Kayıtlar

SÖZ

SÖZ Dilin Ucundaki Zehir ve Şifâ Söz, dilden çıkar. Ama her dilden çıkan söz, insanın içinden çıkmış sayılmaz. Kimi söz, düşüncenin süzgecinden geçmeden dökülür; kimi öfkenin ateşinde pişer; kimi kibrin gölgesinde büyür. Kimi de insanın gönlünde demlenir, aklında olgunlaşır, vicdanında tartılır ve nihayet dile gelir. Sözün yolculuğu kısadır : İçeriden dışarıya, dilden kulağa… Fakat etkisi, bazen bir ömür, hatta yüzyıllar sürer. Bir söz söylenir, uçar gider derler. Oysa söz, her zaman uçup gitmez. Bazen bir gönle konar, orada yuva kurar. Bazen bir zihne çivi gibi çakılır. Bazen insanın içine düşer de yıllarca kanayan bir yaraya dönüşür. Bazen de tam ümidin tükendiği yerde uzatılmış bir el olur; insanı hayata, kendine, hatta insanlığa yeniden bağlar. Demek ki söz, ağızdan çıkmakla bitmez. Asıl yolculuğu, başka bir insanın hayatına girdiğinde başlar. DİL : KORUNAN BİR EMANET Dil, ağız denilen küçük bir odada yaşar. Dişlerin ardında, dudakların arasında korunur. Bu korunaklı yer, belki de ...

OMURGALI DURUŞ

OMURGALI DURUŞ Hakikat Karşısında Bilgi, İrade ve Sorumluluk İnsan, hakikati kendi arzusuna göre belirleyebilir mi?. Hakikat varsa onu nasıl bilebiliriz? Bildiğimiz hakikat, hayatımıza dokunmuyorsa ne anlam taşır?!. Bu sorular, birbirinden bağımsız değildir. Varlığın hakikatini, o hakikate ilişkin bilgimizi ve bu bilgi karşısındaki tutumumuzu birlikte düşünmemizi gerektirir. Ancak bu bütünlük, farklı alanları birbirine karıştırarak değil, aralarındaki ilişkiyi doğru kurarak sağlanabilir. Hakikat, Kanaatimizden İbaret Değildir Önce şu ayrımı yapmak gerekir : Bir şeyin var olmasıyla bizim onun hakkındaki bilgimiz aynı şey değildir. Bir gerçeği bilmememiz, o gerçeği ortadan kaldırmaz; onu yanlış anlamamız da gerçeği bizim anlayışımıza dönüştürmez. Dolayısıyla hakikat, insanın kişisel tercihine, arzusuna veya çıkarına indirgenemez. İnsan hakikati araştırabilir, onun hakkındaki anlayışını geliştirebilir; fakat sırf işine gelmediği için hakikati değiştiremez. Burada hakikatin kendisiyle haki...

YANLIŞLIK NEREDE?!

YANLIŞLIK NEREDE?! (Dün gece tam yatağa uzanmışken 23:30’da https://www.youtube.com/shorts/qnTQssHdjdA telefonuma bu mail düştü. Uykum kaçtı. Sabah da bu metni kaleme aldım.) Allah’tan istemek, kuldan vermek… Bir adam camiye gitmiş. Hoca cemaate : “Allah’tan isteyin, O size verir.” demiş. Adam camiden çıkarken bir yardım masasıyla karşılaşmış. Cemaatten para topluyorlarmış. Kendi kendine söylenmiş : “Hoca, Allah’a bizden daha yakın olmalı. Bize Allah’tan istememizi söylüyor ama kendisi bizden istiyor! Bu işte bir yanlışlık var, anlayamadım.” demiş... Pekiî, gerçekten bir yanlışlık var mı?!. Hocanın sözünde yanlışlık yok. Fakat adamın kafasını karıştıran mesele, Allah’tan istemekle insanlardan istemeyi birbirine karıştırmasıdır. Allah’tan istemek başka, bir ihtiyacın karşılanması için insandan yardım istemek başkadır. Bir insandan yardım istemek, onu ilâh edinmek anlamına gelmez. Allah’tan istemek de insanlardan yardım almayı veya onlara yardım etmeyi dışlamaz. Kur’an’da şöyle buyrulur ...

