Kayıtlar

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU 1) Ontolojik Temel : A (Hakikat) = El-Hâdî Modelin başlangıç noktası insan değil, hakikatin kendisidir. A = Hakikat / Varlık Zemini Bu zeminin aktif yönlendirme niteliği : El-Hâdî. Burada kritik nokta şudur : Bilgi ve yönelim insan tarafından üretilmez; imkân olarak verilir. El-Hâdî : • Yönü yaratır. • Yönelimi mümkün kılar. • Yolun var olmasını sağlar. 2) Epistemik Düzey : B₁ (Bilme / Tasdik) İnsanın ilk karşılığı : • A’nın zihinde temsil edilmesi. • “Allah vardır” bilgisinin oluşması. • Kavramsal tasdik. Bu düzey, epistemolojidir; yani “yolun haritası”; ama harita, henüz yürüyüş değildir. 3) Fenomenolojik Düzey : B₂ (Yaşama / Tatbik) Bilginin ikinci dönüşümü : • Temsil : Yaşantı. • Bilgi : Eylem. • Kavram : Hâl. Burada insan artık sadece bilen değil, içinde yürüyen varlıktır. Bu düzey, yolun bizzat tecrübe edilmesidir. 4) İmanın İşleyişi (Dinamik Model) Süreç tek yönlü değil, döngüseldir : • A (El-Hâdî), yön verir / imkân açar. • B₁ (tasdik)...

İMAN/IN GÜCÜ

İman/ın Gücü Bu güç, imandan ve inanandan değil, İNANILAN’DAN gelir. İmana böyle bakmazsak, o iman bizi dönüştürmez. İman, insanı nasıl dönüştürür?!. Bu soru önemlidir; çünkü Kur'an’ın büyük kısmı aslında bununla ilgilenir. Kur'an’ın temel derdi yalnızca Allah’ın varlığını bildirmek değildir; aynı zamanda Allah inancının insanı neye dönüştürdüğünü göstermektir. Bu dönüşümün çeşitli aşamaları, belli düzeyleri vardır. Ontolojik Düzey : Hakk vardır; Hakk’ın Varlığı haktır, hakikattir. Epistemolojik düzey : İnzâl ile ve Elçiler ile Hakk, insanı Kendinden ve hakikatten haberdar eder. Bilgi (haber) akılda kalır, kalbe girmezse etkisi zayıflar. Fenomenolojik Düzey : Bu haberler insanın nefsinde yankı bulur. Bunlar : • Haşyet, • Ümit, • Şükür, • Hayâ, • Tevekkül, • Muhabbet, • Sorumluluk gibi hâller doğurur. Şeytanda kıskançlık ve kibir = istikbar yankı buldu. Ahlâkî / Etik Düzey : Bu hâller seçimleri etkiler. Amelî Düzey : Seçimler davranışa dönüşür. Zincir kabaca : Hakk → İnzal → B...

MEBDE' VE MEÂD

Mebde’ ve Meâd : Ayrılık mı, Şuurun Yolculuğu mu?!. Giriş Mebde’ ve meâd kavramları İslâm düşüncesinin en temel kavramlarından ikisidir. Genellikle mebdeyi başlangıç, meâdı ise son veya dönüş olarak anlarız. Fakat bu anlayış çoğu zaman insanın zaman ve mekân içerisinde düşünme zorunluluğundan kaynaklanır. İnsan zihni, olayları şöyle bir düz çizgi üzerinde/n tasarlar : Allah → Yaratılış → Dünya hayatı → Ölüm → Âhiret → Allah’a dönüş. Bu tasarım belirli bir doğruluk payı taşımakla birlikte, hakikatin tamamını kuşatmayabilir. Çünkü bu çizginin kendisi zaman ve mekân varsayımına dayanır. Oysa Allah zaman ve mekânla kayıtlı değildir. Bu nedenle mebde’ ve meâd meselesi yalnızca kozmolojik bir mesele değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir meseledir. Asıl soru şudur : Gerçekten Allah’tan uzaklaşıp tekrar mı dönüyoruz; yoksa zaten içinde bulunduğumuz bir hakikatin farkına mı varıyoruz?!. 1. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”un Yeniden Okunması Bu âyet çoğu zaman “Allah’tan geldik,...

