Kayıtlar

YARALI GÖNÜLLERE ŞİFA : RAMAZAN KOLİSİ

Yaralı Gönüllere Şifa : Ramazan Kolisi Sevgili dost! Bu Ramazan kolisi, yaralı gönüller için hazırlanmıştır. Amacı, sana iç-dış yaralar üzerinden umut dağıtmak değil; görev bilinci ve kulluk bağını hatırlatmak ve orada huzuru bulmanı sağlamaktır. 1. Yara ile Yüzleşmek Yara, içerideki ve dışarıdaki çarpıklığı hissetmek ve kabullenmekle başlar. Asıl görev, kulluktur. Kulluk, yarayı iyileştirmek veya yapılan amellerin sonucunu görmek değil, görev bilinciyle doğru işler yapmayı ısrarla sürdürmektir. 2. Görev Bilinci ve Çizgiyi Korumak İmtihanda ölçüt, başarı değil, çizgiyi bozmamaktır. Bize düşen, başka ilâhlara eyvallah etmeden, görev bilinci ve kullukla doğru olanı yapmak; iç ve dış yaralar karşısında sorumluluklarımızı eksiksiz yerine getirmektir. Her eylem, söz ve niyet, bu görev bilinci ile yapılmalıdır. 3. Kulluk : Yol ve Pusula Kulluk, yalnızca ritüel değildir; hayatı ibâdet alanı hâline getirmektir. Her hâl ve şartta kalp ve akıl, O’na yönelmiş olmalı; ritüel ve pratikler bunu somu...

UYANMA ZAMANI : RAMAZAN

Uyanma ve Kendine Gelme Zamanı : Ramazan Sessizlik, Uyku ve Rahatsızlık Sokakta bir hırsızlık olsa, hemen tepki gösterirdik. Peki ya hırsızlık rakamlarda olursa?!. Enflasyon, bütçe, faiz ve maaş zamları üzerinden sessizce gerçekleşen kayıplar, hayatımızı etkiliyorsa... Küçük yatırımcılar, asgarî ücretle çalışanlar ve emekliler sürekli kaybediyorsa...; hep büyük sermaye avantajlı çıkıyorsa... bu da bir hırsızlık (= rafine soygun) değil midir?!. Bu soyguna sessiz kalmak, vicdanın uyuması demektir. Sistem böyle işliyor, diyerek geçiştirdiğimiz her durum, haksızlıkların sürmesine dolaylı onay vermek demektir. Bu uyku, sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bilinç kaybıdır. Dindar görünen veya din maskesi altında güven sağlayan kişiler bile, bu maskelerin ardında sessiz kalabilirler. Bu durum bizde bir rahatsızlık hissi uyandırmıyorsa, vicdanların uyanması, farkındalık, açık ve gizli haksızlıklara dur demek, mümkün olmaz; sadece şikayet eder-dururuz; ve belli bir süre sonra da olup-...

RAMAZAN BİZİ NEYE HAZIRLAR?!.

Ramazan Bizi Neye Hazırlar?!. Oruç, sadece açlığa ve susuzluğa dayanmak değildir; daha derin bir irade, ruh ve topluluk eğitiminin pratiğidir. Ramazan, sabır, disiplin ve bilinçli teslimiyet yolunda bir içsel ve dışsal okul olarak görev yapar. 1. Topluluk ve zamanlama bağlamı Medine’ye hicretin ardından, Müslüman topluluk = ashâb henüz boykot, sürgün ve yokluktan yeni çıkmış, her şeyini kaybetmiş bir durumdaydı. Tam toparlanırken, oruç farz kılındı. Dışarıdan bakınca “henüz tam toparlanmamış bir topluluğa aç kalın deniyor” gibi görünür. Ama bu zamanlamanın amacı açıktır : Topluluk hem içten hem de dıştan sabır, disiplin ve dayanıklılık kazanmalıdır. İlk iki yılda üç önemli adım atılmıştı : 1. Muahede ve kardeşlik.  Muhacir ve ensar arasında birlik ve güven tesis edildi. 2. Mescid inşâ edildi. Bu, herkese açık toplantı ve eğitim yeriydi. Bu sayede toplumsal bağlar güçlendi. 3. Pazar kuruldu.  Ekonomik hayat canlandı, toplumsal istikrar sağlandı. Bu adımlar topluluğun dı...

