Kayıtlar

FARKLI BİR KEVSER OKUMASI

"Farklı" Bir Kevser Okuması Giriş : Kur'an’ı Anlamada Dil, Kültür ve Hedef (Bir Usûl Denemesi) “Bir metin, ancak konuştuğu dil, yaşadığı kültür ve yöneldiği hedef birlikte dikkate alındığında doğru anlaşılabilir.” Kur'an, belirli bir tarih içinde, belirli bir dili konuşan ve belirli bir kültürün içinde yaşayan insanlara hitap ederek nazil olmuştur. Bununla birlikte, o yalnızca kendi dönemine hitap eden tarihî bir metin değildir; tarih içinde konuşan fakat tarihi aşan ilâhî bir hitaptır. Bu sebeple Kur'an’ı anlamak isteyen kimse, aynı anda üç farklı ufku birlikte dikkate almak zorundadır: Dil, kültür ve hedef. 1. Dil Kur'an’ın ilk muhatabı Araplardır; dili ise Arapçadır. Bu sebeple Kur'an’ın kullandığı her kelime, öncelikle kendi dilinin tabiî anlam alanı içinde değerlendirilmelidir. Ancak bir kelimeyi anlamak, yalnızca sözlük karşılığını bilmek değildir; her kelimenin bir kökü, bir tarihî serüveni, bir kullanım alanı ve diğer kelimelerle kurduğu anlam iliş...

İNSANÎ HÂLLERİN FENOMENOLOJİSİ

İnsanî Hâllerin Fenomenolojisi Kur'an, insana önce ne bildiğini değil, hangi hâlde bulunduğunu sorar. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi belirleyen bilgi miktarı değil, varoluş hâlidir. Aynı vahiy birine şifa ve rahmet olurken, diğerine ziyanı artırıyorsa (17/82); aynı yol birini hakikate ulaştırırken, diğerini felâkete götürüyorsa, bunun sebebi ne vahyin ne de yolun değişmesidir. Değişen, insanın hâlidir. Bu sebeple Kur'an, insanı dışarıdan önce içeriden okur. Kalbin mühürlenmesi, katılaşması, hastalanması, ürpermesi, mutmain olması, inkâr etmesi veya iman etmesi, birbirinden farklı bilgi seviyelerini değil; birbirinden farklı varoluş hâllerini anlatır. İnsanın aslî hâli mîsak ile başlar. Mîsak, insanın Hakikat’e verdiği ilk sözdür. Bu söz, insanın yaratılış istikâmetini belirleyen ontolojik bağdır. İnsan, bu bağa sadık kaldığı ölçüde kendisi olur; ondan uzaklaştığı ölçüde kendine yabancılaşır. Mîsaka sadakat, yönü (vechi) belirler. Çünkü insan önce kalbiyle yönelir, son...

FARKINDALIK (ŞUUR) VE GAFLET

Farkındalık (Şuur) ve Gaflet İnsan, farkındalık sahibi bir varlıktır. Fakat onun en büyük problemi bilgisizliği değil, şuurunun yönünü kaybetmesidir. Kur’an’ın “gaflet” dediği şey de tam budur. Çoğu zaman gafleti, “bilmemek” diye anlarız. Oysa Kur’an’ın anlattığı gaflet, bundan çok daha derindir. Gaflet, hakikatin ortadan kalkması değildir; hakikatin fark edilmemesidir. Güneş doğmuştur; fakat gözler kapalıdır. Bağ kopmamıştır; fakat bağlı olan, bağını unutmuştur. Bu sebeple Kur’an, insanın en temel hatasını şöyle teşhis eder : “ İnsan, başıboş bırakıldığını mı hesap ediyor?! .” (75/36) Dikkat edilirse âyet, “insan başıboş bırakılmıştır.” demez. “İnsan, böyle mi hesap ediyor?!.” diye sorar. Demek ki problem varlıkta değil, varlığa ilişkin muhasebededir. İnsan, hayatını bir hesap üzerine kurar. Neye güveneceğini, neyi mutlak kabul edeceğini, neye tutunacağını hesap eder. Bu hesap doğruysa yön de doğrudur; yanlışsa bütün hayat yanlış bir istikamete akmaya başlar. İşte Kur’an’ın başka bir ...

