Kayıtlar

SONSUZ ŞİMDİ

SONSUZ ŞİMDİ İnsan zamanı nasıl yaşar?!. İlk bakışta cevap basittir : • Geçmiş geçmiştir. • Şimdi yaşanmaktadır. • Gelecek henüz gelmemiştir. Sanki zaman, önümüzden geçen bir çizgidir : Dün → Bugün → Yarın. Fakat insanın gerçek yaşantısına biraz daha yakından baktığımızda, bunun o kadar basit olmadığını görürüz. Çünkü geçmiş gerçekten geçmişte kalmaz. Gelecek de gerçekten yalnızca gelecekte değildir. İkisi de şimdiye gelir. İnsan geçmişini hatırlar. Geleceğini tasarlar. Geçmişte yaşadıkları bugünkü davranışlarını etkiler. Gelecekte olmasını istediği şeyler de bugünkü davranışlarının nedeni olur. Öyleyse insan yalnızca “şimdi”de yaşayan bir varlık değildir. İnsan, geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyan bir varlıktır. Ve belki de burada zaman hakkında alışılmış düşüncemizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir. 1. ŞİMDİ NEDİR?!. Şimdi, geçmiş ile geleceğin arasına sıkışmış küçücük bir zaman parçası mıdır?!. Eğer öyleyse, yaşadığımız hayatın büyük kısmı aslında yoktur. Geçmiş artık yoktur. Gelec...

CUMA : TOPLUMUN NAMAZI

CUMA : TOPLUMUN NAMAZI Cuma, Müslüman toplumun haftalık cem’/toplanma günüdür. Toplanma, bir araya gelme, birlikte bulunma günü. Cuma’yı yalnızca haftanın belirli bir gününde kılınan iki rekâtlık bir namaz olarak görmek, onun anlam alanını oldukça daraltır. Cuma namazı, yapısı itibarıyla ferdî değil, cemaatle ve topluca yerine getirilen bir ibâdettir. Bu özelliği, onun Müslüman toplumla doğrudan ilişkisini gösterir. Buradan hareketle şu cümleyi kurabiliriz : Cuma, Müslüman toplumun namazıdır. Bu, fıkhî bir terim değil; Cuma’nın mahiyetini anlamaya yönelik bir okumadır. Mekke’den Medine’ye : Mü’minlerden Topluma Mekke’de Müslümanlar vardı; fakat henüz organize olmuş bir Müslüman toplum yoktu. İnsanlar iman etmiş, aynı hakikate yönelmişlerdi; fakat siyasî, hukukî ve toplumsal bir düzen henüz kurulmamıştı. Medine’ye hicretle birlikte durum değişti. Hicret, yalnızca bir mekân değişikliği değildi. Bir toplumsal varoluş biçimine geçişti. Mü’minler artık ortak ilkeler etrafında organize olmuş...

UFUK : SÜBHÂNELLAH; YOLCULUK : KEMÂL

UFUK : SÜBHÂNELLAH; YOLCULUK : KEMÂL İnsan, sınırlı bir varlıktır. Bir bedene, bir zamana, bir mekâna, bir tarihe, bir dile, bir bilgi düzeyine ve bir ömre kayıtlıdır. Fakat Rabbin insana çizdiği ufuk sınırlı değildir. İnsan, sınırlı bir varlık olarak sonsuz bir ufka yönelmeye çağrılmıştır. Bu yüzden insanın meselesi yalnızca nerede bulunduğu değil, nereye yöneldiğidir. Ve bu yönelişin en özlü ifadesi : Sübhânallah . Allah, bizâtihî yücedir. O'nun yüceliği bizim sözlerimizle artmaz; O'nu tesbih etmemiz O'na bir şey katmaz. Biz “Sübhânallah” dediğimizde Allah'ı yükseltmeyiz. Kendimizi O'nun yüceliği karşısında yeniden konumlandırırız. Allah yücelmez, insan yücelir . İşte tesbihin sırrı burada başlar. 1. ALLAH UFUKTUR Allah, yarattıklarından değildir. Kâinat Allah değildir. Fakat kâinat Allah’sız da değildir. Çünkü Allah kâinatın Rabbidir: yaratanı, sahibi, yöneteni ve varlığını sürdürenidir. O, Hayy ve Kayyûmdur . Varlığı kendinden olan ve kendisinden başka her şeyi...

HAYAT BU MU?!.

HAYAT BU MU?!. Bir insan neden yaşar?!. Bu soru, ilk bakışta basit görünür. Oysa insanın bütün hayatını belirleyen sorulardan biridir. Çünkü verdiğimiz cevap, yalnızca düşüncelerimizi değil; neyi değerli bulduğumuzu, neyin peşinden koştuğumuzu, ne uğruna çalıştığımızı ve hayatımızı nereye harcadığımızı belirler. Zengin olmak için mi yaşıyorum?!. Ünlü olmak için mi?!. Güçlü olmak için mi?!. Makam sahibi olmak, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek, daha çok tanınmak, daha çok sahip olmak için mi?!. Hayat gerçekten bundan mı ibaret?!. Hayat bu mu?!. 1. İnsanın Hayatı Neye Dönüşüyor?!. Çocukken başka şeyler isteriz. Büyürüz; para isteriz. Para kazanınca daha fazlasını isteriz. Başarılı olunca tanınmak isteriz. Tanınır olunca daha güçlü olmak isteriz. Güçlenince sahip olduklarımızı kaybetmekten korkarız. Sonra bütün hayatımız, sahip olduklarımızı korumaya ve daha fazlasını elde etmeye dönüşür. Ve çoğu zaman farkına bile varmadan şu noktaya geliriz : Hayatımızı yaşamaktan çok, hayatımızı yön...

