Kayıtlar

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU  GİRİŞ : STATÜ, ONTOLOJİ DEĞİL Bu metin bir ontoloji kurmaz ve Hitâb’ı açıklamaz. Hitâb burada mutlak, tükenmez ve karşılaştırılamaz referans (A) olarak kabul edilir. İnsan (B) ise bu referansı zaman içinde değil, zaman üretimi içinde okuyan ve ona göre yönelim geliştiren idrak yapısıdır. Bu metin : • Varlık üretmez. • Yeni tanrı teorisi kurmaz. • Yalnızca B’nin A karşısındaki okuma ve yönelim biçimini çözümler. 1. TEVHÎD VE ŞİRK : ONTOLOJİK DEĞİL, REFERANS YAPISI Fiilî insan vâkıası şudur : İnsan, farklı şeyleri (benlik, güç, para, ideoloji, korku, arzu) mutlak referans gibi işletebilir. Bu durumda : • “İlâh” = bağımsız varlık değil, • “İlâh” = mutlaklık atfedilen bağımlı merkez. Dolayısıyla çoğulluk, varlıkta değil, B’nin ürettiği mutlaklaştırma işlemlerindedir. Şirk, ontolojik bir çoktan tanrıcılık değildir. Şirk, B’nin A dışında herhangi bir şeye mutlaklık yüklemesi ve onu referans merkezi haline getirmesidir. Tev...

MODERNİZM VE DİN : İNSANA İKİ FARKLI BAKIŞ

Modernizm ve Din : İnsana İki Farklı Bakış Fıtrî Vüs’atin Gaspı, Sorumluluğun Tasfiyesi ve İnsanın Kendi Eliyle Kendini Küçültmesi Giriş : Mesele Tanrı Tasavvurundan Önce İnsan Tasavvurudur Modernizm ile din arasındaki çatışma çoğu zaman, Tanrı’ya inanmak ile inanmamak arasındaki bir ihtilaf gibi sunulur. Oysa asıl gerilim daha derindedir. Mesele yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığı değil, insanın ne olduğu, nasıl bir varlık sayılacağı, neye göre değerli kabul edileceği, kime karşı sorumlu olacağı ve hayatının hangi ufuk içinde anlaşılacağı meselesidir. Başka bir ifadeyle, modernizm ile din arasındaki esas ayrım, önce Tanrı tasavvurunda değil, insan tasavvurunda belirginleşir. Din, özellikle tevhîd eksenli aşkınlık düşüncesi, insana “kendini yaratmamış ama rastgele de bırakılmamış”, “fâni ama anlamsız olmayan”, “kul ama değersiz olmayan”, “sorumlu ama sahipsiz olmayan” bir varlık olarak bakar. İnsan burada kendi kendisinin kaynağı olmayan ama tam da bu sebeple kıymeti kendi keyfine bır...

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ 1. Hayat, Özünde Bir Hâkimiyet Mücadelesidir Hayatın en temel gerilimlerinden biri, “kim hükmedecek, kim belirleyecek, kim merkez olacak?!.” sorusudur. Bu yüzden hayat, yalnızca bir geçim, üretim, tüketim, iktidar veya kültür alanı değildir; bunların hepsinden önce bir hâkimiyet alanıdır. İnsan, toplum ve tarih; hepsi bir şekilde bu sorunun etrafında biçimlenir. Fakat bu mücadeleyi yalnızca dış dünyada aramak eksik olur. Çünkü dışarıdaki kavga, içerideki kavganın tezahürüdür. İnsanın iç dünyasında bir merkez savaşı vardır : Hakikat mi hâkim olacak, hevâ mı; Hakk’ın hükmü mü belirleyici olacak, nefsin ve arzunun hükmü mü?!. İşte dışarıdaki bütün büyük mücadeleler, en temelde bu iç mücadelenin farklı ölçeklerde görünür hâle gelmesidir. Bu sebeple ırk savaşları, asabiyet kavgaları, sınıf mücadeleleri, toprak ve ekmek savaşları, siyasal iktidar çatışmaları, hanedan çekişmeleri, devletler arası hesaplaşmalar ve bugün şirketler ar...

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH Hâbil’den Modern Devlet ve Şirket İmparatorluklarına : İç Savaşın Dışarıdaki Tarihi Giriş : Tarihin kalbinde ne var?!. İnsanlık tarihine hangi başlıktan girilirse girilsin, bir noktada aynı soruya varılır : Hayata kim hükmedecek?!. Görünürde savaşların sebebi toprak, servet, iktidar, güvenlik, soy, inanç, ideoloji, sınıf, pazar veya nüfuz alanı gibi görünür. Kimi zaman kavga, kabileler arasındadır; kimi zaman hanedanlar, devletler, imparatorluklar, uluslar, bloklar ya da şirketler arasındadır. Kimi zaman “özgürlük” adına, kimi zaman “güvenlik” adına, kimi zaman “medeniyet”, “ilerleme”, “barış” veya “hak” adına yürütülür. Fakat bütün bu farklı görünümlerin altında değişmeyen bir soru durur : Merkezde kim olacak? Hükmü kim koyacak?!. İnsanı, toplumu, hukuku, mülkiyeti, ahlâkı ve geleceği kim belirleyecek?!. Bu yüzden hayatı yalnızca ekonomik, siyasî veya kültürel süreçlerle açıklamak yeterli değildir. Hayat, daha kökten olarak bir hâkimiyet mücadelesidir. Anca...

