Kayıtlar

TEKMİL

TEKMİL VERMEK, AKLI KİRAYA VERMEKTİR Bir insanın kendi düşüncesi olmayan bir düşünceyi savunması kadar tuhaf çok az şey vardır. Daha da tuhafı, bunu yaparken insanın kendisini düşünen biri zannetmesidir. Oysa düşünmek,  • Bir cümleyi tekrar etmek değildir. • Bir fikri ezberlemek değildir. • Bir otoritenin sözünü sahiplenmek değildir. • Bir topluluğun kanaatini “benim kanaatim” diye ilan etmek hiç değildir. • Atalardan sorgulanmadan miras alınan düşünce, bizim düşüncemiz değildir. Düşünmek, kişinin düşünceyi kendi aklından geçirmesidir. İşte bu yüzden insanın kendisine zaman zaman rahatsız edici bir soru sorması gerekir : Gerçekten ben mi düşünüyorum; yoksa bana verilmiş bir düşünceyi mi taşıyor, savunuyorum?!. Çünkü insan, aklını yalnızca para karşılığında kiraya vermez. • Bazen geleneğe verir. • Bazen lidere. • Bazen ideolojiye. • Bazen cemaate. • Bazen akademik otoriteye. • Bazen mezhebe. • Bazen de bir tefsire. Ve insan, aklını kiraya verdiğinde çoğu zaman bunun farkına bile var...

KELİME-İ TEVHÎD BUGÜN BİZE NE SÖYLER?!.

KELİME-İ TEVHÎD BUGÜN BİZE NE SÖYLER?!. Veya Biz Kelime-i Tevhîd’i Söylerken Ne Söyleriz?!. Çocukken bize bir soru sorarlardı : “ Kimin kulusun?!.” Cevabını da öğretirlerdi : “ Allah’ın kuluyum.” Fakat çocuklukta ezberlediğimiz bu cevabın yetişkinlikte yeniden sorulması gerekir. Çünkü yetişkin insan için asıl soru artık : “Kimin kulusun?!.” değil, “İlâhın kim?!.” olmalıdır. Çünkü insanın gerçek ilâhı, dilinin söylediği değil; hayatında fiilen hükmünü geçirdiği, kendisine itaat ettiği, davranışlarını belirleyen ve iradesinin yönünü tayin eden merciidir. Bu nedenle Kelime-i Tevhîd’i bugün yeniden düşünmek zorundayız. Lâ ilâhe illAllah . Biz bu cümleyi söylerken gerçekten ne söylüyoruz?!. 1. “LÂ İLÂHE” DEMEK, ÖNCE KENDİ İLÂHLARIMIZI GÖRMEKTİR Kelime-i Tevhîd’in ilk kelimesi “ lâ ”dır. Bu,  • Basit bir inkâr değildir. • Bir ayıklamadır. • Bir teşhistir. • Bir reddiyedir. İnsan önce kendi hayatına bakmalıdır : Hayatımda ilâhlaşmış ne var?!. • Mal mı?!. • Makam mı?!. • İtibar mı?!. • Haz...

KARUN’DAN FİRAVUN’A ...

KARUN’DAN FİRAVUN’A, FİRAVUN’DAN PSİKO-TEKNOKRATİK İKTİDARA Kur'ân, insanın güç karşısındaki kibirlenmesini yalnızca soyut bir ahlâk problemi olarak anlatmaz, onu somut insan tipleri üzerinden gösterir. Karun bunlardan biridir. Karun’un iddiası son derece dikkat çekicidir : “ Bu bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi. ” (28/78.) Buradaki problem yalnızca servetin çokluğu değildir. Asıl problem, servetin kaynağının Allah’tan koparılıp kişinin kendi bilgisine ve yeteneğine nispet edilmesidir. Karun’un mantığı şudur : “ Ben biliyorum; dolayısıyla ben sahibim.” = Bilgi → güç → mülk. O, kendisine verilen şeyi kendisinin ürettiğine inanır. Böylece nimet, emanet olmaktan çıkar; kişisel kudretin kanıtına dönüşür. Kur’an’ın başka bir yerde aktardığı zihniyet de aynı noktaya işaret eder : İnsana bir nimet dokunduğunda, “bu benim bilgim sayesinde bana verildi.” deme eğilimi . Demek ki Karun’un trajedisi yalnızca servet sahibi olması değil, sahip olduklarını kendisinin bilgisine borçl...