RABBİM ALLAH

RAB/BİM : BENİ YETİŞTİREN, TERBİYE EDEN  Kelimeden Kavrama, Kavramdan Kavramın Ötesine 1. Bir Kelimeden Kavrama Kur’an’da sıkça karşılaştığımız kelimelerden biri Rab kelimesidir. Bu sıklık, kelimenin yalnızca Allah’a seslenirken kullandığımız bir hitap olmadığını; Allah ile insan, insan ile hayat ve insan ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi anlamamız bakımından da önemli olduğunu düşündürür. Rab kelimesinin anlam alanında sahiplik, otorite, gözetme, besleme, yetiştirme, terbiye etme ve yönetme gibi anlamlar bulunur. Her kullanımda bu anlamların hepsi aynı ölçüde öne çıkmaz. Kelimenin kimin için, hangi bağlamda ve hangi ilişki içinde kullanıldığına bakmak gerekir. Ancak bizim amacımız, kelimenin sözlük karşılıklarını sıralamakla yetinmek değil. Kur’an’daki kullanımlarından hareketle Rab kavramını anlamaya çalışmak. Bu sebeple önce insanî düzeydeki kullanımlara bakalım; ardından bu düzeyden ilâhî Rabliğe geçelim. Sonra da Allah’ı anlamak için geliştirdiğimiz kavramın sınırlarını neden...

ÖZENTİ

ÖZENTİ : DÜNYANA BAK, ÂKIBETİNİ UNUTMA! İnsan, başkasının sahip olduklarına neden özenir?!. İnsan, birinin servetini, evini, arabasını, makamını, şöhretini veya hayat tarzını görür; kendisinde olmayanlarla karşılaştırır ve keşke benim de olsa, diye düşünür. Bunda şaşılacak ne var?!. İnsan, beğendiği ve güzel bulduğu şeylere sahip olmak isteyebilir. Pekiî, sorun nerede başlıyor?!. Önemli olan, başkasının sahip olduklarını istemekte mi, yoksa onları neden istediğimizi, onlara nasıl ulaşacağımızı ve bunlarla nasıl bir hayat kuracağımızı sorgulamak mı?!. Asıl mesele, dünyalığı hayatın amacı hâline getirirken hayatın asıl amacını unutmaktır. DÜNYA KÖTÜ DEĞİL, İMTİHAN ALANIDIR Kur'an, dünya hayatının nimetlerine gözümüzü kapatmamızı değil, onlara nasıl bakmamız gerektiğini öğütler. Hicr suresinin 88. âyetinde şöyle buyrulur : لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ “Onlardan birtakım gruplara ...

DÂBBE

DÂBBE : ÇAĞDAŞ EVRİM, DEVRİM! İnsan görünümü, kaybolan insanî işlevler ve yapay zekâ üzerine Kur’an merkezli bir çıkarım Giriş : Bir Canlıyı İnsan Yapan Nedir?! İnsan nedir?! İki gözü, iki kulağı, bir beyni ve gelişmiş bir sinir sistemi olan canlı mı, yoksa kendisine verilen bu imkânları hakikati görmek, duymak, anlamak ve ahlâklı yaşamak için kullanan varlık mı?!. Benim hareket noktam açık : İnsan, ahlâklı yaşayan canlıdır. Bu, Kur’an’dan doğrudan aktarılmış bir tanım değil; insanın biyolojik varlığıyla ahlâkî varlığı arasındaki farkı vurgulamak için kullandığım bir tanımdır. Bir insanın gözleri görebilir, kulakları duyabilir, zihni hesap yapabilir. Fakat bütün bu yeteneklerini hakikati görmezden gelmek, zulmü meşrûlaştırmak ve sorumluluktan kaçmak için kullanıyorsa ne diyeceğiz?!. İnsan görünümünü korumak, insanî işlevleri korumak için yeterli midir?!. Kur’an’ın dâbbe kavramını bu soruyla birlikte düşünmeye başladığımızda, alışılmış açıklamaların dışında bir ihtimal beliriyor : Dâbbe...

ALLAH-U EKBER

ALLAH-U EKBER : BÜYÜKLÜĞÜN ÖTESİNDE, TEVHÎDİN MERKEZİNDE 1. Her Gün Söylüyoruz; Pekiî Ne Söylüyoruz?! Namazda defalarca “Allah-u Ekber” diyoruz. Namaza başlarken, rükûya giderken, secdeye varırken, ayağa kalkarken… Bu sözü hayatımız boyunca kaç kez tekrarladığımızı hesaplamak mümkün. Fakat daha önemli bir soru var : Bu sözü her söylediğimizde neyi dile getiriyoruz, ne diyoruz?!. “Allah büyüktür” dediğimizde neyi kastediyoruz?!. Allah’ın büyüklüğünü nasıl bir büyüklük olarak düşünüyoruz?!. Bu büyüklüğün diğer büyüklüklerle ilişkisi nedir?!. Allah’ın Ekber olduğunu söylerken O’nu neye, hangi ölçüye ve hangi kıyaslama zeminine göre büyük kabul ediyoruz?!. Soruların önemi şurada : Bir sözü çokça tekrar etmek, onun anlamını kavradığımızı göstermez. Dilimizin alışkanlığı, zihnimizin kavrayışına ve hayatımızın yönelişine dönüşmeyebilir. Öyleyse önce sözün ne söylediğini anlamaya çalışalım. 2. Büyüklük Dediğimizde Ne Anlıyoruz?! Gündelik hayatta büyüklükten söz ettiğimizde çoğunlukla bir ölçüy...