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ Hâbil’den Algoritmaya : Tarihin, Siyasetin ve İnsan İçinin Merkez Kavgası Giriş : Mesele iktidar değil, hâkimiyetin kaynağıdır İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşlar, hanedanlar, devletler, devrimler, pazarlar, ideolojiler ve medeniyetler tarihi olarak okunur. Oysa bu görünür tarihin altında daha derin bir fay hattı vardır : Hâkimiyetin kaynağı meselesi. Kim belirleyecek, kim hükmedecek, kim merkez olacak, hayatı kim tanımlayacak? Bu sorular sadece siyasetin değil, ontolojinin de sorularıdır. Çünkü mesele yalnızca iktidarın kimde olduğu değil; hükmün kime ait olduğu, mülkün nasıl anlaşıldığı, insanın kendisini varlık düzeninde nereye yerleştirdiği meselesidir. Burada tevhîd, yalnızca metafizik bir inanç ilkesi olarak değil; hayatın merkezini tayin eden kurucu ilke olarak belirir. Eğer hayatın nihâî sahibi Allah ise, mülk O’nunsa, hüküm O’na aitse, rubûbiyet O’nun yaratıp terbiye eden egemenliğini ifade ediyorsa ve ulûhiyet ...

STERİL TARİH ANLATISINDAN ÇATIŞMALI VAHİY TARİHİNE

Steril Tarih Anlatısından Çatışmalı Vahiy Tarihine  (İslâm tarihini Tarih felsefesi mantığıyla yeniden kurma denemesi) 1. Problem : Tarih neden “steril” anlatılıyor?!. İslâm tarihi çoğu zaman iki uç arasında sıkışır; ya ahlâkî bir “iyi-kötü hikâyesi” ya da kronolojik bir olaylar listesi. Bu iki anlatım biçimi ortak bir varsayıma dayanır : Tarih nötr bir zeminde akar, vahiy ise bu zemine sonradan “eklenen” bir ilâhî müdahaledir. Bu bakışta tarih : • Zaten oluşmuş bir sahnedir. • Toplumsal yapı zaten kuruludur. • Güç ilişkileri ikincildir.  • Vahiy ise daha çok “öğüt”, “reform”, “ahlâk düzeltmesi” gibi görünür. Bu yüzden İslâm tarihi anlatısı çoğu zaman çatışmasız, pürüzsüz, steril bir yüzey üretir. Ama Kur’an’ın kendi dili bu değildir. 2. Kur’an’ın Tarih tasavvuru steril değildir Kur’an’ın anlattığı Tarih : • Boş bir sahne değildir. • Nötr bir toplum değildir. • Hazır bir düzen değildir. Tam tersine, tarih, hâkimiyet iddialarının çarpıştığı bir güç alanıdır. Bu alanın temel eks...

KUR’AN, İKBAL VE NİETZSCHE’DE GÜÇ

KUR’AN, İKBAL VE NİETZSCHE’DE GÜÇ : MA’ZERETTEN SORUMLULUĞA, BENLİKTEN HAKÎKATE Kur'an’ın insan anlayışını anlamak için dikkat çekici kavramlardan biri ma’zeret kavramıdır. Özellikle : “Bu, konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki ma’zeret beyan etsinler.” (77/35-36) âyetleri, insanın varoluşuna ve sorumluluğuna ilişkin son derece güçlü bir çerçeve sunar. Bu âyetlerde mesele yalnızca âhiret tasviri değildir. Aslında burada insanın kendisine, iradesine ve hakîkatle ilişkisine dair temel bir ilke ortaya konmaktadır : İnsan, nihâyetinde ma’zeretleriyle değil, yönelimiyle değerlendirilecektir. Bu noktadan hareketle Kur'an’ın güç anlayışı, hem Muhammed İkbal’in hem de Nietzsche’nin güç anlayışıyla karşılaştırılabilir. Çünkü her üçü de insanın pasifleşmesine karşıdır; fakat güçten ne anladıkları ve güce nasıl bir anlam yükledikleri birbirinden oldukça farklıdır. Nietzsche : Güç Kendini Aşma İradesidir Nietzsche’nin düşüncesinde güç, varlığın en temel dinamiğidir. İnsan, s...