Kayıtlar

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE İnsanın Sürekli Muhtaçlığı ile Çöküş Anındaki Çığlığı استعان - استغاث İnsan, çoğu zaman kendi gücüyle ayakta durduğunu zanneder. Düşündüğü için düşündüğünü, kazandığı için yaşadığını, plan yaptığı için yönettiğini sanır. Oysa insanın en büyük yanılması, kendi kendine yetebildiği vehmidir. Kur’ân’ın insana yaptığı en köklü hatırlatmalardan biri şudur : Sen, sürekli yardımla ayaktasın. Bu yüzden Kur’ân’ın merkezî ifadelerinden biri : إِيَّاكَ نَسْتَعِين = “Yalnız Senden yardım isteriz.” âyetidir. Bu ifade, yalnızca darda kalan insanın duası değildir. Bu, insanın varoluş hakikatidir. Çünkü insan : • Nefes alırken, • Düşünürken, • Severken, • Karar verirken, • İnanırken, • İbâdet ederken, ... kendisine ait olmayan bir imkân alanı içinde hareket eder. İnsan, kendi varlığının kaynağı değildir. İSTİÂNE : SÜREKLİ MUHTAÇLIK ŞUURU İstiâne, insanın, ben yaparım değil, yapabilmem için desteğe muhtacım, demesidir. Burada insan tamamen pasif değildir. Yürür, çalışır, düşünür, müc...

ÜLÜL ELBÂB

ÜLÜL ELBÂB Kalbin Çekirdeği ve Hakikatin İdraki “Ülül elbâb”, çoğu tercümede “akıl sahipleri” diye çevrilir. Fakat bu tercüme, ifadenin taşıdığı derinliği tam karşılamaz. Çünkü Kur’ân’da burada kullanılan “lübb”, sıradan akıl değil; öz, çekirdek, kabuktan arınmış saf merkez anlamına gelir. Bir meyvenin yenilebilir özü neyse, insanın hakikate açık özü de odur. Bu yüzden Ülül elbâb : • Yalnızca düşünen insanlar değil, • Düşüncesi hakikate geçirgen hâle gelmiş insanlar demektir. Modern dünyada akıl çoğu zaman beyin faaliyetlerine indirgenir. Hesap yapan, analiz eden, sınıflandıran, strateji kuran mekanizma “akıl” kabul edilir. Oysa Kur’ân’ın dili daha farklıdır. Dikkat çekici olan şudur : Kur’ân’da “akıl”, çoğunlukla isim olarak değil; fiil olarak geçer: • ya‘qilûn, • ta‘qilûn, ... Yani akıl : • Sahip olunan bir nesne değil, • Gerçekleşen bir faaliyet gibi görünür. Kur’ân sanki, “akıllı mısınız?” sorusundan çok, “aklınızı hakikat doğrultusunda işletiyor musunuz?” sorusunu sorar. Bu ayrım ...

KALBİN HÂLLERİ

KALBİN HÂLLERİ Bu metinde “kalp” biyolojik bir organ değil, şâhitlik üreten idrak merkezi olarak ele alınır. Kur’an-ı Kerim dilinde kalp, hakikatin insandaki karşılık bulma yeridir. Bu nedenle bütün sistem bir tek temel metafor etrafında kurulur. Kalp = Canlı şâhitlik. Taş = Şâhitliğin donmuş formu. 1. TAŞ (= Katılık / Kapanma) Taş burada “sertlik”ten önce inertlik/tepkisizliktir : • Etkilenmeyen yapı. • İşareti yüzeyde bırakıp içeri almayan zemin. • Dönüşüm üretmeyen bilinç. Bu hâl, şâhitliğin kapanmasıdır. Taşın kritik özelliği şudur : • Mutlak değildir. • İçsel kırılma ihtimali taşır. Yani kapalı ama “tam kapanmış” değildir. 2. ÇATLAMA (= İlk Açılma Eşiği) Taşın çatlaması, sistemde ilk kırılmadır : • Sabitlik bozulur. • İç yapı görünür olur. • Geçirgenlik başlar. Kur'an'da taşın çatlaması ve içinden su çıkması bu eşiği anlatır. (Bknz. 2/74.) Kapalı görünen yapı, içten açılabilir. Bu aşama, katılığın mutlak olmadığını gösterir. 3. YUMUŞAMA (= Etkilenebilirlik) Çatlak sonrası...