NEDEN?!.

NEDEN?!. Ontolojik Akıl Yürütme İnsan zihninin en güçlü sorularından biri, belki de en kısa olanıdır : Neden?!. Bu soru, yalnızca bir şeyi merak ettiğimizde sorduğumuz sıradan bir soru değildir. Bazen bir olayın arkasındaki sebebi, bazen bir davranışın gerekçesini, bazen de bir varlığın niçin bulunduğunu sorarız. Dolayısıyla “neden”, tek yönlü bir soru değildir. Neden, geriye doğru da, ileriye doğru da işler. Geriye doğru sorduğumuzda : Neden oldu?!. Bunun sebebi ne?!. diye sorarız. İleriye doğru sorduğumuzda ise : Bunun sonucu ne olacak?!. Nereye varacak?!. Ne için?! diye sorarız. İlkinde sebebi , ikincisinde ise gayeyi ararız. Bu nedenle “neden” sorusu, varlığı hem geçmişe hem geleceğe doğru açar. Geriye doğru yürüyen akıl, nedenleri araştırır; ileriye doğru yürüyen akıl, sonuçları ve gayeleri araştırır. Fakat her iki yönde de aynı sorunla karşılaşırız : Bu zincir nerede duracaktır?!. 1. Neden’in Geriye Doğru Yürüyüşü Bir olayın nedenini sorduğumuzda bir sebep bulabiliriz. Fakat bu...

DUYGUDAN KULLUĞA : BİLGİNİN HAKİKATLE BULUŞMASI

DUYGUDAN KULLUĞA : BİLGİNİN HAKİKATLE BULUŞMASI İnsan Hakikatin içinde doğar; fakat Hakikati hazır bulmuş olarak yaşamaz. Onu fark etmesi, anlaması, bilmesi ve nihayetinde onun karşısında doğru bir konum alması gerekir. Bu yüzden insanın Hakikatle ilişkisi yalnızca bilmek meselesi değildir. Bilmek, bu ilişkinin önemli bir aşamasıdır; fakat başlangıcı da sonu da değildir. İnsanın Hakikate yürüyüşünü belki şöyle bir hat üzerinde düşünebiliriz : Duygu → Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Hayret → Haşyet → Kulluk. Bu çizgi, birbirinden kopuk zihinsel ve dinî kavramların sıralanması değildir. İnsan varoluşunun giderek derinleşen bir hareketidir. 1. Duygu : Varlığa İlk Temas İnsan önce dünyayı yalnızca kavramlarla karşılamaz. Görür, işitir, hisseder, etkilenir, sevinir, korkar, merak eder, özler, şaşırır. Duygu, insanın varlıkla kurduğu ilk temas biçimlerinden biridir. İnsan henüz “bu nedir” diye sormadan önce, karşılaştığı şey onda bir karşılık meydana getirir. Bu nedenle insanın...

NEFS : RABBİ KARŞISINDAKİ “BEN”

NEFS : RABBİ KARŞISINDAKİ “BEN” 1. Nefs Nedir?!. Nefs, insanın Rabbi karşısında “ben” olarak var olan; bilen, fark eden, seçen, yönelen ve seçiminin sonucunu üstlenen sorumlu öznesidir. Bu nedenle nefsi yalnızca “insanın içindeki kötü taraf”, “kötü arzular” veya “terbiye edilmesi gereken karanlık güç” olarak anlamak, Kur’ân’daki nefs kavramını daraltır. Kur’ân’da nefs, bazen doğrudan insanın kendisini ifade eder : كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefs ölümü tadacaktır.” Buradaki nefs, insanın içindeki bir parça değil, bizzat insanın kendisidir. Dolayısıyla nefs, psikolojik bir alt-bölümden çok daha fazlasıdır; o, insanın “ben” oluşudur. O, ben, sen, biz, hepimiziz… Rabbi karşısında muhatap olan, sorumluluk taşıyan ve yaptıklarının karşılığını üstlenen varlık. 2. Şems Sûresi : Nefsin Yaratılışındaki Denge Nefs kavramını anlamak bakımından Kur’ân’ın en yoğun pasajlarından biri Şems Sûresi’nin 7-10. âyetleridir : وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا  فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا...

BİLGİDEN VE İMANDAN AMELE

BİLGİDEN, İMANDAN AMELE : YAKÎN, İRADE, BİLGİNİN VE İMANIN VAROLUŞSAL DÖNÜŞÜMÜ Düşünme, Akletme, Anlama, Bilme, Yakîn, Tercih, Güven ve Amel Arasındaki İlişki Üzerine Kur’ânî-Epistemolojik Bir Model Özet İnsanın bilgi edinme süreci ile ahlâkî davranışı arasındaki ilişki, epistemolojinin olduğu kadar ahlâk felsefesinin ve dînî düşüncenin de temel problemlerinden biridir. Bilginin doğru davranışı zorunlu olarak doğurup doğurmadığı sorusu özellikle dînî epistemoloji açısından önem taşır. Kur’ân, insanın hakikati bilmediği için değil, bildiği hâlde onu inkâr edebileceğini gösteren örnekler sunar. Neml 27/14 bu bakımdan son derece dikkat çekicidir : “ Onu inkâr ettiler; nefisleri ise onu yakînen bilmişti.” Burada cehd ile isteykân (جحد استيقان) aynı özne içinde yan yana getirilir. Bu çalışma, söz konusu paradoksu hareket noktası alarak, insanın epistemik ve ahlâkî oluşumunu şu kavramsal zincir üzerinden ele almaktadır : Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Tercih/İrade → Güven/İm...