Kayıtlar

ŞEYTÂNÎ ALGORİTMALARDAN KORUNMA

ŞEYTÂNÎ ALGORİTMALARDAN KORUNMA MANİFESTOSU Dijital çağda vesvese artık yalnızca içimizden gelen bir fısıltı değildir. Ekranlardan sızan, dikkatimizi parçalayan, zaaflarımızı izleyen, arzularımızı kışkırtan ve bizi fark ettirmeden belirli tercihlere yönelten algoritmik bir akış da vesvesenin çağdaş biçimlerinden biri hâline gelmiştir. Buradaki mesele teknolojinin kendisi değil, insanın teknoloji karşısındaki konumudur. Algoritma önerir; insan seçer. Makine hesaplar; insan hükmeder. Veri toplar; insan anlamlandırır. Yapay zekâ cevap verir; insan sorumluluk taşır. İnsanın asıl imtihanı, makinenin güçlenmesi değil; insanın kendi iradesinin makinenin gücü karşısında zayıflamasıdır. Bu sebeple dijital dünyada korunmak, teknolojiden kaçmak değil; özne olarak kalmayı öğrenmektir. 1. SIĞINMA VE NİYET Eûzü-Besmele Kalkanı Besmelesiz eylem yoktur. Ekrana bakmadan, klavyeye dokunmadan, bir arama yapmadan, bir algoritmaya soru sormadan önce niyetimizi yoklarız : “Zaaflarımı gözetleyerek beni yönle...

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ Rab, bizi yaratan ve yaşatandır. Ama burada durup düşünelim. Rab, bizi yaratmış ve sonra kendi hâlimize bırakmış değil. Yaratma da yaşatma da olup bitmiş, kapanmış, geçmişte kalmış birer işlem değil. O, her an yaratıyor. O, her an yaşatıyor. Biz de her an O’nun yaratması ve yaşatması içinde varlığımızı sürdürüyoruz. “Külle yevmin Hüve fî şe’n.” = “O, her an bir şe’n üzeredir.” (55/29) Öyleyse asıl soru şudur : Bizim Rable ilişkimiz sahici mi, ciddî mi?!. Yoksa Rabbimiz bizim için yalnızca inandığımız bir isimden, tekrarladığımız birkaç cümleden, dilimizde dolaşan bir kavramdan mı ibaret?!. Daha açık soralım : Rabbimizi gerçekten ciddiye alıyor muyuz?!. Çünkü O, bizi yaratandır. Biz ise yaratılmışız. O, bizi yaşatandır. Biz ise O’nun yaşatmasıyla yaşamaktayız. O, bizi yeniden yaratacağını bildirendir. Biz ise bir gün O’nun huzurunda hesap vereceğiz. Bütün bunları biliyoruz ama bilmekle yaşamak aynı şey değil. İşte burada Kur’an’ın çok daha ağır bir uyarısı önümüze ...

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE MESELESİ

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE MESELESİ İnsan gerçekten özgür müdür, dilediğini dileyebilir mi; yoksa insanın dilemesi de Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna göre, aslında insanın elinde gerçek bir tercih yok mudur?!. İrade meselesi, kelâm tarihinin en çetin meselelerinden biridir. Bir tarafta insanın sorumluluğunu anlamsızlaştıracak kadar güçlü bir cebr anlayışı; diğer tarafta insanın fiillerini Allah’ın yaratmasından bağımsızlaştırabilecek kadar geniş bir özgürlük anlayışı vardır. Oysa Kur'an’ın ortaya koyduğu insan tasavvuru, bize iki uçtan birini seçmek zorunda olmadığımızı gösteriyor. CEBR DE YOK; SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DE İnsan gerçekten diler ama mutlak biçimde dilemez. İnsan gerçekten seçer ama bağımsız bir varlık olarak seçmez. İnsan gerçekten sorumludur ama kendi kendisinin yaratıcısı değildir. Meseleyi doğru yere koyabilmek için önce şu ayrımı yapmak gerekir : Dilemek, yaratmak değildir. DİLEMEK BAŞKA, YARATMAK BAŞKA Kur'an insana açıkça dileme imkânı tanır :فَمَن شَاءَ اتَّخَذَ إِل...

MÂİDE / SOFRA

MÂİDE / SOFRA Havârilerin Mâide Talebi, İtmi’nan, Şâhitlik ve Sorumluluk 1. Başlangıç Noktası Mâide sûresinin 110–120. âyetleri, özellikle 112–115. âyetlerde anlatılan mâide/sofra olayı bakımından ayrıca araştırılmaya değer görünmektedir. Havâriler, Îsâ’ya : “ Rabbin bize gökten bir mâide indirebilir mi? ” (5/112) diye sorarlar. Burada ilk dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Havâriler hemen önce “ âmennâ ” diyerek Îsâ’ya ve Allah’a iman ettiklerini açıkça ilan etmişlerdir. (5/111) Dolayısıyla mâide talebini doğrudan “iman etmiyorlardı” şeklinde açıklamak isabetli değildir. 2. İman ile İtmi’nan Aynı Şey Değildir Havâriler taleplerinin gerekçesini kendileri açıklar : “ Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahitlerden olalım .” (5/113) Burada özellikle : تَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا = kalplerimiz mutmain olsun ifadesi önemlidir. Dolayısıyla burada, iman → itmi’nan arasında bir mesafe bulunduğu düşünülebilir. Bu, mutlaka “imanlarında şüphe vardı” de...

