Kayıtlar

RAB VE FITRAT EKSENİNDE BİR AHLÂK TEORİSİ

Rab ve Fıtrat Ekseninde Bir Ahlâk Teorisi : Mukayeseli Bir Okuma Ahlâk felsefesi, tarih boyunca farklı merkez kavramlar etrafında şekillenmiştir. Fakat bu teorilerin çoğu, ahlâkın öncesinde yer alan daha temel bir soruyu varsayar : İnsan nedir?!. Çünkü “iyi”, “kötü”, “ödev” veya “erdem” gibi kavramlar, ancak belirli bir insan tasavvuruna dayanarak anlam kazanır. Bu metin, klasik ahlâk teorilerini “Rab ve Fıtrat” ekseninde yeniden okumayı amaçlar. 1. İki Oluş Düzeyi : Ahlâkın Ontolojik Zemini İnsan varlığı iki düzeyde anlaşılabilir : 1. Birinci Oluş : Biyolojik / Doğal Oluş İnsanın fizikî varlığını ifade eder : • Doğum • Biyolojik gelişim • Bedensel dönüşüm • Nörolojik yapı Bu alan tamamen doğal bir akıştır. İnsan bu oluşun faili değildir. 2. İkinci Oluş : İnsanlık Oluşu Bu düzey insanın asıl ahlâkî alanıdır : • Fıtratın açılması veya kapanması • Yönelimlerin şekillenmesi • Karakterin teşekkülü • Ahlâkın görünür hâle gelmesi Bu oluşun kaynağı insanda değildir; fakat insan bu oluşa seçim...

HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!.

HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!. Huzur kelimesi, Arapça HDR حضر kökünden gelir. Aynı kök, hazır, hazır bulunmak, mevcut olmak, karşısında bulunmak anlamlarını da taşır. Kelimenin ilk ve en temel anlamı fizikîdir : Birinin yanında, önünde veya huzurunda bulunmak. Fakat zamanla kelime daha derin bir anlam kazanmıştır. Bugün ‘huzur’ dediğimizde yalnızca birinin yanında bulunmayı değil; gönül rahatlığını, sükûneti, güveni ve dinginliği de kastederiz. Bu iki anlam birbirinden kopuk değildir. Çünkü insan, kendisini emin olduğu bir huzurda bulduğunda sükûnete erer; güvendiği bir varlığın huzurunda bulunduğunu idrak ettiğinde kalbi yatışır. Peki dînî dilde “ Allah'ın Huzur’u ” dediğimizde neyi kastediyoruz?!. Önce şu soruyu soralım : Namazda Huzur’dayız. Sadece namazda mı?!. Hayır. Çünkü Allah yalnız namazda mevcut değildir. O, belirli bir mekâna sığan veya belirli zamanlarda hazır bulunan bir Varlık değildir. Bu nedenle insan, Allah’ın Huzur’una girmez; O’nun Huzur’undan çıkamaz k...

SONSUZA AÇILAN KORİDOR

Adım Adım Sonsuza Açılan Koridor : Helikoid Bir Seyr-i Sülûk ve Kul Oluşun Katmanlı Yapısı (Helikoidi aşağıda açıklayacağım. Lütfen metni dikkatli okuyunuz.) Yol, doğrusal bir ilerleme değildir. Bir noktadan diğerine gidilen çizgisel bir süreç değil; aynı eksen etrafında sürekli dönen, fakat her dönüşte derinliği artan helikoid bir varlık hareketidir. Bu harekette “kemâl”, varış değil; aynı hakikate her seferinde daha az benlik yoğunluğu ile yeniden temas etmektir. Bu yüzden yol, bir yükseliş grafiği değil; bir derinleşme spiralidir. I. Noetik Katman İman : Anlamın Yön Değiştirmesi (Noetik, bilmeyi ve anlamayı = aklı konu alır.) İman, bilginin artışı değil, bilginin yön değiştirmesidir. Bu katmanda hakikat bir “bilgi nesnesi” olmaktan çıkar yön veren merkez hâline gelir. Zihin aynı kalır, fakat işleyişi dönüşür; açıklama ihtiyacı yerini yön ihtiyacına bırakır. Böylece helikoidin ekseni kurulur. Hareket vardır, fakat artık bir yön de vardır. II. Volitif Katman İslâm, İhlâs ve Takvâ : Yö...

