Kayıtlar

EY MÜ’MİN!

EY MÜ’MİN! İMANIN ŞİRKTEN ARINMIŞ MI?! İnandım demekle Mü’min olunmuyor! وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ “Onların çoğu, Allah’a ancak O’na şirk koşarak inanırlar.” (Yûsuf, 12/106) Bu âyet, insanın imanını sorgulayan âyetlerden biridir. Üstelik sorguladığı, kendisini Allah’a inanan biri olarak tanımlayan insanın ta kendisidir. Dikkat et! Âyet, Allah’a inanmayanlardan söz etmiyor. Allah’a inandığı hâlde şirk koşanlardan söz ediyor. Demek ki Allah’a inanmak ile Allah’ı birlemek aynı şey değil! Allah’ın varlığını kabul etmek başka, O’nu hayatında tek ilâh olarak tanımak başka! İşte tam da burada durup kendimize şu soruyu sormalıyız : Ben Allah’a mı inanıyorum, yoksa Allah’a inanmakla birlikte O’nun yetkilerini paylaştırdığım başka ilâhlar da mı edindim?!. İmanını bir kez daha gözden geçir! Ey Mü’min! İnandım diye övünme! Önce neye, nasıl ve ne kadar inandığını sorgula. Çünkü insan, Allah’a iman ettiğini söylerken O’nunla bağdaşmayan nice inancı zihninde taş...

MÛSÂ’NIN ANNESİ

MÛSÂ’NIN ANNESİ Va’d, İman ve Bekleyiş Mûsâ’nın annesinin adını bilmiyoruz. Kur’an bize, o annenin adını değil, yaptıklarını anlatıyor. Belki de asıl mesele tam burada başlıyor : Bir insanın kim olduğunu, taşıdığı isimden mi anlayacağız, yoksa yaptığı işten mi?!. Kasas sûresinde Allah şöyle buyurur : “ Ve Mûsâ’nın annesine vahyettik : Onu emzir. Onun için korktuğunda onu denize/suya (= yemm) bırak. Korkma ve üzülme. Biz Onu sana geri döndüreceğiz ve Onu gönderilen Elçilerden kılacağız.” (Kasas 28/7) Bir anne düşünün. Çocuğunu korumak için elinden geleni yapması beklenirken kendisine, onu bir sandığa koyup suya bırakması söyleniyor. Üstelik bu su, çocuğunu güvenli bir yere değil, ölümle hayat arasındaki belirsizliğe taşıyacak. Bu annenin yüreğinde kopacak fırtınayı hayal etmek zor değil. Pekiî, Mûsâ’nın annesi korkmadı mı?!. Kur’an onun korkmadığını söylemiyor. Korkmamasını istiyor. Bu ikisi aynı şey değil. İman, insanın korkudan arınması değil; korkusuna rağmen Allah’ın gösterdiği yolu...

VA’D

VA’D Söz Veren Kim, Bekleyen Kim, Aldırmayan Kim?! SÖZ VERMEK KOLAY, SÖZÜ TAŞIMAK VE TUTMAK ZOR! Birine hiç söz verdiniz mi?!. “Yarın geleceğim.” “İlk fırsatta arayacağım.” “Merak etme, halledeceğim.” “Sen bana güven.” Söz verdiniz. Karşınızdaki insan da size güvendi. Belki bir işini erteledi, belki başka bir imkândan vazgeçti, belki de yalnızca sizin sözünüze dayanarak beklemeye başladı. Sonra gelmediniz. Aramadınız. Yapmadınız. Bir de üstüne mazeret buldunuz. İşiniz çıkmıştı. Unutmuştunuz. Şartlar değişmişti. Vaktiniz olmamıştı. Niyetiniz kötü değildi ki! Pekiî, ya size güvenen insanın kaybı?!. Ya onun bekleyişi?!. Ya sizin sözünüzü gerçek kabul ederek kurduğu hayat?!. Bir söz, onu söyleyenin ağzından çıktığında birkaç saniyelik bir ses olabilir. Fakat o söze güvenen insanın hayatında günlerce, aylarca, bazen yıllarca süren bir beklentiye dönüşebilir. Demek ki söz vermek, yalnızca geleceğe ilişkin bir cümle kurmak değildir. Başkasının geleceğine de dokunmaktır. Bu yüzden sözün ahlâkî...

BUGÜNE NASIL GELDİK?!

BUGÜNE NASIL GELDİK?! Dünyanın Amaç, Âhiretin Unutulduğu Yolculuk 1. Başlangıçta Ölçü Belliydi Kur’an, insanın dünya hayatıyla âhiret arasındaki ilişkisinin ölçüsünü açıkça ortaya koyuyordu : “ Allah’ın sana verdiklerinden âhiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez .” (Kasas 28/77) Bu âyet, hayatın gayesini ve dünya ile âhiret arasındaki ilişkiyi belirleyen temel bir ölçü sunuyordu. Dünya bir imkân, âhiret bir hedef; hayat ise bu ikisi arasındaki sorumluluk alanıydı. İnsan dünyada yaşayacak, kendisine verilen imkânlardan yararlanacak, rızkını kazanacak, üretecek, öğrenecek, insanlara iyilik edecek; bütün bunları yaparken âhireti gözetecekti. Dünya hayatı değersiz değildi. Onun değeri, hangi amaçla ve nasıl yaşandığından alınıyordu. Bir insanın sevdiği bir işle uğraşırken yemeğini unutması gibi, insan da âhiret hedefiyle meşgul olurken dünyadan nasibini unutmamalıydı...