ÖFKE

ÖFKE : DARALAN ZAMAN, DARALAN BENLİK, AÇILAN GERÇEKLİK Öfke, basit bir “duygu patlaması” değildir. Daha doğru bir tanımla, insanın dünyayı taşıma kapasitesinin belirli bir noktada daralmasıdır. Bu daralma hem zaman algısında hem de benlik algısında eş zamanlı gerçekleşir. Öfke anında insanın dünyası küçülür. Olay tek bir çerçeveye sıkışır, alternatif yorumlar görünmez hâle gelir, zaman “şimdi”ye indirgenir. Bu yüzden öfke, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda algısal bir daralmadır. 1. ÖFKE VE ZAMAN DARALMASI Psikolojik düzeyde öfke, “gecikmeye tahammülsüzlük” üretir. Beyin, tehdidi veya haksızlığı “hemen çözülmesi gereken bir problem” olarak kodlar. Bu kodlama, prefrontal değerlendirme süreçlerini zayıflatır ve impulsif tepkiyi güçlendirir. Bu nedenle öfke, çoğu zaman şiddetli bir “şimdi zorunluluğu” üretir. Zaman genişlediğinde ise öfke yapısal olarak çözülmeye başlar. Çünkü genişleyen zaman, alternatif anlamların ortaya çıkmasına izin verir. Aynı olay, farklı açılardan yeniden görü...

METAFİZİK YALNIZLIK

Metafizik Yalnızlık, Şehâdet-Gayb Ayrımı ve A-B Nisbet Modeli : Fenomenolojik Bir Okuma 1. Metafizik Yalnızlık İnsan, sosyal yoğunluk içinde bulunsa bile zaman zaman kalabalıkların ortasında dahi silinmeyen bir yalnızlık deneyimi yaşar. Bu yalnızlık psikolojik değil, varoluşsaldır. Bu çalışmada bu durum “metafizik yalnızlık” olarak adlandırılır. Bu yalnızlık, dış dünyanın yokluğu değil; anlamın kurulduğu nisbet bağının zayıflamasıdır. 2. A-B Modeli : Temel Yapı Model iki katmandan oluşur : A • Mutlak referans ufku. • Tükenmeyen kaynak. • Şehâdet içinde işaretler üzerinden görünür. • Gayb ile özdeş değildir. B • İnsan bilinci. • Deneyim ve yorum alanı. • A’yı doğrudan kuşatmaz, işaretler üzerinden ilişki kurar. Temel ilke : A, B’ye doğrudan verilmez; B, A’yı yalnızca şehâdet içindeki işaretler üzerinden deneyimler. 3. Şehâdet ve Gayb • Şehâdet : B’nin deneyimlediği görünür alan. • Gayb : B’nin kuşatamadığı varlık boyutu. Ancak kritik ayrım şudur : Gayb, A değildir. A, gaybı da kapsayan ...

