Kayıtlar

TEK VE SON ŞANS MI?!.

Tek Şans mı?!. : Rahmet, Adâlet ve Hikmet Üzerine İnsanlık tarihinin en zor sorularından biri şudur : Eğer cennet ve cehennem varsa, eğer âhiretteki sonuçlar dünyadaki tercihlerimizle ilişkiliyse, o hâlde bu dünya hayatı tek ve son fırsat mıdır?!. Bu soru yeni değildir. Kur'ân’ı okuyan hemen herkesin zihninden bir şekilde geçmiştir. Özellikle cehennemden çıkmak isteyenlerin geri çevrildiğini anlatan âyetler (22/22 ve 32/20), bu soruyu daha da yakıcı hâle getirir. İlk bakışta insan şöyle düşünür : Sonlu bir ömür nasıl sonsuz sonuçlar doğurabilir?!. Bu soruyu küçümsemek veya bastırmak doğru değildir. Çünkü bu soru, rahmet, adâlet ve hikmet arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan samimi bir arayışın ürünüdür. Öncelikle şunu görmek gerekir : Kur'ân’ın anlattığı Allah tasavvurunda insan ilk hatasında mahkûm edilmez. Hz. Âdem hata etmiş, fakat tövbe etmiştir. İnsan defalarca düşebilir, fakat tövbe kapısı açık bırakılmıştır. Kur'ân boyunca Peygamberler gönderilmiş, uyarılar yapılmış,...

DÎNÎ AÇIDAN AZGIN İNSAN PSİKOLOJİSİ

Dînî Açıdan Azgın İnsan Psikolojisi : Fecr ve Âdiyât Sûreleri Üzerinden Bir Okuma Kur'ân insanı yalnızca davranışları üzerinden tanımlamaz. Davranışın arkasındaki anlamlandırma biçimine, daha derinde ise Rabbiyle kurduğu ilişkiye de bakar. Çünkü insanın dış dünyadaki tutumu, iç dünyasındaki tasavvurun sonucudur. Fecr ve Âdiyât sûreleri birlikte okunduğunda, Kur'ân’ın dikkat çektiği temel psikolojik yaralardan biri görünür hâle gelir. İnsan, hayatı imtihan olarak okumak yerine hak edilmiş payların dağıtıldığı bir yarış olarak okumaya başlar. İşte sorun burada başlar. Fecr : Yanlış Anlamlandırmanın Başlangıcı Fecr sûresi insanın zihnindeki temel yanılgıyı ortaya koyar. Rabbi onu imtihan edip nimet verdiğinde : “Rabbim bana ikram etti.” Rabbi onu imtihan edip rızkını daralttığında : “Rabbim beni ehânet etti.” Kur'ân’ın dikkat çektiği nokta, insanın verdiği hüküm değil; hükmün dayandığı mantıktır. İnsan şöyle düşünmektedir : Çok verilirse değerliyim. Az verilirse değersizim. Bö...

LATÎF GÜÇ

Latîf Güç İnsan zihni çoğu zaman gücü kesafetle (= büyüklükle ve yoğunlukla) ilişkilendirir. • Büyük olan güçlüdür. • Gürültülü olan güçlüdür. • Sert olan güçlüdür. • Kıran, ezen, zorlayan güçlüdür. Oysa kâinata bakıldığında bambaşka bir tablo görülür. Bir ağacı büyüten şey gürültü değildir. Bir çocuğu büyüten şey zorbalık değildir. Bir fikri olgunlaştıran şey baskı değildir. Toprağı dirilten yağmur da kurşun gibi değil, damla damla iner. Burada güç vardır; hatta çok büyük bir güç vardır. Fakat bu güç kesîf değil, latîftir. Bu nedenle bu metin şu fikir etrafında örülebilir : Latîf Güç Latîf : Varlığı maddî = cismî olmayan. Zarif. Hoş. Nazik. Lütuf da aynı kök. İyi, hoş, nazik, yumuşak, incitmeyen ikram. Bağış, memnun edici muamele. Rabbin varlığı da fiilleri de latîftir. Ama bizler, kesîf (= yoğun, katı ve maddî/cismî) bir Rab tahayyül etmekte ısrar ediyoruz. Böyle bir Rab, incitir, yaralar. İnsan, gücü çoğu zaman sertlikte arar. Oysa varlığın derinliklerinde işleyen kudret, çoğu zama...

