Kayıtlar

UNUTMA VE HATIRLAMA

UNUTMA VE HATIRLAMA (Nisyânın ve Zikrin İnşâ Ettiği İnsan) İnsan biraz da hafızasından ibarettir. Neyi hatırladığı, neyi unuttuğu; neyi merkezde tuttuğu, neyi hayatının dışına ittiği… Bunların toplamı, onun şahsiyetini kurar. Bu yüzden mesele sadece “hafıza” değildir. Mesele, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin biçimidir. Kur’ân’ın sürekli “zikir”, “tezekkür”, “ibret”, “nisyan” etrafında dönmesi boşuna değildir. Çünkü insan, unutan bir varlıktır; fakat her unutma aynı değildir. Bazı unutmalar insanı kurtarır. Bazı unutmalar ise insanı kendinden eder. Ve bazı şeyler vardır ki unutulursa, insan artık insan olarak kalamaz. I. İnsanın İlk Kaybı : Unutmak Kur’ân’daki “nisyan”, çoğu zaman basit bir hafıza kaybı değildir. Çünkü insan bazen bir şeyi zihninde bilir ama hayatında yok sayar. Asıl unutma budur. Rabbini unutan insan, Allah hakkında bilgi sahibi olmadığı için değil; O’nu hayatının merkezinden düşürdüğü için unutur. Bu yüzden Kur’ân : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın; sonra Allah da o...

KAVL VE KELÂM ONTOLOJİSİ

Kavl ve Kelâm Ontolojisi 1. Kavl Nedir?!. Kavl, sözün ortaya çıkışıdır. Söyleme edimidir. Bir yöneliş, bir tavır ve bir hitap biçimi olarak gerçekleşir. Bu nedenle kavl, çoğu zaman tekil, durum/a bağlı ve ahlâkî ton taşıyan bir söz tezahürüdür. Kur’ân’da “kavl” çoğunlukla insanın sözünü, tutumunu ve söz üzerinden açığa çıkan yönelişini ifade eder. Kavl, sözün “söylenmiş olması”dır. Bu yüzden kavl : • Yöneliş taşır, • Ahlâkî ton taşır, • Bağlama bağlıdır, • Çoğu zaman parçalıdır. 2. Kelâm Nedir?!. Kelâm, kelimelerin yalnızca yan yana gelişi değil; anlam kuran bir örgüdür. Kelâm, muhatap inşâ eden, hakikat açan ve anlam bütünlüğü kuran konuşmadır. “Kelâmullah” denildiğinde, sadece bir söyleyiş değil, varlıkla irtibat kuran ilâhî hitap sistemi anlaşılır. Kelâm : • Anlam kurar, • Muhatap oluşturur, • Hakikat açar, • Bütünlük taşır. 3. Temel Ayrım • Kavl = Sözün ortaya çıkışı / Söyleme edimi. • Kelâm = Anlam kuran hitap örgüsü. Kavl daha çok sözün fiilî yönüne yakındır; kelâm ise anlamın ku...

HİKMETİN VERİLİŞİ

Hikmetin Verilişi : Bakara 2/269 Merkezli Bir Okuma “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük hayır verilmiştir. Bunu ancak ülül elbâb idrak eder.” (2/269.) Bu âyet, Kur’ân’ın bilgi anlayışını taşıyan merkez âyetlerden biridir. Çünkü burada “hikmet”, sıradan bir zekâ, kuru bilgi veya entelektüel birikim olarak sunulmaz. Hikmet, “çok hayır” olarak isimlendirilir. Demek ki hikmet, insanın sadece düşünmesini değil; varoluşunu, yönünü, yaşayışını ve hakikatle ilişkisini dönüştüren bir şeydir. İnsan, bilgi biriktirebilir. Ezber yapabilir. Kavram üretebilir. Sistem kurabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına hikmet değildir. Çünkü bilgi, insanın zihninde kalabilir; ama hikmet, insanın varlığına iner. Bilgi konuşabilir; hikmet ise yerli yerinde konuşur. Bilgi iş yapabilir; hikmet ise yerli yerinde iş yapar. Bu yüzden hikmet, sadece “ne”yi bilmek değil; “neyin, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin” olduğunu fark etmektir. Burada çok temel bir mesele ortaya çıkar. İlâh...