VİZYON, ÖLÜMSÜZLÜK VE ŞAHİTLİK

VİZYON, ÖLÜMSÜZLÜK VE ŞAHİTLİK İnsan, diğer canlılardan farklı olarak yalnızca yaşamaz; yaşadığını da bilir. Yalnızca zamanı tüketmez; zaman üzerine de düşünür. Ve belki de en önemlisi, sonlu olduğunu bildiği hâlde sonsuzu arzular. Bu yüzden “vizyon” meselesi, insan söz konusu olduğunda basit bir gelecek planı olmaktan çıkar. Bir işletme için vizyon : • Büyümek, • Kalıcı olmak, • Hedefe ulaşmak olabilir. Ama insan için mesele daha derindir : Sonlu bir ömürde sonsuzlukla nasıl ilişki kurulabilir?!. Çünkü : • 100 yıl kısa, • 1000 yıl da sonlu, • 1 milyon yıl da sonunda tükenir. Demek ki insanın aradığı şey yalnızca “uzun zaman” değildir. SONSUZLUK ARZUSU İnsan yalnızca ölmekten korkmaz. Daha derinde anlamsız olmaktan korkar. Bu yüzden insanlık tarihinin büyük kısmı bir tür “ölümsüzlük projesi” gibi okunabilir : • Soy bırakmak, • Eser üretmek, • İsim yaşatmak, • Medeniyet kurmak, • Bilgi üretmek, • Sanat yapmak, • Tarihe iz bırakmak. Bunlar sembolik veya sosyal ölümsüzlük biçimleridir. İn...

HAYAT ATI VEYA HAYAT VE AT

HAYAT ATI VEYA HAYAT VE AT Hayat, bir at. İnsan ona, sonradan “hayat” adını verir. Oysa çoktan binmiştir. Çocukken, elindeki değnek bir attır. Koşar. Düşer. Yeniden biner. Hayal, ilk eyeridir. Sonra at büyür. Tahtadan olan, etten olana; etten olan, demirden olana dönüşür. At, artık oyuncak değildir. Araba olur. Motor olur. Makam olur. Takvim olur. İnsan yürüdüğünü sanır. Oysa yetiştirilmektedir. Bir yere vardığını sanır. Oysa taşınmaktadır. Hayat atı onu, sabahlarından akşamlarına, gençliğinden yorgunluğuna, arzularından pişmanlıklarına taşır. Bazen şahlanır, öfke; bazen ürker, korku; bazen dizgin kopar, tutku; bazen el değiştirir, iktidar olur. İnsan çoğu zaman atı sürdüğünü sanır. Oysa bazı geceler soru çatlar : Ben nereye gidiyorum?!. İşte o ân, ilk gerçek biniştir. Çünkü insan, yolcu olduğunu geç öğrenir. Dünyaya geldiğini de dünyadan götürüleceğini de geç anlar. Başlangıçta kucağa alınmıştır. Sonunda omuzlara alınacaktır. Arada geçen şeye ömür denir. Bazı atlar vardır, insanı aşağ...

ADL-İ İLÂHÎ = İLÂHÎ ADÂLET

Adl-i İlâhî, İmkân ve Hesap “İlâhî adâlet” meselesi, çoğu zaman insanlar arasındaki farklılıklar üzerinden sorgulanır : • Kimi zengin, kimi fakir; • Kimi sağlıklı, kimi hasta; • Kimi güçlü, kimi zayıf; • Kimi erkek, kimi kadın; • Kimi güvenli bir toplumda, kimi savaşın içinde doğar. İlk bakışta bu farklılıklar “eşitsizlik” ve hatta “adâletsizlik” gibi görünebilir. Özellikle dünya hayatı tek ve kapalı gerçeklik olarak okunursa, soru daha da büyür. Neden herkes aynı şartlarda yaratılmadı?!. Burada temel mesele, “eşitlik” ile “adâlet” arasındaki farkı doğru kurabilmektir. İlâhî adâlet, herkese aynı şeyi vermek değildir. Çünkü insanlar ontolojik olarak zaten aynı yaratılmamıştır. Kabiliyetler, yükler, imkânlar, psikolojik yapı, çevre ve tarihsel şartlar farklıdır. Bu yüzden İlâhî muhasebe : • İnsanları birbirleriyle kıyaslayarak değil, • Her insanı kendi imkânı, yükü ve niyeti içinde değerlendirerek işler. Kur’an’daki temel ilke budur : لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا Yani s...