SILA-İ RAHM

SILA-İ RAHM VE PSİKE TEORİLERİ : KARŞILAŞTIRMALI MODEL 1. SİGMUND FREUD : KOPUŞ VE GERİLİM ÜRETEN YAPI Freud’a göre insan psişesi temel olarak iç çatışma alanıdır. Bu yapı id (dürtüler), ego (gerçeklik ilkesi) ve süperego (ahlâkî denetim) arasındaki gerilim üzerinden çalışır. Gelişim süreci, dürtülerin bastırılması ve toplumla uyumlanma üzerinden ilerler. Travma ise bastırılmış içeriklerin geri dönüşüyle ortaya çıkan yapısal gerilimdir. Bu modelde erken dönem bağlar, ontolojik bir süreklilik değil, libidinal yatırım nesneleri olarak değerlendirilir. Anne figürü özellikle güvenlik ve haz düzenleyicisi bir nesne konumundadır. Sonuç olarak Freud’da insan, iç çatışma yönetimi yapan bir psikodinamik sistemdir. Bağ kavramı ontolojik değil, psikolojik yatırım ve nesne ilişkisi düzeyindedir. 2. OTTO RANK : KOPUŞ VE DOĞUM TRAVMASI Rank, Freud’dan farklı olarak temel travmayı doğum ânına taşır. Ona göre insan varoluşu, ilk ayrılık deneyimi üzerine kuruludur. Doğum, anne ile biyolojik bütünlüğün ...

KİTÂB VE HİTÂB

Kitâb ve Hitâb Kitâb ile Hitâb çoğu zaman birbirinden ayrılır. Kitâb yazılı Metin; Hitâb ise konuşma ve yöneliş olarak anlaşılır. Oysa vahiy düşüncesinde bu ayrım mutlak değildir. Kitâb, Hitâb’ın donmuş hâli değil; Hitâb, Kitâb’ın canlı ve gerçekleşen boyutudur. Hitâb’ın olmadığı yerde Kitâb, yalnızca bir nesneye dönüşür. Raflarda duran sayısız kitap gibi okunur, incelenir, analiz edilir; fakat muhataplık kurulmadığında bir ilişki doğmaz. Bu nedenle vahyin ilk zemini Metin değil, muhataplıktır. “Ey Âdem…” “Ey Musa…” “Ey Meryem…” “De ki…” Bu form, vahyin temel yapısını gösterir : Önce Hitâb, sonra içerik, sonra Kitâb. 1. Kitâb ve Hitâb’ın Ontolojik Birliği Kur'an kendisini “Kitâb” olarak isimlendirir; fakat aynı zamanda baştan sona bir hitâb düzeni içinde akar. Soru sorar, cevap verir, uyarır, hatırlatır, hüküm koyar, karşılık verir. Bu yapı şunu gösterir : Kitâb, yalnızca bilgi taşıyan bir nesne değil; muhatap kuran bir kelâmdır. Bu nedenle : • Kitâb = Sabit form. • Hitâb = Gerçek...

