Kayıtlar

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ 1. Hayat, Özünde Bir Hâkimiyet Mücadelesidir Hayatın en temel gerilimlerinden biri, “kim hükmedecek, kim belirleyecek, kim merkez olacak?!.” sorusudur. Bu yüzden hayat, yalnızca bir geçim, üretim, tüketim, iktidar veya kültür alanı değildir; bunların hepsinden önce bir hâkimiyet alanıdır. İnsan, toplum ve tarih; hepsi bir şekilde bu sorunun etrafında biçimlenir. Fakat bu mücadeleyi yalnızca dış dünyada aramak eksik olur. Çünkü dışarıdaki kavga, içerideki kavganın tezahürüdür. İnsanın iç dünyasında bir merkez savaşı vardır : Hakikat mi hâkim olacak, hevâ mı; Hakk’ın hükmü mü belirleyici olacak, nefsin ve arzunun hükmü mü?!. İşte dışarıdaki bütün büyük mücadeleler, en temelde bu iç mücadelenin farklı ölçeklerde görünür hâle gelmesidir. Bu sebeple ırk savaşları, asabiyet kavgaları, sınıf mücadeleleri, toprak ve ekmek savaşları, siyasal iktidar çatışmaları, hanedan çekişmeleri, devletler arası hesaplaşmalar ve bugün şirketler ar...

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH

TEVHÎD, HÂKİMİYET VE TARİH Hâbil’den Modern Devlet ve Şirket İmparatorluklarına : İç Savaşın Dışarıdaki Tarihi Giriş : Tarihin kalbinde ne var?!. İnsanlık tarihine hangi başlıktan girilirse girilsin, bir noktada aynı soruya varılır : Hayata kim hükmedecek?!. Görünürde savaşların sebebi toprak, servet, iktidar, güvenlik, soy, inanç, ideoloji, sınıf, pazar veya nüfuz alanı gibi görünür. Kimi zaman kavga, kabileler arasındadır; kimi zaman hanedanlar, devletler, imparatorluklar, uluslar, bloklar ya da şirketler arasındadır. Kimi zaman “özgürlük” adına, kimi zaman “güvenlik” adına, kimi zaman “medeniyet”, “ilerleme”, “barış” veya “hak” adına yürütülür. Fakat bütün bu farklı görünümlerin altında değişmeyen bir soru durur : Merkezde kim olacak? Hükmü kim koyacak?!. İnsanı, toplumu, hukuku, mülkiyeti, ahlâkı ve geleceği kim belirleyecek?!. Bu yüzden hayatı yalnızca ekonomik, siyasî veya kültürel süreçlerle açıklamak yeterli değildir. Hayat, daha kökten olarak bir hâkimiyet mücadelesidir. Anca...

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ

TEVHÎD-ŞİRK-ASABİYET : HÂKİMİYET MÜCADELESİNİN KUR’ANÎ ONTOLOJİSİ Hâbil’den Algoritmaya : Tarihin, Siyasetin ve İnsan İçinin Merkez Kavgası Giriş : Mesele iktidar değil, hâkimiyetin kaynağıdır İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşlar, hanedanlar, devletler, devrimler, pazarlar, ideolojiler ve medeniyetler tarihi olarak okunur. Oysa bu görünür tarihin altında daha derin bir fay hattı vardır : Hâkimiyetin kaynağı meselesi. Kim belirleyecek, kim hükmedecek, kim merkez olacak, hayatı kim tanımlayacak? Bu sorular sadece siyasetin değil, ontolojinin de sorularıdır. Çünkü mesele yalnızca iktidarın kimde olduğu değil; hükmün kime ait olduğu, mülkün nasıl anlaşıldığı, insanın kendisini varlık düzeninde nereye yerleştirdiği meselesidir. Burada tevhîd, yalnızca metafizik bir inanç ilkesi olarak değil; hayatın merkezini tayin eden kurucu ilke olarak belirir. Eğer hayatın nihâî sahibi Allah ise, mülk O’nunsa, hüküm O’na aitse, rubûbiyet O’nun yaratıp terbiye eden egemenliğini ifade ediyorsa ve ulûhiyet ...

