Kayıtlar

DARLIK NEREDE?!

DARLIK NEREDE?! İçimizdeki huzursuzluk, dünyamızı nasıl daraltıyor?! 1. İNSAN KENDİNE SIĞAMAZSA… İnsan bazen bir yere sığamaz. Bir eve, bir şehre, bir ülkeye… hatta bütün bir dünyaya!. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünürken insanın içi daralır. Oturduğu ev aynı evdir, yaşadığı şehir aynı şehir, gökyüzü yine aynı gökyüzü… ama insanın dünyası değişmiştir. Duvarlar yaklaşmış, yollar kısalmış, nefes alacak yer kalmamıştır. Pekiî, ne olmuştur?!.  Dünya mı küçülmüştür, insan mı?!. Belki de soruyu başka türlü sormalıyız : İnsan kendi içini daralttığında, dünyası da daralmaya mı başlar?!. Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda insanın kendi içinde yaşadığı huzursuzluğu, sıkışmışlığı ve varoluşsal yalnızlığı derinlemesine anlatır. İnsan, dışarıdan bakıldığında geniş bir dünyanın içinde yaşarken içeride kendisine dar gelen bir dünyaya mahkûm olabilir. Fakat mesele burada bitmez. İnsan kendi içindeki darlıkla ne yapacaktır?!. Onu tanıyıp anlamaya mı çalışacak, yoksa bu darlığı aşmak içi...

ASİL & VEKİL

ASİL & VEKİL Allah’ı Kim Vekil Kılıyor?! Demokrasilerde millet asildir, milletvekilleri vekil. Bir hukuk davasında davacı veya davalı asildir; avukatlar vekildir. Asil, kendini temsil etmesi için birini vekil tayin eder. Vekile yetki verir, işini ona havale eder. Kimi zaman kendisinin yeterince bilmediği, yapamadığı veya daha iyi yapılmasını istediği bir işi vekiline bırakır. Pekiî, Allah-kul ilişkisinde durum nedir?!. Allah Vekîl’dir, ne demektir?!. Kulun Allah’ı Vekil kılması veya O’na tevekkül etmesi ne anlama gelir?!. Allah, Vekîl ise Asil değil midir?!. İşte üzerinde durmamız gereken paradoks budur. ASİL KİM, VEKİL KİM?! Beşerî ilişkilerde asil ile vekil aynı varlık kategorisindedir. İkisi de insandır. İkisi de sınırlıdır. Asil, sahip olduğu bir yetkiyi vekiline verir; vekil de kendisine verilen yetki çerçevesinde iş görür. Allah-kul ilişkisi ise böyle değildir. Allah, yaratılmışlar arasındaki bir vekil değildir. O, varlığın ve kudretin kaynağıdır. Kulun O’na yetki vermesi, O’...

YÛSUF’U MOTİVE EDEN NEYDİ?!

YÛSUF’U MOTİVE EDEN NEYDİ?! İmtihan bilinci, Tevhîd idraki ve Merhamet Yûsuf kıssasında insanı derinden sarsan âyetlerden biri, Yûsuf’un kendisine yıllarca acı çektiren kardeşleriyle yüzleştiği anda söylediği şu sözdür : “ Bugün size hiçbir kınama yok! Allah sizi bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yûsuf 12/92) Bu, sıradan bir affediş değildir. Çünkü Yûsuf’un karşısında kendisine bir kez kötülük etmiş insanlar yoktur. Onu kuyuya atan, ailesinden koparan, hayatının akışını değiştiren kardeşleri vardır. Ardından kölelik, iftira ve zindan gelir. Yûsuf’un yaşadıkları, yalnızca bir insanın başına gelen talihsizlikler zinciri değildir; insanın insana yapabileceklerinin de çarpıcı bir örneğidir. Öyleyse Yûsuf, bütün bunlara rağmen nasıl oluyor da kardeşlerine, “ bugün size hiçbir kınama yok!. = lâ tesrîbe aleyküm-ül yevm” diyebiliyor?! . Tesrîb/تثريب kelimesi Kur’an’da sadece burada geçer. Bu merhameti yalnızca yüksek bir ahlâkın göstergesi olarak okumak yeterli midir; yo...

GÖMLEK GELİNCE...