VAHYİN SAHİHLİĞİ

Vahyin Sahihliği Vahyin sahihliği meselesi çoğu zaman yanlış yerden tartışılır. Tartışma genellikle şu soruya indirgenir : 1. “Bir Peygamber, aldığı şeyin gerçekten vahiy olduğunu nasıl bilir?!.” 2. “İnsanlar onun gerçekten peygamber olduğunu nasıl bilir?!.” Bu sorular önemlidir; ancak daha derinde başka bir soru daha vardır : İnsan ile Hakikat arasındaki bağın mahiyeti nedir?!. Çünkü vahiy, boşlukta gerçekleşen bir olay değildir. Vahiy, önceden hiçbir ilişki yokken kurulan bir ilişki değil; yaratılışta mevcut olan muhataplık ilişkisinin açığa çıkmasıdır. 1. İnsanın İlk Vasfı : Muhataplık Kur'an'ın ilk insan anlatılarına baktığımızda karşımıza önce bilgi değil, hitap çıkar : "Ya Âdemü'skün..." "Enbiûnî bi-esmâi héülâ..." Henüz dînî sistem yoktur, ümmet yoktur, şeriat yoktur; fakat hitap vardır. Bu durum insanın ilk vasfının “bilen varlık” olmaktan önce “muhatap varlık” olduğunu düşündürür. İnsan, varlığının derinliğinde bir hitaba açıktır. Dolayısıyla in...

KUR’ÂN’DA VARLIK TASAVVURU

Kur’ân’da Varlık Tasavvuru Mutlak Varlık, Bağımlı Varlık ve Helâk Meselesi İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, gördüğü şeyi mutlak sanmasıdır. Oysa görmek, mutlaklık değildir; görünmek, kendi başına kaim olmak değildir. Kur’ân’ın en temel meselelerinden biri tam da budur : Varlığın ne olduğu, neyin gerçekten “kendi başına var” olduğu ve neyin başka bir varlığa bağlı olarak ayakta durduğu. Kur’ân’ın merkezindeki tevhîd yalnızca “bir Tanrı vardır” cümlesi değildir. Tevhîd, aynı zamanda bir varlık anlayışıdır. Yani hakiki ve mutlak varlığın yalnız Allah’a ait olduğunu; diğer bütün varlıkların ise O’nun yaratması, yaşatması ve ayakta tutmasıyla var olduğunu söyleyen ontolojik bir ilkedir. Bu sebeple Kur’ân’daki mesele yalnız “kime ibâdet edilecek?” meselesi değil; aynı zamanda “kim gerçekten vardır?” meselesidir de. A ve B Bu çerçevede varlığı iki düzlemde düşünmek mümkündür : • A : Mutlak Varlık. Kendi kendine kâim olan, varlığı başkasına bağlı olmayan, yaratılmayan, mutlak kudret s...

ŞİDDET VE NEFRET

ŞİDDET VE NEFRET : MODERN PSİKOLOJİ VE KAYNAK PROBLEMİ Şiddet ve nefret, genellikle “duygu patlaması” olarak anlaşılır. Oysa bu yüzeydir. Daha derinde mesele, duygunun varlığı değil; psişik enerjinin hangi yapıya bağlandığıdır. Bu noktada modern psikoloji üç büyük açıklama hattı üretir : 1) Freud : Bastırma ve Geri Dönüş (İd-Ego-Süperego) Sigmund Freud şiddeti temel olarak şu yapı içinde okur : İd : Ham dürtü (saldırganlık, libido, haz). Süperego : İçselleştirilmiş yasa/ahlâk. Ego : Aracı yapı. Şiddet burada çoğunlukla bastırılmış dürtünün geri dönüşü olarak ortaya çıkar. Yani enerji bastırılır, yön değiştiremeden geri döner, patlama üretir. Freud’un diliyle şiddet, kontrol edilemeyen iç gerilim boşalımıdır. Sınırlılık : Bu model yön (hakikat/ölçü) boyutunu neredeyse hiç içermez. Şiddeti “psişik basınç” olarak okur. 2) Jung : Gölge ve Bilinçdışı Bütünlük Carl Jung ise şiddeti farklı bir yerden kurar : Her insanın “gölge” yönü vardır. Bastırılan özellikler bilinçdışına itilir. Bastır...

