Kayıtlar

SALÂTLA KURULAN HAYAT

SALÂTLA KURULAN HAYAT Hayata dokunan salât. Hayatı ıskalayan salât. Günde beş vakit namaz kılıyoruz. Beş vakit namazı reddetmiyoruz. Aksine, onu hayatımızın içinde beş önemli durak; beş kez yoğunlaşma, ziplenme ve yeniden kalibre olma vakti olarak görüyoruz. Fakat tam da burada bir soru sormamız gerekiyor : Beş vakit namaz kılmak, salâtı hayatımıza ikame etmek için yeterli midir?!. Çünkü Kitâb’a baktığımızda salâtın yalnızca beş kısa zaman aralığına sıkıştırılmış bir eylem olmadığını görüyoruz. 17/78’de : أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَىٰ غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ  “Salâtı güneşin dülûkundan gecenin kararmasına kadar ikâme et; fecrin Kur'an ını da...” diye başlayan bir zaman örgüsüyle karşılaşıyoruz. Burada dikkat çekici olan, Kitâb’ın bize “beş vakit” diye bir sayı vermesinden çok, salâtı günün zaman örgüsü içine yerleştirmesidir. 11/114’te gündüzün iki tarafı ve gecenin yakın bölümleri; başka âyetlerde fecr, güneşin doğuşu, batışı, gündüz, gece, bükraten ve ...

PUTUN TARİHİ : TAŞTAN ALGORİTMAYA

PUTUN TARİHİ : TAŞTAN ALGORİTMAYA İnsanlık tarihi boyunca “put” kavramının biçimi değişti. Ancak değişen yalnızca putun maddesi, görüntüsü veya adıydı; putlaştırma eğilimi varlığını sürdürdü. Taştan yapılmış bir heykel, gökyüzündeki bir yıldız, bir hükümdar, kutsal bir tasvir, bir ideoloji, para, şöhret, hatta bugün bir algoritma… Bunların hiçbiri kendi başına “put” değildir. Put, sınırlı ve yaratılmış olanı mutlaklaştırdığımız; ona kendisinde bulunmayan bir güç, değer veya belirleyicilik yüklediğimiz anda ortaya çıkar. Bu nedenle putperestliğin tarihi yalnızca heykellerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın neyi mutlaklaştırdığının tarihidir. Ve bu tarih doğrusal değildir. İnsan bazen putu taştan zihne taşır; bazen zihnindeki putu yeniden taşlaştırır. Biçimler değişir, fakat mekanizma aynı kalabilir. TAŞTAN BAŞLAYAN HİKÂYE Anadolu Medeniyetleri Müzesini defalarca ziyaret ettim. Her ziyaretimde beni etkileyen şeylerden biri, bugün cam vitrinlerin ardında tarihsel eserler olarak gördü...

SAF

SAF Saf; temiz, arı-duru, hâlis olan demektir. Fakat aynı kelime, yan yana dizilmiş insanların oluşturduğu sıra düzenini de ifade eder. Buradan hareketle “aynı safta olmak”, yalnızca fiziksel olarak aynı çizgide durmak değil; aynı düşünceyi, aynı değeri ve aynı ideali paylaşmak, aynı istikâmete yönelmek anlamına da gelir. Bu üç anlam aslında birbirinden bağımsız değildir. Çünkü gerçek anlamda saf olmak, önce iç dünyada arı-duru, hâlis olmaktır. İnsanın niyeti, yönü ve bağlılığı berraklaştıkça hangi safta durduğu da belirginleşir. Safın dış görünüşü bedenlerin yan yana gelmesidir; asıl saf ise kalplerin, iradelerin ve tercihlerin aynı istikâmette buluşmasıdır. Namazda saf tutarız. Yan yana dururuz. Zengin-fakir, yönetici-yönetilen, güçlü-zayıf, makam sahibi-makamdan yoksun ayrımı gözetilmez. Herkes aynı kıbleye yönelir, aynı hareketleri yapar ve aynı Rabbin huzurunda durur. Bu, İslâm’ın son derece güçlü bir toplumsal mesajıdır : İnsanların Allah karşısındaki konumu, dünyevî statülerine ...