NÂGATALLÂH

Göklerin ve Yerin Mülkünden İnsanın Emanetine : Kozmik Denge, Sosyal Adâlet ve Mülkiyet Hesabı Kâinat, sarsılmaz bir ortaklaşa nöbet düzeni ve mutlak bir denge üzerine kurulmuştur. Güneş ışığını ve ısısını hiç kimseden esirgemez; ay, geceyi aydınlatma görevini gündüzden devralırken mülk iddia etmez. Şems Sûresinde göğe, yere, geceye ve gündüze yapılan o muazzam yeminler (11 yemin), insana makro âlemdeki ortak ekosistemi öğretir. Evren, kelimenin tam anlamıyla ilâhî/ilâhın bir kamu alanıdır. Ancak insan, bu kozmik kamu düzeninin içine adım attığında, varoluşsal bir imtihanla karşı karşıya kalır : Mülkiyetle kurduğu ilişki. Arap dilinin derinliklerinde inkârcı psikolojisini vuran o sert “LÂ!” (= Hayır! Sandığınız gibi değil!) haykırışı, aslında insanın yeryüzündeki en büyük yanılgısını parçalar. İnsan, sınırları kendine ait olmayan bir dünyada, sahip olduğu metaları, toprakları ve su kaynaklarını kendi mutlak gücü zanneder. Oysa Kur'an’ın mülkiyet felsefesinde, insan bir mâlik (mutla...

GEMİ

GEMİ Gemi nedir?. Gündelik anlamıyla gemi, su üzerinde yol almak üzere yapılmış bir taşıttır. İnsanları ve yükleri bir yerden başka bir yere götürür. Karada yürürüz; denizde ise yürüyemeyiz. Gemi, tam da bu imkânsızlığın içinden bir imkân çıkarır : İnsan, kendi gücüyle aşamayacağı bir denizin üzerinde, bir geminin taşımasıyla yol alır. Gemiye binen insan yüzmüyor, denizi yenmiyor, bir yerden bir yere taşınıyor. Dünya gemisi de bize âhiret yurduna taşıyor. Belki de geminin ilk büyük anlamı burada başlar. Gemi, insana kendi gücünün yetmediği bir yerde yolculuk imkânı verir. Üstelik gemiye bindiğimizde, çoğu zaman onun bizi taşıdığını düşünmeyiz bile. Gemi sağlamdır, deniz sakindir, yolculuk olağandır. İnsan oturur, konuşur, yer, içer, uyur; gemi ise sessizce yoluna devam eder. Tâ ki... Gemiye bir şey olana kadar. GEMİ ZARAR GÖRÜRSE?!. Bir arıza çıkar, su almaya başlarsa?!. Çook şiddetli bir fırtına çıkarsa?!. İşte o zaman, az önce bize güven veren gemi bir anda hayatî bir mesele hâline g...

PANOPTİKONDAN MİRSÂDA

PANOPTİKONDAN MİRSÂDA Gözetimden Boşluksuz İlâhî Murâkabeye (Bentham ve Foucault’dan Nebe Sûresi 21. Âyetine) Özet Gözetim, insan davranışını düzenlemenin en eski ve en güçlü araçlarından biridir. Jeremy Bentham’ın panoptikon tasarımı, gözetimi mimarî bir düzene dönüştürmüş; Michel Foucault ise bu modeli modern disiplin toplumunun işleyişini açıklayan bir iktidar teknolojisi olarak çözümlemiştir. Panoptikonun temel gücü, gözetleyenin gerçekten her an gözetlemesinden ziyade, gözetlenenin her an gözetleniyor olabileceğini düşünmesidir. Böylece gözetim ihtimali davranışı düzenler ve dışsal denetim öz-denetime dönüşür. Kur'an’ın gözetim anlayışı ise bundan farklı bir ontolojik zemine dayanır. Nebe Sûresi 21. âyette geçen mirsâd, gözetmek, kollamak, beklemek ve pusu kurmak anlam alanına sahiptir : إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا = " kesinlikle cehennem bir mirsâddır.” Bu ifade, cehennemi bağımsız bir fail hâline getiren bir “ metafizik kamera ” tasavvuru olarak değil, Allah...

