Kayıtlar

HADDİNİ BİLMEK

HADDİNİ BİLMEK : FECRDEN FÜCÛRA, HUDÛDULLAHTAN İSTİKÂMETE  Sınırın değil, istikâmetin dili Modern insan “sınır” dediğinde çoğu zaman zihninde bir çizgi canlandırır : Bir alanın içi, dışı ve ikisini ayıran fizikî bir hat. Oysa Kur’an’ın hudûdullah kavramını yalnızca böyle anlamak, kavramın ahlâkî ve mâ’nevî boyutunu kaybetmektir. Hudûdullah bir hapishane duvarı değildir. İnsanın önüne çekilmiş, hareket alanını daraltan, gelişmesini engelleyen mekânsal sınırlar değildir. Allah’ın insan için belirlediği hak, ölçü, sorumluluk ve yetki çerçevesidir. Bu nedenle hudûdu bilmek, insanın kendisini küçültmesi değildir. Haddini bilmek, insanın ne kadar ileri gidebileceğini değil, hangi istikâmette yürümesi gerektiğini bilmektir. Çünkü sınır ile istikâmet birbirinin karşıtı değildir. Bir yönün anlamlı olabilmesi için bir ölçüye ihtiyaç vardır. İstikâmet, sınırsızlık değil; doğru yöne yönelmişliktir. Bu yüzden hudûdullah insanın hareket alanını değil, hareketinin ahlâkî istikâmetini belirler. FE...

NEFRET VE ÖFKE

NEFRET VE ÖFKE Duygudan İntikama, Öfkeden Adâlete İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda duyan = duyumsayan bir varlıktır. Sever, sevinir, korkar, üzülür, öfkelenir, nefret eder. Bunlar insan olmanın arızaları değil, insan oluşun parçalarıdır. Bu nedenle mesele, öfkeyi veya nefreti insanın içinden söküp atmak değildir. Asıl mesele şudur : Duygu insanı mı yönetecek, insan duygusunu mu yönetecek?!. Özellikle öfke söz konusu olduğunda bu soru önem kazanır. Çünkü öfke bazen insanın karşılaştığı haksızlığa verdiği ilk ve doğal tepkidir. ÖFKE : ADÂLETSİZLİĞİN ALARMI İnsan yalnızca kendisine yapılan haksızlığa değil, başkasına yapılan zulme de öfkelenebilir. Çünkü vicdan yalnızca “bana ne yapıldı” diye sormaz; “insana ne yapılıyor” diye de sorar. Bu bakımdan öfke, adâletsizliği fark eden nefsin tepkisidir. Öfke : “Bu yanlıştır” diyebilir fakat öfkenin söylediği ile öfkenin yaptırdığı aynı şey değildir. Öfke bir alarmdır; fakat alarmın kendisi eylemin ölçüsü değildir. Adâletsizliği fark et...

MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK

MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK Rab-Kâinat-İnsan İlişkisini Yeniden Düşünmek İnsan, kâinat ve Allah arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışırken sürekli bir merkez arıyoruz. Çünkü düzen, merkezsiz düşünüldüğünde dağılmaya; emir, kaynağından koparıldığında keyfîliğe; mülk, sahibinden ayrıldığında gaspa dönüşür. Buradan hareketle “server-terminal” benzetmesi, çağdaş insanın anlayabileceği güçlü bir düşünme modeli sunabilir. Fakat buradaki server ve terminali cismanî nesneler olarak değil, kaynak-ilişki-emir-bilgi-düzen ilişkisini anlatan kavramsal terimler olarak kullanıyoruz. 1. SERVER : RAB Kâinatın nihâî merkezi Rab’dir. Rab, kâinatın içinde bulunan bir unsur değildir. O, kâinatın kendisi de değildir. Dolayısıyla “server” benzetmesi Allah’ı bir bilgisayara benzetmek anlamına gelmez. Buradaki server, varlığın nihâî kaynağı, emrin nihâî sahibi, mülkün mutlak mâliki, düzenin ve istikâmetin nihâî belirleyicisi anlamında kullanılan bir modeldir. Kur'an bunu son derece yoğun biçimde ifade eder : ...

FAİZ, RİBÂ MI?!.