KISIRDÖNGÜ

Kısırdöngü Ramazan orucu ve yardımlaşma, insan ruhu için bir fırsat olmalı. Ama günümüzde çoğu zaman tam tersi bir tabloyla karşılaşıyoruz : Açlık , Allah’a güveni güçlendirmek yerine mala ve yiyeceğe bağımlılığı artırıyor. Oruç , önce bireyin kapitalist reflekslerini kırmalı, sonra Allah’a teslimiyeti güçlendirmelidir. Eğer bu bilinç canlı tutulmazsa, ibâdet olarak orucun işlevi bozulur ve tüketim kültürünün bir parçası hâline gelir. Ramazanda yardımlaşma artıyor, ama çoğu zaman bu, sistemin yarattığı açıkları kapatıyor; sistem sorgulaması yapılmıyor. Yardım malzemeleri de genellikle sistemin kendi ürünlerinden oluşuyor. Düzen, kendi yarasını kendi mallarıyla bize sardırıyor. Çoğu yardım kurumlarının yöneticileri, sistemin zengin ettiği kişiler; yardımlar da çoğu zaman vicdan rahatlatma veya prestij için yapılıyor. Bu yardımlar geçici rahatlama sağlasa da yapısal adâletsizliği değiştirmiyor . Eğitim ve entelektüel alanlarda da benzer sorunlar var. Alternatif modeller üretecek entele...

DÜNDEN BUGÜNE RAMAZAN

Dünden Bugüne Ramazan Ramazan, sadece açlık ve susuzluk ile ilgili bir ibâdet değildir; insanın nefsiyle, iradesiyle ve kalbiyle yüzleştiği derin bir sınavdır. Tarih boyunca bu sınav, hem bireysel hem toplumsal boyutlarda farklı şekillerde deneyimlenmiştir. Açlık, Kapitalizm ve Güvenin Kökleri Günlük hayatta Ramazan, çoğu zaman tüketimin artmasıyla kendini gösterir. İnsan açlık hissettiğinde, biyolojik olarak enerji depolama refleksi tetiklenir; bu, beynin hayatta kalma mekanizmasıdır. Ancak açlığın bu doğal tepkisi, bilinç ve irade ile yönlendirilmezse, kişi hayvansal içgüdülerin, dürtülerin esiri hâline gelir. Modern kapitalist sistem, bu durumu fark ederek Ramazanı tüketim ve gösterişe dönüştürür. Reklamlarla, indirimlerle, özel tatlılar ve abartılı iftar sofraları ile açlığı bir tüketim fırsatına çevirir. Oruç burada kendi doğasını kaybetmiş gibi görünse de, esas sorun kapitalizm değildir; kapitalizm sadece bozulmuş durumu istismar eden bir araçtır. Bozulmanın kökü, insanın açlık k...

DÜRÜSTLÜK

Dürüstlük Epigraf : “Bugün beni kandırabilirsin, ama Allah’ı kandıramazsın; çünkü dürüstlüğün garantörü yalnızca O’dur.” Dürüstlük, insanın iç dünyasında ve davranışlarında ortaya çıkan bir uyumdur. Bu uyum, en derin anlamıyla Allah’ın kalbimizi bilmesi ile bizim kendi iç farkındalığımızın uyuşmasıdır. Eğer kendi niyetimizi, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı fark edebiliyorsak ve bu, Allah’ın bildiğiyle uyum içindeyse, işte biz sıdk sahibiyiz, gerçek anlamda dürüstüz. Bu uyum bozulursa, kişi ister farkında olsun ister olmasın, sahtekar veya münafık hâline gelir. Kendine Karşı Dürüstlük ve Nefs Muhasebesi Tasavvufta nefs muhasebesi, insanın kendi içini gözden geçirmesi ve niyet-davranış uyumunu sorgulaması demektir. Bu süreç tamamen içseldir; başkası senin nefsini doğrudan göremez. Başkası sadece tetikleyici veya rehber olabilir: sözleri, öğütleri, örnek davranışları sadece farkındalık uyandırır. Asıl muhasebe, kişinin kendi kalbinde ve vicdanında gerçekleşir. “Alîmun bi-zâti’s-sudûr....

HAVA TAHMİN RAPORU : TÛFAN GELİYOOR!...

Hava Tahmini : Tûfan Geliyor!... Hepimiz aynı gemideyiz ve gemi batma riskiyle karşı karşıya. Eskiden tufan doğaydı; şimdi felaketler insan yapımı: nükleer ve kimyasal silahlar, ekolojik yıkım, iklim krizi… İnsanoğlu kendi elleriyle kendi felaketini hazırlıyor. Bazıları felaket anında yalnızca Allah’a yönelir, bazıları hâlâ dünyevi bağlarına tutunur. Ama artık batışı beklemek yetmez; gemiyi kurtarmak için sürekli farkında olmak, Allah’ı hatırlamak ve toplumsal sorumluluğu da taşımak zorundayız. Felaketin yaklaştığını görmek, yalnızca katıksız iman için bir fırsat değil; modern tufanlardan kurtuluş için bilinçli ve sorumlu eylemler üretmek de gerekir. Sanki hepimiz, Nuh’un oğlu gibiyiz. Nuh, gemisini dağ başında hazırladı; halk onu alaya aldı, ciddiye almadı. Bugün bu gemiyi yapacak olanlar biziz : Bilinçli bireyler, sorumluluk alan topluluklar ve imanını her an diri tutmaya gayret edenler. Gemi yapımı önce düşünceyle başlar. Tasarım ve plan, zihinde şekillenir; felaketin farkında olmad...