PARA : ÇAĞIN EN TEHLİKELİ SİLAHI

ÇAĞIN EN TEHLİKELİ SİLAHI : PARA İnsanlık tarihi boyunca güç; namluların ucunda, orduların ayak seslerinde ve fethedilen topraklarda arandı. Savaşlar çoğu zaman silahlarla yapıldı; iktidarlar toprakları askerlerle ele geçirdi, toplumları zor kullanarak denetim altına aldı. Fakat modern dünyada güç kullanımının biçimi önemli ölçüde değişti. Bugün bir toplumu etkilemek, bir ülkeyi baskı altına almak veya milyonlarca insanın hayatını değiştirmek için her zaman tanklara, uçaklara ve ordulara ihtiyaç duyulmuyor. Para, görünürde sessiz; sonuçları bakımından ise son derece güçlü bir araç hâline geldi. Para artık yalnızca bir değişim aracı değildir. Ekonomik gücün siyasî güçle birleştiği yerde para; davranışları yönlendiren, fırsatları dağıtan, bağımlılık üreten ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştirebilen bir güç aracına dönüşebilir. KURGULANMIŞ TUZAKLAR : BORSA VE DÖVİZ Bu gücün en tartışmalı biçimde ortaya çıktığı alanlardan biri finansal piyasalardır. Borsa, özünde sermayenin üretken faal...

DİNAMİK KUR’AN

DİNAMİK KUR’AN Nâsih ve Mensuh Meselesini Yeniden Düşünmek Kur’an’ı anlamaya çalışırken belki de en başta cevaplamamız gereken soru şudur : Kur’an nasıl bir Kitâb’tır (= Hitâb’tır)?!. Eğer Kur’an’ı yalnızca elimizdeki Mushaf olarak görürsek, vahiy ile hayat arasındaki ilişkiyi anlamakta zorlanırız. Çünkü Mushaf elimizdedir; fakat vahyin ilk muhataplarının hayatı, toplumların değişimi, insanın dönüşümü ve tarihin akışı Mushaf’ın sayfalarının dışında gerçekleşmektedir. Oysa Kur’an, hayatın dışından hayata bırakılmış donuk bir metin değildir. Kur’an, hayata müdahil olan ilâhî Hitâb’dır . Allah insanı bulunduğu yerden çağırır. İnsan ve toplum hangi şartlarda yaşıyorsa, vahiy o şartlarla temas eder. Fakat vahyin amacı insanı bulunduğu yerde muhafaza etmek değildir. Vahiy, insanı bulunduğu yerden daha ileri taşır. Bu sebeple Kur’an’ın dinamizmini görmezden gelerek nâsih-mensuh meselesini anlamaya çalışmak, meseleyi daha başlangıçta yanlış yere yerleştirmek olabilir. Çünkü, • Hayat dinamiktir...

NEDEN SALÂTLA SABIR?!

NEDEN SALÂTLA SABIR?! Önce iki kavramı, Kur'an’daki kullanım bağlamlarını gözeterek açıklığa kavuşturalım. Salât, burada yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen biçimsel bir ibâdet anlamında kullanılmıyor. Daha geniş anlamıyla kulun Allah’a yönelişini, bu yönelişi bilinçli olarak yenilemesini ve hayatını bu istikâmet üzerinde tutmasını sağlayan kulluk eylemidir. Namaz, bu salâtın somut ve düzenli tezahürüdür. Sabır ise yalnızca acıya veya sıkıntıya katlanmak değildir. Kur'anî anlamıyla hakikatten ve doğru istikâmetten ayrılmamak; karşı direnç, güçlük ve zamanın baskısı karşısında çözülmeden sebat etmektir. Bu iki tanım birlikte düşünüldüğünde soru kendiliğinden ortaya çıkar : Neden özellikle salât ve sabır?!. Neyin yardımı, neden yardım istiyoruz; işimiz gerçekten zor mu?!. Klimalı camilerde, sıcak evlerde namaz kılmanın neresi zor?!. Sabır da neyin nesi?!. Salât (= namaz) bizi ZOR BİR GÖREVE hazırlıyor olmasın!. Bakara 214. âyete kulak verelim : “ Siz, sizden önce gelip g...

