Kayıtlar

AREFE, ARAFAT VE VAKFE

Arefe, Arafat ve Vakfe Aynı kökün içinden açılan iki eşik; kök : عرف . Bu kök, bilmenin soğuk mesafesinden ziyade, tanımanın sıcak temasına işaret eder. Çünkü علم , bir şeyi bilme; عرف , bir şeyi tanıma, onunla bir tür yakınlık kurma, hatta onun sende bıraktığı izi fark etmektir. Bu yüzden insan çok şeyi bilir ama az şeyi tanır; çünkü bilmek zihnin düzenidir, tanımak ise varlığın içine yerleşen sezginin yoğunluğudur. Arefe/Arife bu yüzden yalnızca takvimde bir gün (9 Zilhicce) değildir; arefe/arife, bilinen şeyin tanınmaya zorlandığı bir eşiktir ve bu eşikte bilgi artık tek başına yeterli kalmaz. Çünkü bilgi, mesafe ürettir ve insanı kendine ve bilinene yabancı bırakabilir. İnsan bi şey hakkında çok şey bilebilir ama onu tanımamış olabilir. Meselâ ölüm hakkında konuşabilir ama faniliği yaşamamış olabilir, kendini tarif edebilir ama kendine temas etmemiş olabilir ve tam bu yüzden arefe, bilginin sınıra dayandığı yerdir. Arafat ise bu eşik yoğunluğunun mekâna dönüşmüş hâli gibi açılır. ...

TEŞRÎQ TEKBİRLERİ

Teşrîq Tekbirleri Önce dil. • Teşrîq = (تشريق) : Doğuş, doğma, güneşe yönelme, ışığın yayılması. • Teşrîk/Şirk = (تشريك) ise başka bir kökten gelir : Ortak koşma, paylaştırma. Bu ayrım kritik. Çünkü kurbanın meselesi tam da şudur : Hayatı hangi merkezin etrafında kuracağız?!. Işığın doğduğu merkezin mi; yoksa merkeze ortaklar üreten nefsin mi?!. Bu yüzden teşrîk tekbirleri, bir bakıma şirkten çıkış ilânıdır. Teşrîk tekbirleri, Kurban arefesi sabah namazından başlayıp Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar farz namazların ardından getirilir : Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber, Allah-u Ekber ve lillâhil Hamd. Rivayet o ki, Hz. İbrâhim oğlunu kurban edeceği anda bu tekbir seslerini duymuştur. İlk kısmı : “Allah-u Ekber Allah-u Ekber, Lâ ilâhe illAllah-u vAllah-u Ekber.” Hz. Cebrâil söylemiş; “Allah-u Ekber ve lillâhil hamd” kısmını ise Hz. İbrâhim ve oğlu birlikte söylemiştir. Bu tekbir sadece “Allah büyüktür” demez. Çünkü burada büyüklük nicel...

VARLIK VE DİL SİSTEMİ

VARLIK ve DİL SİSTEMİ I. İSKELET Bu bölüm “neyin ne olduğunu” açıklar : 1. Varlık (= Âlem) İlâhî anlam düzeninin açılımı. 2. Emr - Halk Ayrımı Emr : Yaratıcı fiil (= Akt) Halk : Oluşmuş dünya (= Sonuç) 3. Esmâ / Âyet / Beyân Esmâ : Varlığın anlam düğümleri. Âyet : İşaret taşıyan yapı. Beyân : Anlamı açma kapasitesi. 4. Dilin Özü Dil, onto-epistemolojik arayüzdür. 5. İnsan Fıtrî dil kapasitesi taşıyan varlık. II. KASLAR (= Dinamik Yapı - Sistemi Çalıştıran Mekanizmalar) Şimdi sistemin “hareketini” koyuyoruz. 1. Fıtrat Kası (= Kapasite Motoru) İnsanda doğuştan dil ve anlam kurma istidadı vardır; sistemin “çalıştırılabilirliğini” kültür sağlar. Eğer bu kas yoksa hiçbir anlam sistemi çalışmaz. 2. Kültür Kası (= Form Üretimi) Alfabe, dil, gramer üretir; fıtrî kapasiteyi somut yapıya çevirir. Aynı sistem, farklı dilleri üretebilir. 3. İdrak Kası (= Anlam İşleme) İsimleri çözer, işaretleri anlamlandırır, varlığı zihne taşır. “Okuma motoru” : Yazılı kodların çözümü. 4. Yön Kası (= Referans S...

