Kayıtlar

HAKÎKÎ VAROLUŞ

Varlığı Anlamaktan Var Eden’e Kul Olmaya : Ontolojik Acziyet ve Hakîkî Varoluş Modern dünya, insanı her şeyin merkezine koyan, onu kendi kendinin mimarı ve evrenin mutlak hâkimi ilan eden büyük bir yanılsamayla ma’luldür. Yüzyıllardır felsefe, insan bilincini parlatarak varlığı “anlamayı”, var olmanın yegâne kanıtı ve zirvesi saydı. Batı felsefesinde ahlâkı epistemolojiden ayırıp, “öteki” üzerinden yeniden kurmaya çalışan Emmanuel Levinas bile, “Varlığı anlamak, var olmaktır.” derken zihinsel ve ahlâkî bir farkındalığa işaret ediyordu. Pekiî, durum gerçekten öyle midir?!. İnsanın varlığı, kendi zihninin sınırlarına veya kendi uhdesine mi bırakılmıştır?!. İnsan, kendini (en azından biyolojik olarak) var eden bir güce ve iradeye sahip midir?!. İnsanın biyolojik mevcûdiyeti olmasa, ahlâkî bir varoluştan söz edilebilir mi?!. Bu soruların peşine düştüğümüzde, felsefenin bittiği ve hakikatin başladığı o büyük sınır çizgisine ulaşırız : Varlığı anlamak yetmez; asıl mesele, Var Eden’i bilmek v...

İMAN VE İTAAT

İman ve İtaat İman , inanç, itikad. Daha geniş perspektiften Allah’a; Meleklerine; Kitâblarına; Elçilerine/Peygamberlerine; Ba’ese = Yeniden dirilmeye, Hesap Gününe, Âhirete inanma. Dikkat ettiyseniz hepsi Allah’a bağlı, Allah’a nisbetli. İtaat , Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğme, O’nun yasalarına = koyduğu hükümlere = dinine uyma, O’nun Sözünü dinleme. İman var, ama itaat yoksa ne olur?!. Soru bu. “Mü’min/İnanan”, şeytan GİBİ olur!. GÖRÜNÜŞTE ÇOOOK TEHLİKELİ bi şey söylemiş oluyorum ama bunun altını dolduracağım. Şöyle : Şeytan da Allah’a inanıyordu. Allah’a Rabbim diyordu, beni Sen yarattın, diyordu.  “Halaktenî min nâr. = Beni ateşten yarattın .” (7/12); “Kâle : Rabbi fenzırnî ilâ yevm-i yüb'asûn.” = Ya Rabbi, bana (onların = insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre/mühlet ver. ” (15/36.) Bunları söyleyen şeytan. Demek ki o da kendisini Allah’ın yarattığını, Rabbinin Allah olduğunu biliyor ve yeniden dirilme gününe İNANIYOR .  O zaman sorun ne?!. = Şeytan ...

VARLIK VE UYANIŞ

Varlık ve Uyanış : Heidegger’den Levinas’a. İslâmî Epistemolojiye Giriş : Niye/Niçin Varız?!. Özet Bu makale, insanlığın en kadim sorusu olan “niye/niçin varız ve neden buradayız?!.” sorusunu felsefî ve teolojik bir düzlemde ele almaktadır. Bu makalede batı felsefesinin ontolojik yaklaşımları (= Heidegger ve Levinas) ile İslâm düşüncesinin (özellikle tasavvufi ve Nebevî gelenek) uyanış kavramları arasındaki ontolojik ve epistemolojik makas incelenmektedir. Çalışmada, modern dünyada ölümün mekânsal ve zihinsel olarak ötelenmesiyle kurulan “küresel uyutma endüstrisi” eleştirilmekte; insanın asıl varlık sebebinin sadece bir varlık farkındalığı (= ontolojik uyanış) değil, “varlığı Var Eden’i idrak ve O’na iradî kulluk” (= teolojik uyanış) olduğu tezi temellendirilmektedir. Anahtar Kelimeler : Varlık Sebebi, Heidegger, Levinas, Vahdet-i Vücûd, Ölüm, İllüzyon, Kulluk. Giriş : Sahne ve Oyuncu Arasındaki Ontolojik Makas İnsanlık tarihi, kendi varoluşunun izini süren düşünürlerin, felsefî siste...