BATI AKLINI KİTÂB’TAN OKUMAK

Batı Aklını Kitâb’tan Okumak Akdeniz, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan bir havzadır: Babil, Sümer, Akad, Roma, Yunan ve Pers; ayrıca Kudüs, Mısır, Atina ve Harran da bu etkileşimin merkezlerindendir. Burada Bâl, İştar, Enu, Zeus, Apollon, Artemis ve Ares gibi tanrılara tapınma söz konusuydu; doğuda ise Ahura-Mazda ve Ehrimen gibi ilâhî tasavvurlar vardı. Bu bölgede krallar, firavunlar ve imparatorluklar hüküm sürerken, insanlar çeşitli putlara ve ilâhlara tapmayı sürdürmekteydi. İşte böyle bir dönemde, İbrâhîm, putları kırar ve gökteki tanrıların - Güneş, Ay ve yıldızların - Tanrı olmadığını ilan eder : “Ben sizin şirk koştuğunuzdan uzağım; Benim Tanrım, gökleri ve yeri yaratandır.” (6/78.) der. Tarihsel olarak bakarsak, Hz. İbrâhîm M.Ö. yaklaşık 2000 civarında; Hz. Mûsâ M.Ö. yaklaşık 1300-1400 civarında; Hz. İsâ M.S. 0-33 yılları arasında; Hz. Muhammed M.S. 571-633 yılları arasında yaşamıştır. Dört Peygamber de bozulan Tanrı tasavvurunu düzeltmek üzere gönderilmiştir...

TANRI ve ALLAH

Tanrı ve Allah Tanrı, bir kavramdır. Kavramlar düşünceyle kurulur, tanımlanır, kavramın sınırlarını insan aklı çizer. Bu yüzden Tanrı (kavramı), felsefede başka, mitolojide başka, kilisede başka, bireyin zihninde başkadır. İnsan, Tanrı Nasıl Biri Olmalı?! diye sorar . Bu soru masum görünür ama aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü beklenti üretir. Allah ise, Özel Bir İsimdir. Bu İsim, kurulmaz, kurgulanmaz, tasarlanmaz, bildirilir. Müslüman, Tanrı nasıl olmalı?! diye sorar ama Allah nasıl olmalı?! diye sormaz; şunu duyar : “Ben buyum. = innenî Ene-Allah.” (20/14.) Bu, ilişkiyi bambaşka bir düzeye/boyuta taşır. Tanrı’ya kırgınlık olur ama Allah’a kırgınlık olmaz. Bu kırgınlık, insanın kurduğu Tanrı tasavvurunadır. Nietzsche’nin hikâyesi buraya oturur; ona Tanrı’yı kilise anlattı ve onun yaşadığı hayat, ona anlatılan o Tanrı’yı doğrulamadı. Nietzsche Tanrı’yı değil, o anlatıyı öldürdü. İslâm Böyle Bir Tuzağı Nasıl Kapatır?!. İslâm bu konuda üç önemli hamle yapar : 1. Allah, Kendi Kendini t...

AÇIK HESAP

Açık Hesap Ticarette “açık hesap”, mal veya hizmeti alıp bedelini sonra ödemek demektir. Bunu dînî alana taşırsak : -bilelim ki burada taraflar eşit değildir, veren Allah’tır, alan biziz; aradaki fark hem kategorik hem ontiktir, aslâ kapanmaz - Allah, bize verdiklerinden hiçbir bedel istemez. Yalnızca şunu der : Verdiklerimin bir kısmını Bana geri = muhtaç kullarıma verin. Hayat, nefes, yiyecek, barınak, akıl, göz, kulak… her şey, bize O’nun emâneti, vergisi. Karşılığında istediği tek şey : Âdil paylaşın ve yardımlaşın. Bu da bir açık hesaptır. Bu hesap burada kapanmaz. Âhirette kapanır. Alacaklı çıkmayacağız; her hâlükârda borçlu çıkacağız; bu kesin. Ama borcumuzun silinip silinmeyeceği, buradaki tavrımıza bağlı. O : verin! dediğinde, başa kakmadan, karşılık beklemeden verdik mi?!. Verdiklerimizin kendimize ait olmadığını bildik mi?! Cevap evetse, hesap kapanır; değilse, işimiz harap.