SEVGİ, SAYGI VE HÜMANİZM

SEVGİ, SAYGI VE HÜMANİZM İnsan, Hakikat ve Ölçü Meselesi Sevgi mi önce gelir, saygı mı? sorusu basit bir duygu meselesi değildir. Bu soru, insanın varlığı nasıl gördüğüyle ilgilidir. Çünkü sevgi de saygı da insanın neyi değerli gördüğünü açığa çıkarır. Bugün dünyada sevgiden, insanlıktan, hoşgörüden ve insan haklarından çok söz ediliyor. Fakat aynı dünyada : Savaşlar büyüyor. İnsan araçsallaşıyor. Yalnızlık artıyor. Çıkar ilişkileri derinleşiyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı düzenler kuruluyor. Bu bir çelişki gibi görünüyor. Çünkü insanı merkeze aldığını söyleyen çağ, insanı en fazla tüketen çağ hâline gelmiş durumda. Burada temel mesele şudur : İnsanın değeri nereden geliyor?!. Modern hümanizm büyük ölçüde şu cevabı verir : İnsan değerlidir; çünkü insandır. Bu yaklaşım başlangıçta güçlü bir itiraz olarak ortaya çıktı. Kilise tahakkümüne, sınıfsal baskıya, insanın ezilmesine ve değersizleştirilmesine karşı insan onurunu korumaya çalıştı. İnsan aklını, bireyi ve özgürlüğü merkeze aldı. ...

İRADE VE ZORUNLULUK

İrade ve Zorunluluk İnsan hayatında birçok süreç zincirleme reaksiyon gibi işler. Bir düşünce başka bir düşünceyi, bir alışkanlık başka bir davranışı, bir korku başka bir tercihi, bir arzu başka bir yönelimi doğurur. Çevre, aile, kültür, travmalar, arzular, korkular, eğitim, toplumsal yapı ve geçmiş tecrübeler insan üzerinde ciddi etkiler üretir. İnsan çoğu zaman boşlukta karar veren tamamen bağımsız bir özne gibi değil; etkiler ağı içinde yaşayan bir varlık gibi hareket eder. Bu nedenle insan davranışlarında belirli yönelimlerin ve sürekliliklerin bulunması doğaldır. Fakat bu durum insanı tamamen mekanik bir varlık haline getirmez. Çünkü insan : • Sadece tepki veren bir organizma değildir. • Aynı zamanda kendi yönelimlerini fark edebilen, • Kendisini gözleyebilen, • Kendi akışına müdahale edebilen bir varlıktır. İşte irade tam burada ortaya çıkar. İrade, bütün etkilerden bağımsız mutlak bir güç değildir. İnsan hiçbir etkiden etkilenmeden karar vermez. Ancak insan tamamen kapalı ve zor...

ÖZGÜRLÜK İLE SORUMLULUK ARASINDAKİ GERİLİM : İNSAN

Özgürlük ile Sorumluluk Arasındaki Gerilim : İnsan İnsan, ne tamamen zorunluluk içinde hareket eden iradesiz bir varlıktır ne de mutlak anlamda özerk ve sınırsız bir faildir. İnsan dediğimiz varlık, tam da bu iki uç arasında yaşar : Özgürlük ile sorumluluk arasındaki gerilim alanında. Modern düşüncenin önemli bir kısmı özgürlüğü, sınırdan kurtuluş olarak anlamaya meyletti. Buna göre insan ne kadar bağımsızsa, ne kadar kendi kararlarını kendi veriyorsa, o kadar özgürdür. Hatta bazı modern yaklaşımlar özgürlüğü, bireyin kendi yasasını kendisinin koyması şeklinde tanımladı. Böylece insan, kendi hakikatinin merkezine yerleştirildi. Fakat burada temel bir ontolojik problem ortaya çıkar : Muhtaç bir varlık, mutlak anlamda özerk olabilir mi?!. İnsan : • Acıkan, • Susayan, • Uyuyan, • Hastalanan, • Yaşlanan, • Korkan, • Etkilenen, • Unutan, • Ölen bir varlıktır. Yani insan, baştan sona ihtiyaç ilişkileri içinde yaşayan bir varlıktır. Böyle bir varlığın mutlak anlamda bağımsız ve sınırsız olduğ...