HAZ EKONOMİSİNDEN RIZA ONTOLOJİSİNE

Haz Ekonomisinden Rıza Ontolojisine : Yeni Bir Medeniyet Modeli İnsan hayatı, zevklerle doludur. Yemek, ilişki, sanat, düşünce, başarı ve hatta maneviyat bile insana bir tat verir. Ama bu tatların ortak özelliği şudur : Kalıcı değildirler. Bir süre sonra bu hazların etkileri azalır, insan bunlara alışır ya da hazlar yeniden aynı etkiyi vermezler. Bu yüzden hayatı sadece zevk üzerine kurmak, insanı uzun vadede tatmin etmez. Bugün yaşadığımız dünya büyük ölçüde sürekli daha fazla haz üretmeye dayanır. Ekonomi, kültür, medya ve dijital dünya, insana sürekli yeni uyarımlar sunar. Bunlar kısa süreli bir tatmin üretir, ama ardından tekrar boşluk hissi doğar. Sistem bu yüzden sürekli yeni hazlar üretmek zorundadır; fakat kalıcı bir doyum üretemez. Burada temel problem şudur : İnsan sadece haz alan bir varlık değildir. Aynı zamanda bağ kuran, yön bulan ve anlam arayan bir varlıktır. Bu bağ doğru anlaşılmazsa insan sürekli tüketim döngüsüne sıkışır-kalır. Rıza dediğimiz şey, bu bağın adıdır. Rı...

ZEYD, ZEYNEB VE HZ MUHAMMED (S.A.V.)

Zeyd - Zeyneb - Hz. Muhammed ve Ahzâb 37. Zeyd bin Hârise, Sahâbî, Hz. Muhammed’in azadlı kölesi ve evlatlığı ile arasındaki ilişkiyi sadece “köle-efendi” veya “evlatlık-baba” düzleminde okumak eksik olur. Burada çok daha derin bir dönüşüm vardır : Câhiliye toplumunun insan, soy, âidiyet ve şeref anlayışının yeniden kurulması. Zeyd’in hikâyesi, aslında İslâm’ın “insanı yeniden tarif etme” hikâyesidir. Zeyd, çocuk yaşta kaçırılıp satılıyor. Sonra Hatice bint Hüveylid, Hz. Muhammed’in eşi tarafından satın alınıp Hz. Muhammed’e hediye ediliyor. Fakat burada kritik nokta şudur : Hz. Muhammed onu yalnızca “iyi davranılan bir köle” olarak tutmuyor; özgürlüğünü teklif ediyor. Rivayetlerde babası ve amcası gelip onu geri almak istediklerinde, seçim Zeyd’e bırakılıyor. Zeyd ise özgürlüğü ve kabilesini değil, Hz. Muhammed’in yanında kalmayı tercih ediyor. Bu tercih çok çarpıcıdır. Çünkü mesele ekonomik değildir. Bir “ahlâk ve emniyet merkezi” bulma meselesidir. Zeyd, Hz. Muhammed’de câhiliye Ara...

ŞEHÂDET : VARLIK, ÂYET, NİSBET VE DÖNGÜ

ŞEHÂDET : VARLIK, ÂYET, NİSBET VE DÖNGÜ 1. Şehâdetin Zemini Söz değil, Yöneliş Şehâdet, bir sözün söylenmesi değildir yalnızca. Söz, şehâdetin dış kabuğudur. Asıl olan, varlığın bir hakikate doğru yönelişidir. Kulun “şehâdeti”, bir bilgi beyanı değil; varlıkla kurduğu ilişkinin istikametidir veya varlıktaki işaretleri = âyetleri doğru okumak, varlık üzerinden Rabbe şâhitlik etmektir. Bu yüzden şehâdet: • Epistemik bir kayıt değil, • Ontolojik bir iddia değil, • Fenomenolojik bir tecrübe tek başına değil, bunların tamamını aşan bir ilişki biçimidir. 2. Varlık alanı : Mutlaklık ve Bağımlılık Varlık vardır. Yaratılmış olan inkâr edilmez. Fakat yaratılmış varlık, kendinden, zorunlu ve bağımsız değildir.. Onun varlığı, varlık verilmesine bağlıdır. Bu nedenle ontolojik düzlem “varlık × yokluk” şeklinde ikiye ayrılmaz. Burada asıl ayrım, varlık Veren ile varlık verilen şeklindedir. 3. Yokluk : Bir Alan değil, Taallukun Yokluğu Yokluk, bağımsız bir ontolojik bölge değildir. O, varlık fiilin...