İMANIN ONTOLOJİSİ

İmanın Ontolojisi İmana güven diyorsak, ve bu güven, inanana güven vermiyorsa, orada ciddi bir problem vardır. O iman, ya eksik, ya yanlış yerde, ya da sadece dilde kalmıştır. İman, neden itmi’nan/güven üretmeli?!. Kur’an’ın dili çok nettir : İman, sadece doğruyu kabul etmek değil; kalbin sükûnete ermesidir. “elâ bi zikrillâhi tatmeinnul kulûb.” = Kalpler ancak Allah’ı anmakla itmi’nan bulur. İman, korkuyu azaltmıyorsa, paniği söndürmüyorsa, insanı biraz olsun “yerine oturtmuyorsa” orada iman işlevini yapmıyor demektir. Tıpkı, ilacın şifa vermemesi, pusulanın yön göstermemesi gibi. İman var, ama huzur yoksa ... Burada çok ince bir ayrım var; ve bu ayrım dört çeşit. 1. Bilgi imanı (Zihinsel kabul) Bu iman, inanıyorum, Kitâb böyle yazıyor, der; ama onda kalp henüz tam teslim olmamış, kontrolü bırakmamış, hâlâ “ben kendim, kendi başıma ayakta durmalıyım” der. Bu iman doğrudur ama güven üretmez. Çünkü güven, bilgiyle değil tevekkülle gelir. 2. Şartlı iman Allah’a inanıyorum ama işler yolun...

KİM?!.

Kim?!. Arapçada من . İlgi zamiri, ism-i mevsul. Hangi kimse?!. Bu soru, bir kimlik sorusu. Kişi, bu soruyu hem kendine hem muhatabına sorabilir : Ben kimim, sen kimsin, biz kimiz?!... Bu soru, bütün zamirlere sorulabilir. Eylemlerle de ilişkilendirilebilir : Ben, seninle kim olarak konuşuyorum; biliyor musun?!. Sen, benimle kim olarak konuşuyorsun?!. Sen, beni kim olarak yargılıyorsun?!. gibi... Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?! da tehdit; sen kendini ne (kim) zannediyorsun?!. = Sen kimsin?! de aşağılama var. Kabirde Münker-Nekir (sorgu) melekleri de : Rabbin kim, Nebîin (= Peygamberin) kim?!... diye soracaklar. Kim/im?! sorusuna burada doğru dürüst cevap veremeyenler, ötedeki kim?! sorularına da doğru dürüst cevap veremezler. Bu yüzden, herkes burada kim olduğunu bilmeli. Çünkü kimlik : Kişilik ve kendiliktir; kimlikten, kişiliğe; kişilikten, kendiliğe varılır. Kim olduğunu bilmeyen, kişi de olamaz kendi de. Modern anlamdaki birey, kişi de değil kendi de. “Rabbini bilen, kendin...

SEÇİLMİŞLİK TEOLOJİSİ

SEÇİLMİŞLİK TEOLOJİSİ (Peygamber ile zâlim arasındaki ince ama hayatî fark) “Biz seçildik” cümlesi, tarihte iki ağızdan çıkmıştır. Birinden hidâyet, ötekinden felâket doğmuştur. Aynı cümle… Ama iki zıt istikâmet. Bu yüzden mesele cümlenin kendisi değil; bu cümlenin ne ürettiğidir. Seçilmişlik, Delil mi, Emânet mi?!. Zâlim için seçilmişlik, meşrûiyet belgesidir. “Biz buradaysak, Allah istediği içindir.” “Bize karşı çıkmak, Allah’a karşı çıkmaktır.” Buradaki seçilmişlik, gücü kutsar, itirazları bastırır, hesabı iptal eder; yani burada seçilmişlik, delil yapılır. Peygamber için seçilmişlik, emânettir. “Bu söz benim değil.” “Ben sadece tebliğ ediyorum.” “Yanılırsam Beni uyarın.” Buradaki seçilmişlik, kişiyi arka plana iter, mesajı öne çıkarır ve hesabı ağırlaştırır. Seçilmişlik Kime = Kimin İşine Yarıyor?!. Bu, en ayırt edici sorudur. Seçilmişlik : • Konuşana güç kazandırıyorsa, zulme ve zâlimliğe yol açar. • Muhatabı sorumlu kılıyorsa, adâlet üretir, Peygamberîdir. Firavun’un, Emevî, Abb...

SÖZ ve KELÂM

Söz (kavl) ile Kelâm (kelime) Arasındaki İlişki Kur’ân’da, kavl ile kelâm arasındaki fark ve bağlantı, insanın sözle ve hayatla ilişkisini anlamak açısından kritik bir noktadır. 1. İlâhî Kelâm ve Kavl İlâhî Kelâm, evrensel, kudretli ve tüm zamanlara ait bir Söz’dür. Bu Kelâm, tarihsel olarak Peygamber aracılığıyla insan düzeyine indiğinde, söze dönüşür; yani kavl hâline gelir. Kavl, anlık ve zamansal bir ifadedir; örneğin قل = de! emir kipindeki kavl, o âna yöneliktir. Ancak bu görünüşte ânlık sözdür, ama taşıdığı ilâhî mana ve kudret nedeniyle kelâmî boyuta uzanır. Böylece kavl, sadece o âna ait bir söz olmaktan çıkar ve evrensel bir kudretle bağlı hâle gelir. 2. Kavl ve Kelâm Arasındaki Fark Kavl, söylenmiş söz ve ânlık ifadedir. Tarihsel ve zamansal olarak görünür, yüzeyde geçici gibi durur. Kelâm ise, anlam ve kudret bütünlüğüne sahip, evrensel ve sürekli Sözdür. Kur’ân perspektifinde kavl, insan aracılığıyla iletilmiş olsa da, her zaman kelâm ile bağlantısını korur. Bu bağ koparsa...