WHİTEHEAD’İN VE İSLÂM’IN TANRI TASAVVURU

Whitehead’in ve İslâm’ın Tanrı Tasavvuru : Süreç ile Samed Arasındaki Ontoloji Çatışması Alfred North Whitehead’in süreç metafiziği, Tanrı’yı klasik metafizikteki “mutlak, değişmez töz” fikrinden çıkarıp ontolojik bir ilişkisellik alanına yerleştirir. Bu sistemde gerçeklik “şeyler”den değil, “oluş anları”ndan (actual occasions) kurulur; dolayısıyla Tanrı da bu oluş ağının dışında duran salt bir zorunlu varlık değil, onunla ilişki içinde olan bir “kutup” hâline gelir. Buradaki kritik hamle şudur : Varlık değil, oluş (becoming) asıldır. Tanrı da bu oluşun içinde iki kutuplu bir yapı olarak düşünülür : • Primordial Nature : İmkânların, formaların ve düzenin ilkesel ufku. • Consequent Nature : Dünyadaki fiilî süreçlerin Tanrı’da “tecrübe edilmesi”!. Bu ikinci yön, Whitehead’in en radikal iddiasını doğurur : Dünya Tanrı’yı “etkiler”, Tanrı dünya ile birlikte “zenginleşir”!. Bu noktada Tanrı, artık klasik anlamda mutlak değişmezlik ile tanımlanamaz. Çünkü Tanrısal bilgi, tecrübe ve ilişki, s...

İTAAT, İBÂDET VE YÖN BÜTÜNLÜĞÜ

İTAAT, İBÂDET VE YÖN BÜTÜNLÜĞÜ İtaat ve ibâdet, insanın varoluşunda kaçınılmaz olan yönelim biçimleridir. İnsan, yönsüz kalamaz; mutlaka bir referansa bağlanır. Bu bağlanma bazen bilinçli bir tercih, bazen ise fark edilmemiş bir yönlenme olarak ortaya çıkar. Kur’ân’ın temel vurgularından biri bu yönelimin tekleştirilmesidir : “Ellâ te’abudû illâ İyyâH / إِيَّاهُ = O’ndan başkasına ibâdet etmemeniz…” (12/40.) Bu ifade, ibâdeti yalnızca bir ritüel olarak değil, yönün tek bir mutlak referansa bağlanması olarak sınırlar. 1) İTAATİN İKİ FORMU İtaat, yalnızca davranışsal uyum değil, yönlü bir bağlanmadır. Ancak bu yön iki biçimde ortaya çıkar : (A) Bilinçli İtaat Bilinçli itaat, referansını açıkça tanıyan itaattir. İnsan burada kime ve neye yöneldiğini bilir. Ara otoriteler bulunabilir, ancak bunlar nihâî referans değildir. Bu yapı, tek istikâmet ilkesine bağlıdır ve bütün ara yönelimleri bu merkez içinde anlamlandırır. (B) Bilinçsiz İtaat Bilinçsiz itaatte referans görünmez hâle gelir. İns...

ŞEYTAN KİM, STRATEJİSİ NE?!.