MODERN SEMİYOLOJİ VE TESBİH

Modern Semiyoloji ve Tesbih Modern insan, hiç olmadığı kadar yoğun bir işaretler evreni içinde yaşamaktadır. Kelimeler, imgeler, sayılar, ekranlar, akışlar ve algoritmalar; her biri bir şeyi gösterir, bir şeye gönderir. Fakat sorun işaretlerin azlığı değil, işaretlerin çoğalmasıyla birlikte merkezin görünmez hâle gelmesidir. 1. Âyet ve Gösterge Ayrımı Kur’ân dilinde kâinat, bir âyetler bütünüdür. Âyet, kendi içinde kapalı bir nesne değil; kendisini aşan bir hakikate açılan işarettir. Bu nedenle : • Gök cisimleri yalnızca fiziksel nesneler değildir. • Yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir. • Dil yalnızca iletişim sistemi değildir. Hepsi bir yön taşır; bir hakikate işaret eder. 2. Modern Semiyoloji Modern semiyoloji, dili ve işaretleri kendi iç ilişkileri üzerinden açıklar. Anlam, çoğu zaman dış bir merkeze değil, göstergeler arası farklara dayanır. Göstergebilimci Ferdinand de Saussure ile birlikte işaret : • Gösteren • Gösterilen ikili yapısında analiz edilir. Bu yaklaşım güçl...

UNUTMA VE HATIRLAMA

UNUTMA VE HATIRLAMA (Nisyânın ve Zikrin İnşâ Ettiği İnsan) İnsan biraz da hafızasından ibarettir. Neyi hatırladığı, neyi unuttuğu; neyi merkezde tuttuğu, neyi hayatının dışına ittiği… Bunların toplamı, onun şahsiyetini kurar. Bu yüzden mesele sadece “hafıza” değildir. Mesele, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin biçimidir. Kur’ân’ın sürekli “zikir”, “tezekkür”, “ibret”, “nisyan” etrafında dönmesi boşuna değildir. Çünkü insan, unutan bir varlıktır; fakat her unutma aynı değildir. Bazı unutmalar insanı kurtarır. Bazı unutmalar ise insanı kendinden eder. Ve bazı şeyler vardır ki unutulursa, insan artık insan olarak kalamaz. I. İnsanın İlk Kaybı : Unutmak Kur’ân’daki “nisyan”, çoğu zaman basit bir hafıza kaybı değildir. Çünkü insan bazen bir şeyi zihninde bilir ama hayatında yok sayar. Asıl unutma budur. Rabbini unutan insan, Allah hakkında bilgi sahibi olmadığı için değil; O’nu hayatının merkezinden düşürdüğü için unutur. Bu yüzden Kur’ân : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın; sonra Allah da o...

KAVL VE KELÂM ONTOLOJİSİ

Kavl ve Kelâm Ontolojisi 1. Kavl Nedir?!. Kavl, sözün ortaya çıkışıdır. Söyleme edimidir. Bir yöneliş, bir tavır ve bir hitap biçimi olarak gerçekleşir. Bu nedenle kavl, çoğu zaman tekil, durum/a bağlı ve ahlâkî ton taşıyan bir söz tezahürüdür. Kur’ân’da “kavl” çoğunlukla insanın sözünü, tutumunu ve söz üzerinden açığa çıkan yönelişini ifade eder. Kavl, sözün “söylenmiş olması”dır. Bu yüzden kavl : • Yöneliş taşır, • Ahlâkî ton taşır, • Bağlama bağlıdır, • Çoğu zaman parçalıdır. 2. Kelâm Nedir?!. Kelâm, kelimelerin yalnızca yan yana gelişi değil; anlam kuran bir örgüdür. Kelâm, muhatap inşâ eden, hakikat açan ve anlam bütünlüğü kuran konuşmadır. “Kelâmullah” denildiğinde, sadece bir söyleyiş değil, varlıkla irtibat kuran ilâhî hitap sistemi anlaşılır. Kelâm : • Anlam kurar, • Muhatap oluşturur, • Hakikat açar, • Bütünlük taşır. 3. Temel Ayrım • Kavl = Sözün ortaya çıkışı / Söyleme edimi. • Kelâm = Anlam kuran hitap örgüsü. Kavl daha çok sözün fiilî yönüne yakındır; kelâm ise anlamın ku...