SON SÛRE

Nâs Sûresi : İnsan, Gizli Tehdit ve Allah’a Sığınma Nâs sûresi, insana yönelik en derin uyarılardan biridir. Sûre, insanın gözle göremediği, fark edemediği ve sinsice etki eden düşmanlar karşısında Allah’a sığınmasını öğütler . Bu düşmanlar yalnızca açık ve bilinen varlıklar değildir; çoğu zaman dost gibi görünen, niyetini gizleyen ve sinsice davranan varlıklardır. Bu varlıklar hem cinlerden hem insanlardan gelebilir. Kâfir varlıklar hem hakikati hem kendi kötülüklerini gizler; insan çoğu zaman bunları fark edemez. Sûre, Allah’ı üç isimle anar : Rab, Melik ve İlâh. Bu sıralama tesadüf değildir; insanın üç boyutta korunması gerektiğini gösterir : 1. Rab : İnsanı terbiye eden, yetiştiren, süreç boyunca koruyan. 2. Melik : Mutlak mülkiyet sahibi, düzen ve güç alanında hâkim olan. 3. İlâh : Kalbin ve niyetin yöneldiği varlık, bağlanılan hakikat. Bu isimler, insanı yalnızca fiziksel veya açık tehditlerden değil, gizli ve sinsice etkileyen vesveselerden de korur. Vesvese, sûrede hem ...

KESÂFETTEN LETÂFETE

Kesâfetten Letâfete : Varoluşun Atlası 1. Başlangıç ve Birikim : Kömür, Karanlık Madde ve Gizli Hazine Her şeyin temeli, enerjinin madde içinde hapsolmasıdır. Kömür, Güneşten gelen o lâtif ışığın, yerin altında, ışıksız ve oksijensiz bir ortamda “kristalleşmiş” halidir. Bu bir “halvet” sürecidir; ışıksızlık burada enerjinin kaçmasını önleyen bir mühürdür. Karanlık Madde (Fiziğin Sırrı) : Evrenin %27'sini oluşturan ama ışıkla (nûrla) hiç muhatap olmayan, sadece “kütlesiyle” (kesâfetiyle) var olan sessiz bir güçtür. Tıpkı zulumâtın en derin katmanı gibi, ışığı ne yansıtır ne de saçar; sadece sistemin iskeletini tutar ama kendisi bir “hayâlet” gibidir. 2. Körlük ve Reddiye : Zulumât ve Şeytanî Bakış Nûr Suresi’ndeki “elini dahi göremeyecek kadar zifiri karanlık”, letâfetten tamamen kopuşu simgeler. Şeytanî Bakış : Şeytan, sadece “kesîf” olanı (toprağı) gördüğü, içindeki “lâtif” olanı (ruh/nûr) idrak edemediği için bu karanlığa mahkumdur. Kendi ateşini (nâr) üstün görmüş ama o ateşin ...

NUR SÛRESİ : 35-40 YORUMU & KÖMÜR-ELMAS

Nur Sûresi 35-40. Âyetler & Kömür-Elmas Haritası  (Lüc-Mevc; Tecelli, Hiç Nûru Olmayanlar + Namaz ve Kainatın Güneşi + Gayb + Âlim-ül Gayb-i ve-ş Şehâdeh) I. Lüc : Karanlığın Farkında Olmamak Karanlığın hâli, kömür hâli gibidir. Bu durumdaki kişi karanlığın farkında değildir (= lüc). Fitil yanmamış, cam ve yağ işlenmemiş. “ İzâ ehrece yedâhü lem yeked yerâhâ ” : Elini çıkarsa neredeyse elini göremez, potansiyel ışık var ama henüz tecelli yok. Ruh hâli : Kişi pasif, gaflet hâkim, ışığın farkına varmak istemiyor veya hazır değil. Günlük yansıma : Farkındalık eksik, zaman ve enerji dağınık, boşluk hissi yoğun. Modern kozmoloji bağlantısı : Lüc hâli, görünmeyen karanlık madde gibi, potansiyel ışık var ama henüz erişilemiyor. Evren boyutu / Gayb : Güneş sistemi dışındaki evren karanlık; henüz tecelli etmeyen, görünmeyen ışık = gayb. II. Mevc : Karanlığın Farkında Olmak / Dalgalanmak / Hazırlık ve Niyet Karanlığın farkında olmak. (= mevc) Kömür işlenmiş, fitil yanmaya hazır veya yan...

