Kayıtlar

FÂTİHÂ’NIN ONTOLOJİK ve TEOLOJİK DERİNLİĞİ

FÂTİHÂ’NIN ONTOLOJİK ve TEOLOJİK DERİNLİĞİ  (Varlık Tasavvurundan Tanrı Tasavvuruna Doğru Bir Okuma) Fâtihâ, yüzeyde bir duâ formu olarak görünür; fakat yapısal olarak bakıldığında, varlık tasavvurundan Tanrı tasavvuruna ve oradan yeniden varlığa dönen kapalı bir anlam döngüsü kurar. Bu döngü lineer değil; iç içe geçmiş iki eksen arasında sürekli çalışan bir gerilim alanıdır : Ontolojik eksen (= varlık) ve teolojik eksen (=Tanrı). Bu nedenle Fâtihâ’yı ne sadece teolojik bir metin ne de sadece ontolojik bir çerçeve olarak okumak yeterlidir. O, bu iki alanın birbirinden ayrılamadığı bir kesişim metafiziği üretir. 1. ONTOLOJİK DERİNLİK : VARLIĞIN KATMANLI KURULUMU Fâtihâ’nın ilk yarısı, varlığı “nötr bir sahne” olarak değil, anlam yüklü bir yapısal bütünlük olarak kurar. Burada kullanılan ilâhî isimler, Tanrı hakkında bilgi vermekten önce, varlığın nasıl örgütlendiğini gösterir. a) “Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” : Varlığın Merkezlenmesi “Âlemler” çokluğu temsil eder; “Rab” ise bu...

TANRI TASAVVURU VE O’NUN HAYATIMIZA ETKİSİ

Tanrı Algısı / Tasavvuru ve O’nun Hayatımıza Etkisi “Zât, Sıfat ve Esmâ üç ayrı varlık düzeyi değil; tek hakikatin epistemik, ontolojik ve fenomenolojik kipidir.” 1) Giriş : Yanlış Tasavvurları Engelleyen Çerçeve Tanrı tasavvuru iki temel indirgemeye düşme eğilimindedir : 1. Tanrı’yı salt kavramsal/metafizik bir nesneye indirgemek. 2. Tanrı’yı salt psikolojik/deneyimsel bir his alanına indirgemek. Bu metin, bu iki indirgemeyi aşan bütüncül bir tevhîd okuması olarak tasarlandı. 2) Zât : Mutlak Hakikat Ufku Zât, hiçbir kavramsal içerikle kuşatılamayan mutlak varlıktır. Tanrı :  • Nesne değildir. • Tanımın konusu değildir. • Parçalanamaz. • Varlığın ontolojik zeminidir. Zât “kapalı” değildir; fakat insan idraki açısından doğrudan kuşatılabilir değildir. Zât hakkında bilgi, doğrudan değil, Sıfat ve Esmâ üzerinden gerçekleşir. 3) Sıfat : Değişmez Ontolojik Yapı Sıfatlar, Zât’ın “ne olduğu” değil, varlık tarzının zorunlu nitelikleridir. • İlim • Kudret • Hayat • İrade, ... Sıfatlar, Zât’...

KUR'AN’A GÖRE İNSANLIK TARİHİ

Kur'an’a Göre İnsanlık Tarihi Ontoloji, Mesânî Yapı ve Tevhîd Merkezli Fenomenolojik Bir Tarih Okuması 1. Giriş : Tarihin Yeniden Kurulumu Klasik tarih anlayışı, insanlık tarihini olayların, güç mücadelelerinin ve ekonomik dönüşümlerin toplamı olarak okur. Bu yaklaşımda tarih dışsal bir akıştır. Bu metin ise daha köklü bir iddia taşır : Tarih, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin mesânî yapı içinde fenomenolojik olarak açılmasıdır. Dolayısıyla tarih, olayların değil; içsel yönelişlerin dış dünyada görünür hâle gelmesidir. 2. Ontolojik Zemin : Hakikat ve Varlık Kur'an’ın tarih okuması ontolojik bir temelle başlar. • Hakikat (A) mutlak ve belirleyicidir. • Varlık, bu hakikate nispetle anlam kazanır. • İnsan, bu ontolojik zeminde “yönelen varlık”tır. Tarih henüz burada başlamaz; çünkü tarih, ancak insanın bu hakikatle ilişki kurmasıyla ortaya çıkar. 3. İnsan : Mesânî Yapı (Takvâ ve Fücur) İnsan tek yönlü değil, çift kutuplu yaratılmıştır. Kur'an buna : “ Fe elhemehâ fücûrahâ ve...

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU  GİRİŞ : STATÜ, ONTOLOJİ DEĞİL Bu metin bir ontoloji kurmaz ve Hitâb’ı açıklamaz. Hitâb burada mutlak, tükenmez ve karşılaştırılamaz referans (A) olarak kabul edilir. İnsan (B) ise bu referansı zaman içinde değil, zaman üretimi içinde okuyan ve ona göre yönelim geliştiren idrak yapısıdır. Bu metin : • Varlık üretmez. • Yeni tanrı teorisi kurmaz. • Yalnızca B’nin A karşısındaki okuma ve yönelim biçimini çözümler. 1. TEVHÎD VE ŞİRK : ONTOLOJİK DEĞİL, REFERANS YAPISI Fiilî insan vâkıası şudur : İnsan, farklı şeyleri (benlik, güç, para, ideoloji, korku, arzu) mutlak referans gibi işletebilir. Bu durumda : • “İlâh” = bağımsız varlık değil, • “İlâh” = mutlaklık atfedilen bağımlı merkez. Dolayısıyla çoğulluk, varlıkta değil, B’nin ürettiği mutlaklaştırma işlemlerindedir. Şirk, ontolojik bir çoktan tanrıcılık değildir. Şirk, B’nin A dışında herhangi bir şeye mutlaklık yüklemesi ve onu referans merkezi haline getirmesidir. Tev...