Şeytan Kim, Stratejisi Ne?!. : İblo-Humonolojik Yaklaşım 1. Başlangıç Yanılgısı : Şeytanı Dışarıda Aramak Şeytan meselesi genellikle dışsal bir varlık problemi gibi ele alınır. Şeytan, insanın “dışındaki” bir fail, içeride sonuçlar üreten bir güçtür. Oysa Kur'an’ın anlatısı, daha baştan bu çerçeveyi kırar. Çünkü şeytan : • Yaratamaz. • Zorlayamaz. • Hakikat üretemez. • İnsanın iradesini iptal edemez. Sadece çağırır. “Ben sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.” (14/22.) Bu cümle, dışsal bir güç teorisini değil, içsel karşılık üretimi gerçeğini açar. Dolayısıyla temel soru şudur : Şeytan, insanı nasıl “dışarıdan zorlayarak” değil, “içeriden karşılık bulduracak şekilde” çalışır?!. 2. İblis Kimdir?!. (Sahte Rablik Problemi) İblisin ilk beyanı şudur : “Ben ondan hayırlıyım.” (38/76.) Bu cümle basit bir kibir değil, bir hüküm iddiasıdır. Çünkü “hayırlılık” : • Değer koymaktır. • Ölçü üretmektir. • Sıralama kurmaktır. Bu da “rablik” alanına girer. Burada iblis şu iddiayı taşır : “Değe...

HAYAT : HİTÂB’A CEVAP

Hayat : Hitâb’a Cevap 1. Başlangıç : Hitabın Önceliği İnsan nedir?!. Bu soru, felsefenin, dinlerin ve bütün büyük düşünce geleneklerinin merkezinde yer alır. İnsan akıl mıdır, irade midir, biyolojik bir varlık mıdır, toplumsal bir özne midir, yoksa bunların hepsinden daha derin bir şey mi?!. Bu soruya verilebilecek cevaplardan biri şudur : İnsan, hitaba muhatap olan ve ona cevap veren varlıktır. Hayatın anlaşılması, insanın kendisinden değil, insana yönelen hitaptan başlar. Çünkü insan, varlığı kendisi kurmuş bir özne değildir. Ne doğumunu seçmiştir, ne zamanını, ne dilini, ne de içinde bulunduğu varlık şartlarını. Bu yüzden insanın varoluşu, kendi kendine kapanan bir sistem değil; kendisine yönelmiş bir çağrının içinde açılan bir muhataplıktır. Bu anlamda ontolojik öncelik insanda değil, hitaptadır. Hitap, sadece konuşma değil; varlığın insana yöneliş biçimidir. Kâinatın düzeni, tarihî olaylar, vicdanın sesi ve vahyin kelâmı bu hitabın farklı tezahürleridir. 2. İnsan : Muhatap Varlık ...

KİTÂB'LA İLİŞKİLERİMİZ

Kitâb’la İlişkilerimiz Fâtır Sûresi'nin 29-32. âyetleri, ilk bakışta müminlerin üç gruba ayrıldığını anlatıyor gibi görünür. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, bu âyetlerin aslında insanın Kitâb'la kurduğu ilişkinin farklı derecelerini tasvir ettiği fark edilir. İlginç olan şudur : Âyetlerde sayılan üç grup da Kitâb'ın mirasçıları arasında zikredilmektedir. Yani mesele Kitâb'a sahip olup olmamak değildir. Mesele, Kitâb'ın insan hayatındaki yeri ve işlevidir. Ancak burada önce “Kitâb”ın ne olduğunu sormak gerekir. Çünkü Fâtır Sûresi indiğinde ortada bugün bildiğimiz anlamda iki kapak arasına toplanmış bir mushaf yoktu. Vahiy devam ediyor, âyetler iniyor, insanlar onları dinliyor, ezberliyor ve hayatlarına taşımaya çalışıyordu. Demek ki Kur'an'ın ilk muhatapları için Kitâb, öncelikle bir nesne değil; bir hitaptı. • Bir ses. • Bir çağrı. • Bir Kelâm. Bu sebeple Kitâb’ı yalnızca yazılı metin olarak anlamak eksik kalır. Mushaf, bu hitabın korunmuş şeklidir; fakat...

KÖTÜLÜĞÜN "VARLIĞINI" NASIL ANLAMALIYIZ?!.