İSLÂMÎ SİYASET

İslâmî Siyaset Üzerine Yol Gösterici Bir Çerçeve 1. Başlangıç : Hayat, Yön ve Ahlâk Hayat statik değil, dinamiktir. Asıl soru, bu dinamizmin hangi yöne aktığıdır : Adâlete mi, zulme mi; merhamete mi, hoyratlığa mı?!. Bu soru teknik değil, temelde ahlâkî bir sorudur. Çünkü daha düzenli, daha güçlü veya daha zengin olmak; daha âdil ve daha insaflı olmak anlamına gelmeyebilir. Ahlâkın kaynağı, insanın fıtratı, yani yaratılışıdır; fıtrat da doğrudan Yaratan’a işaret eder. Din, ahlâk icat etmez; fıtratta zaten mevcut olan doğru yönü hatırlatır ve düzeltir. 2. Üst İlke : Kur’ân İslâmî siyasette nihâî ve tartışılmaz üst ilke Kur’ân’dır. Kur’ân burada bir anayasa metni gibi; adâlet, merhamet, emânet, şûrâ ve hesap gibi değişmez ahlâkî ilkelerin kaynağıdır. Bu ilkeler : Oyla/oylamayla belirlenemez ve değiştirilemez. Güçle askıya alınamaz. Maslahat gerekçesiyle iptal edilemez. Kur’ân, siyasete, “ne olunmalı?!” sorusunun cevabını verir ve sınırlar çizer. 3. Model : Efendimizin Sünnetidir Kur’ân...

UNUTMA VE ZİKİR

Bugün Unutma, Zikir/Hatırlama, Muhlis ve Muhlas İnsan, özünde Allah’ı ve gerçek bilgiyi hatırlama potansiyeli ile yaratılmıştır. Fakat modern çağda, unutmak artık eskisi gibi masum bir gaflet değildir; çoğu zaman bilinçli bir yönlendirme ve rıza üretimiyle bağlantılıdır. 1. Bugün Unutma Masum mu?!. Masum sehvî unutma : Kimi zaman dikkat dağınıklığı, yoğunluk veya farkında olmadan hatırlamamak sehvî unutma sayılır. Bu tür unutma, hatırlatma ve farkındalıkla yeniden canlanabilir. Artık çoğu unutma masum değil. Modern yaşam, oyunları ve sistemleriyle sürekli dikkati dağıtıyor. Kazanç ve konfor, insanı şükürden uzaklaştırıyor. Eğlence ve tüketim, zihni meşgul ediyor. Bilgi bombardımanı, hakikati fark etmeyi zorlaştırıyor. Bu unutmalar çoğu zaman bilinçli veya yarı bilinçli rıza ile gerçekleşiyor; insan çoğu zaman istemeden ama sistematik olarak dikkati başka yönlere kaydırıyor. Kasdî unutma ve oyunlar : Şeytanın modern oyunları, yön bozan ve rıza üreten mekanizmalardır. İnsan, farkında ...

BİR ÇIKARIM OLARAK İNSANIN ÖLÜMÜ

Bir Çıkarım Olarak İnsanın Ölümü Bu yazı bir kehânet ve korku senaryosu değil. Mevcut eğilimlerin, kullanılan araçların ve benimsediğimiz rızaların mantıksal sonucu. İnsan, giderek daha fazla ölçülüyor . Ölçülen şey sadece davranış değil; zamanla niyet, irade ve ahlâk da ölçülebilir sanılıyor. Bu noktada mesele teknoloji olmaktan çıkar; insanın nasıl tanımlandığı meselesine dönüşür. Gözetimden Rızaya Bugün telefonlarımıza aylık raporlar gönderiliyor : Nerede bulunduğumuzu, Ne aldığımızı, Ne kadar yürüdüğümüzü, Ne kadar ekrana baktığımızı, vs. Bu gözetim gizli değil; aksine açık ve rızaya dayalı. “Kabul ediyorum” diyerek girilen bir düzen bu. Ama rıza da masum değil. Çünkü bu rıza, kolaylık karşılığında irade devridir. İnsan, kendi davranış haritasını teslim ederken bunun sonuçlarını çoğu zaman düşünmez. Suçun Dönüşümü : Fiilden Olasılığa Klasik hukuk ve ahlâk şuna dayanır : Yapmadın → suç yok. Yaptın → hesap var. Bu, imtihanın zeminidir. Fakat veri temelli yönetimlerde suç, giderek fii...