MODERNİZM VE DİN : İNSANA İKİ FARKLI BAKIŞ

Modernizm ve Din : İnsana İki Farklı Bakış Fıtrî Vüs’atin Gaspı, Sorumluluğun Tasfiyesi ve İnsanın Kendi Eliyle Kendini Küçültmesi Giriş : Mesele Tanrı Tasavvurundan Önce İnsan Tasavvurudur Modernizm ile din arasındaki çatışma çoğu zaman, Tanrı’ya inanmak ile inanmamak arasındaki bir ihtilaf gibi sunulur. Oysa asıl gerilim daha derindedir. Mesele yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığı değil, insanın ne olduğu, nasıl bir varlık sayılacağı, neye göre değerli kabul edileceği, kime karşı sorumlu olacağı ve hayatının hangi ufuk içinde anlaşılacağı meselesidir. Başka bir ifadeyle, modernizm ile din arasındaki esas ayrım, önce Tanrı tasavvurunda değil, insan tasavvurunda belirginleşir. Din, özellikle tevhîd eksenli aşkınlık düşüncesi, insana “kendini yaratmamış ama rastgele de bırakılmamış”, “fâni ama anlamsız olmayan”, “kul ama değersiz olmayan”, “sorumlu ama sahipsiz olmayan” bir varlık olarak bakar. İnsan burada kendi kendisinin kaynağı olmayan ama tam da bu sebeple kıymeti kendi keyfine bır...

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ 1. Hayat, Özünde Bir Hâkimiyet Mücadelesidir Hayatın en temel gerilimlerinden biri, “kim hükmedecek, kim belirleyecek, kim merkez olacak?!.” sorusudur. Bu yüzden hayat, yalnızca bir geçim, üretim, tüketim, iktidar veya kültür alanı değildir; bunların hepsinden önce bir hâkimiyet alanıdır. İnsan, toplum ve tarih; hepsi bir şekilde bu sorunun etrafında biçimlenir. Fakat bu mücadeleyi yalnızca dış dünyada aramak eksik olur. Çünkü dışarıdaki kavga, içerideki kavganın tezahürüdür. İnsanın iç dünyasında bir merkez savaşı vardır : Hakikat mi hâkim olacak, hevâ mı; Hakk’ın hükmü mü belirleyici olacak, nefsin ve arzunun hükmü mü?!. İşte dışarıdaki bütün büyük mücadeleler, en temelde bu iç mücadelenin farklı ölçeklerde görünür hâle gelmesidir. Bu sebeple ırk savaşları, asabiyet kavgaları, sınıf mücadeleleri, toprak ve ekmek savaşları, siyasal iktidar çatışmaları, hanedan çekişmeleri, devletler arası hesaplaşmalar ve bugün şirketler ar...

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH Hâbil’den Modern Devlet ve Şirket İmparatorluklarına : İç Savaşın Dışarıdaki Tarihi Giriş : Tarihin kalbinde ne var?!. İnsanlık tarihine hangi başlıktan girilirse girilsin, bir noktada aynı soruya varılır : Hayata kim hükmedecek?!. Görünürde savaşların sebebi toprak, servet, iktidar, güvenlik, soy, inanç, ideoloji, sınıf, pazar veya nüfuz alanı gibi görünür. Kimi zaman kavga, kabileler arasındadır; kimi zaman hanedanlar, devletler, imparatorluklar, uluslar, bloklar ya da şirketler arasındadır. Kimi zaman “özgürlük” adına, kimi zaman “güvenlik” adına, kimi zaman “medeniyet”, “ilerleme”, “barış” veya “hak” adına yürütülür. Fakat bütün bu farklı görünümlerin altında değişmeyen bir soru durur : Merkezde kim olacak? Hükmü kim koyacak?!. İnsanı, toplumu, hukuku, mülkiyeti, ahlâkı ve geleceği kim belirleyecek?!. Bu yüzden hayatı yalnızca ekonomik, siyasî veya kültürel süreçlerle açıklamak yeterli değildir. Hayat, daha kökten olarak bir hâkimiyet mücadelesidir. Anca...

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ Hâbil’den Algoritmaya : Tarihin, Siyasetin ve İnsan İçinin Merkez Kavgası Giriş : Mesele iktidar değil, hâkimiyetin kaynağıdır İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşlar, hanedanlar, devletler, devrimler, pazarlar, ideolojiler ve medeniyetler tarihi olarak okunur. Oysa bu görünür tarihin altında daha derin bir fay hattı vardır : Hâkimiyetin kaynağı meselesi. Kim belirleyecek, kim hükmedecek, kim merkez olacak, hayatı kim tanımlayacak? Bu sorular sadece siyasetin değil, ontolojinin de sorularıdır. Çünkü mesele yalnızca iktidarın kimde olduğu değil; hükmün kime ait olduğu, mülkün nasıl anlaşıldığı, insanın kendisini varlık düzeninde nereye yerleştirdiği meselesidir. Burada tevhîd, yalnızca metafizik bir inanç ilkesi olarak değil; hayatın merkezini tayin eden kurucu ilke olarak belirir. Eğer hayatın nihâî sahibi Allah ise, mülk O’nunsa, hüküm O’na aitse, rubûbiyet O’nun yaratıp terbiye eden egemenliğini ifade ediyorsa ve ulûhiyet ...