Kötülüğün “Varlığını” Nasıl Anlamalıyız?!. Bu metnin temel sorusu şudur : “Kötülük vardır.” dediğimizde aynı tür bir varlıktan mı söz ediyoruz?!. Cevap : Hayır. Burada tek bir varlık dili değil, iki farklı "varlık" katmanı vardır : 1. A Katı : Ontolojik Varlık (= Hakikat / Vâcibü’l-Vücûd) 2. B Katı : Fenomenolojik-Epistemik Düzey (= İnsan bilinci, yönelim, deneyim) Bu iki katman aynı kategoride değildir ve aynı yüklemlerle konuşulamazlar. Gerçek anlamda ontolojik alan yalnızca A düzeyine aittir; çünkü Mutlak ve Hakikî Varlık yalnızca O’dur. 1 ) A Katı : Ontolojik Varlık (= Hakikat Düzeyi) Bu düzeyde Varlık; mutlak, eksiksiz, değişmez ve kendine yeterlidir. (= Samed.) Bu nedenle temel ilke şudur : Vâcibü’l-Vücûd düzeyinde eksiklik ve yokluk, ontolojik birer içerik veya töz değildir. Kötülüğün A’daki Statüsü Bu düzeyde kötülük bağımsız bir “şey” ve ontolojik bir varlık türü değildir. Hakikat içinde ikinci bir ilke, ikinci bir güç veya düalist bir ortak hiç değildir. Kötülük bur...

HAKK’IN, HAKİKATİN VE İMANIN SINIRI

Hakk’ın, Hakikatin ve İmanın Sınırı 1. Vücûd : Ontolojik Zemin Vücûd (وجود), varlığın kendisidir; varlığın kaynağı, zemini ve aslıdır. Vâcibü’l-vücûd : Varlığı zorunlu olan. (= Allah) Mümkin’ül Vücûd / Mevcûd : Varlığı başkasına bağlı olan. Burada temel ilke şudur : Vücûd, sahip olunan bir şey değil; varlığın kendisidir. Bu nedenle Vücûd, Mutlak asıl; mevcûd, Vücûd’a bağlı varlık. 2. Mevcûd (موجود) : Bağımlı Varlık Alanı Mevcûd, Vücûd’dan pay alan varlıktır. • Gerçektir. • Fakat bağımsız değildir. • Kendi kendine kaim değildir. Bu yüzden, mevcûd, Vücûd’un yanında ikinci bir ontolojik ilke değil; Vücûd’a bağlı tezahür alanıdır. 3. Hak (الحق) : Ontolojik Asıl Sabit, gerçek ve batılın karşıtı olan varlık ilkesidir. Bu düzlemde Hak : • Vücûd ile doğrudan ilişkilidir • Ontolojik olarak “asıl olan”dır. Bu yüzden Hak = Vücûd’un kendisidir, asıl varlık düzlemidir. 4. Hakikat (حقيقة) : Tezahür ve İdrak Alanı Hakk’ın mevcûd içinde görünüşü ve idrak edilebilir yönü. Hak değişmez; hakikat, O’nun g...

MAĞARADAN EKRANA

Mağaradan Ekrana : Modern İnsanın Evsizliği İnsanlığın mekânla kurduğu ilişki, bir bakıma emniyet arayışının tarihidir. İlk insan için mağara, yalnızca taşlardan oluşmuş bir kovuk değildi. O, insanı tabiatın tekinsizliği karşısında koruyan; sınırları, yönleri ve merkezi olan sahici bir yurttu. İnsan orada hem kendi acziyetini biliyor hem de sığındığı gerçekliğin içinde güven buluyordu. Bugün ise insanlık bambaşka bir mekâna taşınmış görünmektedir : Ekrana . Modern insan, gününün büyük kısmını ekranların önünde geçiriyor. Haberleri oradan alıyor, dostluklarını oradan sürdürüyor, kimliğini orada inşâ ediyor ve çoğu zaman kendisini de yine orada arıyor. Fakat bu taşınma, yeni bir yurt edinme değil; çoğu zaman köksüzleşmenin yeni biçimidir. Çünkü ekran, insana aynı anda her yerde olma hissi verirken aslında hiçbir yerde olmama hâlini de üretmektedir. Coğrafî sınırların silindiği, zamanın hızlandığı ve her şeyin sürekli akış hâline geldiği dijital dünya, insana sınırsızlık duygusu sunar. Fa...

