Kayıtlar

ZİKİR

ZİKİR : DEĞİŞEN MANZARANIN DEĞİŞMEYEN RÖPERİ İnsan, hayatı boyunca değişir. Bilgisi değişir, düşünceleri değişir, dünya görüşü değişir. Yaşadığı olaylar, karşılaştığı insanlar ve edindiği tecrübeler onun iç dünyasını yeniden biçimlendirir. Bazen yeni bir tecrübe mevcut kanaatini pekiştirir, bazen ona yeni anlamlar kazandırır, bazen de insanı kanaatini değiştirmeye zorlar. İnsan, yaşadığı olayları önce dünya görüşümde bir yere yerleştirir; sonra hayatın yeni tecrübeleri ya o yeri sağlamlaştırır ya da yeniden anlamlandırır. Bazen nazariye/manzara değiştir; çünkü yaşanan hayat düşünceyi/nazariyeyi tashih etmeyi gerektirir. Bazen de nazariyeyi değiştirmek yerine hayatın değişmesi gerekir; çünkü doğru olduğuna inanılan ilkeyle yaşanan hayatın uyuşmadığı görülür. Demek ki insanın hem içindeki hem de dışındaki manzara sürekli değişebilir. Fakat bu değişim içinde değişmeyen bir şeye, bir referans noktasına ihtiyacı vardır. Dünyada bile yönümüzü tayin edebilmek için bir röper belirlemiyor muyuz...

SALÂT VE HAYAT

SALÂT VE HAYAT Sözümüz Allah’a, Hayatımız Kime?! 1. SALÂTTA NE SÖYLÜYORUZ? Salâta duruyoruz. Rabbimizin huzurunda kıyama geçiyor, O’na yöneliyor, O’nunla konuşuyoruz. Kur’an’dan okuyor, O’na sözler veriyor, duâlar ediyor, dilek ve temennilerimizi dile getiriyoruz. Pekiî, söylediklerimizin ne kadarının farkındayız?!. Daha önemlisi, söylediklerimizin ne kadarını hayatımıza taşıyoruz?!. Gelin, yalnızca Fâtihâ sûresini ele alalım. Çünkü Fâtihâ, salâtımızın merkezinde yer alan bir sûre olmanın ötesinde, kulluk anlayışımızı ve hayatımızın yönünü belirleyen temel bir bildiridir. Fâtihâ’da Rabbimize şöyle sesleniyoruz : “Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Ardından O’ndan bizi doğru yola iletmesini istiyoruz : “Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.” Şimdi durup düşünelim. Bu sözleri söylerken neyi kabul ediyor, neyi istiyor ve neyin sorumluluğunu üstleniyoruz?!. “Yalnız Sana kulluk ederiz ” der...

SALLÎ & BÂRİK

SALLİ VE BÂRİK : SEYİRCİLİKTEN AKTİF KATILIMA Salât, Bereket ve Kulluk Üzerine Bir Okuma 1. SALÂT : YALNIZCA DUÂ ETMEK DEĞİL, DESTEK OLMAK “Allahümme salli alâ Muhammed” dediğimizde ne istiyoruz?!. Bu ifadeyi yalnızca “Allah’ım, Muhammed’e rahmet et, Ona lütufta bulun” şeklinde anlamak, salâtın taşıyabileceği anlam alanını daraltabilir. Salâtı hem duâ ve yardım talebi hem de destek boyutuyla düşünmeliyiz. Rahmet, bereket ve övgü de bu geniş anlam alanının farklı bağlamlarda öne çıkan boyutları olarak değerlendirilebilir. Namaz ise salât kavramının bütün anlamlarını tüketen bir karşılık değil, belirli bir ibâdet biçimidir. Öyleyse “Allahümme salli alâ Muhammed” derken yalnızca Muhammed’in şahsı için bir istekte bulunmuyoruz. Onun kim olduğunu, hangi mesajı taşıdığını ve neyi gerçekleştirmek üzere gönderildiğini de hesaba katıyoruz. Kur’an, Muhammed’i yalnızca şahsî özellikleriyle tanıtmaz; Onu Allah’ın Elçisi ve insanlara gönderilmiş bir uyarıcı olarak konumlandırır. Onun tebliği, insan...

RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?!

RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?! İlk Fırsat, İkinci Ruhsat ve Büyük Sınav Ruhsat : İzin. Pekiî, neyin izni?! Yaşamanın!. Hayatın!. Ama hayat, iradeli bir varlığa öylesine verilmiş bir ruhsat olabilir mi?!. Biz bile yaptığımız her işi öylesine yapmıyorsak; bir işe girişirken bir amaç, bir yolculuğa çıkarken bir hedef gözetiyorsak bizi var eden Rabbin insana hayatı amaçsızca vermiş olması düşünülebilir mi?!. Kur'an’ın şu soruya verdiği cevap açıktır : “Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. ” (Âl-i İmrân 191) Demek ki yaratılış bâtıl değildir. Varlığın bir anlamı, hayatın bir amacı vardır. Öyleyse insanın hayat ruhsatı da amaçsız bir izin değil, anlamı ve sorumluluğu bulunan bir imkândır. Pekiî, nedir bu imkânın amacı?!. Sınav!. Seçim!. Daha doğrusu, iradeli varlığın seçim yapabileceği bir hayat alanı.öÇünkü seçim varsa alternatif vardır. Alternatif yoksa seçimden; seçim yoksa iradeden; irade yoksa sorumluluktan söz etmek güçleşir. Pekiî, insanın önündeki temel alternatifler nelerdir...

