerinden çalışır. Bozulmanın Katmanları Kur’ânî okumada bozulma çoğu zaman tek noktada başlamaz. Yavaş ve katmanlı bir çözülme vardır: İlk bozulma Rubûbiyette olur. İnsan, kendisini terbiye eden hakikati parçalı görmeye başlar. • Doğa, • Toplum, • Kültür, • Anne-baba, • Tarih, • Sistem tek tek “terbiye edenler” olarak algılanır. Böylece Rabbin birliği değil, rubûbiyetin parçalanmış temsilleri öne çıkar. Merkez kayar. İkinci bozulma Melikiyet ve mülkiyette olur . Artık soru şudur : “Kim yönetiyor?!.” Burada otorite parçalanı...

KÖTÜLÜK BAĞLAMINDA ŞEYTANIN VE İNSANIN TRAJEDİSİ

KÖTÜLÜK BAĞLAMINDA ŞEYTANIN VE İNSANIN TRAJEDİSİ Mutlak ve Zorunlu Varlık yalnızca Allah’tır. O’nun dışındaki her şey mümkün varlıktır. Mümkün varlık, varlığını kendinden bulmaz; her an Allah’a muhtaçtır. Varlığı da, devamı da, sahip olduğu bütün imkânlar da O’na dayanır. Bu nedenle Allah ile yaratılmışlar arasındaki ilişki, iki eşit ontoloji arasındaki ilişki değildir. Bir tarafta Mutlak Varlık vardır; diğer tarafta ise varlığı bütünüyle O’na bağlı olan mümkün varlıklar. İmkân alanı da mümkün varlıkların alanıdır. Bu alan, alternatifli bir alandır : • İyi-kötü, • Doğru-yanlış, • Güzel-çirkin, • İtaat-isyan gibi farklı yönelimlerin mümkün olduğu bir alandır. Fakat bu alternatifler ontolojik olarak eşdeğer değildir. Çünkü Allah mahzâ hayırdır, mahzâ haktır ve mahzâ cemâldir. Bu nedenle mümkün varlığın değeri, Allah’tan bağımsızlaşmasında değil; Allah’a yönelişinde, yani istikâmetinde ortaya çıkar. Burada kötülük meselesi belirir. Kötülük, Allah’ın karşısında duran bağımsız bir ontolojik...

FENOMENOLOJİK AÇIDAN ŞEYTAN OKUMASI

Fenomenolojik Açıdan Şeytan Okuması Şeytan meselesi çoğu zaman “kötülüğün kaynağı kimdir?” sorusu etrafında ele alınır. Oysa Kur'an’ın anlattığı iblis kıssasına dikkatle bakıldığında, meselenin merkezinde kötülüğün kökeninden çok, insanın hakikat karşısındaki konumu vardır. Fenomenolojik açıdan bakıldığında şeytan, öncelikle bir varlık tartışmasının değil, bir yöneliş tartışmasının konusu hâline gelir. 1. Mesele ilk günah değil, ilk ısrardır Âdem de emre muhalefet etti, iblis de. Fakat Kur'an’ın çizdiği ayrım burada başlamaz; hatadan sonraki tavırda ortaya çıkar. Âdem : “Rabbimiz! Kendimize zulmettik.” dedi. İblis ise : “Ben ondan daha hayırlıyım.” dedi. Birisi hatasını gördü; diğeri hatasını savundu. Birisi yüzünü Hakk’a çevirdi; diğeri yüzünü kendisine çevirdi. Bu yüzden şeytanı şeytan yapan şey, ilk secdesizlik değil, secdesizlikteki ısrardır. 2. Şeytanın asıl problemi bilgisizlik değildir İblis : • Allah’ı biliyordu. • Emri biliyordu. • Âhireti biliyordu. Hatta, “beni yenid...