KUR’ÂN’IN BİLGİ TEORİSİ

Kur’ân’ın Bilgi Teorisi : Epistemolojinin Ontolojisi Giriş : Bilgi Meselesi mi, İnsan Meselesi mi?! . Modern epistemoloji çoğu zaman şu sorular etrafında şekillenir. • Bilgi nedir?!. • Doğru bilgiye nasıl ulaşılır?!. • Öznenin bilgi sınırları nelerdir?!. • Nesnel gerçeklik nasıl doğrulanır?!. Bu çerçevede bilgi : • Bilen özne, • Bilinen nesne, • Yöntem, • Doğrulama arasındaki ilişki üzerinden ele alınır. Kur’ânî çerçevede ise mesele yalnızca “bilgi üretimi” değildir. Bilgi, insanın varlık yapısından, yönelişinden, ahlâkından, dikkat tarzından ve hakikatle ilişkisinden bağımsız düşünülmez. Dolayısıyla Kur’ân’ın bilgi dili : • Yalnız epistemolojik değil, • Aynı zamanda ontolojik, • Etik, • Teleolojik, • Fenomenolojik bir yapıya sahiptir. Burada asıl soru : İnsan hakikate nasıl açılır?! sorusudur. Bu nedenle Kur’ân’da : • Gaflet, • Kibir, • Hevâ, • Zulüm, • Unutma yalnız ahlâkî problemler değil; epistemik kapanma biçimleridir. Aynı şekilde : • Zikir, • Tefekkür, • Tedebbür, • Tezekkür, • ...

MUTLAK, VAHİY VE TABİATIN KONUŞMASI

Mutlak, Vahiy ve Tabiatın Konuşması 1. Mutlak Problemi ve Modern Felsefe Modern felsefenin en büyük problemlerinden biri, insanın Mutlak hakkında konuşup konuşamayacağı problemidir. Özellikle Kant sonrası düşünce, insanın ancak kendi tecrübe alanını bilebileceğini; varlığı “kendinde” bilemeyeceğini savundu. Böylece hakikat, giderek öznenin sınırlarına çekildi. Quentin Meillassoux gibi çağdaş filozoflar bu kapanmayı kırmaya çalıştılar. Onun temel itirazı şuydu : Eğer yalnızca insan-dünya ilişkisini biliyorsak, insan ortaya çıkmadan önceki evren hakkında nasıl konuşabiliyoruz?!. Bu soru, modern epistemolojinin merkezine yerleşmiş olan “korelasyonalizm”i hedef alıyordu. Fakat burada başka ve daha köklü bir soru ortaya çıkar : Sonlu olan, Mutlak hakkında kendi imkânlarıyla gerçekten konuşabilir mi?!. Bu soru, meseleyi yalnızca epistemolojik olmaktan çıkarır; ontolojik bir zemine taşır. 2. Mutlak Hakkında Sadece Mutlak Konuşur Çünkü sonlu olan : • Sınırlıdır, • Parçalıdır, • Yarihsel ...