MODERN KIBLE ÇELDİRİCİLERİ

Modern Kıble Çeldiricileri : Epistemik İşgal ve Şeklî Sadâkat Modern dünya sistemi, insanın fiziksel yönelişleriyle doğrudan çatışmaya girmez. İnsanın bedeninin hangi coğrafî noktaya döndüğü, hangi mekânda ibâdet ettiği ya da hangi ritüeli fiziksel olarak icrâ ettiği, sistem açısından çoğu zaman tehdit oluşturmaz. Hatta bu biçimsel sadâkat, tüketilebilir bir kimlik, kültürel bir veri veya vicdanı yatıştıran bir ritüel olarak sisteme eklemlenebilir hâle gelir. Çünkü yalnızca biçimde kalan bir yöneliş, küresel akışın işleyişini bozmaz. Asıl gerilim, epistemik ve ontolojik kıble alanında ortaya çıkar. Modern çeldiriciler (medya, algoritmik yapılar, yapay zekâ destekli yönlendirme sistemleri, dijital ağlar) insanın bedenini serbest bırakırken, onun dikkatini, niyetini ve anlam ufkunu yeniden yönlendirmeye çalışır. Bu süreçte mesele, yalnızca dışsal bir “işgal” değil; aynı zamanda B’nin (insan idraki ve yorumu) A (hakikat/ilke) ile kurduğu ilişkinin zayıflaması veya parçalanmasıdır. Bu nede...

A-B MODELİ VE KIBLE

A-B Modeli ve Kıble Giriş İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda yönelen, bağlanan, anlam arayan ve seçim yapan bir varlıktır. Bu nedenle insanı anlamak için yalnızca bilgiyi değil; yönü, yönelimi, niyeti, iradeyi ve bağlılığı da anlamak gerekir. A-B modeli, insanın hakikatle ilişkisini açıklamaya çalışan bir çerçevedir. Bu modelde A, hakikatin, varlığın ve anlamın kaynağıdır. B ise, insanın idraki, yorumu, tecrübesi, niyeti ve iradesidir. İnsan doğrudan A’nın içinde yaşamaz. İnsan, A’yı B üzerinden anlar; B ise sürekli olarak A’ya yönelmeye çalışır. Bu nedenle modelin temel sorusu şudur : B, A ile ilişkisini nasıl kuracaktır?!. Bu sorunun cevabı kıble kavramında düğümlenir. A-B Modeli Model üç temel ilişki içerir : A → B, Hakikatin insana açılmasıdır. Varlık, anlam, imkân ve rehberlik bu hatta görünür hâle gelir. Kitâb, âyetler, şiârlar ve bütün işaretler bu hattın parçalarıdır. B → A, İnsanın hakikate yönelmesidir. Niyet, irade, seçim, arayış ve istikâmet bu ...

AKIL TİPLERİ

Akıl Tipleri ve Ontolojik Yönelimler Akıl, tekil ve homojen bir yapı değildir; farklı varlık tasavvurlarına göre şekillenen çok katmanlı bir işleyişler bütünüdür. Bu nedenle “Batı aklı” ya da “Doğu aklı” gibi ifadeler ancak tipolojik ayrımlar netleştirildiğinde anlamlı hâle gelir. Modern Batı düşüncesinde Eleştirel Teori tarafından eleştirilen araçsal akıl tipi, aklın verili amaçları optimize eden bir hesaplama mekanizmasına indirgenmesiyle karakterizedir. Bu modelde akıl, amaç üretmez; amaç dışarıdan verilir ve akıl yalnızca bu amaçları en verimli şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Bu nedenle dünya, anlam taşıyan bir varlık alanı değil, kontrol edilmesi ve düzenlenmesi gereken nesneler toplamı olarak görülür. Bilmek, burada doğrudan kontrol edebilmekle özdeşleşir. Buna karşılık Batı düşüncesinin tamamı bu çizgiye indirgenemez. Özellikle fenomenoloji ve hermeneutik gibi geleneklerde akıl, nesneleri kontrol eden bir mekanizma değil; görünüşü, deneyimi ve anlamı açığa çıkaran bir yorumlam...