GURUR

GURUR / MAĞRURLUK ve “SENESİMÜHÛ ALE’L-HURTÛM” Kalem Sûresi 68/16-17. âyetlerin merkezinde aslında iki şey var : 1. İç yönelim (= Kibir / İstikbâr). 2. İmtihanın bu yönelimi açığa çıkarma yasası. Ve Kur’an bu ikisini “ceza-kıssa” diliyle değil, süreç diliyle anlatıyor. 1) Neden Burun = “Hurtûm”?!. Burun burada anatomik bir detay değil, bir sembolik merkez. Arapça kullanımda burun : • Yüzün en önde olan kısmı, • “Öne çıkma / üstün görünme” hissi, • Kibir ve gururla ilişkilenen beden parçası olduğu için seçilmiş. Yani kibir, insan yüzünün en uç noktasından görünür kılınır diyor. Bu yüzden âyet çok serttir. Onu cezalandıracağız, demiyor sadece; tam o gösterdiği üstünlük noktasını, tam da o burnunu havada tuttuğu noktadan onu damgalayacağız, diyor. Bu, psikolojik olarak şuna benzer : İnsan nereden büyüklük taslıyorsa, hakikat onu oradan indirir. 2) “Vesm” = Görünürlük Kazanmış İç Hakikat “Vesm” (= damga) sıradan bir işaret değil, • Kalıcı, • Silinmeyen, • Kimlik belirleyen bir izdir. Bu, ...

HİDÂYET, MÎSAK VE İSTİKRAR

Hidâyet, Mîsak ve İstikrar : Ontolojik Bir Harita 1. Giriş : Hidâyet Bilgi değil, Yön Meselesidir Hidâyet, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değildir. Daha temel düzeyde, varoluşun yönünün açılmasıdır. İnsan bazen hakikati bilir, fakat yönünü kaybedebilir; bazen hakikate yönelir, fakat süreklilik gösteremeyebilir. Bu nedenle hidâyet, “bilme” değil, “istikâmet üzere kalma” problemidir. Bu istikâmetin zemini, insan ile hakikat arasındaki ilk bağda bulunur : Mîsak. 2. Mîsak : Temel Bağ ve Yönün Kökü Mîsak, insanın hakikatle kurduğu aslî bağdır. Bu bağ bir bilgi sözleşmesi değil, bir yönelim sözleşmesidir. İnsan burada yalnızca “biliyor” değildir; aynı zamanda “yönelmiş”tir. Mîsakın yapısı şu şekilde düşünülebilir : • Hakikatle karşılaşma, • Temel bir “evet”, • Yönün kurulması. Bu “evet”, insanın bütün sonraki tecrübelerinin zeminidir. Fakat bu zemin sabit kalmaz; zaman içinde aşınabilir. 3. Teklif : Mîsakın Zamana Açılması Teklif, mîsakın hayata çağrılmasıdır. Yani geçmişte verilmiş bir sözü...

İNSANIN DURUMU

İnsanın Durumu İnsan, kâinatın merkezinde değil; kâinatın içinde kendisine tahsis edilmiş dar bir imkân alanında yaşayan bir varlıktır. Bu alan, devasa bir küre içinde yalnızca 1 cm’lik bir tercih alanı gibidir. İnsanın iradesine taalluk eden alan yaklaşık bu kadardır. Fakat bu küçük alan, hem şehâdet (görünen âlem) hem de gayb (görünmeyen âlem), ilâhî ilim, kudret ve Rubûbiyet tarafından kuşatılmıştır. İnsan çoğu zaman bu küçük alanı merkezin kendisi sanır. Oysa ona verilen şey, kâinatı yönetmek değil; o küçük alanda yönünü belirleme imkânıdır. İmtihanın özü de burada ortaya çıkar. 1. Kâinat : Rubûbiyet Altında Bir Bütün Kâinat parçalı ve başıboş bir yapı değildir. İlk bakışta çokluk, çeşitlilik, hatta çelişki gibi görünen şeyler, daha derin bir okumada aynı merkeze bağlanan bir bütünlük içinde görünmeye başlar. Bu yüzden kâinatta tefâvütün olmaması, her şeyin aynı merkeze bağlı olmasıdır. İnsan ilk bakışta : • Kâinatı, • Hayatı, • Kendini, • Tarihi, • Ahlâkı, • Vahyi, • Kaderi aynı R...