STERİL TARİH ANLATISINDAN ÇATIŞMALI VAHİY TARİHİNE

Steril Tarih Anlatısından Çatışmalı Vahiy Tarihine  (İslâm tarihini Tarih felsefesi mantığıyla yeniden kurma denemesi) 1. Problem : Tarih neden “steril” anlatılıyor?!. İslâm tarihi çoğu zaman iki uç arasında sıkışır; ya ahlâkî bir “iyi-kötü hikâyesi” ya da kronolojik bir olaylar listesi. Bu iki anlatım biçimi ortak bir varsayıma dayanır : Tarih nötr bir zeminde akar, vahiy ise bu zemine sonradan “eklenen” bir ilâhî müdahaledir. Bu bakışta tarih : • Zaten oluşmuş bir sahnedir. • Toplumsal yapı zaten kuruludur. • Güç ilişkileri ikincildir.  • Vahiy ise daha çok “öğüt”, “reform”, “ahlâk düzeltmesi” gibi görünür. Bu yüzden İslâm tarihi anlatısı çoğu zaman çatışmasız, pürüzsüz, steril bir yüzey üretir. Ama Kur’an’ın kendi dili bu değildir. 2. Kur’an’ın Tarih tasavvuru steril değildir Kur’an’ın anlattığı Tarih : • Boş bir sahne değildir. • Nötr bir toplum değildir. • Hazır bir düzen değildir. Tam tersine, tarih, hâkimiyet iddialarının çarpıştığı bir güç alanıdır. Bu alanın temel eks...

KUR’AN, İKBAL VE NİETZSCHE’DE GÜÇ

KUR’AN, İKBAL VE NİETZSCHE’DE GÜÇ : MA’ZERETTEN SORUMLULUĞA, BENLİKTEN HAKÎKATE Kur'an’ın insan anlayışını anlamak için dikkat çekici kavramlardan biri ma’zeret kavramıdır. Özellikle : “Bu, konuşamayacakları gündür. Onlara izin de verilmez ki ma’zeret beyan etsinler.” (77/35-36) âyetleri, insanın varoluşuna ve sorumluluğuna ilişkin son derece güçlü bir çerçeve sunar. Bu âyetlerde mesele yalnızca âhiret tasviri değildir. Aslında burada insanın kendisine, iradesine ve hakîkatle ilişkisine dair temel bir ilke ortaya konmaktadır : İnsan, nihâyetinde ma’zeretleriyle değil, yönelimiyle değerlendirilecektir. Bu noktadan hareketle Kur'an’ın güç anlayışı, hem Muhammed İkbal’in hem de Nietzsche’nin güç anlayışıyla karşılaştırılabilir. Çünkü her üçü de insanın pasifleşmesine karşıdır; fakat güçten ne anladıkları ve güce nasıl bir anlam yükledikleri birbirinden oldukça farklıdır. Nietzsche : Güç Kendini Aşma İradesidir Nietzsche’nin düşüncesinde güç, varlığın en temel dinamiğidir. İnsan, s...

ORTA YOL : BEN’İN HUZURU

Orta Yol : Ben’in Huzuru Bazı düşünce gelenekleri (tasavvuf, genelde Doğu) huzuru Ben’in tamamen yok edilmesinde arar. Bazıları ise (indivudüalizm, hümanizm, genelde Batı) Ben’i mutlaklaştırır ve kurtuluşu Ben’in kendini gerçekleştirmesinde görür. • Ben’i silmek başka, • Ben’i aşmak başka, • Ben’i yerli yerine koymak başka. Ben, ilk ikisine de mesafeli duruyorum. Ben yok olmayacak; çünkü sorumluluk Ben’e ait; çünkü hesap, Ben’den sorulacak. Seçimi yapan ve sorumluluk alan, Ben. Aynı zamanda Ben, merkezde de olmayacak; çünkü Ben merkez olursa ölçü kendisi olur. Kendini ölçü yapan Ben, sonunda küçülür ve kendini kaybeder. Bu nedenle paradoksal gibi görünen şu durum ortaya çıkıyor : Ben’i koruyarak Ben-merkezcilikten çıkmak. Aslında tevhîdî yönelimin en zor taraflarından biri de budur. Çünkü Ben’i silmek de Ben’i putlaştırmak da daha kolaydır. Zor olan, Ben’i muhafaza ederek yerine koymaktır. Bu durumda Hakikat ile Ben rakip olmaz. Çünkü mesele ya Ben ya Hakikat değildir. Ben’i, Hakikate ...

NOMİNAL İMAN, FONKSİYONEL ŞİRK VE SECDE

Nominal İman, Fonksiyonel Şirk ve Secde  Bu yapı, modern dînî bilincin üç ayrı “inanç tipi”ni değil, tek bir merkez probleminin üç farklı görünümünü açıklar : Referansın nereye yerleştiği ve hayatı kimin yönettiği sorusu. 1. Nominal İman : İsim Düzeyi Nominal iman, Tanrı’nın varlığının kabul edildiği fakat bu kabulün karar üretim mekanizmasına dönüşmediği hâldir. Bu düzeyde : • Tanrı vardır. (= Ontolojik kabul.) • İman dili vardır. (= Kimlik/söylem düzeyinde.) • Fakat iman işlev/amel üretmez (= Yönlendirme yoktur, imanın hayatta etkisi görünmez.) İman, bir etiket olarak kalır; hayatı şekillendiren bir ilke hâline gelmez. Temel problem şudur : Referansın var olması, onun belirleyici olması anlamına gelmez. 2. Fonksiyonel Şirk : Referansın Dağılması Nominal imanın pratik sonucu çoğu zaman fonksiyonel şirktir. Bu düzeyde Tanrı inkâr edilmez; fakat fiilî olarak : • Kararları Tanrı belirlemez. • Hayatı çoklu merkezler belirler. Bu merkezler şunlardır : • Çıkar • Toplum • Devlet- Millet...