BÜTÜNCÜL BİLİM VE AHLÂK PARADİGMASI

BÜTÜNCÜL BİLİM VE AHLÂK PARADİGMASI 1. Muhammed Arkoun ve Tarihselcilik Problemi Arkoun’un Radikal Metodu Muhammed Arkoun, Kur’an’ı ve İslam tarihini antropoloji, dilbilim, göstergebilim ve modern sosyal bilimlerin sunduğu araçlarla yeniden okumaya çalışır. Bu yaklaşımda kıssalar ve tarihî anlatılar çoğu zaman yalnızca tarihsel vakıalar olarak değil, aynı zamanda sembolik ve anlam taşıyan metinler olarak değerlendirilir. Fazlur Rahman’dan Ayrılan Yönü Fazlur Rahman’ın temel amacı, Kur’an’ın evrensel ahlâkî ilkelerini çağdaş hayata taşıyabilecek bir yorum yöntemi geliştirmektir. Arkoun ise daha çok İslam düşüncesinin tarih boyunca oluşturduğu zihinsel sınırları, sorgulanamaz kabul edilen alanları ve yorum tekellerini çözümlemeye yönelir. Bu nedenle onun çalışmaları bir sistem kurmaktan çok, mevcut sistemleri eleştirmeye ve görünmeyen varsayımları açığa çıkarmaya odaklanır. Kadim Ortak Miras Doğu ile Batı birbirinden tamamen kopuk iki medeniyet değildir. Grek düşüncesi Mısır, Mezopotamya...

YAŞAMIN ANLAMI VE AMACI

Yaşamın Anlamı ve Amacı Anlam ve amaç arasında temel bir ayrım yapılabilir : Anlam, epistemik bir düzeydedir; yani teorik, nazarî ve zihnî bir kavrayıştır. Amaç, etik bir düzeydedir; yani pratik, amelî ve yönelimsel bir gerçekleştirmedir. Bu çerçevede hayatın anlamı, tek tek şeylerin (tekillerin) toplamda (tümelde) ne olduğunun bilinmesiyle ilgilidir. Hayatın amacı ise bu bütünlüğün tek bir gayeye/maksada yönlendirilmesiyle ilgilidir. Burada önemli olan nokta şudur : Anlam, var olanı tanımlar; amaç ise var olanı yönlendirir. Bilgi ve Amel İlişkisi : Doktorluk Örneği Bir insanın doktor olması için tıp eğitimi alması gerekir. Bu süreç bilgiye dayanır; yani öğrenim, teorik ve pratik bir bilgi edinimidir. Eğitim tamamlandığında kişi diploma alır. Ancak yalnızca diploma sahibi olmak, doktorluk fiilini gerçekleştirmek değildir. Eğer bir kişi doktor olup hasta tedavi etmezse, sahip olduğu bilgi ve diploma, kendi teleolojik bağlamından kopmuş olur. Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur : Tı...

