Kayıtlar

ACABA?!

ACABA?! Hûd 11/45-47 : Bir Babanın Duâsı, bir Peygamberin Bilgi Sınırı ve Bizim Kesinliklerimiz İnsan, bildiği şeylerden mi yanılır; yoksa bildiğini sandığı şeylerden mi?!. Bazen insanın yanılgısı, hakikati hiç bilmemesinden değil, bildiği bir hakikatin sınırlarını fark edememesinden kaynaklanır. Doğru bir bilgiye sahip olmak, her olayın nasıl sonuçlanacağını bildiğimiz anlamına gelmez. İlâhî bir vaade inanmak da o vaadin hangi kişi ve durumları kapsadığını bütünüyle kavradığımızı göstermez. Hûd sûresinin 45-47. âyetlerinde, bir Peygamberin duası üzerinden tam da bu sınırla karşılaşırız. BİR BABANIN DUÂSI  Nûh, tufan sırasında oğlunun boğulmakta olduğunu görür. Oğlunun kendisine katılmasını, kurtulanların arasında bulunmasını ister. Ardından Rabbine şöyle seslenir : “Rabbim! Oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin elbette haktır. Sen hüküm verenlerin en âdilisin.” (Hûd 11/45) Bu sözlerde iki vurgu yan yana durur : Bir babanın oğluna bağlılığı ve Allah’ın vaadine duyduğu güven. Nûh, ...

SECDE

KİME, NE NİYETLE SECDE EDİYORUZ?! Secdenin şekli mi, hakikati mi?!. Secde deyince aklımıza ne geliyor?!. Dizlerimizin üzerine çökmek, alnımızı yere koymak, Rabbimizin huzurunda eğilmek… Pekiî, bütün bunlar secdenin hakikatini anlamaya yeter mi?!. Kur'an’da meleklerin Âdem’e secde ettiğini okuyoruz. Yûsuf’un anne ve babasıyla kardeşlerinin de Yûsuf”a secde ettiğini görüyoruz. Mü’minlerin Rablerine secdesini anlatan âyetlerle de karşılaşıyoruz. Üstelik bu olaylar anlatılırken aynı secde/SCD kökü kullanılıyor. Bazı sahnelerde ortak bir ifade daha var : خَرُّوا سُجَّدًا HARRÛ SÜCCEDEN. Öyleyse soralım : Muhataplar farklıyken bu secdeleri birbirinden ayıran nedir?!. ŞEKİL AYNI, ANLAM FARKLI OLABİLİR! Melekler Âdem’e secde etti. Fakat Âdem ilâh değildi. Secdenin bağlamını belirleyen, Allah’ın emriydi. Melekler Âdem’i ilâhlaştırdıkları için değil, Allah’ın emrine uyarak secde ettiler. İblîs ise aynı emrin karşısında büyüklük taslayarak reddetti. (Bakara 2/34) Yûsuf”un ailesi de Yûsuf’a...

AKLIN SINIRI VE VAHYİN UFKU

AKLIN SINIRI VE VAHYİN UFKU Akla Turbo Takmak 1. Akıl Nereden Başlar?! İnsan, var olanı merak eder. Gözlemler, araştırır, nedenleri sorgular, sonuçlar çıkarır. İçinde yaşadığı dünyayı anlamaya çalışırken bir noktada, diğer sorulardan farklı bir soruyla karşılaşır : Varlık neden var?!. Burada sözünü ettiğimiz varlık, Var Eden değil; var edilmiş olanların bütünü, yani B’dir. Evren, içindeki canlı ve cansız bütün varlıklar, insan ve insan aklının da içinde bulunduğu yaratılmış gerçeklik alanı… B’nin nasıl işlediğini araştırmak başka, B’nin neden var olduğunu sormak başkadır. Birincisinde var olanın işleyişini, ikincisinde varlığın temelini anlamaya çalışırız. Akıl, bu soruyu sormaya başladığında kendi imkânlarını da sınamaya başlar. Çünkü artık yalnızca gördüklerini açıklamakla yetinmez; gördüklerinin tamamının neden var olduğunu da anlamak ister. Peki, akıl bu soruyu nereden soruyor?!. Akıl da B’nin içindedir. O da var edilmiş olanların bir parçasıdır. Dolayısıyla B’yi sorgulayan akıl, k...