RAB VE FITRAT EKSENİNDE BİR AHLÂK TEORİSİ

Rab ve Fıtrat Ekseninde Bir Ahlâk Teorisi : Mukayeseli Bir Okuma Ahlâk felsefesi, tarih boyunca farklı merkez kavramlar etrafında şekillenmiştir. Fakat bu teorilerin çoğu, ahlâkın öncesinde yer alan daha temel bir soruyu varsayar : İnsan nedir?!. Çünkü “iyi”, “kötü”, “ödev” veya “erdem” gibi kavramlar, ancak belirli bir insan tasavvuruna dayanarak anlam kazanır. Bu metin, klasik ahlâk teorilerini “Rab ve Fıtrat” ekseninde yeniden okumayı amaçlar. 1. İki Oluş Düzeyi : Ahlâkın Ontolojik Zemini İnsan varlığı iki düzeyde anlaşılabilir : 1. Birinci Oluş : Biyolojik / Doğal Oluş İnsanın fizikî varlığını ifade eder : • Doğum • Biyolojik gelişim • Bedensel dönüşüm • Nörolojik yapı Bu alan tamamen doğal bir akıştır. İnsan bu oluşun faili değildir. 2. İkinci Oluş : İnsanlık Oluşu Bu düzey insanın asıl ahlâkî alanıdır : • Fıtratın açılması veya kapanması • Yönelimlerin şekillenmesi • Karakterin teşekkülü • Ahlâkın görünür hâle gelmesi Bu oluşun kaynağı insanda değildir; fakat insan bu oluşa seçim...

HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!.

HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!. Huzur kelimesi, Arapça HDR حضر kökünden gelir. Aynı kök, hazır, hazır bulunmak, mevcut olmak, karşısında bulunmak anlamlarını da taşır. Kelimenin ilk ve en temel anlamı fizikîdir : Birinin yanında, önünde veya huzurunda bulunmak. Fakat zamanla kelime daha derin bir anlam kazanmıştır. Bugün ‘huzur’ dediğimizde yalnızca birinin yanında bulunmayı değil; gönül rahatlığını, sükûneti, güveni ve dinginliği de kastederiz. Bu iki anlam birbirinden kopuk değildir. Çünkü insan, kendisini emin olduğu bir huzurda bulduğunda sükûnete erer; güvendiği bir varlığın huzurunda bulunduğunu idrak ettiğinde kalbi yatışır. Peki dînî dilde “ Allah'ın Huzur’u ” dediğimizde neyi kastediyoruz?!. Önce şu soruyu soralım : Namazda Huzur’dayız. Sadece namazda mı?!. Hayır. Çünkü Allah yalnız namazda mevcut değildir. O, belirli bir mekâna sığan veya belirli zamanlarda hazır bulunan bir Varlık değildir. Bu nedenle insan, Allah’ın Huzur’una girmez; O’nun Huzur’undan çıkamaz k...

SONSUZA AÇILAN KORİDOR

Adım Adım Sonsuza Açılan Koridor : Helikoid Bir Seyr-i Sülûk ve Kul Oluşun Katmanlı Yapısı (Helikoidi aşağıda açıklayacağım. Lütfen metni dikkatli okuyunuz.) Yol, doğrusal bir ilerleme değildir. Bir noktadan diğerine gidilen çizgisel bir süreç değil; aynı eksen etrafında sürekli dönen, fakat her dönüşte derinliği artan helikoid bir varlık hareketidir. Bu harekette “kemâl”, varış değil; aynı hakikate her seferinde daha az benlik yoğunluğu ile yeniden temas etmektir. Bu yüzden yol, bir yükseliş grafiği değil; bir derinleşme spiralidir. I. Noetik Katman İman : Anlamın Yön Değiştirmesi (Noetik, bilmeyi ve anlamayı = aklı konu alır.) İman, bilginin artışı değil, bilginin yön değiştirmesidir. Bu katmanda hakikat bir “bilgi nesnesi” olmaktan çıkar yön veren merkez hâline gelir. Zihin aynı kalır, fakat işleyişi dönüşür; açıklama ihtiyacı yerini yön ihtiyacına bırakır. Böylece helikoidin ekseni kurulur. Hareket vardır, fakat artık bir yön de vardır. II. Volitif Katman İslâm, İhlâs ve Takvâ : Yö...