KUR’AN’DAKİ MİMARÎ YAPI

Kur’an’daki Mimarî Yapı Zikzak Değil, Hayatın Ritmi Modern insanın Kur’an karşısındaki en temel problemlerinden biri, Metnin yapısını doğru okuyamamasıdır. Özellikle Kur’an’a dışarıdan bakan zihinlerde sıkça şu kanaat oluşur : “Konular birbirine giriyor.” “Bir mesele anlatılırken başka bir meseleye geçiliyor.” “Metin zikzak çiziyor.” “Lineer ilerlemiyor.” Bu algı çoğu zaman Kur’an’dan değil; modern zihnin Metin beklentisinden doğar. Çünkü modern akıl, özellikle modern eğitim sisteminin etkisiyle, Metni şu şekilde okumaya alışmıştır : • Giriş, • Gelişme, • Sonuç; • Tek konu, • Tek eksen, • Doğrusal akış, • Kesintisiz mantık çizgisi. Modern insan için “iyi metin”, başından sonuna kadar aynı hat üzerinde ilerleyen metindir. Kur’an ise çoğu zaman böyle konuşmaz. O : • Merkeze döner, • Katman açar, • Yankı kurar, • Aynı hakikati başka açıdan yeniden gösterir, • Tehditle rahmeti iç içe geçirir, • Kıssayı hükmün içine yerleştirir, • Kozmolojiyi insan psikolojisine bağlar, • İnsanı bir noktada...

BİLİMDE ONTOLOJİK KÖRLÜK

Bilimde Ontolojik Körlük Sorunu Modern bilim, insanlık tarihinin en büyük başarılarından birini gerçekleştirdi. Maddeyi çözümledi, hareketi hesapladı, hastalıkları teşhis etti, yıldızların yapısını inceledi, atomu parçaladı, genetik kodu okudu, yapay zekâyı geliştirdi. Teknik anlamda olağanüstü bir ilerleme sağladı. Fakat bütün bu başarıların yanında, giderek derinleşen başka bir problem ortaya çıktı : Bilim, varlığın işleyişini çözerken, varlığın anlamını ve kaynağını görmez (göremez mi?!) hâle geldi. Bugün teknik bilim, çoğunlukla şu soruyla çalışmaktadır : Bu nasıl işliyor? Bu soru meşrudur. Hatta insanın araştırma arzusu, Kur’ân’ın da teşvik ettiği bir yöneliştir. Kur’ân, insanı göğe, yere, geceye, gündüze, yağmura, tarihe, insanın yaratılışına ve kevnî düzene bakmaya çağırır. Çünkü âlem, okunması gereken bir kitaptır. Ancak modern bilimsel zihnin temel problemi, “okumak” ile “kurmak” arasındaki farkı zamanla kaybetmesidir. Bilim : • Tabiatı var etmez, • Fizik yasalarını kurmaz, • ...

ÇAĞIN HASTALIĞI

ÇAĞIN HASTALIĞI : ANLAMIN YERLEŞMEMESİ VE YÖN BOZULMASI 1) Giriş : Bireysel Görünüm, Yapısal Köken Bunalım, çoğu zaman bireysel bir duygu çöküşü gibi görünür. Ancak bu görünüm, daha derin bir yapısal sorunun tekil tezahürüdür. Bireyde görülen bunalım, yalnızca kişisel bir arıza değil; şehâdet-A ilişkisinin çağ düzeyinde zayıflamasının görünür hâlidir. Bu nedenle mesele sadece “insan ne yaşıyor?” değil, aynı zamanda “çağ, anlamı nasıl kuruyor?” sorusudur. 2) Ontolojik Yapı : Şehâdet : A - B • A : Anlam zemini (Mutlak Referans / Hakikat Yönü). • Şehâdet : Deneyim, olaylar, görünür dünya. • B : İdrak eden özne. Şehâdet, A’dan bağımsız değildir; fakat A’nın kendisi de şehâdete indirgenemez. İlişki, özdeşlik değil, delâlet (işaret etme) ilişkisidir. 3) Bireysel düzey : Bunalımın Yapısı Bunalım, duygu değil, yapı bozulmasıdır: (1) İşaret kopması İşaret koparsa, şehâdet A’ya işaret etmez hâle gelir; dünya dağınık ve rastlantısal görünür. (2) Taşıma bozukluğu B işareti alır ama A’ya bağlayamaz...