KULLUK BAĞLAMINDA EFENDİ–KÖLE İLİŞKİSİ

KULLUK BAĞLAMINDA EFENDİ–KÖLE İLİŞKİSİ A-B Modeli Açısından Yapısal Bir Ayrım Efendi–köle ilişkisi, insanlık tarihinde hem somut bir toplumsal gerçeklik hem de düşünsel bir model olarak ortaya çıkar. Ancak “kulluk” kavramı ile karıştırıldığında ciddi bir anlam kayması üretir. Bu nedenle temel ayrımı net koymak gerekir. 1. Kölelik : B’nin B’ye Tahakkümü Kölelik, A-B modelinde B içindeki bir ilişkinin mutlaklaşmasıdır. Burada : • B (= insan, sistem, kurum, arzu) başka bir B’yi nesneleştirir. • İlişki karşılıklı değil, asimetriktir, • Bir taraf araç, diğer taraf amaç haline gelir. • Güç, çıkar ve kontrol ilişkisi belirleyicidir. Efendi-köle düzeninde efendi de köle de B düzlemindedir. Dolayısıyla ikisi de aynı ontolojik sınırlılığa sahiptir. Bu nedenle : • Efendi mutlak değildir. • Köle değersiz değildir, fakat ilişki yapısı bozuktur. Bu yapı kaçınılmaz olarak : • Çıkar üretir. • Sömürü üretir. • Bağımlılık üretir ve kendini yeniden üretmek zorunda kalır. Kölelik, B’nin kendi içinde mutla...

TANRI-İNSAN İLİŞKİSİNDE ÖZGÜRLÜK

TANRI-İNSAN İLİŞKİSİNDE ÖZGÜRLÜK Liberalizmin de Sosyalizmin de Aşamadığı Sorun Modern dünya özgürlüğü büyüttü; fakat anlamını daralttı. İnsanı serbest bıraktı; ama yönsüz bıraktı. Sınırları kırdı; fakat ölçüyü koruyamadı. Bugün özgürlük denildiğinde çoğu zaman şu anlaşılıyor : “İstediğimi yapabilmem.” Fakat bu tanım eksiktir. Çünkü insan yalnızca isteyen bir varlık değildir; aynı zamanda şaşan, taşan, unutan, bağımlılaşan ve başkasına zarar verebilen bir varlıktır. Bu yüzden sınırsız özgürlük fikri, kısa süre sonra başka insanların özgürlüğünü tehdit etmeye başlar. Çünkü iki insanın sınırsız iradesi aynı anda var olamaz. Tam da burada modern dünyanın iki büyük yaklaşımı ortaya çıktı : • Liberalizm. • Sosyalizm. Birisi bireyi büyüttü, diğeri toplumu. Birisi özgürlüğü merkeze aldı, diğeri eşitliği. Fakat her ikisi de insan meselesini tam çözemedi. Liberalizmin Açmazı Liberalizm, insanı dış baskılardan kurtarmaya çalıştı. Krallara, kiliseye, aristokrasiye ve merkezi tahakküme karşı birey...