MAĞARA GENÇLERİ - II

MAĞARA GENÇLERİ - II Yorgunluk Toplumuna, Görünürlük Zorunluluğuna ve Hakikati Aşındıran Dünyaya Karşı Bir Sığınak, Dinlenme ve İlâhî Direniş Mekânı İnsan bazen dünyadan kaçmak için değil, dünyaya teslim olmamak için geri çekilir. Mağara Gençlerinin hikâyesini bugün yeniden düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış birkaç gencin zulümden kaçışı çıkmaz. Karşımıza, değişen ve insanı kendisine benzetmeye çalışan bir dünyanın karşısında hakikati korumanın imkânı çıkar. Bugünün dünyası, Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bir “Yorgunluk Toplumu”dur. Modern insan artık yalnızca dışarıdan gelen bir zorlamayla ezilmemektedir. Zorlayıcı güç insanın içine yerleşmiş; insan kendi kendisinin hem efendisi hem kölesi hâline gelmiştir. • Daha çok üretmelisin. • Daha çok başarmalısın. • Daha çok görünmelisin. • Daha hızlı olmalısın. • Daha çok tüketmelisin. • Daha çok kendini gerçekleştirmelisin. İnsan artık yalnızca çalışmaktan değil, duramamaktan yorulmaktadır. İşte Mağara burada yeniden anlam kaz...

MAĞARA GENÇLERİ

MAĞARA GENÇLERİ Tarihi Yeniden Yazmak, İradeyi Yeniden Kazanmak Giriş : Tarih Geride Kalmadı Tarih, olmuş bitmiş olayların mezarlığı değildir. Geçmişte yaşanan her hakikat, sonraki insanın önünde yeniden bir soru olarak belirir. Bu yüzden Kur'an’ın kıssaları yalnızca “ne oldu” sorusuna cevap vermez; asıl olarak “olan şey bugün bize ne söylüyor” sorusunu canlı tutar. Goethe’ye atfedilen “Tarih yeniden yazılmalı” sözü, burada farklı bir anlam kazanır : Geçmişi değiştirmek için değil; geçmişi yeniden anlamlandırmak için. Kehf Sûresindeki Gençler de bu yüzden yalnızca geçmişte yaşamış birkaç genç değildir. Onların mağarası bugün de vardır. Onların karşılaştığı mesele bugün de vardır. Onların karşısındaki soru bugün de vardır : İnsan, kendi iradesini kime teslim edecektir?!. 1. KUR’AN BU “HİKÂYEYİ” NEDEN ANLATIR?!. Kehf Sûresi, Gençlerin sayısını kesinleştirmeyi önemsemez. Kaç kişi oldukları konusunda yapılan tartışmaları aktarır : “Üçtür, dördüncüsü köpekleridir.” “Beştir, altıncısı kö...

NİYE ALLAH?!.

Niye Allah?!. İnsanın kalbi gözeneklidir. Nereye dönse, neye dokunsa sızdırır. Bedenimiz, aklımız ve ruhumuz sürekli bir emilim ve dolma ihtiyacıyla çırpınır. Acıktıkça yer, yedikçe yine acıktığımızı görürüz. Bir unvana sarılırız, içimizdeki tenhalığı örtmez; bir nesneye sığınırız, eskir; bir insana tutunuruz, onun da en az bizim kadar eksik ve muhtaç olduğunu fark edip irkiliriz. İnsanın dünyadaki temel tragedyası, hiç dolmayan bir kapla, susuzluğu kesmek bir yana, daha da artıran tuzlu suları içme çabasıdır. Peki, bu zamansız arayışın tam ortasında, insan  Allah'a sığınırsa!... Modern dünya, insanın bu doğuştan gelen varoluşsal boşluğunu en acımasızca istismar eden devasa bir illüzyon mekanizmasıdır. Kapitalizm ve modern açgözlülük, insanın içindeki o derin, sonsuz açlığı teşhis etmiş; ancak o boşluğa sunulacak tek hakiki cevabı karartarak yerine ikâme nesneler koymuştur. Sistem, insanın doymasını aslâ istemez. Doymuş insan tüketmez; doymuş insan durur, susar, boyun eğmez ve tefe...

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ Çocukluktan Tûr’a : Görevin Hazırlanışı ve Mühürlenişi Mûsâ’nın hikâyesini yalnızca Tûr’daki “innî ene Rabbuke” hitabından başlatmak, kıssanın en önemli taraflarından birini gözden kaçırmaktır. Çünkü Tûr’da gerçekleşen şey, gökten düşmüş bağımsız bir olay değildir. Mûsâ’nın çocukluğundan itibaren yaşadığı bütün hayat, Onu o âna doğru taşıyan uzun bir hazırlanma, olgunlaşma, yönelme ve muhataplık sürecidir. Kur’an’ın Mûsâ kıssasına dair farklı sûrelerde verdiği parçaları birlikte düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca bir Peygamberin hayatı değil; bir insanın ilâhî göreve nasıl hazırlandığına ilişkin güçlü bir ontolojik ve epistemolojik model çıkar. • Mûsâ önce korunur. • Sonra yetiştirilir. • Sonra sarayda büyütülür. • Sonra bir kırılma yaşar. • Sonra kaçar. • Sonra Medyen’de yıllarca olgunlaşır. • Sonra ailesiyle birlikte yola çıkar. • Sonra içindeki ateş yeniden belirir. • Sonra nazar eder ve yönelir. • Ve nihayet Allah Ona hitap eder. Ancak bütün bunların sonunda henüz...