AKLIN ŞİRKİ

Aklın Şirki : Tevhîd, Bilgi ve Epistemolojik Çatışma Giriş : Çatışmanın Gerçek Kaynağı Modern çağın en temel krizlerinden biri, din ile akıl/bilim arasında zorunlu bir çatışma olduğu düşüncesidir. Bu düşünce, çoğu zaman kaçınılmaz ve doğal kabul edilir. Oysa meseleye daha derinden bakıldığında, çatışmanın kaynağının doğrudan hakikatin kendisi değil; hakikatin insan tarafından yorumlanış biçimleri olduğu görülebilir. Burada temel soru şudur : Çatışma gerçekten din ile akıl arasında mı; yoksa aklın, kendi önkabullerini mutlaklaştırmasıyla mı ortaya çıkıyor?!. Bu soru bizi epistemolojinin merkezine, yani “a priori” meselesine götürüyor. A Priori : Bilginin Sessiz Temeli “A priori” denilen şey, deneyden önce gelen; doğruluğu deneysel olarak ispatlanmadan kabul edilen temel ilkedir. Bilim dâhil, hiçbir düşünce sistemi, tamamen nötr başlamaz. Bilim de şu tür önkabuller üzerinden yürür : • Evren anlaşılabilir bir düzene sahiptir. • Nedensellik güvenilirdir. • Mantık geçerlidir. • Doğa kendi i...

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE İnsanın Sürekli Muhtaçlığı ile Çöküş Anındaki Çığlığı استعان - استغاث İnsan, çoğu zaman kendi gücüyle ayakta durduğunu zanneder. Düşündüğü için düşündüğünü, kazandığı için yaşadığını, plan yaptığı için yönettiğini sanır. Oysa insanın en büyük yanılması, kendi kendine yetebildiği vehmidir. Kur’ân’ın insana yaptığı en köklü hatırlatmalardan biri şudur : Sen, sürekli yardımla ayaktasın. Bu yüzden Kur’ân’ın merkezî ifadelerinden biri : إِيَّاكَ نَسْتَعِين = “Yalnız Senden yardım isteriz.” âyetidir. Bu ifade, yalnızca darda kalan insanın duası değildir. Bu, insanın varoluş hakikatidir. Çünkü insan : • Nefes alırken, • Düşünürken, • Severken, • Karar verirken, • İnanırken, • İbâdet ederken, ... kendisine ait olmayan bir imkân alanı içinde hareket eder. İnsan, kendi varlığının kaynağı değildir. İSTİÂNE : SÜREKLİ MUHTAÇLIK ŞUURU İstiâne, insanın, ben yaparım değil, yapabilmem için desteğe muhtacım, demesidir. Burada insan tamamen pasif değildir. Yürür, çalışır, düşünür, müc...

ÜLÜL ELBÂB

ÜLÜL ELBÂB Kalbin Çekirdeği ve Hakikatin İdraki “Ülül elbâb”, çoğu tercümede “akıl sahipleri” diye çevrilir. Fakat bu tercüme, ifadenin taşıdığı derinliği tam karşılamaz. Çünkü Kur’ân’da burada kullanılan “lübb”, sıradan akıl değil; öz, çekirdek, kabuktan arınmış saf merkez anlamına gelir. Bir meyvenin yenilebilir özü neyse, insanın hakikate açık özü de odur. Bu yüzden Ülül elbâb : • Yalnızca düşünen insanlar değil, • Düşüncesi hakikate geçirgen hâle gelmiş insanlar demektir. Modern dünyada akıl çoğu zaman beyin faaliyetlerine indirgenir. Hesap yapan, analiz eden, sınıflandıran, strateji kuran mekanizma “akıl” kabul edilir. Oysa Kur’ân’ın dili daha farklıdır. Dikkat çekici olan şudur : Kur’ân’da “akıl”, çoğunlukla isim olarak değil; fiil olarak geçer: • ya‘qilûn, • ta‘qilûn, ... Yani akıl : • Sahip olunan bir nesne değil, • Gerçekleşen bir faaliyet gibi görünür. Kur’ân sanki, “akıllı mısınız?” sorusundan çok, “aklınızı hakikat doğrultusunda işletiyor musunuz?” sorusunu sorar. Bu ayrım ...

