Kayıtlar

KÂNİT OLMAK

KÂNİT OLMAK : KULLUĞUN HAYAT HÂLİNE GELMESİ Arapça قُنُوت = kunût, ق ن ت kökünden gelir. Öbür kunût/قنوط ile bunu karıştırmayalım. Kur'an’ın kânit kullanımlarında itaat, Allah’a bağlılık, huşû ve kullukta sebat karşımıza çıkar. قَانِت ise bu niteliği taşıyan, Allah’a bağlılık ve itaat içinde bulunan kişidir. Kunût, yalnızca namazda gerçekleştirilen özel bir duruş veya dua değildir. Kur'an’da İbrâhim için de kâniten lillâh (Nahl 120) ifadesi kullanılır. Dolayısıyla kavramı belirli bir ibâdet zamanına ve mekânına hapsetmek mümkün değildir. Bizim Kur'an kullanımlarından hareketle geliştirdiğimiz anlayışta kunût; Allah’a karşı samimi, içten, ciddî ve sürekli bir bağlılık göstermek; bu bağlılığı sözde bırakmayıp bütün davranışlara taşımak ve kulluk görevlerini gayretle, savsaklamadan yerine getirmektir. Bu bakımdan kunût, yalnızca itaat etmekten daha geniş bir kulluk niteliğini ifade eder. İtaat, emre uygun davranmayı; kunût ise bu bağlılığın insanın hayatında yerleşik bir nite...

SOHBET

SOHBET : ORTAKLIKTAN YAKINLIĞA, YAKINLIKTAN BERABERLİĞE Sohbet deyince çoğumuzun aklına iki veya daha fazla insanın bir araya gelerek konuşması gelir. Oysa kelimenin etimolojik kökenine ve anlam dünyasına indiğimizde, sohbetin konuşmaktan çok daha geniş bir anlam taşıdığını görürüz. Arapça ص ح ب = S-H-B kökünden gelen sohbet, sâhib, sahâbe ve ashâb kelimeleri aynı anlam ailesinin üyeleridir. Bu kökün merkezinde beraberlik, arkadaşlık, eşlik etme, yakınlık ve birliktelik bulunur. Sâhib, arkadaş veya eşlik eden; sahâbe, arkadaşlık ve beraberlik; ashâb ise bu beraberliği paylaşanlar anlam alanına açılır. Türkçeye geçen sohbet kelimesi zamanla daha çok konuşma ve söyleşme anlamında kullanılsa da kökün anlam dünyası bundan çok daha geniştir. Demek ki sohbet, yalnızca konuşmak değildir. Birisiyle aynı ortamda bulunmak, ona eşlik etmek, ortak bir yaşantıyı paylaşmak ve onunla bir yakınlık kurmak da sohbetin geniş anlam dünyası içindedir. Pekiî insanları birbirine yaklaştıran, arkadaş ve dost ...

HAYAT VE CİHAT

HAYAT VE CİHAT EMANETİ YAŞATMAK, ADÂLETİ GELECEĞE TAŞIMAK Hayat, cihattır. Cihat, hayatı doğru ve optimum kullanmaktır. İnsanın kendisine, diğer insanlara ve içinde yaşadığı dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getirmek için gösterdiği bilinçli çabadır. Cihat, yalnızca savaş değildir. Hakikati aramak, doğruyu bulmak, bilgiyi geliştirmek, haksızlığa karşı koymak, adâleti gerçekleştirmek ve iyiliği çoğaltmak için verilen her türlü fikrî, ilmî ve fiilî mücadeleyi kapsar. Ancak her çaba cihat değildir. Bir insan çok çalışabilir, büyük fedakârlıklarda bulunabilir, hatta bir mücadeleyi kazanabilir. Fakat çabası hak ve adâlet ölçülerine uygun değilse, gösterdiği gayret sırf yoğunluğu veya başarısı nedeniyle cihat niteliği kazanmaz. Cehdin cihat olması, hak ve adâlet ölçülerine uygunluğuna bağlıdır. Öyleyse cihadın iki temel boyutu vardır : Ne uğruna mücadele ettiğimiz ve nasıl mücadele ettiğimiz. Ama mesele burada da bitmez. Çünkü hak ve adâlet uğruna mücadele ederek elde ettiğimiz kazanımla...

KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?!

KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?! Kaynaktan İhsana, İhsandan Hayata 1. HER ŞEY O’NUN KATINDAN Ledün (لَدُنْ) Arapçada bir nispet zarfıdır. Katından, nezdinden, yanından anlamlarına gelir. Kur'an’da çoğunlukla Allah’a nispet edilerek kullanılır. Tasavvuf geleneği, özellikle Kehf 65’teki kullanımdan hareketle İlm-i Ledün kavramını geliştirmiş ve bunu Allah katından verilen özel bir ilim olarak değerlendirmiştir. Ancak Kur'an’daki ledün kullanımları yalnızca ilimle sınırlı değildir. Allah’ın katından rahmet (3/8, 18/10), temiz bir zürriyet (3/38), büyük bir ecir (4/40, 4/67), velî ve nasîr (4/75), ilim (18/65), arınmışlık (19/13), zikir (20/99), hikmet ve ilim (27/6), rızık (28/57) gibi pek çok ihsan söz konusudur. İsrâ 80’de ise sultânen nasîrâ istenir. Bütün bunlar insanın hayatında karşılığı bulunan farklı imkânlardır. Demek ki ledün’ü yalnızca özel bir bilgi türüne indirgememeliyiz. Allah’ın katından insana ulaşan rahmet, ilim, yardım, dayanak, rızık ve diğer ihsanları ...

ZİKİR

ZİKİR : DEĞİŞEN MANZARANIN DEĞİŞMEYEN RÖPERİ İnsan, hayatı boyunca değişir. Bilgisi değişir, düşünceleri değişir, dünya görüşü değişir. Yaşadığı olaylar, karşılaştığı insanlar ve edindiği tecrübeler onun iç dünyasını yeniden biçimlendirir. Bazen yeni bir tecrübe mevcut kanaatini pekiştirir, bazen ona yeni anlamlar kazandırır, bazen de insanı kanaatini değiştirmeye zorlar. İnsan, yaşadığı olayları önce dünya görüşümde bir yere yerleştirir; sonra hayatın yeni tecrübeleri ya o yeri sağlamlaştırır ya da yeniden anlamlandırır. Bazen nazariye/manzara değiştir; çünkü yaşanan hayat düşünceyi/nazariyeyi tashih etmeyi gerektirir. Bazen de nazariyeyi değiştirmek yerine hayatın değişmesi gerekir; çünkü doğru olduğuna inanılan ilkeyle yaşanan hayatın uyuşmadığı görülür. Demek ki insanın hem içindeki hem de dışındaki manzara sürekli değişebilir. Fakat bu değişim içinde değişmeyen bir şeye, bir referans noktasına ihtiyacı vardır. Dünyada bile yönümüzü tayin edebilmek için bir röper belirlemiyor muyuz...

SALÂT VE HAYAT

SALÂT VE HAYAT Sözümüz Allah’a, Hayatımız Kime?! 1. SALÂTTA NE SÖYLÜYORUZ? Salâta duruyoruz. Rabbimizin huzurunda kıyama geçiyor, O’na yöneliyor, O’nunla konuşuyoruz. Kur’an’dan okuyor, O’na sözler veriyor, duâlar ediyor, dilek ve temennilerimizi dile getiriyoruz. Pekiî, söylediklerimizin ne kadarının farkındayız?!. Daha önemlisi, söylediklerimizin ne kadarını hayatımıza taşıyoruz?!. Gelin, yalnızca Fâtihâ sûresini ele alalım. Çünkü Fâtihâ, salâtımızın merkezinde yer alan bir sûre olmanın ötesinde, kulluk anlayışımızı ve hayatımızın yönünü belirleyen temel bir bildiridir. Fâtihâ’da Rabbimize şöyle sesleniyoruz : “Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Ardından O’ndan bizi doğru yola iletmesini istiyoruz : “Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.” Şimdi durup düşünelim. Bu sözleri söylerken neyi kabul ediyor, neyi istiyor ve neyin sorumluluğunu üstleniyoruz?!. “Yalnız Sana kulluk ederiz ” der...