KESRET VE VAHDET

Kesret ve Vahdet Kesrette Vahdet değil. İnsan gördüğü çokluğu nasıl okumalı ve bu okuma onun varlık, bilgi ve ahlâk yönünü nasıl belirlemeli?!. Burada başlangıç noktası, ontolojik ayrım : A, Mutlak Kaynak, kendinden kâim olan hakikat düzeyi; B ise, insanın idrak alanı, yani sınırlı, parçalı ve zaman içinde işleyen bilinç düzeyi. İnsan bu nedenle doğrudan Mutlak’ı kuşatan bir varlık değil, Mutlak’ın etkilerini, izlerini ve görünüşlerini kesret içinde deneyimleyen bir varlık. Kesret = çokluk alanı, bu sistemde başlı başına bağımsız bir gerçeklik değil, A’nın B düzeyinde farklılaşmış görünüş biçimleri. Yani çokluk, parçalanmış bir varlık yapısı değil, tek bir kaynağın farklı yoğunluklarda ve farklı formlarda görünmesi = tecellî etmesi. Burada kritik eşik şu : Eğer kesret bağımsız varlıklar gibi okunursa ontolojik parçalanma başlar, her şey kendi kendine yeter hale gelir ve bağ kopar, bütünlük kaybolur. Eğer kesret tamamen anlamsızlaştırılırsa bu sefer de dünya işaretsiz bir yığına dönüşüy...

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!.

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!. 1. Giriş : Sorun İçerik değil, Yapı Medya tarihindeki en yaygın yanılgı, değişimi “içerik değişimi” olarak okumaktır. Oysa asıl dönüşüm içerikte değil, iletişimin yapısındadır. Klasik medyadan dijital medyaya geçiş, “daha çok bilgi” üretmekten ziyade, bilginin üretim, dağıtım ve algılanma biçimini değiştirmiştir. 2. Klasik Medya : Lineer ve Sabit Yapı Klasik medya (kitap, gazete, radyo, televizyon) : • Lineer bir akışa sahiptir. • Görece merkezi üretim yapıları vardır. • Mesaj, önceden hazırlanır ve sabitlenir. • Alıcı daha pasif konumdadır. Bu yapıda anlam, belirli bir “metin” içinde görece sabittir. Bu bağlamda yazı kültürü, Walter J. Ong’un ifadesiyle, sözün sabitlenmiş ve mekâna taşınmış formudur. 3. Dijital Medya : Akış, Hız ve Yeniden Üretim Dijital medya ise farklı bir mantıkla çalışır : • Sürekli akış (feed mantığı). • Anlık üretim ve tüketim. • Kullanıcı etkileşimiyle içerik üretimi. • Algoritmik filtreleme. Burada içerik artık “...

TECELLÎ ONTOLOJİSİ

Tecellî Ontolojisi : İmtihandan Açığa Çıkışa Akış 1) Temel İlke : Varlık = Hakk’ın Tecellîsi Varlık, Hakk’ın (Nûr’un) Celâl ve Cemâl sıfatlarının tek hakikat olarak tecellîsidir. Bu tecellî bölünmez; fakat farklı görünüm rejimlerinde açılır. 2) Dünya : Gölge ve İmtihan Rejimi Dünya, tecellînin gölge formda göründüğü imtihan alanıdır. 1. Bu rejimde üç temel yapı birlikte işler : Seçim vardır, imtihan buradan doğar. 2. İyi-kötü ayrımı vardır, çünkü görünüm parçalıdır. 3. Sorumluluk vardır, çünkü alternatifler açıktır. Burada “biz” mutlak bağımsız özneler değiliz. Biz, Hakk’ın tecellîsinin gölge görünüm noktalarıyız. İdrak, hakikatte O’na aittir; bizde görünen, bu idrakin gölge düzeydeki yansımasıdır. 3) Dünya, Berzah : Taşıma Rejimi Ölüm, bir yok oluş değil; rejim değişimidir. Berzahın işlevi : • Üretmek değildir. • Bozmak değildir. • Yeniden kurmak değildir. • Sadece mâhiyeti koruyarak taşımaktır. Dünyada oluşan her şey, çözülmeden, artık seçim alanı olmadan taşınır. Berzah, ayrımı üret...