KUR’AN’DA GÖZYAŞI

Kur’an’da Gözyaşı Sadece iki âyet vereceğim. Kur’an’da 7 yerde ağlama fiili geçer. (9/82. 12/16. 17/19. 19/58. 44/24. 53/43. 53/60.) “Ağlanacak halimize gülüyorsunuz!.” (53/60.) “Onlar ağlayarak çeneleri üzerine kapanırlar; bu onların huşûunu artırır.” (17/109.) Bu iki âyet, insanın hakikat karşısındaki iki farklı varoluş hâlini gösteriyor. Biri örtme ve kaçış, diğeri ise temas ve çözülme hâli. Necm 60’taki gülmek neyi temsil ediyor?!. Buradaki “gülmek” normal neşe değildir. Bu : • Ciddiye almama, • Hakikati hafife alma, • Savunma mekanizması, • Yüzeysellik, • Kaçış, • Kibir, • İçsel uyuşma anlamına gelir. Çünkü âyetin bağlamda : • ölüm, • hesap, • vahiy, • uyarı var. Normalde bunlar insanı sarsmalıdır. Ama âyet diyor ki : Siz sarsılmanız gerekirken eğleniyorsunuz. Yani burada gülmek, hakikate karşı kapanmanın işareti. Bu modern dünyada çok görünür bir hâl : • Her şeyi mizaha çevirme, • Hiçbir şeyi ciddi almama, • İronik bilinç, • Sürekli eğlence, • Sürekli dikkat dağıtma. İnsan bazen...

GÖZYAŞI

Gözyaşı Gözyaşı sadece biyolojik bir sıvı değildir; ontolojinin, psikolojinin ve bedenin kesiştiği bir “taşma hâli”dir. İnsan bazen düşünerek değil, ağlayarak hakikate yaklaşır. Çünkü insan ağlayarak, çoğu zaman B’nin (= benlik/yorum/psikoloji) taşıyamadığı yükünü gözyaşı ile bedeninden döker. 1. Biyolojik düzey : Gözyaşı neden var?!. İnsanın üç temel gözyaşı tipi vardır : Bazal gözyaşı : Gözü nemli ve canlı tutar. Refleks gözyaşı : Soğan kesince, dumanda, acıda oluşur. Duygusal gözyaşı : İnsanî olan budur. İlginç olan şu : Duygusal göz yaşının kimyasal içeriği, diğerlerinden farklıdır. Stres hormonları ve bazı nöro-kimyasal maddeler içerir. Yani beden gerçekten bir “yük boşaltımı” yapıyor olabilir. Ağlamak, sadece ruhsal değil, nörolojik, hormonal, bedensel bir düzenleme mekanizmasıdır. İnsan bazen konuşarak değil, ağlayarak dengelenir. 2. Psikolojik düzey : Ağlama neyin işaretidir?!. Ağlama çoğu zaman şu durumlarda ortaya çıkar : • Taşıyamama, • Kayıp, • Çaresizlik, • Aşırı sevinç,...