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR

TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR Bu metin, ilk bakışta birbirinden bütünüyle farklı görünen iki uç örnek üzerinden aynı temel meseleyi konuşacaktır : Tanrı’nın dediği/istediği olur. Birinci örnek Hz. İsâ’nın ölümü meselesidir. İkinci örnek ise bireysel ve organize kötülüktür. İlkinde insanlar Allah’ın Elçisini ortadan kaldırdıklarını düşünürler. İkincisinde insan, kötülüğü seçerek Allah’ın iradesine karşı geldiğini düşünür. Her iki durumda da temel soru aynıdır : İnsanın fiili ile Tanrı’nın mutlak iradesi arasındaki ilişki nedir?!. Hz. İsâ’nın Ölümü Meselesi Žižek ve Kilisenin Kozmik Draması Slavoj Žižek, Acı Çeken Tanrı kitabı bağlamında Hz. İsâ’nın çarmıhtaki : “Tanrım, beni neden terk ettin?! ” feryadına devasa bir kozmik anlam yükler. Hristiyan teolojisinin bazı yorumlarında çarmıhta acı çeken ve ölenin bizzat Tanrı olduğu kabul edilir. Böylece çarmıh, Tanrı’nın kendi kendisini terk ettiği, hatta kendi kendisini inkâr ettiği bir kozmik dramaya dönüştürülür. Burada öncelikle ontolojik...

KESBİN GÜVENCESİ : VEHB

Kesbin Güvencesi : Vehb İnsan, hayatına dikkatle baktığında çok temel bir gerçekle karşılaşır : Kendisinin kesb edebilmesinden önce, kendisine verilmiş olanlar vardır. Varlık verilmiştir. Hayat verilmiştir. Beden verilmiştir. Fıtrat verilmiştir. Akıl verilmiştir. İrade verilmiştir. Görme, işitme, düşünme, seçme ve yönelme imkânı verilmiştir... İnsan daha hiçbir şey kazanmadan önce, kendisine verilmiş olanların içindedir. Demek ki vehb, kesbden öncedir. Sonra kesb başlar. İnsan kendisine verilmiş olanlarla yönelir, seçer, çalışır, inanır, amel eder, doğruda sebat etmeye çalışır. Kesb, insanın sorumluluk alanıdır. İnsan kendi payına düşeni yapmak zorundadır. Fakat burada ince bir ayrım ortaya çıkar : Kesb etmek başka, kesbini güvence saymak başkadır. İnsan kesb eder; fakat kendi kesbini, kendisi için mutlak bir güvenceye dönüştüremez. Çünkü insan yalnızca yaptığı amellerden ibaret değildir. O amelleri yapan bir kalbi vardır. Ve o kalp, sabit bir nesne değildir. Kalp Inkılâb Edebilir Belk...