AKLA TURBO TAKMAK

AKLA TURBO TAKMAK : ASHÂB-I KEHF, ZAMAN, GAYB VE İMAN Deneyimin Sınırlarından Vahyin Ufuklarına 1. İNSAN, YAŞADIĞI DÜNYANIN ÖLÇÜLERİYLE DÜŞÜNÜR İnsan, hayatı şehâdet âleminde yaşar ve öncelikle bu âlemde edindiği deneyimlerle bilir. Görür, işitir, dokunur; olayları gözlemler, karşılaştırır, nedenlerle sonuçlar arasında ilişkiler kurar. Akıl, bu verileri değerlendirerek bilgi üretir. Ne var ki insanın bildiği ile var olanın tamamı aynı şey değildir. Deneyimimiz, hakikatin kendisi değil, hakikate ulaşmak için başvurduğumuz imkânlardan biridir. Gözlemlediğimiz şeyler gerçektir; fakat gözlemimizin sınırlı olması, gerçekliğin de bizim gözlem sınırlarımızdan ibaret olduğu anlamına gelmez. Burada iki farklı tutum ortaya çıkar. Birincisi, deneyimleyemediğimiz bir şeyi hemen imkânsız saymaktır. İkincisi ise deneyimimizin sınırlarını kabul etmekle birlikte, o sınırların ötesinde ne bulunabileceğini araştırmaya devam etmektir. İlk tutum, bilginin sınırını varlığın sınırı hâline getirir. İkincisi,...

SÖZ

SÖZ Dilin Ucundaki Zehir ve Şifâ Söz, dilden çıkar. Ama her dilden çıkan söz, insanın içinden çıkmış sayılmaz. Kimi söz, düşüncenin süzgecinden geçmeden dökülür; kimi öfkenin ateşinde pişer; kimi kibrin gölgesinde büyür. Kimi de insanın gönlünde demlenir, aklında olgunlaşır, vicdanında tartılır ve nihayet dile gelir. Sözün yolculuğu kısadır : İçeriden dışarıya, dilden kulağa… Fakat etkisi, bazen bir ömür, hatta yüzyıllar sürer. Bir söz söylenir, uçar gider derler. Oysa söz, her zaman uçup gitmez. Bazen bir gönle konar, orada yuva kurar. Bazen bir zihne çivi gibi çakılır. Bazen insanın içine düşer de yıllarca kanayan bir yaraya dönüşür. Bazen de tam ümidin tükendiği yerde uzatılmış bir el olur; insanı hayata, kendine, hatta insanlığa yeniden bağlar. Demek ki söz, ağızdan çıkmakla bitmez. Asıl yolculuğu, başka bir insanın hayatına girdiğinde başlar. DİL : KORUNAN BİR EMANET Dil, ağız denilen küçük bir odada yaşar. Dişlerin ardında, dudakların arasında korunur. Bu korunaklı yer, belki de ...

OMURGALI DURUŞ

OMURGALI DURUŞ Hakikat Karşısında Bilgi, İrade ve Sorumluluk İnsan, hakikati kendi arzusuna göre belirleyebilir mi?. Hakikat varsa onu nasıl bilebiliriz? Bildiğimiz hakikat, hayatımıza dokunmuyorsa ne anlam taşır?!. Bu sorular, birbirinden bağımsız değildir. Varlığın hakikatini, o hakikate ilişkin bilgimizi ve bu bilgi karşısındaki tutumumuzu birlikte düşünmemizi gerektirir. Ancak bu bütünlük, farklı alanları birbirine karıştırarak değil, aralarındaki ilişkiyi doğru kurarak sağlanabilir. Hakikat, Kanaatimizden İbaret Değildir Önce şu ayrımı yapmak gerekir : Bir şeyin var olmasıyla bizim onun hakkındaki bilgimiz aynı şey değildir. Bir gerçeği bilmememiz, o gerçeği ortadan kaldırmaz; onu yanlış anlamamız da gerçeği bizim anlayışımıza dönüştürmez. Dolayısıyla hakikat, insanın kişisel tercihine, arzusuna veya çıkarına indirgenemez. İnsan hakikati araştırabilir, onun hakkındaki anlayışını geliştirebilir; fakat sırf işine gelmediği için hakikati değiştiremez. Burada hakikatin kendisiyle haki...

YANLIŞLIK NEREDE?!

YANLIŞLIK NEREDE?! (Dün gece tam yatağa uzanmışken 23:30’da https://www.youtube.com/shorts/qnTQssHdjdA telefonuma bu mail düştü. Uykum kaçtı. Sabah da bu metni kaleme aldım.) Allah’tan istemek, kuldan vermek… Bir adam camiye gitmiş. Hoca cemaate : “Allah’tan isteyin, O size verir.” demiş. Adam camiden çıkarken bir yardım masasıyla karşılaşmış. Cemaatten para topluyorlarmış. Kendi kendine söylenmiş : “Hoca, Allah’a bizden daha yakın olmalı. Bize Allah’tan istememizi söylüyor ama kendisi bizden istiyor! Bu işte bir yanlışlık var, anlayamadım.” demiş... Pekiî, gerçekten bir yanlışlık var mı?!. Hocanın sözünde yanlışlık yok. Fakat adamın kafasını karıştıran mesele, Allah’tan istemekle insanlardan istemeyi birbirine karıştırmasıdır. Allah’tan istemek başka, bir ihtiyacın karşılanması için insandan yardım istemek başkadır. Bir insandan yardım istemek, onu ilâh edinmek anlamına gelmez. Allah’tan istemek de insanlardan yardım almayı veya onlara yardım etmeyi dışlamaz. Kur’an’da şöyle buyrulur ...