İSTİÂZE - İSTİÂNE - KADER

İstiâze - İstiâne - Kader - İman - İslâm - Sekîne : A-B Ontolojik Bağ Modeli İnsanın sıkıntı anındaki tecrübesi çoğu zaman şu yanlış sezgiyle başlar : “Sığındım, yardım istedim ama hiçbir şey değişmedi.” Bu sezgi, kaderin bir olay üretim sistemi olarak okunmasından doğar. Oysa Kur’anî çerçevede mesele olayların değişmesi değil, varlık düzeyi (A) ile bilinç düzeyi (B) arasındaki zorunlu ilişkinin doğru anlaşılmasıdır. Bu metin, psikolojiyi ontolojiye indirgemez; bilinci (B) ontolojik düzenin (A) içinde konumlandırır. 1) A : Kader-Ölçülü Varlık Düzeni Hadîd 57/22-23 ve Âl-i İmrân 3/154 birlikte okunduğunda kader şunu ifade eder : • Olaylar rastlantısızdır. • Her şey ölçülü bir ilahî düzen (kadr/kader) içindedir. • Mekân, tedbir veya kaçış bu ölçüyü iptal etmez. Ancak kader sadece olay dizisi değildir. Kader, varlığın ölçülü akışıdır. (= A.) Bu akışın içinde hem olaylar hem de bilinç durumları yer alır. 2) B : Bilinç-A’nın İçinde Zorunlu Olarak Ortaya Çıkan Konumlanma B (= bilinç, yorum, ...

İSTİÂZE = EÛZÜ : SIĞINMA VE MERKEZ BİLİNCİ

İSTİÂZE = EÛZÜ : SIĞINMA VE MERKEZ BİLİNCİ İstiâze, insanın korktuğu bir şeyden kaçışı değil; varlığın dağılma ihtimaline karşı merkezini yeniden bulmasıdır. Bu yüzden yalnızca bir söz değil, bir yönelimdir. İnsan hem içeriden hem dışarıdan etkilenebilir bir varlıktır. Düşünceler, arzular, korkular, insanlar ve ideolojiler insanın alanına girer. Ancak hiçbir dış etki, içeride karşılık bulmadan kalıcı hâle gelmez. Bu yüzden mesele yalnızca dış tehditler değil, insanın iç düzenidir. 1. Kopuş ve Merkez Kaybı Kopuş, insanın hakikatten uzaklaşmasıdır. Bu uzaklaşma bazen açık bir sapma, bazen de sessiz bir dağılma şeklinde gerçekleşir. Dikkat parçalanır, niyet bölünür, ölçü kayar. İstiâze, bu dağılmayı geri toplama hareketidir. İnsan şunu fark eder : Ben kendi başıma sabit kalamam. Bu bir zayıflık değil, varlık yapısının fark edilmesidir. 2. İç Yanılsama : Benin Benliğe Sığınması İnsanın en kritik yanılsamalarından biri, kendi iç benliğini mutlak referans hâline getirmesidir. Bu durumda kişi...

İLM-İ HÂL

İLM-İ HÂL Bilginin Hâle Dönüşmesi ve Ontolojik Kopuş Bugün “ilmihâl” denince çoğu insanın aklına abdest, namaz, oruç ve helâl-haram gibi fıkhî bilgileri gelir. Bunlar önemlidir; ancak “ilm-i hâl” kavramının kökü bundan daha derindir. İlm-i hâl, yalnızca din hakkında bilgi değil, bilginin insanın varlığında hâle dönüşmesidir. Yani : • Bilginin karaktere, • İmanın varoluşa, • Hakikatin yaşayışa, • İdrakin davranışa sirâyet etmesidir. Bilgi ve Hâl Arasındaki Kopuş Modern çağın temel problemlerinden biri, bilgi ile varlık arasındaki bağın zayıflamasıdır. İnsan : • Adâleti bilir ama adâletsiz olabilir, • Merhameti savunur ama sert yaşayabilir, • Tevazudan söz eder ama kibir üretebilir, • Hakikati konuşur ama hakikatsiz yaşayabilir. Bu durumda söz çoğalır, hâl zayıflar. Bu kopuş, Kur’an’ın şu uyarısını akla düşürür : “Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 2.) Çünkü hakikat yalnızca ifade edilen değil, insanın üzerinde görünen şeydir. İlim – Amel – Hâl İlişkisi Klasik hikmet çizgis...