GÖMLEK GELİNCE, KİMİN GÖZÜ AÇILDI?! Yûsuf Sûresindeki Gömlek, Hakikat ve İnsanın Görmesi Üzerine Alternatif Bir Okuma Not : Bu okuma, bir yorum. Yûsuf kıssasında gömlek, sıradan bir giysi olarak başlayıp sıradan bir giysi olarak kalmaz. Yûsuf’un gömleği, kıssanın üç ayrı dönüm noktasında karşımıza çıkar. Bu gömlek her defasında başka bir olayın parçasıdır; fakat bu olayları birbirine bağlayan ortak bir mesele vardır : Hakikat ile insanın hakikat hakkındaki hükmü arasındaki mesafe. İlk gömlek, ikinci gömlek ve üçüncü gömlek… Bunları yalnızca olay örgüsünün ayrıntıları olarak mı okuyacağız, yoksa aralarında daha derin bir anlam ilişkisi de arayabilir miyiz?!. Bu yazıda ikinci yolu deneyeceğiz. Amacımız, Kur’an’ın açıkça bildirdiği olayları inkâr etmek değil; kıssanın kendi içindeki bağlantılardan hareketle, alışılmış okumanın gözden kaçırabileceği bir anlam imkânını araştırmaktır. 1. İlk Gömlek : Göz Görmekle Hakikati Görmüş Olmaz Yûsuf’un kardeşleri, Onu kuyuya bıraktıktan sonra babalar...

CİDDÎ VE ACIMASIZ BİR ÖZELEŞTİRİ

CİDDÎ VE ACIMASIZ BİR ÖZELEŞTİRİ  ALLAH HAYATIMIZIN NERESİNDE?! Dinimizle, İbâdetlerimizle ve Allah’la İlişkimizle Yüzleşme Bir özeleştiri yapalım ama başkalarını suçlayarak değil; kendimizden başlayarak… Başkalarının imanını tartarak değil, kendi imanımızın hayatımızdaki karşılığını sorgulayarak… Çünkü insan, başkalarının dinini eleştirirken kendi din anlayışının kusurlarını gözden kaçırabilir. Başkalarının Allah’la ilişkisini sorgularken Allah’la kendi ilişkisinin hangi sınırlar içerisine sıkıştığını fark etmeyebilir. Öyleyse kendimize şu soruyu soralım : Biz Allah’ı mı hayatımızın merkezine yerleştirdik, yoksa O’na hayatımızın belirli bölümlerinde mi yer ayırdık?!. Eğer din yalnızca namaz vakitlerinde bizimleyse, Allah da yalnızca namaz vakitlerinde bizimleymiş gibi olmuyor mu?!. Eğer din yalnızca Ramazan ayında, oruç tuttuğumuz saatlerde bizimleyse, Ramazan bittiğinde dinimizi de bayram ettirip tatile göndermiyor muyuz?!. Eğer Allah yalnızca Kâbe’de, hacc ibâdetini yerine getir...

YÛSUF’UN RÜYASI VE HAYATI

YÛSUF’UN RÜYASI VE HAYATI Yûsuf, henüz çocukken bir rüya gördü. On bir yıldızın, Güneş’in ve Ay’ın kendisine secde ettiğini gördü. Babasına anlattığında Ya’kub, bu rüyanın sıradan bir görüntü olmadığını anladı; oğlunu uyardı ve Rabbinin Onu seçeceğini söyledi. (Yûsuf 12/4-6) Fakat rüyayı gören Yûsuf, rüyasının nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordu. Önünde uzanan hayatın hangi duraklardan geçeceğini, hangi imtihanlarla karşılaşacağını, neyi kaybedip neyi kazanacağını bilmiyordu. Rüyasının anlamını öğrenmek için önce hayatını yaşaması gerekiyordu. Belki de kıssanın üzerinde yeterince durmadığımız soru şudur : Yûsuf’un rüyası ile o rüyanın gerçekleşmesi arasına nasıl bir hayat girdi?!. RAB BİLİR, İNSAN YAŞAYARAK ÖĞRENİR  Rab için geçmiş ve gelecek, bizim yaşadığımız gibi birbirinden kopuk zaman dilimleri değildir. Biz olayları birbiri ardına/ardışık yaşar, geleceği bilmez, geçmişi hatırlarız. Rab ise zamanın akışı içinde bilgi edinen bir varlık değildir. Yûsuf’un geleceği de O’ndan gizli...