HİKMETİN VERİLİŞİ

Hikmetin Verilişi : Bakara 2/269 Merkezli Bir Okuma “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük hayır verilmiştir. Bunu ancak ülül elbâb idrak eder.” (2/269.) Bu âyet, Kur’ân’ın bilgi anlayışını taşıyan merkez âyetlerden biridir. Çünkü burada “hikmet”, sıradan bir zekâ, kuru bilgi veya entelektüel birikim olarak sunulmaz. Hikmet, “çok hayır” olarak isimlendirilir. Demek ki hikmet, insanın sadece düşünmesini değil; varoluşunu, yönünü, yaşayışını ve hakikatle ilişkisini dönüştüren bir şeydir. İnsan, bilgi biriktirebilir. Ezber yapabilir. Kavram üretebilir. Sistem kurabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına hikmet değildir. Çünkü bilgi, insanın zihninde kalabilir; ama hikmet, insanın varlığına iner. Bilgi konuşabilir; hikmet ise yerli yerinde konuşur. Bilgi iş yapabilir; hikmet ise yerli yerinde iş yapar. Bu yüzden hikmet, sadece “ne”yi bilmek değil; “neyin, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin” olduğunu fark etmektir. Burada çok temel bir mesele ortaya çıkar. İlâh...

KUR’ÂN’IN BİLGİ TEORİSİ

Kur’ân’ın Bilgi Teorisi : Epistemolojinin Ontolojisi Giriş : Bilgi Meselesi mi, İnsan Meselesi mi?! . Modern epistemoloji çoğu zaman şu sorular etrafında şekillenir. • Bilgi nedir?!. • Doğru bilgiye nasıl ulaşılır?!. • Öznenin bilgi sınırları nelerdir?!. • Nesnel gerçeklik nasıl doğrulanır?!. Bu çerçevede bilgi : • Bilen özne, • Bilinen nesne, • Yöntem, • Doğrulama arasındaki ilişki üzerinden ele alınır. Kur’ânî çerçevede ise mesele yalnızca “bilgi üretimi” değildir. Bilgi, insanın varlık yapısından, yönelişinden, ahlâkından, dikkat tarzından ve hakikatle ilişkisinden bağımsız düşünülmez. Dolayısıyla Kur’ân’ın bilgi dili : • Yalnız epistemolojik değil, • Aynı zamanda ontolojik, • Etik, • Teleolojik, • Fenomenolojik bir yapıya sahiptir. Burada asıl soru : İnsan hakikate nasıl açılır?! sorusudur. Bu nedenle Kur’ân’da : • Gaflet, • Kibir, • Hevâ, • Zulüm, • Unutma yalnız ahlâkî problemler değil; epistemik kapanma biçimleridir. Aynı şekilde : • Zikir, • Tefekkür, • Tedebbür, • Tezekkür, • ...

MUTLAK, VAHİY VE TABİATIN KONUŞMASI

Mutlak, Vahiy ve Tabiatın Konuşması 1. Mutlak Problemi ve Modern Felsefe Modern felsefenin en büyük problemlerinden biri, insanın Mutlak hakkında konuşup konuşamayacağı problemidir. Özellikle Kant sonrası düşünce, insanın ancak kendi tecrübe alanını bilebileceğini; varlığı “kendinde” bilemeyeceğini savundu. Böylece hakikat, giderek öznenin sınırlarına çekildi. Quentin Meillassoux gibi çağdaş filozoflar bu kapanmayı kırmaya çalıştılar. Onun temel itirazı şuydu : Eğer yalnızca insan-dünya ilişkisini biliyorsak, insan ortaya çıkmadan önceki evren hakkında nasıl konuşabiliyoruz?!. Bu soru, modern epistemolojinin merkezine yerleşmiş olan “korelasyonalizm”i hedef alıyordu. Fakat burada başka ve daha köklü bir soru ortaya çıkar : Sonlu olan, Mutlak hakkında kendi imkânlarıyla gerçekten konuşabilir mi?!. Bu soru, meseleyi yalnızca epistemolojik olmaktan çıkarır; ontolojik bir zemine taşır. 2. Mutlak Hakkında Sadece Mutlak Konuşur Çünkü sonlu olan : • Sınırlıdır, • Parçalıdır, • Yarihsel ...