YÜZLER VE MASKELER

Yüzler ve Maskeler Giriş : İnsan Bir Yüz İnşa Eder İnsan sadece yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda bir “yüz” inşa eden varlıktır. Bu yüz, biyolojik çehreden ibaret değildir. İnsan : • Seçimleriyle, • Niyetleriyle, • Sevgileriyle, • Korkularıyla, • Yönelişleriyle, • Kulluklarıyla kendi ontolojik sîmasını oluşturur. Dünya hayatı ise büyük ölçüde maskeler alanıdır. İnsan burada : • Rol oynayabilir, • Kendisini saklayabilir, • Hakikati örtebilir, • Görünüş üretebilir, • Ahlâk performansı sergileyebilir, • Dindarlığı kimliğe dönüştürebilir, hatta kendisini bile kandırabilir. Bu yüzden Kur’an’ın en sarsıcı ifadelerinden biri şudur : “Yevme tüble’s-serâir. = Sırların açığa çıkarıldığı gün.” (Târık, 9.) Bu âyet, sadece gizli bilgilerin ifşâsını anlatmaz. İnsan varlığının hakîkî yüzünün açığa çıkmasını da anlatır. 1. Serâir : İçte Saklanan Hakikat “Serâir”, insanın iç dünyasında sakladığı hakikatlerdir : • Niyet, • Yöneliş, • Gizli kibir, • Riya, • Sevgi, • Korku, • Hased, • İman, • İnkâ...

TATMA

Tatma Azıcık yemek, tadına bakmak. İlk tadım, cennetteki yasak ağaçla mı?!. (7/22.) Sonra dünyaya düştük. Bir sürü şeyin (yemeğin-içeceğin, acının-tatlının) tadına baktık. Dünyadan giderken ölümün tadına bakacağız. (3/185. 21/35. 29/57.) Sonra da azabın. (7/39. 8/14. 8/35. 8/50. 9/35...) Çünkü bazılarımız rahmeti tadınca şımarıyor. (10/21. 11/9. 11/10. 30/33.) Bu dünya, tadımlık bir dünya mı?!. Tatma, geçici bi şey mi, kalıcı bi şey mi?!. ... Tatma (ذوق ) zevk- zékâ Kur’an’da çok derin bir kelime. Sadece biyolojik bir “lezzet alma” değil; bir hâlin insanda doğrudan yaşanması, deneyimlenmesi, içe işlemesi demek. Yani bilgi olmaktan çıkıp varlık hâline dönüşmesi. Yasak ağacın “tadılması”, ilk sınır ihlâli. Dünyada nimetlerin, acıların, arzuların tadılması. Ölümün tadılması : “Her nefis ölümü tadacaktır, tadıcıdır.” Burada ölüm bile “kalıcı ikâmet” değil, bir geçiş tecrübesi olarak sunuluyor. Sonra azabın “tadılması”. Rahmetin tadılması. Hatta iman da “tadılır” : “İmanın tadı/hazzı”!. B...

BİTİK ADAM ve A-B MODELİ

BİTİK ADAM ve A-B MODELİ Modern İnsanın Krizi : Teşhis mi, Tedavi mi?!. Bitik Adam modern insanın iç çöküşünü anlatan en sarsıcı metinlerden biridir. Kitabı önemli yapan şey, yalnız psikolojik yoğunluğu değildir; modern bilincin ontolojik yarasını sezmiş olmasıdır. Giovanni Papini’nin “Bitik Adamı”, başarısız bir insan değildir sadece; O, yorulmuş bilinçtir, kendini taşıyamayan benliktir, merkez olmayı deneyip çöken iradedir, hakikatten kopmuş epistemolojidir. Bu yüzden kitap yalnız bir bireyin hikâyesi değil; modern çağın metafizik portresidir. Fakat eserin önemli bir eksikliği vardır : Teşhis vardır; tedavi yoktur veya belirsizdir. İşte burada, bizim A-B modelimiz önemli bir açıklama ve imkân sunuyor. 1. A ve B Nedir?!. Bu modeli kabaca şöyle düşünebiliriz : A : • Hakikat alanı. • Ontolojik merkez. • Varlığın kaynağı. • Anlamın taşıyıcısı. • İlke, ölçü, mizan. Din dilinde: • Hak, • Ulûhiyet, • Rubûbiyet, • Tevhîd, • Emr, • Kün hakikati, • Kitab’ın referans alanı. B : • İnsanın algıs...