HÜVE'L BÂKÎ = هوالباقى

هوالباقى = Hüve'l Bâkî (Size bir “ölüyle konuşma” metni yazacağım.) Bu ibâre, … en çok mezar taşlarına yazılır. Ama ben, … mezar ziyaretlerinde, … bu sözü, … taştan değil, … taşın altından duyar gibi olurum. Âdetâ ölü bana şöyle der : “Ben yaşarken, … malıma, … servetime, … unvanıma, … makamıma, … dayılarıma (!), … bilgime, … eşe–dosta, … akrabaya, … milletime, … devletime, … güvendim. Ama, … bunların hiçbiri, … beni ölümden kurtaramadı, … Bak, … buradayım.” (Ve ben bunu, … kendi içimden de duyuyorum, ... Ben de hâlâ, … aynı hataları yapıyorum, diyorum. … ve ben de hâlâ, ... yanlış güvenlere/güvencelere tutunuyorum. Ölü bana yalvararak diyor ki :) Ey ziyaretçi!, Ne olur, benim yaptığımı yapma, … Benim gibi, … yaşama, … malına, … servetine, … unvanına, … dayılarına, … bilgine, … eşine-dostuna, … akrabalarına, … milletine, … devletine güvenme, … bunlar beni, … ölümden, … kurtaramadı. Bâkî Olan’a güven, … Çünkü iman, … güvendir, … Ve o güveni, … yanlış adreslere teslim etme!”

İMAN, MOTİVASYON VE REKÂBET

İman, Motivasyon ve Rekâbet Bu metin bir davet ya da manifesto değil; bir şâhitlik denemesidir. Amaç ikna etmek değil, durulan yeri berraklaştırmaktır. 1. Motivasyonun Zemini Motivasyon çoğu zaman psikolojik bir itki olarak tanımlanır : İçsel ya da dışsal. Oysa bu ikili ayrım tek başına yeterli değildir. Çünkü motivasyonun asıl belirleyicisi, sonucun anlamıdır. Eğer yapılan şeyin kalıcı bir anlamı yoksa, motivasyon eninde sonunda çıkar hesabına ya da duygusal dalgalanmaya indirgenir. Bu yüzden motivasyonun gerçek zemini, psikolojiden önce ontolojik bir kabule dayanır : Yaptığım hiçbir şey yokluğa düşmez; karşılığı ertelenebilir, biçimi değişebilir; ama aslâ zâyii olmaz. Bu kabul, bir sistem va’di değil; bir Zât’a duyulan güvendir. Adı da İman’dır. Asıl mesele, va’din garantisi. Bu va’di kim verdi ve kim koruyacak?!. İşin düğüm noktası burası. Artık psikoloji falan yok; temel soru bu. Bu garantiyi ne sistemler koruyabilir ne de ideolojiler verebilir. Çünkü garanti dediğimiz şey, kesin o...

KUR’AN’I BUGÜNE TAŞIMAK

Kur’an’ı Bugüne Taşımak : Bilgi, Hayat ve İrade Dengesi Kur’an’ı bugün hayata taşımak, teorik bilginin soyutlama tuzağına düşmeden, somutu soyutla ve soyutu somutla birlikte ele alabileceğimiz bir dengedir. Âyetleri yalnızca teori olarak kavramak yerine, onları Rasûlün hayat pratiği ve Kur’an’ın rehberliği ile ilişkilendirerek günlük yaşamda anlamlandırmak gerekir. Bu bağlamda Enfal 17. âyet bize somut bir örnek sunar : “ Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü; ve siz atmadınız, Allah attı. ” Buradaki vurgu, insan eyleminin gerçekte bir vasıta olduğu ve sonucu belirleyenin Allah olduğu gerçeğidir. Bugün bunu hayatın her alanına uyarlayabiliriz: Mal, bilgi, prestij veya statü… Kazandığımızı düşündüğümüz her şey aslında Allah’ın lütfu, biz sadece aracıyız. Bu okuma, cüz’î irade ile küllî irade arasındaki dengeyi ve kader meselesini de çözer: İnsan çalışır, karar verir, eylemde bulunur (cüz’î irade); ancak sonuç ve kudret Allah’a aittir (küllî irade). Buradaki “ولم” ifadesi, insanın kendi...

NE YAPMALI?!.

Ne Yapmalı?!. : Ahlâkî Direnç Rehberi Bu soru, teorik bir merak değil; ahlâkî bir zorunluluktur. Mesele artık neye inandığımızdan çok, nasıl yaşadığımızdır. 1. Niyeti Geri Almak Eylemin başını sahiplenmek ve niyeti görünür kılmak. 2. Hızı Bilinçli Olarak Yavaşlatmak Hız, ahlâkın düşmanıdır. Yavaşlamak, insan kalmaktır. 3. Konforu Sorgulamak Kolay olanın bedeli çoğu zaman görünmezdir. 4. Dijital Oruç Sınır koymak, irade terbiyesidir. 5. Sünneti İlke Olarak Okumak Onun şekli değil, istikâmeti rehber alınmalıdır. 6. Rıza Üretimine Panzehir Olarak İbâdetler İbâdet, rıza üretimine karşı aktif ahlâkî dirençtir. İbâdet-Ahlâk İlişkisi İbâdet, ahlâkın kaynağı ve taşıyıcısıdır. Namaz, zamanın tahakkümüne karşı ahlâkı korur. Oruç, arzuyu terbiye eder. Zekât/infak, sahiplik iddiasını kırar. Zikir, dikkati toplar; zikir = unutmamak. Hac, kimlik ve statü tahakkümüne karşı kolektif panzehirdir. Zikir ve Üç Âyet Hattı Üç ayet boyutu, unutmayı önleme hattını tamamlar : Tâ Hâ 14 : hatırlamayı başlat (na...