ŞUURUN FENOMENOLOJİSİ

Şuurun Fenomenolojisi : Gafletten Zikre, Yanlış Hesaptan Hakikate İnsan üzerine konuşan çağdaş disiplinlerin önemli bir kısmı, şuuru beynin ürettiği bir fonksiyon olarak ele alır. Bilincin hangi nöral ağlardan doğduğunu, hafızanın nasıl oluştuğunu, benliğin nasıl inşa edildiğini araştırırlar. Bunlar değerli çalışmalardır; ancak çoğu kez şuuru kapalı bir sistem içinde incelerler. Oysa Kur’an’ın ilgilendiği temel mesele, şuurun nasıl üretildiği değil, nereye yöneldiğidir. Kur’an’ın merkezî problemi cehalet değildir; gaflettir. Cehalet, bilginin yokluğudur. Gaflet ise hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan hakikatin içinde yaşar; fakat onu fark etmez. Rab ona şah damarından daha yakındır; fakat insan uzak olduğunu zanneder. Misak çözülmemiştir; fakat insan onu unutmuştur. Bu sebeple Kur’an’ın temel çağrısı bilgi yüklemek değil, uyandırmaktır. Kendisini “zikir”, “tezkire”, “nur”, “hüdâ” ve “furkan” olarak tanıtması bundan dolayıdır. Kur’an, uyuyan şuura seslenir. Şuur, yalnızca bilişsel bi...

HAYAL KIRIKLIĞI VE ÖLÜMÜN FENOMENOLOJİSİ

Hayal Kırıklığı ve Ölümün Fenomenolojisi İnsan, bağ kuran bir varlıktır. Hayatı boyunca güveneceği, dayanacağı ve kendisini taşıyacağı bir merkez arar. Hiç kimse bağsız yaşayamaz. Asıl soru, bağlanıp bağlanmamak değil; neyin bağına girdiğimizdir. Her bağ, aynı sağlamlıkta değildir. Bazıları geçicidir; bazıları ise kalıcıdır. Bazıları insana güven verir gibi görünür; fakat ilk sarsıntıda çözülür. Bazıları ise insanı zamanın, korkunun ve ölümün ötesine taşır. İşte hayal kırıklığı, bu ayrımın ilk işaretidir. Hayal kırıklığı, yalnızca bir beklentinin boşa çıkması değildir. O, insanın bağlandığı şeyin sandığı kadar sağlam olmadığının ortaya çıkmasıdır. Kırılan, hayalden önce güvendir. Çünkü insan, kendisini taşıyacağını düşündüğü bir dayanağın aslında kendisi kadar fanî olduğunu fark etmeye başlar. Fakat insan bu hakikati çoğu zaman tam olarak göremez. Her kopan bağın yerine yenisini koyar. Kaybettiği servetin yerine yenisini arar; biten ilişkinin yerine başka bir ilişki kurar; çöken ideolo...

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN İnsan Neyle Tutunur, Neye Doğru Yönelir?!. İnsan, yalnızca hareket eden bir varlık değildir; aynı zamanda yönelen bir varlıktır. Her insan bir yere, bir değere, bir merkeze doğru yönelir. Bazen bunun farkındadır, bazen değildir. Fakat insan hiçbir zaman bütünüyle yönsüz değildir. Bir şeyi mutlaklaştırdığı anda, onu kendi hayatının merkezi hâline getirir. Bu yüzden asıl soru şudur : İnsan nereye yöneliyor değil; hangi merkeze göre yöneliyor?!. Çünkü her yöneliş bir merkeze dayanır. Her tercih, görünür veya görünmez bir kıbleye sahiptir. Kur'an’ın tevhîd çağrısı tam da burada başlar : Lâ ilâhe illAllah. Bu ifade önce bir reddediştir : Lâ ... Yani : • Mutlaklaştırılmış hiçbir güç, • Kendini son amaç hâline getiren hiçbir makam, • İnsan üzerinde nihâî hâkimiyet iddiasındaki hiçbir otorite, • Paranın, şöhretin, statünün, nefsin ve arzuların oluşturduğu hiçbir sahte merkez insanın gerçek tutanağı olamaz . Fakat tevhîd sadece reddetmek değildir. “ Lâ ” insanı boşluğa...