A-B MODELİNDE B’NİN A’YA YÖNELİMİ MESELESİ VE لَا وَزَرَ PRENSİBİ

A-B MODELİNDE B’NİN A’YA YÖNELİMİ MESELESİ VE لَا وَزَرَ PRENSİBİ  A, bir konum ya da seçenekler arasında yer alan coğrafî veya fizikî bir merkez değildir. Bunu 2/177, net bir şekilde açıklar : “Yüzünüzü Doğu ve Batı tarafına/yönüne çevirmeniz birr değildir. Birr : Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaplara ve Nebîlere iman etmek; malını sevdiği hâlde onu yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yol oğluna, yardım isteyenlere, rikab olanlara vermek; salâtı ikâme etmek, zekâtı vermek, söz verdiği zaman sözünü yerine getirmek, sıkıntıda, zorlukta ve felakete uğrama durumunda sabretmektir. İşte bunlar, sâdık olanlardır. Ve işte bunlar, takvâ sahibi olanlardır. ” A, yönelimin kendisini mümkün kılan hakikat zemini ve tüm yönelimlerin doğruluk ölçütüdür. Bu nedenle A’nın dışında ikinci bir ontolojik alan, merkez ya da sığınak yoktur. B, yönelimi kuran, anlamı temsil eden ve fiili üreten bilinç alanıdır. B’nin tüm kararları, yönelimleri ve fiilleri A’ya nispetle gerçekleşir; fakat bu nispe...

YKS ve ZHS

YKS ve ZHS : Hitâb, Oluş, Seçim ve Sorumluluk Üzerine Bir Okuma Bu hafta sonu YKS yapıldı. Milyonlarca genç aynı anda, aynı süre içinde, farklı alanlardan sorulara cevap verdi. Kimi iyi hazırlandı, kimi daha az hazırdı. Kimi bazı alanlarda güçlüydü, kimi başka alanlarda. Sonuçlar henüz açıklanmamış olsa da herkesin bildiği temel gerçek şudur : Bu sınavda belirleyici olan şey, sorulara verilen cevaplardır. Bu durum, daha geniş bir çerçeve için küçük ama öğretici bir örnek olarak görülebilir : Zorunlu Hayat Sınavı (ZHS). 1. Hitâb Olarak Şartlar ZHS’de “soru”, klasik anlamda sabit bir test maddesi değildir. Soru, hayatın bizzat kendisidir. Biyoloji (cinsiyet, güç, beden), coğrafya, zaman, tarih, imkânlar ve çevresel koşullar… bunların tamamı sorunun içeriğini değil, hitâbın formunu oluşturur. Şartlar dışsal bir dekor değil, imtihanın kendisinde konuşan bir yapıdır. Bu anlamda hayat, pasif bir alan değil; sürekli hitâb üreten bir düzendir. Her insan, kendi şartları içinde farklı bir hitâba...

ANAKRONİK DİNDEN DİNAMİK DİNE

Anakronik Dinden Dinamik Dine : “Zât-en ve Zaten” Varlık ve Hukuk Okuması 1. Dilin Arkeolojisi ve Ontolojik Fark İnsanın varoluş serüveni ve hakikat arayışı, çoğu zaman felsefe kitaplarından önce konuştuğu dilin içinde saklıdır. Türkçede sıradan bir pekiştirme zarfı gibi kullandığımız “zaten” kelimesi, dikkatle incelendiğinde bizi varlığın en temel ayrımına götürür : Mutlak Varlık ile bağımlı varolanlar arasındaki ontolojik farka. Arapça kökenli “zât”, bir şeyin özü, kendisi ve hakikatidir. Kelâm geleneğinde ve İslâm felsefesinde bu kavram, varlığı başka hiçbir sebebe bağlı olmayan Vâcibü’l-Vücûd’u işaret eder. Bu açıdan düşünüldüğünde : Zât-en Var/lık, varlığı kendi özünden olan, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Mutlak Kaynak’tır. Buna karşılık insanın varlığı kendinden değildir. İnsan kendisini her zaman önceden verilmiş bir dünyanın içinde bulur. Doğduğu zamanı seçemez; ailesini seçemez; bedenini seçemez; içine geldiği şartları seçemez. Bu durum, Heidegger’in “fırla...