BAHÇE SAHİPLERİ, TESBİH VE MÜLKİYET

Bahçe Sahiplerinin Psikolojisi : Tesbih ve Mülkiyet Onların hikâyesi Kalem sûresinde anlatılır. Bahçelerinin ürününü toplamak için erkenden yola çıkan bu insanlar, yoksullara hiçbir pay bırakmamayı planlamışlardı. Fakat geceleyin bahçeleri harap oldu. Bahçeyi görünce önce şaşırdılar, sonra gerçeği fark ettiler. Tam bu noktada içlerinden “en dengeli olan” (= evsatuhum) şöyle dedi : “Ben size tesbih etmeliyiz dememiş miydim?.” (Kalem, 68/28) Bu cümle kıssanın merkezidir. Çünkü burada söylenen ifade : “Size sadaka verelim dememiş miydim?” veya “size yoksulları gözetelim dememiş miydim?.” değil, “tesbih”tir. Bu da bize gösteriyor ki, bahçe sahiplerinin problemi, öncelikle ekonomik veya ahlâkî değil; daha derinde epistemik ve ontolojik bir problemdir. Tesbih Nedir?!. Tesbih, yalnızca dil ile “Sübhanallah” demek değildir. Kur'an’da tesbih, varlığı doğru okumak; her şeyi gerçek yerine koymak; Allah dışında hiçbir şeyi mutlaklaştırmamak demektir. Bir nimeti Allah’tan bağımsız görmemek, bir...

YANLIŞ HESAP

Ontolojik Açıdan Yanlış Hesap Kur'ân’da bazı hatalar ahlâkî hata olarak, bazıları bilgi hatası olarak, bazıları ise daha derinde, varlığın yapısına ilişkin bir yanlış okuma olarak sunulur. Tekâsür, Hümeze ve Zuhruf sûrelerinde karşılaştığımız durum, büyük ölçüde sonuncusudur : Ontolojik yanlış hesap. İnsan bir şey aramaktadır. Fakat aradığı şey ile onu aradığı yer arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsan Ne Arıyor?!. İnsan sadece mal aramaz. Sadece güç, makam, şöhret veya statü de aramaz. Bunların altında daha derin bir talep vardır : • Kalıcılık, • Güvence, • Tamamlanmışlık, • Değer, • Anlam, • Bekâ. Kur'ân’ın birçok yerinde görüldüğü üzere insan, fâniliğin farkında olan bir varlıktır. Ölümü bilir, kaybı bilir, eksilmeyi bilir. Bu nedenle de kendisini aşan bir kalıcılık arayışı taşır. Bu arayışın kendisi problem değildir. Problem, bu arayışın yöneldiği adrestir. İlk Yanlış Hesap : Ebediyeti Fânî Olanda Aramak Hümeze Sûresi bu yanılgıyı tek cümlede özetler : “Malının kendisini ebe...

İPİNİ KOPARAN AKIL

İpini Koparan Akıl ve Modern Epistemoloji Giriş : Sokaktaki Boğa ve Çağın İnsanı Kurban Bayramlarında bazen ilginç görüntüler ortaya çıkar. Güçlü bir boğa ipini koparır, sokaklara dalar, etrafı birbirine katar. İnsanlar kaçar, trafik durur, belediyeler ‘boğa yakalama timleri’ kurar. Çünkü ortada yalnızca kaçmış bir hayvan değil, yönünü kaybetmiş bir güç vardır. Bu görüntü, modern insanın epistemolojik durumunu anlatmak için güçlü bir metafor sunar. Akıl kelimesinin kök anlamlarından biri bağlamak, tutmak, dizginlemektir. Arapçada ‘ikal/ukl’, devenin ayağına vurulan bağdır. Bu anlamda akıl, yalnızca düşünen değil; aynı zamanda bağ kuran ve yön bulan yetidir. Peki akıl neyle bağ kurar?!. Geleneksel dînî düşüncenin cevabı açıktır : Akıl, Sahibine; mahlûk, Hâlık’ına; eser, müessirine bağlıdır. Modern insanın hikâyesi ise büyük ölçüde bu bağın çözülmesinin hikâyesidir. Bu nedenle çağımızın temel meselesi aklın yokluğu değil, bağını kaybetmiş akıldır. Başka bir ifadeyle modern insanın temel ...