SALÂTI HAYATIN DIŞINA ATMAK!

SALÂTI HAYATIN DIŞINA ATMAK! Rabbi, dini ve hayatı birbirinden koparmak… Medyen halkının Şuayb’a yönelttiği bir soru var ki üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ eskimedi : قَالُوا يَا شُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ “Dediler ki: Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini terk etmemizi yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi Sana salâtın mı emrediyor?!. ” (Hûd 11/87) Bir düşünün! Bir peygamber, insanları ölçüde ve tartıda adâlete çağırıyor. Başkalarının hakkını yememelerini, ekonomik ilişkilerini ahlâkî ölçülere göre düzenlemelerini istiyor. Kavmi ise karşısına geçip soruyor :  “Salâtın mı Sana bunları emrediyor?!” Bu soru, ilk bakışta Şuayb’in ibâdetine önelik bir alay gibi görünebilir. Fakat dikkatle baktığımızda, çok daha derin bir itirazla karşılaşırız : İbâdetin hayat üzerinde söz sahibi olmasına itiraz!. Sanki şöyle diyorlar :  Sen namazını kıl, biz de t...

ACABA?!

ACABA?! Hûd 11/45-47 : Bir Babanın Duâsı, bir Peygamberin Bilgi Sınırı ve Bizim Kesinliklerimiz İnsan, bildiği şeylerden mi yanılır; yoksa bildiğini sandığı şeylerden mi?!. Bazen insanın yanılgısı, hakikati hiç bilmemesinden değil, bildiği bir hakikatin sınırlarını fark edememesinden kaynaklanır. Doğru bir bilgiye sahip olmak, her olayın nasıl sonuçlanacağını bildiğimiz anlamına gelmez. İlâhî bir vaade inanmak da o vaadin hangi kişi ve durumları kapsadığını bütünüyle kavradığımızı göstermez. Hûd sûresinin 45-47. âyetlerinde, bir Peygamberin duası üzerinden tam da bu sınırla karşılaşırız. BİR BABANIN DUÂSI  Nûh, tufan sırasında oğlunun boğulmakta olduğunu görür. Oğlunun kendisine katılmasını, kurtulanların arasında bulunmasını ister. Ardından Rabbine şöyle seslenir : “Rabbim! Oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hüküm verenlerin en âdilisin.” (Hûd 11/45) Bu sözlerde iki vurgu yan yana durur : Bir babanın oğluna bağlılığı ve Allah’ın vaadine duyduğu güven. Nûh, ...

SECDE

KİME, NE NİYETLE SECDE EDİYORUZ?! Secdenin şekli mi, hakikati mi?!. Secde deyince aklımıza ne geliyor?!. Dizlerimizin üzerine çökmek, alnımızı yere koymak, Rabbimizin huzurunda eğilmek… Pekiî, bütün bunlar secdenin hakikatini anlamaya yeter mi?!. Kur'an’da meleklerin Âdem’e secde ettiğini okuyoruz. Yûsuf’un anne ve babasıyla kardeşlerinin de Yûsuf”a secde ettiğini görüyoruz. Mü’minlerin Rablerine secdesini anlatan âyetlerle de karşılaşıyoruz. Üstelik bu olaylar anlatılırken aynı secde/SCD kökü kullanılıyor. Bazı sahnelerde ortak bir ifade daha var : خَرُّوا سُجَّدًا HARRÛ SÜCCEDEN. Öyleyse soralım : Muhataplar farklıyken bu secdeleri birbirinden ayıran nedir?!. ŞEKİL AYNI, ANLAM FARKLI OLABİLİR! Melekler Âdem’e secde etti. Fakat Âdem ilâh değildi. Secdenin bağlamını belirleyen, Allah’ın emriydi. Melekler Âdem’i ilâhlaştırdıkları için değil, Allah’ın emrine uyarak secde ettiler. İblîs ise aynı emrin karşısında büyüklük taslayarak reddetti. (Bakara 2/34) Yûsuf”un ailesi de Yûsuf’a...