GÜDÜK İBÂDET

Güdük İbâdet Güdük kelimesi, eksik kalmış şey için kullanılır. Ya boydan noksandır ya enden. Tamamlanmamıştır. Gelişmemiştir. Devamı gelmemiştir. Kadük de böyledir. Yürürlüğünü kaybetmiş, işlemeyen, sonuç üretmeyen şey demektir. Düdük kelimesinde bile halk diliyle aynı çağrışım vardır : Üzerine tam oturmayan, eğreti duran, kısa kalmış, sığ kalmış şey. Ben bu kelimeleri din diline taşımak istiyorum. Çünkü din adına yaptığımız iş ve işlemlerin büyük kısmı güdükleşti. Kadük hâle geldi. Yanlış anlaşılmasın : İbâdetin eksikliği, sadece “az yapılması” değil; hayatla bağının kopmasıdır. Mesele ibâdetleri terk etmek değil. İslâm’da ibâdet, kapalı bir ritüel değil; insanı dönüştüren bir yöneliştir. O yöneliş hayata taşmıyorsa, ibâdet başlamış ama tamamlanmamış olur. Yani şekil vardır; süreklilik yoktur. Hareket vardır; istikâmet yoktur. Başlangıç vardır; devam yoktur. İşte bu yüzden “güdük” ve “kadük” kelimeleri burada çok yerli yerine oturuyor. Mesele, ibâdetleri hayattan koparmak. Namaz kılıy...

EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM

EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM Haccın Sembolik Dili Üzerine “Lebbeyk”, haccın en kısa ama en yoğun kelimelerinden biridir. Çünkü hac boyunca yapılan bütün fiillerin özü, bu tek cevapta toplanır. İnsan ihrama girer, telbiye getirir : “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk… Emrine âmâdeyim Allah’ım, emrine âmâdeyim Emret Allah’ım, Emret Allah’ım …” Yüzeyde bu, hac çağrısına verilen cevaptır. Fakat sembolik düzeyde telbiye, insanın varoluşsal yön değişikliğini ilanıdır. Çünkü Kur’ân’daki çağrı sadece Hz. İbrahim dönemine ait değildir. Oradaki çağrı süreklidir : “Hakikate yönel.” “Merkeze dön.” “Dağılmaktan çık.” “Putlarını bırak.” “Kulluğunu hatırla.” Telbiye ise buna verilen cevaptır : “Duydum.” “Geliyorum.” “Yönümü Sana çevirdim.” Bu yüzden “Lebbeyk”, sadece dilin söylediği bir söz değildir; bütün hac menâsiki boyunca bedene yazılan bir cevaptır. Her şey ihramla başlar. Yüzeyde ihram : Belirli elbiseleri çıkarıp sade iki parça kumaşa bürünmektir; bazı fiillerin yasaklanmasıdır. Fakat sembolik düzeyde i...

KURBAN

Kurban : Takvâ Merkezli Pedagojik Bir Ritüel Giriş Kurban, çoğu zaman yalnızca “hayvan kesme” fiiline indirgenmektedir. Oysa Kur’ânî bağlamda kurbanın özü, kesmekten önce yaklaşmak, yakınlaşmaktır. Nitekim “kurban” kelimesinin kökü olan قرب = k-r-b, yakınlık anlamına gelir. Bu nedenle kurban, insanın Rabbine ne kadar yakın olduğunu gösteren ontolojik bir imtihan ve ibâdettir. Kurbanın merkezinde et ve kan değil; teslimiyet, vazgeçiş ve takvâ vardır : “Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; O’na ulaşan yalnızca takvânızdır.” (Hac 22/37) Bu âyet, kurbanın maddî değil, yöneliş/takvâ merkezli bir ibâdet olduğunu gösterir. Çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O hâlde kurban, Allah’ın ihtiyacını değil; insanın âidiyet ilişkisini veya takvâsını açığa çıkarır. 1. İlk Kurban : Hâbil ve Kâbil İlk kurban, Âdem’in iki oğlu olan Hâbil ve Kâbil ile başladı. İkisi de kurban sundu; birinin kurbanı kabul edildi, diğerininki edilmedi. (Mâide 5/27) Buradaki temel mesele, yalnızca “bir şey...