MÛSÂ’NIN GÖREVE HAZIRLANMASI

MÛSÂ’NIN GÖREVE HAZIRLANMASI : TUĞYANA KARŞI TAV’ANIN İNŞÂSI Bir insanın, yeryüzünün gördüğü en mutlak ve gaddar güce (Firavuna) meydan okuyabilmesi için önce kendi iç dünyasında büyük bir devrim yapması gerekir. Hz. Mûsâ’nın Peygamberlik öncesi hayatı, sıradan bir sürgünler veya talihsizlikler silsilesi değildir. Aksine; ilâhî bir el tarafından milim milim işlenen, beşerî zaafların elenip saf bir teslimiyete (tav’an) ulaşıldığı kozmik bir hazırlık sürecidir. I. DOĞUM ÖNCESİ : MUTLAK KARANLIK VE DEVLET TERÖRÜ 1. Sosyo-Politik Yapı ve Sınıfsal Kölelik Dönemin Mısır’ı, piramitlerin görkeminin arkasında insan onurunu ezen devasa bir tuğyan (azgınlık) makinesidir. Toplum iki kesin sınıfa bölünmüştür: Kıptiler : Devletin, toprağın ve hukukun yegane sahibi olan imtiyazlı elitler. İsrailoğulları : Yusuf Peygamber döneminde saygın birer vatandaş olarak Mısır’a gelen, ancak zamanla en ağır işlerde boğaz tokluğuna çalıştırılan, mülkiyet ve yaşam hakkı ellerinden alınmış köleler/paryalar sınıfı...

SİYASAL ANOMİ SOSYAL AFAZİ

SİYASAL ANOMİ VE SOSYAL AFAZİ A’raftaki Çaresizlik : Umudunu Kaybeden Siyaset, Sesini Bulamayan Toplum Bir toplumun çıkmazı, yalnızca kötü yönetilmesiyle başlamaz. Asıl çıkmaz, yönetme iddiasındaki siyasal yapıların çözüm üretme kabiliyetlerini, toplumun ise bu yapılardan hesap sorabilme ve yeni bir irade oluşturabilme gücünü kaybetmesiyle derinleşir. Böyle bir durumda iki ayrı çaresizlik ortaya çıkar : Bir tarafta topluma yön vermesi, sorunlarına çözüm üretmesi ve ortak geleceğini inşâ etmesi beklenen siyaset; diğer tarafta bütün bu başarısızlıkları yaşayan, gören ve hisseden ama bunları değiştirecek ortak bir iradeye dönüştüremeyen toplum vardır. Bu iki çaresizlik birbirinden bağımsız değildir. Birbirini besler, büyütür ve sonunda karşılıklı bir çıkmaza dönüşür. I. SİYASAL ANOMİ : SİYASETİN ÖLÇÜSÜNÜ KAYBETMESİ  Anomi, toplumsal hayatı düzenleyen ortak değerlerin, normların ve ahlâkî ölçülerin bağlayıcılığını yitirmesidir. Siyasal alanda anomi, siyasetin kendisini değerlendirecek ...

YENİDEN MUHASEBE

YENİDEN MUHASEBE Hayatın Ticaretinde Kârımız, Zararımız ve Yanılgılarımız Biz hayatı yaşıyoruz ama hayatı okumayı henüz bilmiyoruz. Daha doğrusu, hayatı çoğunlukla içinden, içinde bulunduğumuz ânın şartlarıyla okuyoruz. Hesaplarımızı kısa vadeli ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize, arzularımıza ve korkularımıza göre yapıyoruz. Bugünü kurtarmayı başarı, yarını güvenceye almayı kazanç, sahip olduklarımızı da kâr zannediyoruz. Fakat bütün bunları yaparken belki de en önemli şeyi unutuyoruz : Hayatın tamamını hesaba katmıyoruz. Meryem Sûresini okurken insanın zihninde böyle bir soru beliriyor : Acaba biz hayatın ticaretinde kâr ettiğimizi sanırken aslında zarar mı ediyoruz?!. Kâr ve zarar hesabımızda temel bir yanlışlık olabilir mi?!. Sûre, sanki bize bütün hesaplarımızı yeniden yapmamızı söylüyor. 1. HAYAT BİR TİCARETTİR İnsan, hayatı boyunca sürekli bir alışveriş içindedir. Zamanını harcar, emeğini verir, imkânlarını kullanır, tercihler yapar ve karşılığında bir şeyler kazanmayı bekler. Ba...

HUZUR’A KABUL

HUZUR’A KABUL VEFD OLARAK GELMEK, VİRD OLARAK SÜRÜLMEK Meryem sûresinin 85 ve 86. âyetleri, insanın âhiretteki karşılanışını iki çarpıcı kelimeyle anlatır :  يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَٰنِ وَفْدًا “Bir gün müttakîleri Rahmân’a, vefd olarak haşredeceğiz.” (Meryem 85) وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ وِرْدًا “Mücrimleri ise susamışlar olarak cehenneme süreceğiz.” (Meryem 86) İki âyet, iki insan topluluğu, iki yöneliş ve iki farklı âkıbet... İlk âyetteki VEFD =وَفْدًا kelimesi, bir yere veya bir makam sahibinin huzuruna heyet olarak gelmeyi, temsil edilerek kabul edilmeyi çağrıştırır. M. Hamidullah’ın bu kelimeye “sefir” karşılığı vermesi de bu anlam alanıyla ilişkilidir. Vefd, sıradan bir gelişten ziyade, itibar gören bir kabulü düşündürür. İkinci âyetteki VİRD =وِرْدًا ise suya varmak, su başına gelmek ve susuzluğunu gidermek için yönelmek anlam alanındadır. Burada mücrimler cehenneme susamışlar olarak sürülmektedir. Artık huzura kabul edilen bir heyet d...