İKİ OĞUL, ZİKİR VE BİLGİNİN VARLIĞA İNİŞİ

İki Oğul, Zikir ve Bilginin Varlığa İnişi İncil’de yer alan iki oğul benzetmesi (Matta 21/28-32), ilk bakışta itaat ve isyan üzerine kurulmuş basit bir ahlâk dersi gibi görünür. Oysa bu benzetme, insanın bilgi, varlık ve eylem arasındaki ilişkiyi anlamak için son derece derin bir antropoloji ve fenomenoloji sunmaktadır. Bir baba iki oğluna da aynı çağrıyı yapar : “Bugün bağıma git ve çalış.” Birinci oğul : “ Gitmeyeceğim.” der; fakat sonra pişman olur ve gider. İkinci oğul ise : “ Peki efendim.” der; fakat gitmez. İsa’nın sorduğu soru dikkat çekicidir : “Hangisi babasının isteğini yerine getirdi?!.” Cevap bellidir : İlk oğul. Fakat benzetmenin asıl sorusu bundan daha derindedir. Bilmek Neden Yetmez?!. İkinci oğul babasının ne istediğini biliyordu. Üstelik bunu diliyle de onayladı. Fakat bildiğini yaşayamadı. Demek ki doğru bilgi, doğru eylem üretmeye tek başına yetmemektedir. Modern dünyanın da en büyük açmazlarından biri budur. Bilgi sürekli artmaktadır. İnsanlık tarihinin hiçbir döne...

ALLÂH-U EKBER

ALLÂH-U EKBER : İnsanın Mutlak Referans Arayışı İnsan, yönünü tayin edemeyen bir varlık değil; yönünü tayin etmek zorunda olan bir varlıktır. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir referans aramaya başlar. Önce anne ve babasını merkeze alır. Sonra öğretmenlerini, arkadaşlarını, toplumunu, ideolojilerini, kahramanlarını, serveti, gücü, bilgiyi veya kendi nefsini... Hayat, aslında bu referans arayışının tarihidir. Bir izcinin ormanda yolunu bulabilmesi için toprağı, güneşi, yıldızları, ağaçları ve tabiatın bütün işaretlerini okumayı öğrenmesi gerekir. İzci, yönünü kendi arzusuna göre belirlemez; kendisinden daha güvenilir işaretlere göre belirler. Çünkü bilir ki, referansını kaybeden, yolunu da kaybeder. İnsan da böyledir. Hayatın ormanında yürürken sürekli yön tayin etmek zorundadır. Fakat burada daha derin bir soru ortaya çıkar : Yönümü neye göre belirleyeceğim?!. Yeryüzünde bunun cevabı kolaydır. Kuzey, güney, doğu ve batı vardır. Haritalar vardır. Enlem ve boylam vardır. Bütün b...

İKON, PUT VE SİMÜLAKR

İkon, Put ve Simülakr : Kur'an’ın Tenzih İlkesi Bağlamında Temsilin Fenomenolojisi Özet İnsan, görünmeyeni görünür kılma arzusuyla yaşayan sembolik bir varlıktır. Dil, sanat, din, siyaset ve teknoloji bu arzunun farklı tezahürleridir. Ancak temsil (representation), hakikate açılan bir pencere olabileceği gibi hakikatin yerini alan bir perdeye de dönüşebilir. Bu metin, temsil olgusunu Kur'an’ın tenzih ilkesi çerçevesinde fenomenolojik olarak incelemektedir. İkon, put ve simülakr aynı temsil zincirinin üç farklı ontolojik ve ahlâkî merhalesi olarak ele alınmaktadır. İkon hakikate işaret eder; put işaret ettiği hakikatin yerine geçer; simülakr ise artık ortada bir hakikat bulunmaksızın kendi kendini üretmeye başlayan temsiller dünyasını ifade eder. Çalışmanın temel iddiası şudur : Kur'an’ın şirk eleştirisi yalnızca taş ve tahta putlara yönelik değildir; hakikatin yerine geçen bütün temsil biçimlerine de yöneliktir. Bu nedenle modern çağın dijital kültürü, algoritmaları, yapay ...

TANRI TASAVVURLARI

Tâ-Hâ (10-25) ile ‘İsâ’ya Göre İncil’ Bağlamında Tanrı Tasavvurları Karşılaştırılan iki metin, iki farklı dînî geleneğe ait değildir. Biri vahiydir; diğeri ise Nobel ödüllü romancı José Saramago’nun din üzerine kaleme aldığı edebî ve felsefî bir metindir. Dolayısıyla burada amaç, hangisinin doğru olduğunu tartışmak değil; her iki metnin Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiğini anlamaya çalışmaktır. İlk bakışta her iki anlatıda da ortak bir sahne vardır : Bir insan, Tanrı ile doğrudan karşılaşmaktadır. Tâ-Hâ sûresinde Mûsâ, Tûr vadisinde Rabbinin hitabına muhatap olur. Saramago’nun ‘İsâ’ya Göre İncil’ romanında ise İsâ, sisler içindeki bir gölde Tanrı ile konuşur. Fakat benzerlik burada sona erer. Asıl ayrım, Tanrı’nın Zâtının anlatı içinde nasıl konumlandırıldığı noktasında başlar. Kur’an’da Mûsâ ateşi görür; vadide yürür; ağacı fark eder. Bütün bunlar fenomenler dünyasına aittir. Ancak Tanrı, bu fenomenlerden biri değildir. O ne ateştir, ne ağaçtır, ne de görülebilen bir varlıktır. Mûsâ’nın y...