WHİTEHEAD’İN VE İSLÂM’IN TANRI TASAVVURU

Whitehead’in ve İslâm’ın Tanrı Tasavvuru : Süreç ile Samed Arasındaki Ontoloji Çatışması Alfred North Whitehead’in süreç metafiziği, Tanrı’yı klasik metafizikteki “mutlak, değişmez töz” fikrinden çıkarıp ontolojik bir ilişkisellik alanına yerleştirir. Bu sistemde gerçeklik “şeyler”den değil, “oluş anları”ndan (actual occasions) kurulur; dolayısıyla Tanrı da bu oluş ağının dışında duran salt bir zorunlu varlık değil, onunla ilişki içinde olan bir “kutup” hâline gelir. Buradaki kritik hamle şudur : Varlık değil, oluş (becoming) asıldır. Tanrı da bu oluşun içinde iki kutuplu bir yapı olarak düşünülür : • Primordial Nature : İmkânların, formaların ve düzenin ilkesel ufku. • Consequent Nature : Dünyadaki fiilî süreçlerin Tanrı’da “tecrübe edilmesi”!. Bu ikinci yön, Whitehead’in en radikal iddiasını doğurur : Dünya Tanrı’yı “etkiler”, Tanrı dünya ile birlikte “zenginleşir”!. Bu noktada Tanrı, artık klasik anlamda mutlak değişmezlik ile tanımlanamaz. Çünkü Tanrısal bilgi, tecrübe ve ilişki, s...

İTAAT, İBÂDET VE YÖN BÜTÜNLÜĞÜ

İTAAT, İBÂDET VE YÖN BÜTÜNLÜĞÜ İtaat ve ibâdet, insanın varoluşunda kaçınılmaz olan yönelim biçimleridir. İnsan, yönsüz kalamaz; mutlaka bir referansa bağlanır. Bu bağlanma bazen bilinçli bir tercih, bazen ise fark edilmemiş bir yönlenme olarak ortaya çıkar. Kur’ân’ın temel vurgularından biri bu yönelimin tekleştirilmesidir : “Ellâ te’abudû illâ İyyâH / إِيَّاهُ = O’ndan başkasına ibâdet etmemeniz…” (12/40.) Bu ifade, ibâdeti yalnızca bir ritüel olarak değil, yönün tek bir mutlak referansa bağlanması olarak sınırlar. 1) İTAATİN İKİ FORMU İtaat, yalnızca davranışsal uyum değil, yönlü bir bağlanmadır. Ancak bu yön iki biçimde ortaya çıkar : (A) Bilinçli İtaat Bilinçli itaat, referansını açıkça tanıyan itaattir. İnsan burada kime ve neye yöneldiğini bilir. Ara otoriteler bulunabilir, ancak bunlar nihâî referans değildir. Bu yapı, tek istikâmet ilkesine bağlıdır ve bütün ara yönelimleri bu merkez içinde anlamlandırır. (B) Bilinçsiz İtaat Bilinçsiz itaatte referans görünmez hâle gelir. İns...

ŞEYTAN KİM, STRATEJİSİ NE?!.

Şeytan Kim, Stratejisi Ne?!. : İblo-Humonolojik Yaklaşım 1. Başlangıç Yanılgısı : Şeytanı Dışarıda Aramak Şeytan meselesi genellikle dışsal bir varlık problemi gibi ele alınır. Şeytan, insanın “dışındaki” bir fail, içeride sonuçlar üreten bir güçtür. Oysa Kur'an’ın anlatısı, daha baştan bu çerçeveyi kırar. Çünkü şeytan : • Yaratamaz. • Zorlayamaz. • Hakikat üretemez. • İnsanın iradesini iptal edemez. Sadece çağırır. “Ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.” (14/22.) Bu cümle, dışsal bir güç teorisini değil, içsel karşılık üretimi gerçeğini açar. Dolayısıyla temel soru şudur : Şeytan, insanı nasıl “dışarıdan zorlayarak” değil, “içeriden karşılık bulduracak şekilde” çalışır?!. 2. İblis Kimdir?!. (Sahte Rablik Problemi) İblisin ilk beyanı şudur : “Ben ondan hayırlıyım.” (38/76.) Bu cümle basit bir kibir değil, bir hüküm iddiasıdır. Çünkü “hayırlılık” : • Değer koymaktır. • Ölçü üretmektir. • Sıralama kurmaktır. Bu da “rablik” alanına girer. Burada iblis şu iddiayı taşır : “Değe...