KUR’AN’DAKİ MİMARÎ YAPI

Kur’an’daki Mimarî Yapı Zikzak Değil, Hayatın Ritmi Modern insanın Kur’an karşısındaki en temel problemlerinden biri, Metnin yapısını doğru okuyamamasıdır. Özellikle Kur’an’a dışarıdan bakan zihinlerde sıkça şu kanaat oluşur : “Konular birbirine giriyor.” “Bir mesele anlatılırken başka bir meseleye geçiliyor.” “Metin zikzak çiziyor.” “Lineer ilerlemiyor.” Bu algı çoğu zaman Kur’an’dan değil; modern zihnin Metin beklentisinden doğar. Çünkü modern akıl, özellikle modern eğitim sisteminin etkisiyle, Metni şu şekilde okumaya alışmıştır : • Giriş, • Gelişme, • Sonuç; • Tek konu, • Tek eksen, • Doğrusal akış, • Kesintisiz mantık çizgisi. Modern insan için “iyi metin”, başından sonuna kadar aynı hat üzerinde ilerleyen metindir. Kur’an ise çoğu zaman böyle konuşmaz. O : • Merkeze döner, • Katman açar, • Yankı kurar, • Aynı hakikati başka açıdan yeniden gösterir, • Tehditle rahmeti iç içe geçirir, • Kıssayı hükmün içine yerleştirir, • Kozmolojiyi insan psikolojisine bağlar, • İnsanı bir noktada...

BİLİMDE ONTOLOJİK KÖRLÜK

Bilimde Ontolojik Körlük Sorunu Modern bilim, insanlık tarihinin en büyük başarılarından birini gerçekleştirdi. Maddeyi çözümledi, hareketi hesapladı, hastalıkları teşhis etti, yıldızların yapısını inceledi, atomu parçaladı, genetik kodu okudu, yapay zekâyı geliştirdi. Teknik anlamda olağanüstü bir ilerleme sağladı. Fakat bütün bu başarıların yanında, giderek derinleşen başka bir problem ortaya çıktı : Bilim, varlığın işleyişini çözerken, varlığın anlamını ve kaynağını görmez (göremez mi?!) hâle geldi. Bugün teknik bilim, çoğunlukla şu soruyla çalışmaktadır : Bu nasıl işliyor? Bu soru meşrudur. Hatta insanın araştırma arzusu, Kur’ân’ın da teşvik ettiği bir yöneliştir. Kur’ân, insanı göğe, yere, geceye, gündüze, yağmura, tarihe, insanın yaratılışına ve kevnî düzene bakmaya çağırır. Çünkü âlem, okunması gereken bir kitaptır. Ancak modern bilimsel zihnin temel problemi, “okumak” ile “kurmak” arasındaki farkı zamanla kaybetmesidir. Bilim : • Tabiatı var etmez, • Fizik yasalarını kurmaz, • ...

ÇAĞIN HASTALIĞI

ÇAĞIN HASTALIĞI : ANLAMIN YERLEŞMEMESİ VE YÖN BOZULMASI 1) Giriş : Bireysel Görünüm, Yapısal Köken Bunalım, çoğu zaman bireysel bir duygu çöküşü gibi görünür. Ancak bu görünüm, daha derin bir yapısal sorunun tekil tezahürüdür. Bireyde görülen bunalım, yalnızca kişisel bir arıza değil; şehâdet-A ilişkisinin çağ düzeyinde zayıflamasının görünür hâlidir. Bu nedenle mesele sadece “insan ne yaşıyor?” değil, aynı zamanda “çağ, anlamı nasıl kuruyor?” sorusudur. 2) Ontolojik Yapı : Şehâdet : A - B • A : Anlam zemini (Mutlak Referans / Hakikat Yönü). • Şehâdet : Deneyim, olaylar, görünür dünya. • B : İdrak eden özne. Şehâdet, A’dan bağımsız değildir; fakat A’nın kendisi de şehâdete indirgenemez. İlişki, özdeşlik değil, delâlet (işaret etme) ilişkisidir. 3) Bireysel düzey : Bunalımın Yapısı Bunalım, duygu değil, yapı bozulmasıdır: (1) İşaret kopması İşaret koparsa, şehâdet A’ya işaret etmez hâle gelir; dünya dağınık ve rastlantısal görünür. (2) Taşıma bozukluğu B işareti alır ama A’ya bağlayamaz...