KİM, KİMDİR; KİM, KİMİ DOST EDİNİR?!.

Kim, Kimdir; Kim, Kimi Dost Edinir?!. Kur'an, insanları isimlerine, soylarına, kavimlerine, dillerine veya yaşadıkları coğrafyaya göre değil; hakikat karşısındaki duruşlarına, ahlâklarına ve fiillerine göre değerlendirir. Bir insanın adının Ali, Veli, Hasan, Hans, George veya başka bir şey olması onu tek başına ne Mü’min, ne münafık ne de kâfir yapar. Asıl belirleyici olan; hakikat karşısındaki yönelişi ve bu yönelişin hayatına nasıl yansıdığıdır. İnsanlar birbirlerinin kalplerini bilemezler. Kalplerde olanı yalnız Allah bilir. Fakat insanlar, birbirlerini sözleri ve fiilleriyle tanırlar. Bu sebeple Kur'an’ın kullandığı Mü’min, münafık ve kâfir kavramları, görünür hâle gelen ahlâkî ve varoluşsal yönelişleri ifade eder. A-B Modeline Göre İnsan Bu çalışmada A, mutlak hakikati; Allah’ı, vahyi ve ontolojik gerçekliği ifade eder. B ise insanın yaşadığı tarihî, toplumsal, ekonomik, siyasî ve psikolojik dünyadır. İnsan, B’de yaşar; fakat yönünü ya gerçek A’ya ya da B’de üretilmiş saht...

MUSHAF’TAN KUR’AN’A

Mushaf’ı Açıp Okumaktan Kur’an’ı Okumaya Bir Mushaf’ı açıp okumak ile Kur’an’ı okumak aynı şey değildir. Mushaf, ilâhî hitabın yazıya geçirilmiş maddî taşıyıcısıdır. Ona saygı göstermek gerekir. Fakat Mushaf’a gösterilen saygı, Kur’an’ın hedefi değildir. Çünkü Kur’an, sadece korunmak veya okunmak için değil; insanın ve hayatın yeniden inşâsı için indirilmiştir. Bir metin, yalnızca okunabilir. Kur’an ise, okunduğu ölçüde hayatı konuşturur. İşte bu yüzden Kur’an’ı okumak, sadece kelimeleri seslendirmek veya cümleleri anlamak değildir. Kur’an’ı okumak; Onun ontolojik hakikatini, yaşadığımız psikolojik, ailevî, ekonomik, siyasî ve kültürel gerçekliklerle buluşturabilmektir. Biz Kur’an’ı okurken, Kur’an da içinde yaşadığımız hayatın okunmasına fırsat verir. Yani Onun, bizim korkularımızı, umutlarımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı, değerlerimizi, toplumumuzu, ekonomimizi, siyasetimizi ve çağımızı aydınlatmasına izin vermeliyiz. Bu, Kur’an’a yeni anlamlar yüklemek değildir. Tam tersine...

İMAN, HİDÂYET, AHLÂK, ADÂLET VE ISTIFÂ

İman, Hidâyet, Ahlâk, Adâlet ve Istıfâ :  İlâhî Mesajın İnsanda ve Toplumda Gerçekleşme Süreci İlâhî Mesaj, insandan yalnızca bazı doğruları kabul etmesini istemez. Onun hedefi, insanın bütün varlığını dönüştürmektir. Bu sebeple Kur'an’da iman, salt zihinsel bir tasdik veya dil ile söylenen bir ikrar olarak kalmaz. İman, insanın bütün hayatını harekete geçiren ontolojik bir çekirdektir. Bu çekirdeğin kaynağı hakikattir. İnsan onu kendisi üret(e)mez. Vahiy, hakikatin insana yönelen ilâhî hitabıdır. Episteme, bu hitabın anlaşılmasıdır; fakat anlamak henüz iman etmek değildir. Bilgi, hakikati tanır; iman ise hakikatin insanın varlığında kök salmasıdır. Böylece iman, bilgiye eklenen yeni bir malûmât değil; insanın yönünü değiştiren canlı bir varoluş hâline gelir. İman, tabiatı gereği gelişmek ister. Canlı bir çekirdeğin filizlenmeye yönelmesi gibi, iman da hidâyete yönelir. Hidâyet, doğru yolu bilmekten daha fazlasıdır. O, insanın yönünü hakikate çevirmesi, hayatını bu istikâmette yeni...