SALLÎ & BÂRİK

SALLİ VE BÂRİK : SEYİRCİLİKTEN AKTİF KATILIMA Salât, Bereket ve Kulluk Üzerine Bir Okuma 1. SALÂT : YALNIZCA DUÂ ETMEK DEĞİL, DESTEK OLMAK “Allahümme salli alâ Muhammed” dediğimizde ne istiyoruz?!. Bu ifadeyi yalnızca “Allah’ım, Muhammed’e rahmet et, Ona lütufta bulun” şeklinde anlamak, salâtın taşıyabileceği anlam alanını daraltabilir. Salâtı hem duâ ve yardım talebi hem de destek boyutuyla düşünmeliyiz. Rahmet, bereket ve övgü de bu geniş anlam alanının farklı bağlamlarda öne çıkan boyutları olarak değerlendirilebilir. Namaz ise salât kavramının bütün anlamlarını tüketen bir karşılık değil, belirli bir ibâdet biçimidir. Öyleyse “Allahümme salli alâ Muhammed” derken yalnızca Muhammed’in şahsı için bir istekte bulunmuyoruz. Onun kim olduğunu, hangi mesajı taşıdığını ve neyi gerçekleştirmek üzere gönderildiğini de hesaba katıyoruz. Kur’an, Muhammed’i yalnızca şahsî özellikleriyle tanıtmaz; Onu Allah’ın Elçisi ve insanlara gönderilmiş bir uyarıcı olarak konumlandırır. Onun tebliği, insan...

RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?!

RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?! İlk Fırsat, İkinci Ruhsat ve Büyük Sınav Ruhsat : İzin. Pekiî, neyin izni?! Yaşamanın!. Hayatın!. Ama hayat, iradeli bir varlığa öylesine verilmiş bir ruhsat olabilir mi?!. Biz bile yaptığımız her işi öylesine yapmıyorsak; bir işe girişirken bir amaç, bir yolculuğa çıkarken bir hedef gözetiyorsak bizi var eden Rabbin insana hayatı amaçsızca vermiş olması düşünülebilir mi?!. Kur'an’ın şu soruya verdiği cevap açıktır : “Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. ” (Âl-i İmrân 191) Demek ki yaratılış bâtıl değildir. Varlığın bir anlamı, hayatın bir amacı vardır. Öyleyse insanın hayat ruhsatı da amaçsız bir izin değil, anlamı ve sorumluluğu bulunan bir imkândır. Pekiî, nedir bu imkânın amacı?!. Sınav!. Seçim!. Daha doğrusu, iradeli varlığın seçim yapabileceği bir hayat alanı.öÇünkü seçim varsa alternatif vardır. Alternatif yoksa seçimden; seçim yoksa iradeden; irade yoksa sorumluluktan söz etmek güçleşir. Pekiî, insanın önündeki temel alternatifler nelerdir...

AKLA TURBO TAKMAK

AKLA TURBO TAKMAK : ASHÂB-I KEHF, ZAMAN, GAYB VE İMAN Deneyimin Sınırlarından Vahyin Ufuklarına 1. İNSAN, YAŞADIĞI DÜNYANIN ÖLÇÜLERİYLE DÜŞÜNÜR İnsan, hayatı şehâdet âleminde yaşar ve öncelikle bu âlemde edindiği deneyimlerle bilir. Görür, işitir, dokunur; olayları gözlemler, karşılaştırır, nedenlerle sonuçlar arasında ilişkiler kurar. Akıl, bu verileri değerlendirerek bilgi üretir. Ne var ki insanın bildiği ile var olanın tamamı aynı şey değildir. Deneyimimiz, hakikatin kendisi değil, hakikate ulaşmak için başvurduğumuz imkânlardan biridir. Gözlemlediğimiz şeyler gerçektir; fakat gözlemimizin sınırlı olması, gerçekliğin de bizim gözlem sınırlarımızdan ibaret olduğu anlamına gelmez. Burada iki farklı tutum ortaya çıkar. Birincisi, deneyimleyemediğimiz bir şeyi hemen imkânsız saymaktır. İkincisi ise deneyimimizin sınırlarını kabul etmekle birlikte, o sınırların ötesinde ne bulunabileceğini araştırmaya devam etmektir. İlk tutum, bilginin sınırını varlığın sınırı hâline getirir. İkincisi,...