DİNİN FİİLEN TİCARÎLEŞMESİ

DİNİN FİİLEN TİCARÎLEŞMESİ VE GÜCÜN EVRENSEL DÖNGÜSÜ Allah ile Aldatmak, Allah’a Din Öğretmek ve Âyetleri Az Bir Bedelle Satmak Üzerine Bir Manifesto Kutsal metinler, insanın varoluşsal korkularını, suçluluk duygusunu ve bilinmezliğin dehşetini anlamlandırmak üzere ortaya çıkarken, kutsal olanın çıkar aracına dönüştürülmesine karşı da güçlü bir ahlâkî sınır koymuşlardır. Hristiyanlık, kutsalın parayla takasını simoni kavramıyla mahkûm etmiş; Kur’an, âyetlerin az bir bedel karşılığında satılmasını yasaklamış; Yahudi geleneğinde de kutsal görevin maddî çıkara dönüştürülmesine karşı güçlü hükümler oluşmuştur. Fakat paradoks tam da burada başlar : Kutsal hukuk, kutsalın ticarîleşmesini yasakladığı hâlde; insan, kutsalı ticarîleştirmenin yollarını bulmuştur. Üstelik bunu çoğu zaman açıkça “ satış ” yaparak değil; kavramların adını değiştirerek, niyeti kutsallaştırarak, otoriteyi kurumsallaştırarak ve elde edilen ekonomik gücü yeniden dînî meşrûiyetle donatarak gerçekleştirmiştir. Bu nedenl...

KULUN İLÂHLAŞMA RİSKİ

KULUN İLÂHLAŞMA RİSKİ (Âyet-el Kürsî ve Kehf Sûresi Ekseninde Bir Yetki Sınırı Analizi) GİRİŞ : TEORİDE İLÂH TEK, PRATİKTE ÇOK! İslâm’ın temel ilkesi tevhîddir : Allah tektir; ilâh O’dur. Kelime-i Şehâdet’in Hz. Muhammed’i tanımlayan bölümü bile bu sınırı açıkça ortaya koyar : AbduHû ve ResûlüHû = O’nun kulu ve Elçisi. Hz. Muhammed, Allah’ın elçisi olmasından önce ve onunla birlikte Allah’ın kuludur. Elçilik, kulluğu ortadan kaldırmaz; kulluk da elçiliği değersizleştirmez. Hiçbir beşerî makam, insanı Allah olmaktan veya Allah’a ait mutlak yetkileri kendiliğinden taşımaktan çıkaramaz. Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken bir mesele var. Bir insanın Allah’ın birliğine inanması, onun zihninde ve dînî hayatında bütün yetkileri yalnızca Allah’a bıraktığını gösterir mi?!. Diliyle yalnızca Allah’ı ilâh kabul eden biri, davranışlarında başka insanlara Allah’a ait işlevler yükleyebilir mi?!. Evet, bu çelişki mümkündür. Teoride İLÂH TEK, pratikte ÇOK! Bir kişi Allah’ın tek ilâh olduğunu...

ZAMAN VE MEKÂN HAPİSHANESİNİ YIKAN KISSA

ZAMAN VE MEKÂN HAPİSHANESİNİ YIKAN KISSA Hz. Mûsâ ve Hızır Muamması A-B Modeli Çerçevesinde Ontolojik Bir Okuma İnsan, içinde yaşadığı dünyanın sınırlarını çoğu zaman fark etmez. Zamanı geçmişten geleceğe doğru akan bir çizgi, mekânı içinde bulunduğu yer, hayatı doğumla ölüm arasındaki süre, ölümü de bu sürenin sonu olarak düşünür. Olayları bu çerçevede anlamlandırır; doğruyu ve yanlışı, hayrı ve şerri, adaleti ve zulmü de çoğunlukla kendi gördükleri üzerinden değerlendirir. Peki ya gördüğümüz, hakikatin bütünü değilse?!. Ya bizim gelecek dediğimiz şey, henüz yaşamadığımız için bilmediğimiz bir sonuçtan ibaretse?!. Ya ölüm, bizim sandığımız gibi varoluşun mutlak sonu değilse? Ya bir olay hakkındaki hükmümüz, o olayın anlamını belirleyen bütün gerçekliği kapsamıyorsa?!. Kur'an'daki Mûsâ ve Sâlih kul kıssası, işte bu soruların önünde durur. Bizi yalnızca bilgi sınırlarımızı sorgulamaya değil, zaman, hayat, ölüm, ahlâk ve varlık hakkındaki kabullerimizi yeniden düşünmeye çağırır. ...