FAİZ, RİBÂ MI?!. Artıştan Taşmaya, Taşmadan Gerçek Kazanca Giriş : Aynı Kelime Değil, Aynı Mesele Günlük dilimizde faiz dediğimiz şey ile Kur’an’ın ribâ dediği şey aynı mıdır?!. İlk bakışta mesele basit görünür : Faiz, ribâdır. Fakat kelimelerin köklerine indiğimizde karşımıza daha ilginç bir tablo çıkar. Kur’an’da ribâ (رِبَا) , ر ب و / ر ب ي kökünün anlam alanındadır: artmak, çoğalmak, kabarmak, yükselmek. Feyz (فَيْض), ف ي ض kökünden gelir; akmak, taşmak, yayılmak, sınırı aşarak başka bir alana geçmek. Fevz (فَوْز) ise ف و ز kökünden gelir; kazanmak, başarıya ulaşmak, kurtuluşa ermek. Bunlar yalnızca üç kelime değildir. Aralarında, insanın neye “artış”, neye “taşış” ve neye “gerçek kazanç” diyeceğini sorgulamamıza imkân veren güçlü bir kavramsal ilişki kurulabilir. Çünkü: Her artış kazanç değildir. Her çoğalma gelişme değildir. Her birikim kurtuluş değildir. I. RİBÂ : ARTIŞ Ribâ, en temel anlamıyla bir şeyin artması, çoğalması, kabarması ve yükselmesidir. Bu açıdan ribâda ilk dikka...

ÖLÇÜ

ÖLÇÜ Değer, Sevgi, İrade ve İstikâmet Üzerine I. İNSAN NEYİ ÖLÇÜ ALIYOR?!. İnsan yalnızca bilen, isteyen, seven ve tercih eden bir varlık değildir. aynı zamanda ölçen ve ölçüsüne göre kendisini ayarlayan bir varlıktır. Bir şeyi değerli bulmak, başka bir şeyi daha değerli bulabilmek; birini ötekine tercih etmek; bazı şeyleri öne, bazılarını geriye koymak... Bütün bunların arkasında bir ölçü vardır. Bu nedenle insanın hayatındaki temel soru yalnızca : “ Ne biliyorum ” değildir. Daha temel soru şudur : “ Neyi ölçü alıyorum.” Çünkü ölçü, yalnızca miktarı belirlemez. Değerleri tartar, aralarındaki farkı ortaya koyar, öncelikleri belirler ve bir düzen kurar. Ölçü neyse, değerler ona göre yerleşir. Değerler nasıl yerleşmişse, sevgiler de ona göre dağılır. Sevgiler nasıl dağılmışsa, tercihler de ona göre yapılır. Tercihler ise insanın istikâmetini belirler. Bu yüzden insanın hayatındaki birçok şaşmanın başlangıcı, tercihten bile önce, ölçünün bozulmasıdır. II. Mİ’YÂR : ÖLÇMEK, AYARLAMAK, DÜZEN...

HAZIR-LIK

HAZIR-LIK Yarına Ne Gönderiyoruz?!. Hazır, olabilecek durumlara karşı önceden tedarikli bulunmak demektir. Hazırlık yapmak, bu tedarikin fiil hâlidir; hazırlık ise isim hâli. Demek ki hazırlık, henüz gerçekleşmemiş bir şeye ilişkindir. HAZIRLIK, GELECEK İÇİNDİR . Gelecek ise yalnızca olumlu ihtimalleri değil, olumsuz ihtimalleri de taşır. Bu nedenle insan, gelecekte karşılaşabileceği olumsuzluklara karşı şimdiden hazırlanır; onları önlemek, gerçekleştiğinde karşısında yenilmemek ve mümkünse olumsuzu olumluya çevirmek için tedbir alır. Çünkü gelecekte bizi neyin beklediğini tam olarak bilmiyoruz. Gelecekte başımıza ne gelecek?!. Biliyor muyuz?!. Hazır mıyız?!. İnsan, geleceği tam olarak bilemez. Mevcut verilerden, tecrübelerinden, aklından ve işaretlerden hareketle geleceğe ilişkin tahminlerde bulunabilir. Fakat TAHMİN İLE HABER AYNI ŞEY DEĞİLDİR. Tahmin, bilmeyenin geleceğe ilişkin öngörüsüdür. Haber ise bilenin bildirmesidir. İnsan geleceği tam bilemez. O bilir. Öyleyse insanın gelece...

İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN ONTOLOJİSİ

İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN ONTOLOJİSİ Varlık, Rızâ, İnsan ve Ahlâkî Gerçekleşme Üzerine GİRİŞ : SORUYU DOĞRU YERDEN SORMAK İyilik nedir?!. Kötülük nedir?!. Bu iki soru, ilk bakışta ahlâkın soruları gibi görünür fakat biraz derinleştirildiğinde, bizi doğrudan varlık problemine götürür. Çünkü “iyi” ve “kötü” dediğimiz şeylerin yalnızca insanın değerlendirmesinden ibaret olduğunu söylersek, şu soruyla karşılaşırız : İnsan neye göre iyi veya kötü demektedir?!. Bir toplumun iyi dediğine başka bir toplum kötü diyebilir. Bir insanın hayır sandığı şey, başka bir insan için şer olabilir. Hatta insanın bugün kendisi için iyi gördüğü bir şeyin yarın kendisi için kötü olduğunu fark etmesi de mümkündür. Öyleyse insanın “ iyi” ve “kötü” hükmü , tek başına nihâî ölçü olamaz. Kur'an bu insanî sınırlılığı son derece çarpıcı biçimde ifade eder : وَعَسَىٰ أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ۖ وَعَسَىٰ أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “ Ol...

DÜŞÜNCEDEN TEVHÎDE

DÜŞÜNCEDEN TEVHÎDE Düşüncenin İnsanda Oluşumu, Uyum, İstikâmet ve Ortak Rab İnsan düşünür. Düşünme, zihninde hazır bulunan birtakım düşünceleri harekete geçirmekten ibaret değildir. Düşünce, insanın hayatla ilişkisinin içinde oluşur. İnsan önce yaşar. Hayat ona dokunur. Her olay, her insan, her söz, her görüntü, her acı, her sevinç, her ihtiyaç, her kayıp, her karşılaşma insanın iç dünyasında iz bırakır. Bu dokunuş, yalnızca dışarıda olup biten bir olay olarak kalmaz. İnsan onu yaşantı hâline getirir, sonra da yaşantıyı anlamlandırmaya çalışır. Ve onu isimlendirir. • “Bu nedir?!.” • “Bana ne oldu?!.” • “Ben ne yaşadım?!.” • “Bu neden oldu?!.” Böylece yaşantı, insanın zihninde kavranabilir bir biçime dönüşmeye başlar. Burada bilgi oluşur fakat bilgi henüz düşüncenin kendisi değildir. Bilgi, düşüncenin malzemesidir. I. Düşüncenin Ham Maddesi : Hayat İnsan hayatın dışında düşünmez. Düşüncenin ilk malzemesi hayattır. İnsan görür, işitir, dokunur, koklar, tadına varır; insanlarla karşılaşır...

BÜYÜME, NEREYE?!.

BÜYÜME, NEREYE?!. Kansere Benzeyen Büyüme Üzerine Dünya büyüyor, pekiî insan büyüyor mu, yoksa küçülüyor mu?!. Bize sürekli büyüdüğümüz söyleniyor. Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde %2.3 büyümüş. Hemen hemen tüm ekonomiler büyüyor. Üretim büyüyor. Tüketim büyüyor. Teknoloji büyüyor. Veri büyüyor. Şirketler büyüyor. Servet büyüyor. Hız büyüyor. Şehirler büyüyor. Enerji ihtiyacı büyüyor. Ulaşım büyüyor. Dijital dünya büyüyor. Her yıl daha fazla üretiyor, daha fazla tüketiyor, daha fazla veri işliyor, daha fazla enerji kullanıyor, daha fazla mal ve hizmet dolaşıma sokuyoruz. Bütün bunlara tek bir kelimeyle isim veriliyor : Büyüme. Pekiî Büyüme Nereye?!. Asıl soruyu nedense sormuyoruz. Çünkü “büyüme” kelimesi, daha baştan olumlu bir anlam taşıyor. Bir şey büyüyorsa iyiye gidiyor kabul ediyoruz. Küçülmek kötü, büyümek iyi. Oysa bu, hayatın kendisi tarafından bile doğrulanmayan bir varsayım. Her Büyüme Gelişme Değildir . Kanser de büyür. Sorun onun büyümesi değildir yalnızca; ...