KUR’ÂN’DA KIYÂMET

Kur’ân’da Kıyâmet: Uyarı mı, Korku mu, Hakikat mi?!. Kur’ân’da kıyâmet ne salt bir korku üretimi ne de yalnızca ahlâkî bir uyarı metnidir. Bu iki okuma tek başına alındığında eksik kalır. Çünkü kıyâmet anlatısı, insan bilincini yönlendiren bir psikolojik araç olmaktan önce, varlığın hakikatle zorunlu karşılaşmasını ifade eden ontolojik bir ifşadır. Bu yüzden kıyâmet, tek bir anlam düzleminde değil; çok katmanlı bir hakikat alanı olarak iş görür: uyarı (inzar), sarsma (tahvîf) ve hakikatin açığa çıkışı (ifşâ) aynı yapının farklı yüzleridir. 1) Uyarı (= İnzar) Boyutu : Yönün Yeniden Kurulması Kıyâmet anlatılarının ilk işlevi insanın varoluş yönünü yeniden kurmaktır. “İnzar” dili, geleceğe dair bilgi vermekten çok, bugünün anlamını dönüştürür. İnsan hayatı artık ertelenmiş bir akış değil, hesapla ilişkilenen bir sorumluluk alanı hâline gelir. Bu anlamda kıyâmet : • Sadece “gelecekte olacak bir olay” değil, • Şimdiyi yeniden kuran bir ufuktur. Zamanı uzatmaz; aksine zamanı karar anına sıkı...

AREFE, ARAFAT VE VAKFE

Arefe, Arafat ve Vakfe Aynı kökün içinden açılan iki eşik; kök : عرف . Bu kök, bilmenin soğuk mesafesinden ziyade, tanımanın sıcak temasına işaret eder. Çünkü علم , bir şeyi bilme; عرف , bir şeyi tanıma, onunla bir tür yakınlık kurma, hatta onun sende bıraktığı izi fark etmektir. Bu yüzden insan çok şeyi bilir ama az şeyi tanır; çünkü bilmek zihnin düzenidir, tanımak ise varlığın içine yerleşen sezginin yoğunluğudur. Arefe/Arife bu yüzden yalnızca takvimde bir gün (9 Zilhicce) değildir; arefe/arife, bilinen şeyin tanınmaya zorlandığı bir eşiktir ve bu eşikte bilgi artık tek başına yeterli kalmaz. Çünkü bilgi, mesafe ürettir ve insanı kendine ve bilinene yabancı bırakabilir. İnsan bi şey hakkında çok şey bilebilir ama onu tanımamış olabilir. Meselâ ölüm hakkında konuşabilir ama faniliği yaşamamış olabilir, kendini tarif edebilir ama kendine temas etmemiş olabilir ve tam bu yüzden arefe, bilginin sınıra dayandığı yerdir. Arafat ise bu eşik yoğunluğunun mekâna dönüşmüş hâli gibi açılır. ...

TEŞRÎQ TEKBİRLERİ

Teşrîq Tekbirleri Önce dil. • Teşrîq = (تشريق) : Doğuş, doğma, güneşe yönelme, ışığın yayılması. • Teşrîk/Şirk = (تشريك) ise başka bir kökten gelir : Ortak koşma, paylaştırma. Bu ayrım kritik. Çünkü kurbanın meselesi tam da şudur : Hayatı hangi merkezin etrafında kuracağız?!. Işığın doğduğu merkezin mi; yoksa merkeze ortaklar üreten nefsin mi?!. Bu yüzden teşrîk tekbirleri, bir bakıma şirkten çıkış ilânıdır. Teşrîk tekbirleri, Kurban arefesi sabah namazından başlayıp Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar farz namazların ardından getirilir : Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber, Allah-u Ekber ve lillâhil Hamd. Rivayet o ki, Hz. İbrâhim oğlunu kurban edeceği anda bu tekbir seslerini duymuştur. İlk kısmı : “Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber.” Hz. Cebrâil söylemiş; “Allah-u Ekber ve lillâhil hamd” kısmını ise Hz. İbrâhim ve oğlu birlikte söylemiştir. Bu tekbir sadece “Allah büyüktür” demez. Çünkü burada büyüklük nicel...