HAYAT : HİTÂB’A CEVAP

Hayat : Hitâb’a Cevap 1. Başlangıç : Hitabın Önceliği İnsan nedir?!. Bu soru, felsefenin, dinlerin ve bütün büyük düşünce geleneklerinin merkezinde yer alır. İnsan akıl mıdır, irade midir, biyolojik bir varlık mıdır, toplumsal bir özne midir, yoksa bunların hepsinden daha derin bir şey mi?!. Bu soruya verilebilecek cevaplardan biri şudur : İnsan, hitaba muhatap olan ve ona cevap veren varlıktır. Hayatın anlaşılması, insanın kendisinden değil, insana yönelen hitaptan başlar. Çünkü insan, varlığı kendisi kurmuş bir özne değildir. Ne doğumunu seçmiştir, ne zamanını, ne dilini, ne de içinde bulunduğu varlık şartlarını. Bu yüzden insanın varoluşu, kendi kendine kapanan bir sistem değil; kendisine yönelmiş bir çağrının içinde açılan bir muhataplıktır. Bu anlamda ontolojik öncelik insanda değil, hitaptadır. Hitap, sadece konuşma değil; varlığın insana yöneliş biçimidir. Kâinatın düzeni, tarihî olaylar, vicdanın sesi ve vahyin kelâmı bu hitabın farklı tezahürleridir. 2. İnsan : Muhatap Varlık ...

KİTÂB'LA İLİŞKİLERİMİZ

Kitâb’la İlişkilerimiz Fâtır Sûresi'nin 29-32. âyetleri, ilk bakışta müminlerin üç gruba ayrıldığını anlatıyor gibi görünür. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, bu âyetlerin aslında insanın Kitâb'la kurduğu ilişkinin farklı derecelerini tasvir ettiği fark edilir. İlginç olan şudur : Âyetlerde sayılan üç grup da Kitâb'ın mirasçıları arasında zikredilmektedir. Yani mesele Kitâb'a sahip olup olmamak değildir. Mesele, Kitâb'ın insan hayatındaki yeri ve işlevidir. Ancak burada önce “Kitâb”ın ne olduğunu sormak gerekir. Çünkü Fâtır Sûresi indiğinde ortada bugün bildiğimiz anlamda iki kapak arasına toplanmış bir mushaf yoktu. Vahiy devam ediyor, âyetler iniyor, insanlar onları dinliyor, ezberliyor ve hayatlarına taşımaya çalışıyordu. Demek ki Kur'an'ın ilk muhatapları için Kitâb, öncelikle bir nesne değil; bir hitaptı. • Bir ses. • Bir çağrı. • Bir Kelâm. Bu sebeple Kitâb’ı yalnızca yazılı metin olarak anlamak eksik kalır. Mushaf, bu hitabın korunmuş şeklidir; fakat...

KÖTÜLÜĞÜN "VARLIĞINI" NASIL ANLAMALIYIZ?!.

Kötülüğün “Varlığını” Nasıl Anlamalıyız?!. Bu metnin temel sorusu şudur : “Kötülük vardır.” dediğimizde aynı tür bir varlıktan mı söz ediyoruz?!. Cevap : Hayır. Burada tek bir varlık dili değil, iki farklı "varlık" katmanı vardır : 1. A Katı : Ontolojik Varlık (= Hakikat / Vâcibü’l-Vücûd) 2. B Katı : Fenomenolojik-Epistemik Düzey (= İnsan bilinci, yönelim, deneyim) Bu iki katman aynı kategoride değildir ve aynı yüklemlerle konuşulamazlar. Gerçek anlamda ontolojik alan yalnızca A düzeyine aittir; çünkü Mutlak ve Hakikî Varlık yalnızca O’dur. 1 ) A Katı : Ontolojik Varlık (= Hakikat Düzeyi) Bu düzeyde Varlık; mutlak, eksiksiz, değişmez ve kendine yeterlidir. (= Samed.) Bu nedenle temel ilke şudur : Vâcibü’l-Vücûd düzeyinde eksiklik ve yokluk, ontolojik birer içerik veya töz değildir. Kötülüğün A’daki Statüsü Bu düzeyde kötülük bağımsız bir “şey” ve ontolojik bir varlık türü değildir. Hakikat içinde ikinci bir ilke, ikinci bir güç veya düalist bir ortak hiç değildir. Kötülük bur...