ÂYET OKUMA

ÂYET OKUMA Kur'an’ın ilk emri olan “İkra’!” (Oku); bu, sadece harfleri çözmek veya bilgi edinmek değildir. Çünkü emir tek başına “İkra’!” değildir : “İkra’ bismi Rabbikellezî halak. = Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (96/1.) Burada Kur'an insana yalnızca bir Metin değil, bir okuma biçimi öğretir. Mesele sadece okumak değil; neyin, nasıl ve hangi nispet içinde okunacağıdır. İnsan da bir âyettir. Hatta insana en yakın âyet, yine insanın kendisidir. İnsan kendi yaratılışına baktığında bir nutfeden yaratıldığını görür. Fakat aynı insan, bu başlangıcı unuttuğunda kendisini olduğundan büyük görmeye başlar : “İnsanı nutfeden yarattı; bir de bakarsın apaçık bir hasım oluvermiş.” (16/4.) “İnsan, apaçık bir hasım kesiliverdi.” (36/77.) Demek ki problem âyetin yokluğu değildir. İnsan, kendi varlığında duran en yakın âyeti bile yanlış okuyabilmektedir. Asıl mesele, okuma problemidir. Modern insanın krizi, âyetlerin kaybolması değil, âyet okuma krizidir. İnsan : Nutfeyi görür ama aczi görmez. ...

ŞEHİR HAYATI

Şehir Hayatı. Modern İnsanın Körlüğü : Epifenomenler Çağında Âyeti Kaybetmek ve Yeniden Bulmak Kur'ân’ın körlük, sağırlık ve kalbin fıkıhsızlığı hakkında söyledikleri, biyolojik bir eksikliği değil, varoluşsal bir sapmayı anlatır : “Gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar; kalpleri vardır, onunla fıkhetmezler...” (7/179) • Bu insanlar kör değildir; çünkü bakarlar. • Sağır değildirler; çünkü işitirler. • Dilsiz değildirler; çünkü konuşurlar. • Sorun gözde, kulakta veya dilde değildir. • Sorun, bunların hakikate açılan yönünün kapanmış olmasıdır. İnsan, gözle fenomeni görür, kulakla fenomeni işitir; fakat fenomeni âyete dönüştüren kalptir. Kalp bu vazifesini yerine getirmediğinde görülen şey sadece görüntü, duyulan şey sadece ses olarak kalır. Görüntü şâhitliğe, ses tezekküre, bilgi hikmete dönüşemez. Bu sebeple Kur'ân’ın anlattığı körlük, görüntü eksikliği değil; anlam eksikliğidir. Sağırlık, ses eksikliği değil; hakikate kapalılıktır. Fıkıhsızlık ise bilgi eksikl...

DİKOTOMİLERİ NASIL ANLAMAYIZ?!.

Dikotomileri Nasıl Anlamayız?!. Dikotomi, çoğu zaman bir bütünün iki parçaya bölünmesi gibi görünse de, bu görünüş yanıltıcıdır. İyi-kötü, doğru-yanlış, zâhir-bâtın gibi ayrımlar, hakikatin kendisinde bulunan gerçek bölünmeler değil; bilginin işleyişinde ortaya çıkan kavramsal ayrımlardır. Bu yüzden dikotomileri, varlığın yapısına ait mutlak kesikler gibi değil, idrakimizin sınırlılığı içinde oluşan ayırt etme biçimleri olarak anlamak gerekir. Varlık düzeyinde hakikat tektir. Tevhîd, sadece teolojik bir ilke değil, ontolojik bir zemindir. O’nda çokluk yoktur, parçalanma yoktur, Zât-Sıfat ayrımı yoktur. Zâhir ve Bâtın da O’nda iki ayrı gerçeklik değil, aynı hakikatin farklı nispetleridir. Bu nedenle dikotomiler, hakikatin içinde değil, hakikate yönelen idrak içinde (bizde) ortaya çıkar. İnsan bilgisi, doğası gereği analiz ederek çalışır. Analiz ise zorunlu olarak ayırmayı içerir. Birliği doğrudan kavramak yerine, onu parçalı göstergeler üzerinden düşünürüz. Bu nedenle zâhir-bâtın, kabuk...