KALBİN HÂLLERİ

KALBİN HÂLLERİ Bu metinde “kalp” biyolojik bir organ değil, şâhitlik üreten idrak merkezi olarak ele alınır. Kur’an-ı Kerim dilinde kalp, hakikatin insandaki karşılık bulma yeridir. Bu nedenle bütün sistem bir tek temel metafor etrafında kurulur. Kalp = Canlı şâhitlik. Taş = Şâhitliğin donmuş formu. 1. TAŞ (= Katılık / Kapanma) Taş burada “sertlik”ten önce inertlik/tepkisizliktir : • Etkilenmeyen yapı. • İşareti yüzeyde bırakıp içeri almayan zemin. • Dönüşüm üretmeyen bilinç. Bu hâl, şâhitliğin kapanmasıdır. Taşın kritik özelliği şudur : • Mutlak değildir. • İçsel kırılma ihtimali taşır. Yani kapalı ama “tam kapanmış” değildir. 2. ÇATLAMA (= İlk Açılma Eşiği) Taşın çatlaması, sistemde ilk kırılmadır : • Sabitlik bozulur. • İç yapı görünür olur. • Geçirgenlik başlar. Kur'an'da taşın çatlaması ve içinden su çıkması bu eşiği anlatır. (Bknz. 2/74.) Kapalı görünen yapı, içten açılabilir. Bu aşama, katılığın mutlak olmadığını gösterir. 3. YUMUŞAMA (= Etkilenebilirlik) Çatlak sonrası...

ÖFKE

ÖFKE : DARALAN ZAMAN, DARALAN BENLİK, AÇILAN GERÇEKLİK Öfke, basit bir “duygu patlaması” değildir. Daha doğru bir tanımla, insanın dünyayı taşıma kapasitesinin belirli bir noktada daralmasıdır. Bu daralma hem zaman algısında hem de benlik algısında eş zamanlı gerçekleşir. Öfke anında insanın dünyası küçülür. Olay tek bir çerçeveye sıkışır, alternatif yorumlar görünmez hâle gelir, zaman “şimdi”ye indirgenir. Bu yüzden öfke, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda algısal bir daralmadır. 1. ÖFKE VE ZAMAN DARALMASI Psikolojik düzeyde öfke, “gecikmeye tahammülsüzlük” üretir. Beyin, tehdidi veya haksızlığı “hemen çözülmesi gereken bir problem” olarak kodlar. Bu kodlama, prefrontal değerlendirme süreçlerini zayıflatır ve impulsif tepkiyi güçlendirir. Bu nedenle öfke, çoğu zaman şiddetli bir “şimdi zorunluluğu” üretir. Zaman genişlediğinde ise öfke yapısal olarak çözülmeye başlar. Çünkü genişleyen zaman, alternatif anlamların ortaya çıkmasına izin verir. Aynı olay, farklı açılardan yeniden görü...

METAFİZİK YALNIZLIK

Metafizik Yalnızlık, Şehâdet-Gayb Ayrımı ve A-B Nisbet Modeli : Fenomenolojik Bir Okuma 1. Metafizik Yalnızlık İnsan, sosyal yoğunluk içinde bulunsa bile zaman zaman kalabalıkların ortasında dahi silinmeyen bir yalnızlık deneyimi yaşar. Bu yalnızlık psikolojik değil, varoluşsaldır. Bu çalışmada bu durum “metafizik yalnızlık” olarak adlandırılır. Bu yalnızlık, dış dünyanın yokluğu değil; anlamın kurulduğu nisbet bağının zayıflamasıdır. 2. A-B Modeli : Temel Yapı Model iki katmandan oluşur : A • Mutlak referans ufku. • Tükenmeyen kaynak. • Şehâdet içinde işaretler üzerinden görünür. • Gayb ile özdeş değildir. B • İnsan bilinci. • Deneyim ve yorum alanı. • A’yı doğrudan kuşatmaz, işaretler üzerinden ilişki kurar. Temel ilke : A, B’ye doğrudan verilmez; B, A’yı yalnızca şehâdet içindeki işaretler üzerinden deneyimler. 3. Şehâdet ve Gayb • Şehâdet : B’nin deneyimlediği görünür alan. • Gayb : B’nin kuşatamadığı varlık boyutu. Ancak kritik ayrım şudur : Gayb, A değildir. A, gaybı da kapsayan ...