İLK DİYALOG

İLK DİYALOG (Bakara 30-39; A’râf 11-18; Hicr 28-43 Üzerine Bir Okuma) Kur'ân’da anlatılan ilk diyaloglardan biri, insanlık tarihinin de ilk büyük kırılmalarından birini haber verir. Sahnede dört temel karakter vardır : Allah, Melekler, Âdem ve iblis/şeytan. Bu Metni doğru okuyabilmek için önce önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kıssanın amacı karakterleri birbirine karıştırmak değildir. Allah Allah’tır, melek melektir, Âdem Âdem’dir, iblis de iblistir. Dolayısıyla ne Âdem şeytandır ne de şeytan Âdem’dir. Burada yapılması gereken, kimlikleri birbirine dönüştürmek değil; karakterleri, tavırları ve tutumları anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur'ân’ın ilgisi büyük ölçüde buradadır. İlk Soru : Sorun Ne?!. Yaygın kanaatin aksine mesele sadece secde değildir. Secde görünen olaydır. Asıl mesele, secde emrin Kaynağı karşısında alınan tavırdır. İblis emri duymuştur. Emrin kimden geldiğini bilmektedir. Rabbi, hükmü ve hesabı inkâr etmemektedir. İtirazı emrin Kaynağına değil, içeriğinedir; “ben o...

TEK VE SON ŞANS MI?!.

Tek Şans mı?!. : Rahmet, Adâlet ve Hikmet Üzerine İnsanlık tarihinin en zor sorularından biri şudur : Eğer cennet ve cehennem varsa, eğer âhiretteki sonuçlar dünyadaki tercihlerimizle ilişkiliyse, o hâlde bu dünya hayatı tek ve son fırsat mıdır?!. Bu soru yeni değildir. Kur'ân’ı okuyan hemen herkesin zihninden bir şekilde geçmiştir. Özellikle cehennemden çıkmak isteyenlerin geri çevrildiğini anlatan âyetler (22/22 ve 32/20), bu soruyu daha da yakıcı hâle getirir. İlk bakışta insan şöyle düşünür : Sonlu bir ömür nasıl sonsuz sonuçlar doğurabilir?!. Bu soruyu küçümsemek veya bastırmak doğru değildir. Çünkü bu soru, rahmet, adâlet ve hikmet arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan samimi bir arayışın ürünüdür. Öncelikle şunu görmek gerekir : Kur'ân’ın anlattığı Allah tasavvurunda insan ilk hatasında mahkûm edilmez. Hz. Âdem hata etmiş, fakat tövbe etmiştir. İnsan defalarca düşebilir, fakat tövbe kapısı açık bırakılmıştır. Kur'ân boyunca Peygamberler gönderilmiş, uyarılar yapılmış,...

DÎNÎ AÇIDAN AZGIN İNSAN PSİKOLOJİSİ

Dînî Açıdan Azgın İnsan Psikolojisi : Fecr ve Âdiyât Sûreleri Üzerinden Bir Okuma Kur'ân insanı yalnızca davranışları üzerinden tanımlamaz. Davranışın arkasındaki anlamlandırma biçimine, daha derinde ise Rabbiyle kurduğu ilişkiye de bakar. Çünkü insanın dış dünyadaki tutumu, iç dünyasındaki tasavvurun sonucudur. Fecr ve Âdiyât sûreleri birlikte okunduğunda, Kur'ân’ın dikkat çektiği temel psikolojik yaralardan biri görünür hâle gelir. İnsan, hayatı imtihan olarak okumak yerine hak edilmiş payların dağıtıldığı bir yarış olarak okumaya başlar. İşte sorun burada başlar. Fecr : Yanlış Anlamlandırmanın Başlangıcı Fecr sûresi insanın zihnindeki temel yanılgıyı ortaya koyar. Rabbi onu imtihan edip nimet verdiğinde : “Rabbim bana ikram etti.” Rabbi onu imtihan edip rızkını daralttığında : “Rabbim beni ehânet etti.” Kur'ân’ın dikkat çektiği nokta, insanın verdiği hüküm değil; hükmün dayandığı mantıktır. İnsan şöyle düşünmektedir : Çok verilirse değerliyim. Az verilirse değersizim. Bö...