A-B MODELİ OKUMASI

A-B Modeli Okuması A ve B’nin Alanları A : • Mutlak Hakikat, • Mutlak Ontoloji, • Tevhîd alanıdır. • A’da parçalanma yoktur. • A’da çelişki yoktur. • A’da dağınıklık yoktur. • A, Samed’dir. Çünkü A, hakikatin kendisidir. Bu nedenle A hakkında konuşurken epistemolojiden değil, ontolojiden söz ediyoruz. Tam da bu yüzden A, B tarafından kuşatılamaz. B : B ise insanın alanıdır. Burada : • Algı vardır, • Yorum vardır, • Bilgi vardır, • Tercih vardır, • Ahlâk vardır. Yani B’nin temel alanları, epistemoloji ve etiktir. İnsan burada : • Öğrenir, • Anlar, • Yorumlar, • Karar verir, • Sorumluluk yüklenir. İmtihan da burada gerçekleşir. B’nin Dağınıklığı Önemli olan nokta şu : B kendi başına bırakıldığında dağılmaya meyillidir. Çünkü : • Bilgiler çoğalır, • Bakış açıları çoğalır, • Arzular çoğalır, • Menfaatler çoğalır, • Değer sistemleri çoğalır. Sonuçta epistemoloji de etik de parçalanır. Bugün modern dünyanın yaşadığı krizlerden biri, tam da budur. • Bilgi çoktur ama hikmet azdır. • Seçenek ço...

KENDİNİ BİLME MESELESİ

Kendini Bilme Meselesi İlk Düğüm “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözü ilk bakışta câzip görünür. Ancak bu söz üzerinde düşünmeye başladığımızda ciddî bir soru ortaya çıkar : Bilen ile bilinen aynı şey olabilir mi?!. Çünkü burada hem özne hem nesne ‘kendim’ gibi görünmektedir. Eğer bu ilişki kontrolsüz biçimde genelleştirilirse şu zincir kurulabilir : Kendimi biliyorum; öyleyse bilen ile bilinen aynıdır. O hâlde bilmek, özdeşliktir. Burada, bilen ile bilinen arasındaki ayrım kalkar. Bu durumda sadece insanın kendisiyle ilişkisi değil, insanın eşya ile ilişkisi de problemli hâle gelir. Ben ağacı biliyorsam ağaç ben mi olur?!. Ben taşı biliyorsam taş ben mi olur?!. Hayır. Çünkü bilgi ile varlık aynı şey değildir. Bir şeyi bilmek, o şey olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla ilk düzeltme şudur : Bilmek ile olmak arasında zorunlu bir özdeşlik ilişkisi yoktur. İnsanın bilgisi ontolojik özdeşlik üretmez. Fakat Allah Hakkında Mesele Değişir Burada yeni bir soru ortaya çıkar : İnsan için bilmek ile ...

ÂYET VE TECELLÎ DİLİ

Âyet ve Tecellî Dili : Etik, Epistemik ve Ontolojik Okuma Giriş : Bir Kavramın Merkeze Yerleşmesi Ne Değiştirir?!. Bir düşünce sisteminde hangi kavramın merkeze alındığı, sadece dili değil, hakikat tasavvurunu da belirler. Kur'an’ın kâinatı okumak için kullandığı temel kavramlardan biri âyettir. Buna karşılık İslâm düşüncesinin bazı tasavvufî ve irfanî yorumlarında tecellî kavramı giderek merkezî bir konuma yükselmiştir. Bu iki kavram aynı şeyi söylemez. Aralarındaki fark sadece terminolojik değil; epistemolojik, ontolojik ve etik sonuçlar doğuran bir farktır. Bu sebeple şu soruyu sormak gerekir : Kur'an, kâinatı öncelikle “tecellî” olarak mı, yoksa “âyet” olarak mı okumaya davet etmektedir?!. 1. Kur'an’ın Merkezî Kavramı : Âyet Kur'an’ın en yaygın ve kurucu kavramlarından biri âyettir. • Gökler âyettir. • Yer âyettir. • İnsan âyettir. • Tarih âyettir. • Vahiy âyettir. • Kur'an’ın kendi cümleleri de âyettir. Âyet, işaret demektir. İşaret ise kendisine değil, kendisi...