ÂHİRET HÂLLERİ

ÂHİRET HÂLLERİ (Ölüm, Yüzleşme, Uyum ve Süreklilik) Âhiret, çoğu zaman yalnızca “ölümden sonra gidilecek yer” gibi düşünülür. Oysa Kur’an’ın dili dikkatle okunduğunda, âhiretin sadece mekânsal bir “öte dünya” değil; insanın dünya içinde kurduğu yönelişlerin açığa çıktığı bir hakikat alanı olduğu görülür. Bu nedenle âhiret, yeni bir benliğin üretildiği değil, mevcut benliğin örtüsüz hâle geldiği alandır. İnsan dünya hayatında yalnızca yaşamaz; aynı zamanda kendisini inşâ eder. Her seçim, her yöneliş, her “kesb”, insanın iç yapısında iz bırakır. Bu izler birikerek bir yön oluşturur. Kur’an’ın “küllü nefsin bimâ kesebet rehîne” ifadesi tam da bunu anlatır : İnsan, kendi kazandıklarıyla bağlı hâle gelir. Bu bağ dışarıdan vurulan bir zincir değil, içeriden oluşan bir yön sabitlenmesidir. Bu yüzden dünya, yön üretim alanıdır. Akıl burada çalışır, irade burada seçim üretir, insan burada kendisini hangi hakikate açacağını belirler. Ölümle birlikte ise bu üretim alanı kapanır. Artık yeni bir yö...

ÖLÜM GERÇEĞİ

ÖLÜM (Tadılan Geçiş, Yüzleşme ve Ontolojik Açılma Modeli) 1. Ölüm : Yokluk değil, “Mevt” Tecrübesi Kur’an ölümü yokluk olarak değil, tadılan bir hâl olarak kurar : “Küllü nefsin zâikatü’l mevt.” (3/185.) Bu ifade üç şeyi aynı anda açar : • Ölüm bir ontolojik olaydır. (= Mevt) • Ölüm bir fenomenolojik tecrübedir. (= Tatma) • Ölüm bir karşılaşmadır. (= Ligâ) Buradan şu temel ayrım doğar : • Mevt, ölümün geçiş hâli. • Meyyit, bu geçişin sonucunda oluşan durum. Ölüm bu anlamda yokluk değil; varlığın kip/mod değiştirmesidir. 2. Ontolojik Model : A-B yapısı Bu çerçevede sistem şöyle kurulur : • A = Hakikat / Varlığın Aslı / İlâhî Kaynak. • B = İnsan bilinci / benlik / yorum sistemi. • Nûr = A’nın görünürlük ve açıklık hâli. • Zulümat = B’nin A’dan kopukluk hâli. B, dünya hayatında A ile ilişki kurar ama bu ilişkide : • Yorum vardır. • Bu ilişki sahiplenilir. • Yön üretir. • Parazit katmanlar oluşturur. 3. Hayat : Oluş ve Bağ Kurma Alanı Hayat, B’nin A ile ilişki kurduğu süreçtir, anlam üret...

