Kayıtlar

NÜBÜVVET, RİSÂLET VE İTAAT

Nübüvvet, Risâlet ve İtaat I. Bölüm : Habl : Allah ile İnsan Arasındaki Bağ İnsanlık tarihi, özü itibariyle Allah ile insan arasındaki bağın tarihidir. Kur'ân bu bağı bazen ahd (sözleşme), bazen mîsâk (sağlam söz), bazen velâyet (yakınlık), bazen de habl (ip) kavramıyla anlatır. Bu kavramların her biri aynı hakikatin farklı yönlerini gösterir. Bunlar içinde “habl” benzetmesi, insanın Allah ile olan irtibatını en canlı biçimde tasvir eder. Çünkü ip, iki ucu birbirine bağlar; koparsa irtibat kesilir, tutulursa emniyet ve istikamet sağlar. Kur'ân’ın “ Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin .” emri, sadece toplumsal birlik çağrısı değildir. Öncelikle Allah ile kurulan bağın korunmasını emreder. İnsanlar birbirlerine, Allah’ın ipine tutundukları ölçüde yaklaşırlar; o bağ zayıfladığında ise aralarındaki bağlar da çözülmeye başlar. Peki Allah’ın ipi nedir?!. Kur'ân tek bir cevap vermek yerine, farklı ifadelerle aynı hakikati gösterir : Vahiy, Kitâb, hidâyet...

EBEDÎLİK = HULD

EBEDÎLİK = HULD  Huld Teklifinden Tekâsür’e, Tekâsür’den Hümeze’ye İnsanın Büyük Yanılgısı İnsan, diğer canlılar gibi sadece yaşamak istemez; hep/sürekli yaşamak ister. Bu istek ne tesadüfîdir ne de başlı başına bir kusurdur. İnsanın fıtratına yerleştirilmiş olan ebediyet arzusu, onun yaratılışının en derin işaretlerinden biridir. Kur'ân da bu arzuyu inkâr etmez; aksine onun yönünü tayin eder. İnsan, ebediyet için yaratılmıştır; fakat ebediyeti bu dünyada aramaya başladığı anda yanılgı başlar. Bu sebeple Kur'ân’ın ilk büyük aldanışı bir “ yasak meyve ” hikâyesi değildir. İlk aldanış, ebediyetin yanlış adreste aranmasıdır. Şeytan, Âdem’e ne altın vaat etti, ne iktidar, ne de zenginlik; onun teklifi çok daha derindi : “ Ey Âdem! Sana huld ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?.” (10/120.) Bu teklif, insanın en zayıf noktasına değil; en derin arzusuna yapılmıştı. Şeytan, insanın ebediyet arzusunu yok etmeye çalışmadı; onu saptırdı. Ebediliği Allah’ın vaadinde değil, dü...

VAHİY

VAHİY : İLÂHÎ HİTABIN ONTO-SEMANTİK MİMARİSİ Vahiy, Allah’ın insana yalnızca neyi bileceğini değil, nasıl bir insan olacağını bildirmesidir. Giriş Vahiy = وحي sözlükte gizlice işaret etmek, süratle haber vermek, telkin etmek, yönlendirmek ve kalbe bir anlam bırakmak demektir. Kelimenin bütün anlamlarında üç ortak özellik vardır: Gizlilik, sürat ve doğrudanlık. Kur'ân’da vahiy ve türevleri yaklaşık yetmiş sekiz defa geçer. Ancak bu kullanımların tamamı Peygamberlere indirilen Kitâb’ı ifade etmez. Kur'ân, vahiy kavramını çok daha geniş bir anlam alanında kullanır. Allah göklere vahyeder (41/12); yere vahyeder (99/5); arıya vahyeder (16/68); Mûsâ’nın annesine vahyeder (20/38; 28/7); meleklere vahyeder (8/12); Zekeriyyâ kavmine işaret yoluyla vahyeder (19/11); şeytanlar da dostlarına vahyeder (6/112; 6/121). Bu tablo bize önemli bir hakikati gösterir: Vahiy, öncelikle bir bilgi türü değil; Allah’ın varlığa yöneliş ve hitap ediş biçimidir.  * Göğe kanun olur.  * Yere görev olur. ...