RIZA ÜRETİMİ VE YAPAY AKIL

Rıza Üretimi ve Yapay Akıl Modern insan, rıza üretilerek yönlendirilmektedir. İnsan özgür olduğunu zannederken, seçimleri önceden şekillendirilmiş bir zeminde gerçekleşir. 1. Rıza : Ahlâkî İrade mi, Üretilmiş Kabul mü?!. Seçmek, her zaman özgür olmak mıdır? Yapay akıl, insan davranışlarını tahmin eder ve önceden mümkün kılacak ortamlar inşâ eder. 2. Dijital Mizan : Ölçü Kimin Elinde?!. Hız, verimlilik ve kâr merkezli bir dijital mizan insanın fıtratıyla uyumlu değildir. 3. Konforun Ahlâkı Aşındırması Konfor, modern çağın en masum görünen putudur. Otomatik pilotta giden bir hayat, iptal etmez, yalnızca geciktirir. 4. Şeytanî Vaadin Modern Kılığı Hızlı olma, az yorulma, daha çok bilgi, daha çok güven: İnsan sınırlarını unutur. Yapay akıl, insanın Tanrı’ya olan ihtiyacını fısıldar. 5. Şehâdetin Dijital Çağdaki Anlamı “ Lâ İlâhe ” : Algoritmanın mutlaklaştırılmasını reddetmek. “ İllallah ” : Ölçüyü aşkın bir referansa bağlamak. “ Muhammedün Rasûlullah ” : Ahlâkın her çağda yeniden yürünebi...

ŞEHÂDETİN AHLÂKÎ MİMARİSİ

Şehâdetin Ahlâkî Mimarisi : Tanrısal Olanı İnsanî Ölçekte Taklit Etmek Ahlâk, insanın kendi varoluşuna sadık kalma borcudur. Ancak bu borç, Tanrısal bir statü değil, tamamen insana mahsus bir durumdur. Tanrı “ahlâklı” değildir; ahlâkın dayandığı mutlak hakikatin bizzat kaynağıdır. İnsan ise ahlâk yoluyla, Tanrı’nın mutlak sıfatlarını kendi kısıtlı imkânlarıyla yeryüzünde taklit eder. 1. Adâlet = Yaratılışa Uygunluk = Ahlâk Adâlet, her şeyi yaratılış amacına uygun olarak “yerli yerine” koymaktır. Bir şeyi fıtratına uygun kullanmak adâlet, fıtratından koparmak zulümdür. Ahlâk, bu adâletin insanda bir karakter (hulk) hâline gelmesidir. 2. Niyet : Başın ve Sonun Birliği Niyet, ahlâkî eylemin hem tohumu (sebep) hem de meyvesidir (gaye). Taklit sürecini başlatan özgür irade niyetle devreye girer. Eylem, dış dünyada başarısız olsa bile, niyet o eylemi hakikat katında “tamamlanmış” kılar. 3. Sünnet : İlkesel İstikâmet ve Arayış Sünnet, taklit sürecinin yaşayan koordinat sistemidir. Onun şekli ...

AHLÂKÎ AÇIDAN KELİME-İ ŞEHÂDET OKUMASI

Ahlâkî Açıdan Kelime-i Şehâdet Okuması Giriş : İstikâmet Meselesi Bu metin, ahlâkın ne olduğu sorusundan değil; nerede durduğu sorusundan doğdu. Çünkü ahlâk tartışması çoğu zaman içerikten önce istikâmeti kaybediyor. Biz burada ahlâkı; bireyin keyfine, toplumun uzlaşmasına veya ideolojilerin ihtiyaçlarına göre değil, yaratılışın içine yerleştirilmiş bir hakikat o larak ele alıyoruz. Ahlâk asıldır. Din ise bu aslı görünür kılan, koruyan ve hayatta uygulanabilir hâle getiren ilahî bir araçtır. Ahlâk, yaratılışa uygun hareket etmek; din, bu uygunluğu hatırlatmak (= zikir) içindir. 1. Ahlâk, Bir Keşiftir; İcat Değil İyi ve kötü insan tarafından üretilmez; keşfedilir . Keşfedilen şey üzerinde insanın tasarruf hakkı yoktur. Yerçekimi nasıl keşfedildiğinde değiştirilemiyorsa, ahlâk da öyledir. İnsan ahlâkın hakemi değil, muhatabıdır. Bu yüzden ahlâk : Zamana göre eğilip bükülemez. Güce göre saf değiştiremez. Çoğunlukla pazarlık konusu yapılamaz. 2. Hulk ve Halk, Aynı Ontoloji Arapçada halk (...