VİZYON, ÖLÜMSÜZLÜK VE ŞAHİTLİK

VİZYON, ÖLÜMSÜZLÜK VE ŞAHİTLİK İnsan, diğer canlılardan farklı olarak yalnızca yaşamaz; yaşadığını da bilir. Yalnızca zamanı tüketmez; zaman üzerine de düşünür. Ve belki de en önemlisi, sonlu olduğunu bildiği hâlde sonsuzu arzular. Bu yüzden “vizyon” meselesi, insan söz konusu olduğunda basit bir gelecek planı olmaktan çıkar. Bir işletme için vizyon : • Büyümek, • Kalıcı olmak, • Hedefe ulaşmak olabilir. Ama insan için mesele daha derindir : Sonlu bir ömürde sonsuzlukla nasıl ilişki kurulabilir?!. Çünkü : • 100 yıl kısa, • 1000 yıl da sonlu, • 1 milyon yıl da sonunda tükenir. Demek ki insanın aradığı şey yalnızca “uzun zaman” değildir. SONSUZLUK ARZUSU İnsan yalnızca ölmekten korkmaz. Daha derinde anlamsız olmaktan korkar. Bu yüzden insanlık tarihinin büyük kısmı bir tür “ölümsüzlük projesi” gibi okunabilir : • Soy bırakmak, • Eser üretmek, • İsim yaşatmak, • Medeniyet kurmak, • Bilgi üretmek, • Sanat yapmak, • Tarihe iz bırakmak. Bunlar sembolik veya sosyal ölümsüzlük biçimleridir. İn...

HAYAT ATI VEYA HAYAT VE AT

HAYAT ATI VEYA HAYAT VE AT Hayat, bir at. İnsan ona, sonradan “hayat” adını verir. Oysa çoktan binmiştir. Çocukken, elindeki değnek bir attır. Koşar. Düşer. Yeniden biner. Hayal, ilk eyeridir. Sonra at büyür. Tahtadan olan, etten olana; etten olan, demirden olana dönüşür. At, artık oyuncak değildir. Araba olur. Motor olur. Makam olur. Takvim olur. İnsan yürüdüğünü sanır. Oysa yetiştirilmektedir. Bir yere vardığını sanır. Oysa taşınmaktadır. Hayat atı onu, sabahlarından akşamlarına, gençliğinden yorgunluğuna, arzularından pişmanlıklarına taşır. Bazen şahlanır, öfke; bazen ürker, korku; bazen dizgin kopar, tutku; bazen el değiştirir, iktidar olur. İnsan çoğu zaman atı sürdüğünü sanır. Oysa bazı geceler soru çatlar : Ben nereye gidiyorum?!. İşte o ân, ilk gerçek biniştir. Çünkü insan, yolcu olduğunu geç öğrenir. Dünyaya geldiğini de dünyadan götürüleceğini de geç anlar. Başlangıçta kucağa alınmıştır. Sonunda omuzlara alınacaktır. Arada geçen şeye ömür denir. Bazı atlar vardır, insanı aşağ...