VARLIK NEDEN VAR?!

VARLIK NEDEN VAR?! Varlığın Gayesi, İnsanın Varoluş Fırsatı ve Rabbin Muradı 1. SORU : VARLIK NEDEN VAR?! Varlık, neden var?! Bu soru, ontolojinin teleolojisidir. Ontoloji, var olanı ve var olmayı; teleoloji ise varoluşun gayesini sorgular. Dolayısıyla sorumuz yalnızca varlığın nasıl meydana geldiği değil, aynı zamanda niçin var edildiğidir. Bilim, varlığın işleyişini ve oluşum süreçlerini araştırır. Felsefe, var olmanın anlamını, temellerini ve mümkün açıklamalarını sorgular. Fakat varlığın nihâî gayesini, varlığı Var Eden’in muradından bağımsız biçimde kesinleştiremeyiz. Çünkü varlığın niçin var edildiğini sorarken, yalnızca var olana değil, onu Var Eden’e ve var edişin muradına da bakmamız gerekir. Varlık, neden var?!. Bu sorunun cevabını ararken önce kendimize bakalım. 2. VARLIĞIN İÇİNDEKİ, VARLIĞIN BÜTÜNÜNÜ KUŞATABİLİR Mİ?! İnsan, varlığın içindeki bir varlıktır. Araştırdığı; gerçekliğin dışında değil, içindedir. Kendisi de var olanların bir parçasıdır. Öyleyse insan, varlığın büt...

EY MÜ’MİN!

EY MÜ’MİN! İMANIN ŞİRKTEN ARINMIŞ MI?! İnandım demekle Mü’min olunmuyor! وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ “Onların çoğu, Allah’a ancak O’na şirk koşarak inanırlar.” (Yûsuf, 12/106) Bu âyet, insanın imanını sorgulayan âyetlerden biridir. Üstelik sorguladığı, kendisini Allah’a inanan biri olarak tanımlayan insanın ta kendisidir. Dikkat et! Âyet, Allah’a inanmayanlardan söz etmiyor. Allah’a inandığı hâlde şirk koşanlardan söz ediyor. Demek ki Allah’a inanmak ile Allah’ı birlemek aynı şey değil! Allah’ın varlığını kabul etmek başka, O’nu hayatında tek ilâh olarak tanımak başka! İşte tam da burada durup kendimize şu soruyu sormalıyız : Ben Allah’a mı inanıyorum, yoksa Allah’a inanmakla birlikte O’nun yetkilerini paylaştırdığım başka ilâhlar da mı edindim?!. İmanını bir kez daha gözden geçir! Ey Mü’min! İnandım diye övünme! Önce neye, nasıl ve ne kadar inandığını sorgula. Çünkü insan, Allah’a iman ettiğini söylerken O’nunla bağdaşmayan nice inancı zihninde taş...

MÛSÂ’NIN ANNESİ

MÛSÂ’NIN ANNESİ Va’d, İman ve Bekleyiş Mûsâ’nın annesinin adını bilmiyoruz. Kur’an bize, o annenin adını değil, yaptıklarını anlatıyor. Belki de asıl mesele tam burada başlıyor : Bir insanın kim olduğunu, taşıdığı isimden mi anlayacağız, yoksa yaptığı işten mi?!. Kasas sûresinde Allah şöyle buyurur : “ Ve Mûsâ’nın annesine vahyettik : Onu emzir. Onun için korktuğunda onu denize/suya (= yemm) bırak. Korkma ve üzülme. Biz Onu sana geri döndüreceğiz ve Onu gönderilen Elçilerden kılacağız.” (Kasas 28/7) Bir anne düşünün. Çocuğunu korumak için elinden geleni yapması beklenirken kendisine, onu bir sandığa koyup suya bırakması söyleniyor. Üstelik bu su, çocuğunu güvenli bir yere değil, ölümle hayat arasındaki belirsizliğe taşıyacak. Bu annenin yüreğinde kopacak fırtınayı hayal etmek zor değil. Pekiî, Mûsâ’nın annesi korkmadı mı?!. Kur’an onun korkmadığını söylemiyor. Korkmamasını istiyor. Bu ikisi aynı şey değil. İman, insanın korkudan arınması değil; korkusuna rağmen Allah’ın gösterdiği yolu...