HAKK’IN, HAKİKATİN VE İMANIN SINIRI

Hakk’ın, Hakikatin ve İmanın Sınırı 1. Vücûd : Ontolojik Zemin Vücûd (وجود), varlığın kendisidir; varlığın kaynağı, zemini ve aslıdır. Vâcibü’l-vücûd : Varlığı zorunlu olan. (= Allah) Mümkin’ül Vücûd / Mevcûd : Varlığı başkasına bağlı olan. Burada temel ilke şudur : Vücûd, sahip olunan bir şey değil; varlığın kendisidir. Bu nedenle Vücûd, Mutlak asıl; mevcûd, Vücûd’a bağlı varlık. 2. Mevcûd (موجود) : Bağımlı Varlık Alanı Mevcûd, Vücûd’dan pay alan varlıktır. • Gerçektir. • Fakat bağımsız değildir. • Kendi kendine kaim değildir. Bu yüzden, mevcûd, Vücûd’un yanında ikinci bir ontolojik ilke değil; Vücûd’a bağlı tezahür alanıdır. 3. Hak (الحق) : Ontolojik Asıl Sabit, gerçek ve batılın karşıtı olan varlık ilkesidir. Bu düzlemde Hak : • Vücûd ile doğrudan ilişkilidir • Ontolojik olarak “asıl olan”dır. Bu yüzden Hak = Vücûd’un kendisidir, asıl varlık düzlemidir. 4. Hakikat (حقيقة) : Tezahür ve İdrak Alanı Hakk’ın mevcûd içinde görünüşü ve idrak edilebilir yönü. Hak değişmez; hakikat, O’nun g...

MAĞARADAN EKRANA

Mağaradan Ekrana : Modern İnsanın Evsizliği İnsanlığın mekânla kurduğu ilişki, bir bakıma emniyet arayışının tarihidir. İlk insan için mağara, yalnızca taşlardan oluşmuş bir kovuk değildi. O, insanı tabiatın tekinsizliği karşısında koruyan; sınırları, yönleri ve merkezi olan sahici bir yurttu. İnsan orada hem kendi acziyetini biliyor hem de sığındığı gerçekliğin içinde güven buluyordu. Bugün ise insanlık bambaşka bir mekâna taşınmış görünmektedir : Ekrana . Modern insan, gününün büyük kısmını ekranların önünde geçiriyor. Haberleri oradan alıyor, dostluklarını oradan sürdürüyor, kimliğini orada inşâ ediyor ve çoğu zaman kendisini de yine orada arıyor. Fakat bu taşınma, yeni bir yurt edinme değil; çoğu zaman köksüzleşmenin yeni biçimidir. Çünkü ekran, insana aynı anda her yerde olma hissi verirken aslında hiçbir yerde olmama hâlini de üretmektedir. Coğrafî sınırların silindiği, zamanın hızlandığı ve her şeyin sürekli akış hâline geldiği dijital dünya, insana sınırsızlık duygusu sunar. Fa...

BÜTÜNCÜL BİLİM VE AHLÂK PARADİGMASI

BÜTÜNCÜL BİLİM VE AHLÂK PARADİGMASI 1. Muhammed Arkoun ve Tarihselcilik Problemi Arkoun’un Radikal Metodu Muhammed Arkoun, Kur’an’ı ve İslam tarihini antropoloji, dilbilim, göstergebilim ve modern sosyal bilimlerin sunduğu araçlarla yeniden okumaya çalışır. Bu yaklaşımda kıssalar ve tarihî anlatılar çoğu zaman yalnızca tarihsel vakıalar olarak değil, aynı zamanda sembolik ve anlam taşıyan metinler olarak değerlendirilir. Fazlur Rahman’dan Ayrılan Yönü Fazlur Rahman’ın temel amacı, Kur’an’ın evrensel ahlâkî ilkelerini çağdaş hayata taşıyabilecek bir yorum yöntemi geliştirmektir. Arkoun ise daha çok İslam düşüncesinin tarih boyunca oluşturduğu zihinsel sınırları, sorgulanamaz kabul edilen alanları ve yorum tekellerini çözümlemeye yönelir. Bu nedenle onun çalışmaları bir sistem kurmaktan çok, mevcut sistemleri eleştirmeye ve görünmeyen varsayımları açığa çıkarmaya odaklanır. Kadim Ortak Miras Doğu ile Batı birbirinden tamamen kopuk iki medeniyet değildir. Grek düşüncesi Mısır, Mezopotamya...