LÂ VE İLLÂ FENOMENOLOJİSİ

Lâ ve İllâ Fenomenolojisi İnsan, hayatı boyunca iki kelime arasında yaşar : Lâ ve illâ. Bu iki kelime sadece Arapçanın iki edatı değildir. Bunlar, insanın bütün hayatını belirleyen iki varoluş biçimidir. Çünkü insan, her gün bir şeye “hayır”, bir şeye de “evet” demektedir. Her “hayır”, bir reddediştir. Her “evet”, bir yöneliştir. İnsan ise yöneldiği şeye dönüşür. Bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde ilk öğrendiğimiz hakikat, muhtaçlıktır. • Anamıza muhtacız. • Babamıza muhtacız. • Nefes aldığımız havaya... • İçtiğimiz suya... • Toprağa... • Güneşe... • Bir dile... • Bir topluma... • Sevgiye... • Merhamete... • Bilgiye... Hiçbirimiz hayatımıza “ben yeterim” diyerek başlamayız. Hayat bize önce iftikârı, yani muhtaç olmayı öğretir. Bu utanılacak bir durum değildir. Çünkü muhtaçlık, varlığın kusuru değil; hakikatidir. Fakat zamanla ilginç bir şey olur. Büyüdükçe, başardıkça, kazandıkça, güçlendikçe, muhtaç olduğumuzu unutmaya başlarız. • Ben yaptım. • Ben kazandım. • Ben bilirim. • Ben yö...

DÜNYANIN DÜZENİ

Uluslararası Kuruluşlar Açısından Dünyanın Düzeni : Teşhis, Tedavi ve Güç Ahlâkı Teşhis Bugünkü uluslararası düzen, tek merkezli bir yapı değildir. Hukuk, siyaset, ekonomi ve askerî güç farklı kurumlara dağılmıştır. Bu nedenle küresel sistem, tam anlamıyla bütünleşmiş bir yönetim değil; farklı güç merkezlerinin bir arada bulunduğu karmaşık bir düzendir. 1. Hukuk ve Meşrûiyet Merkezi : United Nations = BM. BM, uluslararası hukukun ve evrensel meşrûiyet iddiasının en önemli kurumsal temsilcisidir. Ancak karar alma mekanizmalarındaki yapısal sorunlar ve özellikle United Nations Security Council = Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin işleyişi, bu meşrûiyetin her zaman etkili bir yaptırıma dönüşmesini engelleyebilmektedir. 2. Askerî Güç Merkezi : North Atlantic Treaty Organization = NATO NATO, dünyanın en güçlü askerî ittifakıdır. Fiilî askerî kapasite, teknoloji, lojistik ve caydırıcılık bakımından küresel güvenlik üzerinde büyük etkiye sahiptir. Ancak bu güç, evrensel değil; üye devle...

VAHYİN MÜDAHALESİ : HÂLDEN İSTİKÂMETE

VAHYİN MÜDAHALESİ : HÂLDEN İSTİKÂMETE Vahiy, boşluğa inmez. Daima belirli bir hâle iner. Çünkü insan, hiçbir zaman yönsüz, yorumsuz ve ilişkisiz yaşamaz. Her çağın, her toplumun ve her insanın bir yönelişi, bir istikâmeti, bir hâli vardır. Vahiy, önce bu hâli muhatap alır. Bu sebeple Vahyin ilk işi, sadece hüküm bildirmek değildir; teşhistir. İnsanlık hangi hâlde yaşamaktadır?!. Varlığı nasıl okumaktadır?!. Neyi mutlaklaştırmış, neyi gözden kaçırmıştır?!. Yönü nereye dönüktür?!.  Vahiy önce bu mevcut fenomenolojik durumu görünür kılar. Fakat teşhis tek başına yeterli değildir. Bunun ardından vahiy, tedavi için epistemik müdahalede bulunur. İnsanın bilgi düzenini, kavramlarını, ölçülerini ve hakikat tasavvurunu yeniden inşa eder. Çünkü yanlış istikâmet, çoğu zaman yanlış bilgi ve yanlış anlamlandırmanın ürünüdür. Bu epistemik müdahalenin amacı ise salt daha fazla bilgi vermek değildir. Asıl hedef, hâlin dönüşmesidir. Bilgi, insanı yeni bir fenomenolojik duruma taşımalıdır. Yani insa...