ASR SÛRESİ

ASR SÛRESİ : HÜSRAN BİR SONUÇ DEĞİL, İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ BİR SÜREÇTİR Giriş : Asr Sûresi Neyi Haber Veriyor?!. Asr sûresi, hacim bakımından Kur'an’ın en kısa sûrelerinden biridir; fakat insanın varoluşunu en yoğun şekilde özetleyen metinlerdendir. Sûrenin merkezinde yer alan şu hüküm, çoğu zaman geleceğe ait bir tehdit gibi okunmuştur : “İnne-l insâne le fî husr. = Şüphesiz insan hüsran içindedir.” Oysa âyetin kullandığı ifade dikkatle incelendiğinde bambaşka bir ufuk açılır. Kur'an, “insan hüsrana uğrayacaktır” demez; “insan hüsrandadır” der. Aradaki fark küçümsenecek bir dil farkı değildir. Bu, Kur'an’ın zaman tasavvurunu da insan tasavvurunu da değiştiren bir farktır. Burada haber verilen şey, gelecekte gerçekleşecek bir ceza değil; hâlen devam eden bir varoluş hâlidir. İnsan, farkında olsun veya olmasın, bir akışın içindedir. Bu akış ya hakikate doğrudur ya da hakikatten uzaklaşmaktadır. İşte Kur'an bu ikinci akışa hüsran adını vermektedir. Bu sebeple hüsran, mahşer...

OLAY UFKUNDAKİ EŞİK

OLAY UFKUNDAKİ EŞİK Karanlık, Karadelik ve Anlam Önsöz Bu çalışma, modern astrofiziğin ortaya koyduğu bazı kozmolojik verileri din felsefesi, ontoloji ve teoloji perspektiflerinden birlikte düşünme denemesidir. Buradaki amaç, bilimsel teorileri dînî inançların kesin delilleri olarak sunmak veya kutsal metinleri modern fiziğin kavramlarıyla açıklamaya çalışmak değildir. Aynı şekilde, fiziksel olgular ile metafizik hakikatler arasında zorunlu bir özdeşlik kurmak da bu çalışmanın hedefi değildir. Bilim, gözlem ve matematiksel modeller aracılığıyla evrenin işleyişini anlamaya çalışır. Ancak bilimsel bilgi, mahiyeti gereği gelişmeye açık, yeni gözlem ve teoriler ışığında sürekli gözden geçirilen bir bilgi alanıdır. Bu sebeple burada değinilen kozmolojik modeller, kesin ve değişmez hakikatler olarak değil, günümüz biliminin evrene ilişkin en güçlü açıklama girişimleri olarak değerlendirilmiştir. Felsefe ise bilimin ulaştığı sonuçların anlamını sorgular; teoloji, varlığı ve insanı aşkın bir p...

HELÂL, HARAM VE İFFET

HELÂL, HARAM VE İFFET Kur'ân’da Yasak Değil, Koruma Ahlâkı Kur'ân’ın ahlâk dili, çoğu zaman ‘yasak’ üzerinden okunmuştur. Oysa Kur'ân’ın temel amacı yasak koymak değil, hayatı korumaktır. Bu sebeple helâl, haram ve iffet kavramlarını anlamanın anahtarı, hıfz (koruma) kavramıdır. Allah, hayatı emanet olarak yaratmıştır. Can, akıl, nesil, aile, mal, vicdan ve vahiy birer emanettir. Emanetin olduğu yerde ise hıfz, yani koruma sorumluluğu doğar. Kur'ân’ın hükümleri de büyük ölçüde bu korumanın hukukî ve ahlâkî ifadesidir. Bu çerçevede helâl, insanın güven içinde hareket edebileceği serbest alandır. Helâl, başıboşluk değildir; Allah’ın çizdiği hikmetli düzen içinde insana açılmış meşru hareket alanıdır. Haram ise çoğu zaman zannedildiği gibi keyfî bir yasak değildir. “Haram”, korunması gereken şeyin etrafına çekilmiş ilâhî emniyet sınırıdır. Bir şey önce değerli olduğu için korunur; korunduğu için de ona dokunmak haram olur. Bu yüzden anne haram değildir; annelik muharremdir...