EZZE

EZZÉ, ZEBED, ZEYĞ VE EÛZÜ (Tevâfuk. Ezze, hem de başlığın bir kısaltması oldu : E, Ezze; Z, Zebed; Z, Zeyğ; E, Eûzü.) İnsanın iç dünyasındaki kabarma, doğrultudan sapma ve Allah’a sığınma 1. EZZE : İnsanı Dürten ve Harekete Geçiren Etki Meryem sûresi 83. âyette şöyle buyrulur : أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا “Biz şeytanları kâfirlerin üzerine gönderdik; onlar da bunları şiddetle dürtüp kışkırtıyorlar.” Âyetin ilk dikkat çekici ifadesi “Biz gönderdik”tir. Şeytanların faaliyeti Allah’ın mutlak egemenliğinden bağımsız değildir. Ancak bu, Allah’ın kötülükten razı olduğu veya kötülüğü emrettiği anlamına gelmez. Yaratılmış varlıkların ve insanın tercih alanındaki imtihan düzeni içinde şeytanî etkinin de bir yeri vardır. 43/36’da bu ilişkinin başka bir boyutuyla karşılaşırız : وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ “Kim Rahmân’ın zikrine karşı körleşirse ona bir şeytanı yakın arkadaş yaparız.” Böylece şeyta...

ROTA VE PUSULA : ZİKİR

YAŞANMIŞ HAYATIN HAFIZASI, YAŞANACAK HAYATIN ROTASI VE PUSULASI : ZİKİR Meryem Sûresi 41-65 Üzerinden Retrospektif ve Perspektif Bir Okuma 1. KİTÂB’DA ZİKRETMEK : GEÇMİŞİ HATIRLAMAKTAN DAHA FAZLASI Meryem sûresinin 41. âyetinden itibaren İbrahim, 51. âyetinde Mûsâ, 54. âyetinde İsmâil ve 56. âyetinde İdrîs için tekrarlanan bir ifade dikkat çekicidir : Vezkür fi-l Kitâb... = Kitâb'da zikret!... Bu tekrar, Zikir kavramına alışılmış anlamının ötesinde bir boyut kazandırmaktadır. Burada yalnızca geçmişte yaşamış şahsiyetlerin isimlerini hatırlamak veya hayat hikâyelerini anlatmak söz konusu değildir. Allah’ın Kitâb’da zikredilmesini istediği bu insanlar, hayatlarını Allah’ı merkeze alarak yaşamış kimselerdir. Öyleyse Kitâb’da onları zikretmek, Allah’ı merkeze alan bir hayatın örneklerini insanlığın hafızasında canlı tutmaktır. Bu açıdan Zikir, yalnızca dilin gerçekleştirdiği bir anma faaliyeti değildir. Şuurun, tercihin ve yaşayışın Allah’ı hatırda tutmasıdır. Bir insan Allah’ı diliyle...

CÜMLENİN ÖGELERİ ÜZERİNDEN

CÜMLENİN ÖGELERİ : FÂİLLİK, FİİL VE VARLIK Dilbilgisinden Ontolojiye : İnsan ve Allah’ın Fâilliği 1. CÜMLE VE CÜMLENİN ÖGELERİ Cümle, bir düşünceyi, yargıyı veya oluşu bildiren anlamlı söz dizisidir. Cümlenin kuruluşunda her ögenin kendine özgü bir görevi vardır. Bu görevler, kimin veya neyin iş yaptığını, yapılan işin ne olduğunu ve bu işin hangi şartlarda gerçekleştiğini anlamamızı sağlar. Cümlenin temel ögeleri özne ve yüklemdir. Nesne ve çeşitli tümleçler ise yüklemin anlamını tamamlayan ögelerdir. Cümlenin ögelerini işlevleri bakımından şöyle tanımlayabiliriz : Özne (= Fâil) : Fiili gerçekleştiren, işi yapan veya kendisine bir oluş nispet edilen ögedir. Yüklem : Cümlede yargıyı bildiren temel ögedir. Bir işi, bir hareketi, bir oluşu veya durumu ifade eder. Fiil cümlelerinde fiil, isim cümlelerinde isim veya isim soylu bir kelime yüklem görevindedir. Fiil : Öznenin gerçekleştirdiği işi, hareketi veya oluşu bildiren dil unsurudur. Nesne (= Mef’ûl) : Öznenin gerçekleştirdiği fiil...