ADL-İ İLÂHÎ = İLÂHÎ ADÂLET

Adl-i İlâhî, İmkân ve Hesap “İlâhî adâlet” meselesi, çoğu zaman insanlar arasındaki farklılıklar üzerinden sorgulanır : • Kimi zengin, kimi fakir; • Kimi sağlıklı, kimi hasta; • Kimi güçlü, kimi zayıf; • Kimi erkek, kimi kadın; • Kimi güvenli bir toplumda, kimi savaşın içinde doğar. İlk bakışta bu farklılıklar “eşitsizlik” ve hatta “adâletsizlik” gibi görünebilir. Özellikle dünya hayatı tek ve kapalı gerçeklik olarak okunursa, soru daha da büyür. Neden herkes aynı şartlarda yaratılmadı?!. Burada temel mesele, “eşitlik” ile “adâlet” arasındaki farkı doğru kurabilmektir. İlâhî adâlet, herkese aynı şeyi vermek değildir. Çünkü insanlar ontolojik olarak zaten aynı yaratılmamıştır. Kabiliyetler, yükler, imkânlar, psikolojik yapı, çevre ve tarihsel şartlar farklıdır. Bu yüzden İlâhî muhasebe : • İnsanları birbirleriyle kıyaslayarak değil, • Her insanı kendi imkânı, yükü ve niyeti içinde değerlendirerek işler. Kur’an’daki temel ilke budur : لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا Yani s...

KUR’AN’DA GÖZYAŞI

Kur’an’da Gözyaşı Sadece iki âyet vereceğim. Kur’an’da 7 yerde ağlama fiili geçer. (9/82. 12/16. 17/19. 19/58. 44/24. 53/43. 53/60.) “Ağlanacak halimize gülüyorsunuz!.” (53/60.) “Onlar ağlayarak çeneleri üzerine kapanırlar; bu onların huşûunu artırır.” (17/109.) Bu iki âyet, insanın hakikat karşısındaki iki farklı varoluş hâlini gösteriyor. Biri örtme ve kaçış, diğeri ise temas ve çözülme hâli. Necm 60’taki gülmek neyi temsil ediyor?!. Buradaki “gülmek” normal neşe değildir. Bu : • Ciddiye almama, • Hakikati hafife alma, • Savunma mekanizması, • Yüzeysellik, • Kaçış, • Kibir, • İçsel uyuşma anlamına gelir. Çünkü âyetin bağlamda : • ölüm, • hesap, • vahiy, • uyarı var. Normalde bunlar insanı sarsmalıdır. Ama âyet diyor ki : Siz sarsılmanız gerekirken eğleniyorsunuz. Yani burada gülmek, hakikate karşı kapanmanın işareti. Bu modern dünyada çok görünür bir hâl : • Her şeyi mizaha çevirme, • Hiçbir şeyi ciddi almama, • İronik bilinç, • Sürekli eğlence, • Sürekli dikkat dağıtma. İnsan bazen...

GÖZYAŞI

Gözyaşı Gözyaşı sadece biyolojik bir sıvı değildir; ontolojinin, psikolojinin ve bedenin kesiştiği bir “taşma hâli”dir. İnsan bazen düşünerek değil, ağlayarak hakikate yaklaşır. Çünkü insan ağlayarak, çoğu zaman B’nin (= benlik/yorum/psikoloji) taşıyamadığı yükünü gözyaşı ile bedeninden döker. 1. Biyolojik düzey : Gözyaşı neden var?!. İnsanın üç temel gözyaşı tipi vardır : Bazal gözyaşı : Gözü nemli ve canlı tutar. Refleks gözyaşı : Soğan kesince, dumanda, acıda oluşur. Duygusal gözyaşı : İnsanî olan budur. İlginç olan şu : Duygusal göz yaşının kimyasal içeriği, diğerlerinden farklıdır. Stres hormonları ve bazı nöro-kimyasal maddeler içerir. Yani beden gerçekten bir “yük boşaltımı” yapıyor olabilir. Ağlamak, sadece ruhsal değil, nörolojik, hormonal, bedensel bir düzenleme mekanizmasıdır. İnsan bazen konuşarak değil, ağlayarak dengelenir. 2. Psikolojik düzey : Ağlama neyin işaretidir?!. Ağlama çoğu zaman şu durumlarda ortaya çıkar : • Taşıyamama, • Kayıp, • Çaresizlik, • Aşırı sevinç,...