AKLIN ŞİRKİ

Aklın Şirki : Tevhîd, Bilgi ve Epistemolojik Çatışma Giriş : Çatışmanın Gerçek Kaynağı Modern çağın en temel krizlerinden biri, din ile akıl/bilim arasında zorunlu bir çatışma olduğu düşüncesidir. Bu düşünce, çoğu zaman kaçınılmaz ve doğal kabul edilir. Oysa meseleye daha derinden bakıldığında, çatışmanın kaynağının doğrudan hakikatin kendisi değil; hakikatin insan tarafından yorumlanış biçimleri olduğu görülebilir. Burada temel soru şudur : Çatışma gerçekten din ile akıl arasında mı; yoksa aklın, kendi önkabullerini mutlaklaştırmasıyla mı ortaya çıkıyor?!. Bu soru bizi epistemolojinin merkezine, yani “a priori” meselesine götürüyor. A Priori : Bilginin Sessiz Temeli “A priori” denilen şey, deneyden önce gelen; doğruluğu deneysel olarak ispatlanmadan kabul edilen temel ilkedir. Bilim dâhil, hiçbir düşünce sistemi, tamamen nötr başlamaz. Bilim de şu tür önkabuller üzerinden yürür : • Evren anlaşılabilir bir düzene sahiptir. • Nedensellik güvenilirdir. • Mantık geçerlidir. • Doğa kendi i...

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE

İSTİÂNE VE İSTİĞÂSE İnsanın Sürekli Muhtaçlığı ile Çöküş Anındaki Çığlığı استعان - استغاث İnsan, çoğu zaman kendi gücüyle ayakta durduğunu zanneder. Düşündüğü için düşündüğünü, kazandığı için yaşadığını, plan yaptığı için yönettiğini sanır. Oysa insanın en büyük yanılması, kendi kendine yetebildiği vehmidir. Kur’ân’ın insana yaptığı en köklü hatırlatmalardan biri şudur : Sen, sürekli yardımla ayaktasın. Bu yüzden Kur’ân’ın merkezî ifadelerinden biri : إِيَّاكَ نَسْتَعِين = “Yalnız Senden yardım isteriz.” âyetidir. Bu ifade, yalnızca darda kalan insanın duası değildir. Bu, insanın varoluş hakikatidir. Çünkü insan : • Nefes alırken, • Düşünürken, • Severken, • Karar verirken, • İnanırken, • İbâdet ederken, ... kendisine ait olmayan bir imkân alanı içinde hareket eder. İnsan, kendi varlığının kaynağı değildir. İSTİÂNE : SÜREKLİ MUHTAÇLIK ŞUURU İstiâne, insanın, ben yaparım değil, yapabilmem için desteğe muhtacım, demesidir. Burada insan tamamen pasif değildir. Yürür, çalışır, düşünür, müc...

ÜLÜL ELBÂB

ÜLÜL ELBÂB Kalbin Çekirdeği ve Hakikatin İdraki “Ülül elbâb”, çoğu tercümede “akıl sahipleri” diye çevrilir. Fakat bu tercüme, ifadenin taşıdığı derinliği tam karşılamaz. Çünkü Kur’ân’da burada kullanılan “lübb”, sıradan akıl değil; öz, çekirdek, kabuktan arınmış saf merkez anlamına gelir. Bir meyvenin yenilebilir özü neyse, insanın hakikate açık özü de odur. Bu yüzden Ülül elbâb : • Yalnızca düşünen insanlar değil, • Düşüncesi hakikate geçirgen hâle gelmiş insanlar demektir. Modern dünyada akıl çoğu zaman beyin faaliyetlerine indirgenir. Hesap yapan, analiz eden, sınıflandıran, strateji kuran mekanizma “akıl” kabul edilir. Oysa Kur’ân’ın dili daha farklıdır. Dikkat çekici olan şudur : Kur’ân’da “akıl”, çoğunlukla isim olarak değil; fiil olarak geçer: • ya‘qilûn, • ta‘qilûn, ... Yani akıl : • Sahip olunan bir nesne değil, • Gerçekleşen bir faaliyet gibi görünür. Kur’ân sanki, “akıllı mısınız?” sorusundan çok, “aklınızı hakikat doğrultusunda işletiyor musunuz?” sorusunu sorar. Bu ayrım ...