DİN BİLİNCİ

DİN BİLİNCİ (Borç, Mülk, Kesb ve Âkıbet Ekseni) Din bilinci, burada “ritüel bilgi” ya da sadece normatif bir sistem değil; varlığın temel ilişkisini fark etme biçimi olarak ele alınır. Bu ilişki, insanın kendisini “sahip” değil, “tasarruf eden” bir varlık olarak konumlandırmasıyla başlar. Bu çerçevede din (dîn), aynı zamanda deyn (borç) kökünü taşır. Bu kök, insanın varlık karşısındaki durumunu bir “mülkiyet ilişkisi” değil, bir emanet ve sorumluluk ilişkisi olarak kurar. İnsan, kendisine ait olmayan bir varlık düzeni içinde tasarrufta bulunan bir özne konumundadır. Bu yüzden borç, ekonomik bir yük değil, ontolojik bir farkındalıktır. Mülk tamamen O’na aittir. Bu durumda insanın “ödemesi gereken bir borç” teknik olarak mümkün değildir; çünkü borç, sahibine geri verilecek bir mülkiyet değil, zaten sahibine ait olanı yanlış sahiplenmeme bilincidir. Dolayısıyla “borç ödemek” ifadesi, fiilî bir işlemden çok bir yöneliş değişimini ifade eder : insanın sahiplik iddiasından vazgeçip emanet bi...

BİLGİ VE HİKMET

BİLGİ VE HİKMET (Varlık, İnsan ve Yapay Zekâ Üzerine Bir İnceleme) 1. GİRİŞ : BİLGİ İLE HİKMET ARASINDAKİ AYRIM İnsanlık tarihinde bilgi her zaman artmıştır; ancak hikmet her zaman aynı oranda artmamıştır. Bu iki kavram çoğu zaman birbirine yakın görülse de aynı değildir. Bilgi : • Şeyleri açıklar. • Parçalar. • Analiz eder. • Modeller. Hikmet : • Şeyleri yerli yerine koyar. • Bağları gösterir. • Ölçüyü kurar. • Varlığı anlam içinde tutar. Bu nedenle bilgi artışı tek başına hikmet üretmez. 2. VARLIKLA İLİŞKİNİN BOZULMASI : ÂYETTEN ŞEYE Varlık, yalnızca nesneler toplamı değildir, aynı zamanda işaretler (âyetler) sistemidir. Âyet : • Kendini aşan şeye işaret eder. • İlişki kurdurur. • Anlam taşır. Şey : • Kapalı nesnedir. • Sadece kullanılır. • İşaret boyutu silinmiştir. Modern bilinçte âyet, şey oldu. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde : • Bağ/lar kopar. • Anlam zayıflar. • Varlık düzleşir. 3. BİLGİNİN MEKANİZMALEŞMESİ Modern bilgi anlayışı giderek mekanik bir yapıya dönüşmüştür. Bir şey : • N...

DİNE BAKIŞIMIZ

Dine Bakışımız : “Semenen Kalîlâ” Merkezli Bir Çerçeve “Âyetlerimi az bir bedele satmayın.” Bu ifade sadece para ile ilgili değildir. Hakikatin; güç, statü, âidiyet, güvenlik veya çıkar karşılığında terk edilmesini de kapsar. 1. Din Niçin Var?!. Din, insanı hakikate (A’ya) bağlayan ilâhî bir çağrıdır. İnsanın unutma eğilimine karşı bir hatırlatmadır. Bu hatırlatma : • İnsanı hakikate yöneltir, • Nefsin mutlaklaşmasını sınırlar, • İnsanı Rabbine kulluğa çağırır. Zikir bu yüzden sadece söz değil, bilinçtir. 2. Din, Dünya ve Âhiret İçin midir?!. Evet, din hem dünya hem âhiret içindir. Kur’an; adâlet, ekonomi, aile ve toplum düzenini de konu eder. Sorun dünya değil, dünyanın mutlaklaştırılmasıdır. Din, dünyayı düzenler; ama dünya dinin yerine geçerse sapma başlar. 3. Dinin Metâlaşması Modern dünyada her şey gibi din de metâlaşabilir. Bu durumda din : • Hakikate çağrı olmaktan, • İnsanı dönüştüren bir yol olmaktan çıkar ve şunlara dönüşebilir : • Kimlik, • Güç, • Âidiyet, • Prestij, • Ekono...