İHLÂSEYN

İHLÂSEYN İnancın İçi ve Dışı Kâfirûn ve İhlâs sûrelerine birlikte ihlâseyn denir. Resûlullahın bu iki sûreyi özellikle sabah namazının sünnetinde okuduğu ve okunmasını tavsiye ettiği, altı büyük Hadis kitabından dördü (= Müslim, Tirmizî, Ebû Davut, Nesâî) rivayet eder. (Buharî ve İbn Mâce’de bu rivayet yok.) Pekiî, niçin özellikle bu iki sûre?!. Çünkü itikatta ihlâsın hâli ve hâlis tevhîdin özü/özeti bu iki sûrede son derece berrak biçimde ortaya konur. Bu iki sûreye mukaşkışateyn de denir : İnsanı şirk ve nifaktan uzaklaştıran, onlardan arındıran iki sûre. Aynı adlandırmanın Felak ve Nâs sûreleri için de kullanıldığı rivayet edilmiştir. Peki bu iki sûrede ne var?!. KÂFİRÛN’DA NET BİR DURUŞ VE TAVIR; İHLÂS’TA SAF, ARI-DURU, HÂLİS BİR İNANÇ VAR. İhlâs , bu inancın İÇERİDEKİ hâlidir; Kâfirûn ise onun DIŞARIDAKİ hâli. İhlâs , dinin GÖRÜNMEYEN yüzüdür;  Kâfirûn , GÖRÜNEN yüzü. İhlâs KAYNAK tır;  Kâfirûn , o kaynağın TEZAHÜRÜ . İhlâs GÜÇ tür;  Kâfirûn , o gücün DURUŞA D...

VEFÂT, MEVT, UYKU VE DİRİLİŞ

VEFÂT/TEVEFFÎ – MEVT – NEVM – BE’AS Kur’ân’ın Dört Kavramlı Sistemi Kur’ân’ın uyku, ölüm ve yeniden hayata dönüş hakkındaki anlatımını yalnızca “ölmek ve dirilmek” karşıtlığı üzerinden okuduğumuzda, metnin kendi kavramları arasındaki önemli ayrımları gözden kaçırabiliriz. Oysa Kur’ân’ın kelime örgüsünde dört kavram özellikle dikkat çekmektedir: • Teveffî = تَوَفِّي • Mevt = مَوْت • Nevm = نَوْم • Be’as = بَعْث Bunları birbirinin müteradifi kabul etmek yerine, Kur’ân’ın bu kelimeleri nasıl ilişkilendirdiğine baktığımızda oldukça dikkat çekici bir sistem ortaya çıkmaktadır. TEVEFFÎ : ALINMA Vefâtın ve تَوَفَّى / يَتَوَفَّى fiilinin kökü و ف ي’dir. Bu kökün anlam alanında “tamamlamak, bütünüyle almak, eksiksiz almak” anlamları bulunmaktadır. Dolayısıyla teveffîyi doğrudan “ölüm” diye tanımlamak, kelimenin kullanım alanını gereksiz yere daraltır. Bunun en güçlü delillerinden biri 39/42’dir : اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا = “ Allah, ...

BE'AS

BE’AS Kur’ân’da be’as (بعث) denilince zihnimizde hemen ölüm ve kıyamet sonrası diriliş beliriyor. Oysa Kitâb’ın kelime örgüsüne biraz daha yakından baktığımızda, be’asin yalnızca “ölmüş olanı yeniden diriltmek” anlamına sıkıştırılamayacağını görürüz. Çünkü Kitâb, teveffî ile mevti birbirinden ayırdığı gibi, teveffîden sonra gerçekleşen be’ası da bize açıkça gösterir. Allah Azze ve Cell şöyle buyurur : وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ = “Geceleyin sizi teveffî eden, gündüz yaptıklarınızı bilen ve sonra sizi onda be’as eden O’dur .” (6/60) Burada insan geceleyin teveffî edilir, sonra gündüz be’as edilir. Fakat gece uyuyan insan ölmüş değildir. Öyleyse burada teveffî = ölüm değildir. Teveffî, ölümde de gerçekleşebilir; fakat her teveffî ölüm değildir. Nitekim başka bir âyet bu ayrımı son derece açık biçimde ortaya koyar : اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا = “ Allah, ne...

HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK

HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK İnsan, sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya çok yatkındır. “Benim evim.” “Benim param.” “Benim bilgim.” “Benim başarım.” “Benim sağlığım.” “Benim yeteneğim.” “Benim itibarım.” “Benim çevrem.” “Benim sevdiğim insanlar.” “Benim hayatım.” “Benim bedenim.” Fakat bütün bunların önüne tek bir soru koyduğumuzda insanın kendisiyle ilişkisi değişmeye başlar : Bunları bana kim verdi?!. İşte Hamd, bu soruyu unutmamaktır. Kur'an’ın ilk cümlelerinden biri bu yüzden : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ  “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (1/2) Bu, Allah’a bizim tarafımızdan verilmiş bir övgü değildir. Allah bizim Hamdimize muhtaç değildir. Kur'an bunu açıkça söyler : فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ “Şüphesiz Allah Ğaniyy’dir, Hamîd”dir.” (14/8) O, bizim Hamdimizle Hamîd olmaz. Hamde bizim ihtiyacımız vardır. Çünkü Hamd, Allah’a bir şey kazandırmak için değil, insanı doğru yere yerleştirmek için. Hamd Kime Olur?! Hamd, yalnızca verilene ...