ÖZGÜVEN Mİ VAKAR MI, HİLM Mİ?!.

ÖZGÜVEN Mİ, VAKAR MI, HİLM Mİ?!. Modern psikoloji, insanın temel problemlerinden birini “özgüven eksikliği” olarak görür. Bu sebeple bireye önce kendisine güvenmeyi öğretmeye çalışır. Oysa Kur'ân’ın merkezinde yer alan kavram, özgüven değil; izzet ve onun hayattaki tezahürü olan vakardır. Özgüven, insanın kendi gücüne, yeteneklerine ve başarısına duyduğu güvendir. Sağlıklı sınırlar içinde faydalıdır; kişiyi pasiflikten kurtarır, sorumluluk almaya teşvik eder. Fakat dayanağı yalnızca “ben” olduğunda, aynı kavram kolayca gurura, kibre ve enâniyete dönüşebilir. Çünkü başarı arttıkça benlik de büyümeye başlar. Vakar ise bambaşka bir zeminde yükselir. Vakar, insanın kendisini olduğundan büyük görmemesi; fakat Allah’ın kendisine verdiği değeri de küçümsememesidir. Bu sebeple vakar ne ezikliktir ne de böbürlenmedir. Vakar, insanın kendi yerini bilmesidir. Özgüven, “ben yaparım.” der. Vakar ise, “Allah’ın bana verdiği imkân ve sorumlulukla yaparım.” der. İlkinde merkeze benlik yerleşir; ik...

İNTİZÂR

İNTİZÂR : NAZARIN ZAMANA TAŞINMASI VE YENİ MANZARANIN İNŞASI İntizâr, günlük dilde çoğu zaman “beklemek” anlamında kullanılır. Oysa Kur’an’ın kavram dünyasında intizâr, pasif bir bekleyiş değil; hakikate yönelmiş nazarın zaman boyunca korunmasıdır. Bu sebeple intizâr, beklemekten önce güvenmek, sebat etmek ve vazgeçmemektir. İntizâr kelimesi, “nazar” ile aynı kökten gelir. Nazar, yalnız gözle bakmak değildir; varlığı okumak, hakikati aramak ve ilâhî âyetlere yönelmektir. İnsan nazarla mevcut manzarayı görür. Fakat bu görme yalnız zihinsel bir faaliyet değildir; aklın, kalbin, vicdanın ve iradenin birlikte hakikate yönelişidir. Bu sebeple nazarın ürünü yalnız bilgi değildir; manzaradır. Manzara, insanın karşısında duran tarih, toplum, tabiat ve kendi nefsidir. İnsan önce içinde yaşadığı manzarayı görür; onun nûrunu ve zulümâtını fark eder. Hakikate yönelmeyen göz, manzaraya bakar ama onu okuyamaz. İşte intizâr tam bu noktada başlar. İntizâr, mevcut manzaraya teslim olmak değildir. İntiz...

DİL, VARLIK VE ZAMAN

DİL, VARLIK VE ZAMAN İnsan, varlığı dil aracılığıyla anlamaya ve anlatmaya çalışır. Bu sebeple birçok filozof dili, hakikatin açıldığı alan olarak görmüştür. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir.” sözü de bu yaklaşımın en güçlü ifadelerinden biridir. Ancak ontolojik bakımdan meseleye daha derinden bakıldığında, bu önermenin tersinden okunması gerektiği anlaşılır. Dil, varlığın evi değildir; varlık, dilin evidir . Çünkü ontolojik öncelik dile değil, varlığa aittir. Dil, var olanın içinde doğar; varlık ise dil olmaksızın da vardır. İnsan konuşmadan önce vardır; konuştuğu şey de önce vardır. Bu nedenle dil, varlığı kuran değil, varlığa sonradan eklemlenen bir ifade imkânıdır. Dil, hiçbir zaman varlığın tamamını kuşatamaz. Her kelime, hakikatin yalnızca belirli bir yönünü görünür kılar. Kelimeler, varlığın kendisi değil; ona işaret eden sembollerdir. Nasıl ki Kur'ân’da âyetler hakikatin kendisi değil, ona götüren işaretler ise; dil de varlığın kendisi değil, ona açılan bir işaretler sist...