LATÎF GÜÇ

Latîf Güç İnsan zihni çoğu zaman gücü kesafetle (= büyüklükle ve yoğunlukla) ilişkilendirir. • Büyük olan güçlüdür. • Gürültülü olan güçlüdür. • Sert olan güçlüdür. • Kıran, ezen, zorlayan güçlüdür. Oysa kâinata bakıldığında bambaşka bir tablo görülür. Bir ağacı büyüten şey gürültü değildir. Bir çocuğu büyüten şey zorbalık değildir. Bir fikri olgunlaştıran şey baskı değildir. Toprağı dirilten yağmur da kurşun gibi değil, damla damla iner. Burada güç vardır; hatta çok büyük bir güç vardır. Fakat bu güç kesîf değil, latîftir. Bu nedenle bu metin şu fikir etrafında örülebilir : Latîf Güç Latîf : Varlığı maddî = cismî olmayan. Zarif. Hoş. Nazik. Lütuf da aynı kök. İyi, hoş, nazik, yumuşak, incitmeyen ikram. Bağış, memnun edici muamele. Rabbin varlığı da fiilleri de latîftir. Ama bizler, kesîf (= yoğun, katı ve maddî/cismî) bir Rab tahayyül etmekte ısrar ediyoruz. Böyle bir Rab, incitir, yaralar. İnsan, gücü çoğu zaman sertlikte arar. Oysa varlığın derinliklerinde işleyen kudret, çoğu zama...

SILA-İ RAHM

SILA-İ RAHM VE PSİKE TEORİLERİ : KARŞILAŞTIRMALI MODEL 1. SİGMUND FREUD : KOPUŞ VE GERİLİM ÜRETEN YAPI Freud’a göre insan psişesi temel olarak iç çatışma alanıdır. Bu yapı id (dürtüler), ego (gerçeklik ilkesi) ve süperego (ahlâkî denetim) arasındaki gerilim üzerinden çalışır. Gelişim süreci, dürtülerin bastırılması ve toplumla uyumlanma üzerinden ilerler. Travma ise bastırılmış içeriklerin geri dönüşüyle ortaya çıkan yapısal gerilimdir. Bu modelde erken dönem bağlar, ontolojik bir süreklilik değil, libidinal yatırım nesneleri olarak değerlendirilir. Anne figürü özellikle güvenlik ve haz düzenleyicisi bir nesne konumundadır. Sonuç olarak Freud’da insan, iç çatışma yönetimi yapan bir psikodinamik sistemdir. Bağ kavramı ontolojik değil, psikolojik yatırım ve nesne ilişkisi düzeyindedir. 2. OTTO RANK : KOPUŞ VE DOĞUM TRAVMASI Rank, Freud’dan farklı olarak temel travmayı doğum ânına taşır. Ona göre insan varoluşu, ilk ayrılık deneyimi üzerine kuruludur. Doğum, anne ile biyolojik bütünlüğün ...

KİTÂB VE HİTÂB

Kitâb ve Hitâb Kitâb ile Hitâb çoğu zaman birbirinden ayrılır. Kitâb yazılı Metin; Hitâb ise konuşma ve yöneliş olarak anlaşılır. Oysa vahiy düşüncesinde bu ayrım mutlak değildir. Kitâb, Hitâb’ın donmuş hâli değil; Hitâb, Kitâb’ın canlı ve gerçekleşen boyutudur. Hitâb’ın olmadığı yerde Kitâb, yalnızca bir nesneye dönüşür. Raflarda duran sayısız kitap gibi okunur, incelenir, analiz edilir; fakat muhataplık kurulmadığında bir ilişki doğmaz. Bu nedenle vahyin ilk zemini Metin değil, muhataplıktır. “Ey Âdem…” “Ey Musa…” “Ey Meryem…” “De ki…” Bu form, vahyin temel yapısını gösterir : Önce Hitâb, sonra içerik, sonra Kitâb. 1. Kitâb ve Hitâb’ın Ontolojik Birliği Kur'an kendisini “Kitâb” olarak isimlendirir; fakat aynı zamanda baştan sona bir hitâb düzeni içinde akar. Soru sorar, cevap verir, uyarır, hatırlatır, hüküm koyar, karşılık verir. Bu yapı şunu gösterir : Kitâb, yalnızca bilgi taşıyan bir nesne değil; muhatap kuran bir kelâmdır. Bu nedenle : • Kitâb = Sabit form. • Hitâb = Gerçek...