VA’D

VA’D Söz Veren Kim, Bekleyen Kim, Aldırmayan Kim?! SÖZ VERMEK KOLAY, SÖZÜ TAŞIMAK VE TUTMAK ZOR! Birine hiç söz verdiniz mi?!. “Yarın geleceğim.” “İlk fırsatta arayacağım.” “Merak etme, halledeceğim.” “Sen bana güven.” Söz verdiniz. Karşınızdaki insan da size güvendi. Belki bir işini erteledi, belki başka bir imkândan vazgeçti, belki de yalnızca sizin sözünüze dayanarak beklemeye başladı. Sonra gelmediniz. Aramadınız. Yapmadınız. Bir de üstüne mazeret buldunuz. İşiniz çıkmıştı. Unutmuştunuz. Şartlar değişmişti. Vaktiniz olmamıştı. Niyetiniz kötü değildi ki! Pekiî, ya size güvenen insanın kaybı?!. Ya onun bekleyişi?!. Ya sizin sözünüzü gerçek kabul ederek kurduğu hayat?!. Bir söz, onu söyleyenin ağzından çıktığında birkaç saniyelik bir ses olabilir. Fakat o söze güvenen insanın hayatında günlerce, aylarca, bazen yıllarca süren bir beklentiye dönüşebilir. Demek ki söz vermek, yalnızca geleceğe ilişkin bir cümle kurmak değildir. Başkasının geleceğine de dokunmaktır. Bu yüzden sözün ahlâkî...

BUGÜNE NASIL GELDİK?!

BUGÜNE NASIL GELDİK?! Dünyanın Amaç, Âhiretin Unutulduğu Yolculuk 1. Başlangıçta Ölçü Belliydi Kur’an, insanın dünya hayatıyla âhiret arasındaki ilişkisinin ölçüsünü açıkça ortaya koyuyordu : “ Allah’ın sana verdiklerinden âhiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez .” (Kasas 28/77) Bu âyet, hayatın gayesini ve dünya ile âhiret arasındaki ilişkiyi belirleyen temel bir ölçü sunuyordu. Dünya bir imkân, âhiret bir hedef; hayat ise bu ikisi arasındaki sorumluluk alanıydı. İnsan dünyada yaşayacak, kendisine verilen imkânlardan yararlanacak, rızkını kazanacak, üretecek, öğrenecek, insanlara iyilik edecek; bütün bunları yaparken âhireti gözetecekti. Dünya hayatı değersiz değildi. Onun değeri, hangi amaçla ve nasıl yaşandığından alınıyordu. Bir insanın sevdiği bir işle uğraşırken yemeğini unutması gibi, insan da âhiret hedefiyle meşgul olurken dünyadan nasibini unutmamalıydı...

DİNİN FİİLEN TİCARÎLEŞMESİ

DİNİN FİİLEN TİCARÎLEŞMESİ VE GÜCÜN EVRENSEL DÖNGÜSÜ Allah ile Aldatmak, Allah’a Din Öğretmek ve Âyetleri Az Bir Bedelle Satmak Üzerine Bir Manifesto Kutsal metinler, insanın varoluşsal korkularını, suçluluk duygusunu ve bilinmezliğin dehşetini anlamlandırmak üzere ortaya çıkarken, kutsal olanın çıkar aracına dönüştürülmesine karşı da güçlü bir ahlâkî sınır koymuşlardır. Hristiyanlık, kutsalın parayla takasını simoni kavramıyla mahkûm etmiş; Kur’an, âyetlerin az bir bedel karşılığında satılmasını yasaklamış; Yahudi geleneğinde de kutsal görevin maddî çıkara dönüştürülmesine karşı güçlü hükümler oluşmuştur. Fakat paradoks tam da burada başlar : Kutsal hukuk, kutsalın ticarîleşmesini yasakladığı hâlde; insan, kutsalı ticarîleştirmenin yollarını bulmuştur. Üstelik bunu çoğu zaman açıkça “ satış ” yaparak değil; kavramların adını değiştirerek, niyeti kutsallaştırarak, otoriteyi kurumsallaştırarak ve elde edilen ekonomik gücü yeniden dînî meşrûiyetle donatarak gerçekleştirmiştir. Bu nedenl...