İ‘TİKÂF

İ’TİKÂF : ALLAH’A YÖNELİŞTEN İNSANA DÖNÜŞE İ’tikâf denildiğinde zihnimizde çoğu zaman insanlardan uzaklaşmak, yalnız kalmak ve gündelik hayatın dışına çıkmak canlanır. Bu yüzden i’tikâf, Türkçede sıkça “inzivâ” kavramıyla karşılanır. Fakat bu karşılık, Kur’an’ın tercih ettiği kavramın anlam alanını bütünüyle karşılamıyor olabilir. Çünkü i’tikâfın merkezinde insanlardan uzaklaşmak değil, bir şeye yönelip onda yoğunlaşmak ve kalmak vardır. Kur’an i’tikâfı şöyle ifade eder : وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ = “...siz mescitlerde i’tikâfta iken ...” (2:187) Buradaki âkifûn, عكف = A-K-F kökünden gelir. Bu kökün anlam alanında bir şey üzerinde durmak, kalmak, bir şeye yönelmek, ona kendini vermek, ondan ayrılmayıp onda yoğunlaşmak anlamları bulunur. Dolayısıyla âkif, sadece “yalnız kalan” insan değildir. Âkif, bir şeye yönelmiş ve yöneldiği şey üzerinde yoğunlaşmış olandır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü insanlardan uzaklaşmak tek başına herhangi bir manevî değer taşımaz. İnsanlardan uzakla...

ALLAH KİMLERİ SEVER, KİMLERİ SEVMEZ

ALLAH KİMLERİ SEVER, KİMLERİ SEVMEZ 1. Allah kimleri sever?! Kur’ân’ın açık ifadeleriyle : Muhsinleri = İyiliği/güzelliği gerçekleştirenleri sever : 2:195; 3:134; 3:148; 5:13; 5:93 Tevvâbları = Sürekli dönüş yapanları, tövbe edenlei sever : 2:222 Mutatahhirleri / Mutahhirleri = Arınanları sever : 2:222; 9:108 Müttakîleri = Takvâ sahiplerini sever : 3:76; 9:4; 9:7 Sâbirleri = Sabredenleri, sebat edenleri sever : 3:146 Mütevekkilleri = Allah’a tevekkül edenleri sever : 3:159 Muksitleri = Adâleti gözetenleri sever : 5:42; 49:9; 60:8 Allah yolunda saf tutanları sever : 61:4 Allah’ı seven ve Resûle ittibâ edenleri sever : 3:31 Allah’ın sevdiği ve O’nu seven topluluğu sevenleri sever : 5:54 Bu listeye özellikle Tövbe 9:4 ve 9:7'yi koymak gerekiyor. Çünkü bağlamda müşriklerle yapılmış antlaşmalar söz konusu; antlaşmaya sadık kalanlara karşı aynı sadakatin gösterilmesi isteniyor ve hemen ardından “Allah müttakîleri sever” deniyor. Yani burada âidiyet değil, takvâ ile somutlaşan davranış ...

İMTİHAN SORULARI VE İLÂHÎ ADÂLET

İmtihan Soruları ve İlâhî Adâlet Hayat bir imtihandır. Fakat herkese aynı sorular sorulmaz. Kimi erkeklikle, kimi kadınlıkla; kimi gençlikle, kimi ihtiyarlıkla; kimi zenginlikle, kimi fakirlikle; kimi ilimle, kimi cehaletle; kimi hastalıkla, kimi sağlıkla imtihan edilir. Üstelik bu hâller her zaman sabit de değildir. İnsan fakirken zengin olabilir, sağlıklıyken hastalanabilir, cahilken öğrenebilir, gençken ihtiyarlayabilir. Bazen aynı insan, hayatının farklı dönemlerinde birbirinin zıddı gibi görünen sorularla karşılaşır. İlk bakışta bu farklılık bir adâletsizlik gibi görülebilir. Oysa burada eşitlik ile adâleti birbirine karıştırmamak gerekir. Adâlet, herkese aynı sorunun sorulması değildir. Herkese aynı şartların verilmesi de değildir. Çünkü insanların imkânları, bilgileri, bedenleri, çevreleri ve hayat içindeki konumları aynı değildir. Dolayısıyla imtihanın soruları da aynı değildir. Fakat soruların farklı olması, hakikatin de farklı olduğu anlamına gelmez. Fakir olmak otomatik olar...