VAHYİN SAHİHLİĞİ

Vahyin Sahihliği Vahyin sahihliği meselesi çoğu zaman yanlış yerden tartışılır. Tartışma genellikle şu soruya indirgenir : 1. “Bir Peygamber, aldığı şeyin gerçekten vahiy olduğunu nasıl bilir?!.” 2. “İnsanlar onun gerçekten peygamber olduğunu nasıl bilir?!.” Bu sorular önemlidir; ancak daha derinde başka bir soru daha vardır : İnsan ile Hakikat arasındaki bağın mahiyeti nedir?!. Çünkü vahiy, boşlukta gerçekleşen bir olay değildir. Vahiy, önceden hiçbir ilişki yokken kurulan bir ilişki değil; yaratılışta mevcut olan muhataplık ilişkisinin açığa çıkmasıdır. 1. İnsanın İlk Vasfı : Muhataplık Kur'an'ın ilk insan anlatılarına baktığımızda karşımıza önce bilgi değil, hitap çıkar : "Ya Âdemü'skün..." "Enbiûnî bi-esmâi héülâ..." Henüz dînî sistem yoktur, ümmet yoktur, şeriat yoktur; fakat hitap vardır. Bu durum insanın ilk vasfının “bilen varlık” olmaktan önce “muhatap varlık” olduğunu düşündürür. İnsan, varlığının derinliğinde bir hitaba açıktır. Dolayısıyla in...

KUR’ÂN’DA VARLIK TASAVVURU

Kur’ân’da Varlık Tasavvuru Mutlak Varlık, Bağımlı Varlık ve Helâk Meselesi İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, gördüğü şeyi mutlak sanmasıdır. Oysa görmek, mutlaklık değildir; görünmek, kendi başına kaim olmak değildir. Kur’ân’ın en temel meselelerinden biri tam da budur : Varlığın ne olduğu, neyin gerçekten “kendi başına var” olduğu ve neyin başka bir varlığa bağlı olarak ayakta durduğu. Kur’ân’ın merkezindeki tevhîd yalnızca “bir Tanrı vardır” cümlesi değildir. Tevhîd, aynı zamanda bir varlık anlayışıdır. Yani hakiki ve mutlak varlığın yalnız Allah’a ait olduğunu; diğer bütün varlıkların ise O’nun yaratması, yaşatması ve ayakta tutmasıyla var olduğunu söyleyen ontolojik bir ilkedir. Bu sebeple Kur’ân’daki mesele yalnız “kime ibâdet edilecek?” meselesi değil; aynı zamanda “kim gerçekten vardır?” meselesidir de. A ve B Bu çerçevede varlığı iki düzlemde düşünmek mümkündür : • A : Mutlak Varlık. Kendi kendine kâim olan, varlığı başkasına bağlı olmayan, yaratılmayan, mutlak kudret s...

ŞİDDET VE NEFRET

ŞİDDET VE NEFRET : MODERN PSİKOLOJİ VE KAYNAK PROBLEMİ Şiddet ve nefret, genellikle “duygu patlaması” olarak anlaşılır. Oysa bu yüzeydir. Daha derinde mesele, duygunun varlığı değil; psişik enerjinin hangi yapıya bağlandığıdır. Bu noktada modern psikoloji üç büyük açıklama hattı üretir : 1) Freud : Bastırma ve Geri Dönüş (İd-Ego-Süperego) Sigmund Freud şiddeti temel olarak şu yapı içinde okur : İd : Ham dürtü (saldırganlık, libido, haz). Süperego : İçselleştirilmiş yasa/ahlâk. Ego : Aracı yapı. Şiddet burada çoğunlukla bastırılmış dürtünün geri dönüşü olarak ortaya çıkar. Yani enerji bastırılır, yön değiştiremeden geri döner, patlama üretir. Freud’un diliyle şiddet, kontrol edilemeyen iç gerilim boşalımıdır. Sınırlılık : Bu model yön (hakikat/ölçü) boyutunu neredeyse hiç içermez. Şiddeti “psişik basınç” olarak okur. 2) Jung : Gölge ve Bilinçdışı Bütünlük Carl Jung ise şiddeti farklı bir yerden kurar : Her insanın “gölge” yönü vardır. Bastırılan özellikler bilinçdışına itilir. Bastır...