Kayıtlar

ŞUURUN FENOMENOLOJİSİ

Şuurun Fenomenolojisi : Gafletten Zikre, Yanlış Hesaptan Hakikate İnsan üzerine konuşan çağdaş disiplinlerin önemli bir kısmı, şuuru beynin ürettiği bir fonksiyon olarak ele alır. Bilincin hangi nöral ağlardan doğduğunu, hafızanın nasıl oluştuğunu, benliğin nasıl inşa edildiğini araştırırlar. Bunlar değerli çalışmalardır; ancak çoğu kez şuuru kapalı bir sistem içinde incelerler. Oysa Kur’an’ın ilgilendiği temel mesele, şuurun nasıl üretildiği değil, nereye yöneldiğidir. Kur’an’ın merkezî problemi cehalet değildir; gaflettir. Cehalet, bilginin yokluğudur. Gaflet ise hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan hakikatin içinde yaşar; fakat onu fark etmez. Rab ona şah damarından daha yakındır; fakat insan uzak olduğunu zanneder. Misak çözülmemiştir; fakat insan onu unutmuştur. Bu sebeple Kur’an’ın temel çağrısı bilgi yüklemek değil, uyandırmaktır. Kendisini “zikir”, “tezkire”, “nur”, “hüdâ” ve “furkan” olarak tanıtması bundan dolayıdır. Kur’an, uyuyan şuura seslenir. Şuur, yalnızca bilişsel bi...

HAYAL KIRIKLIĞI VE ÖLÜMÜN FENOMENOLOJİSİ

Hayal Kırıklığı ve Ölümün Fenomenolojisi İnsan, bağ kuran bir varlıktır. Hayatı boyunca güveneceği, dayanacağı ve kendisini taşıyacağı bir merkez arar. Hiç kimse bağsız yaşayamaz. Asıl soru, bağlanıp bağlanmamak değil; neyin bağına girdiğimizdir. Her bağ, aynı sağlamlıkta değildir. Bazıları geçicidir; bazıları ise kalıcıdır. Bazıları insana güven verir gibi görünür; fakat ilk sarsıntıda çözülür. Bazıları ise insanı zamanın, korkunun ve ölümün ötesine taşır. İşte hayal kırıklığı, bu ayrımın ilk işaretidir. Hayal kırıklığı, yalnızca bir beklentinin boşa çıkması değildir. O, insanın bağlandığı şeyin sandığı kadar sağlam olmadığının ortaya çıkmasıdır. Kırılan, hayalden önce güvendir. Çünkü insan, kendisini taşıyacağını düşündüğü bir dayanağın aslında kendisi kadar fanî olduğunu fark etmeye başlar. Fakat insan bu hakikati çoğu zaman tam olarak göremez. Her kopan bağın yerine yenisini koyar. Kaybettiği servetin yerine yenisini arar; biten ilişkinin yerine başka bir ilişki kurar; çöken ideolo...

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN

URVETÜ’L VÜSKÂ VE YÖN İnsan Neyle Tutunur, Neye Doğru Yönelir?!. İnsan, yalnızca hareket eden bir varlık değildir; aynı zamanda yönelen bir varlıktır. Her insan bir yere, bir değere, bir merkeze doğru yönelir. Bazen bunun farkındadır, bazen değildir. Fakat insan hiçbir zaman bütünüyle yönsüz değildir. Bir şeyi mutlaklaştırdığı anda, onu kendi hayatının merkezi hâline getirir. Bu yüzden asıl soru şudur : İnsan nereye yöneliyor değil; hangi merkeze göre yöneliyor?!. Çünkü her yöneliş bir merkeze dayanır. Her tercih, görünür veya görünmez bir kıbleye sahiptir. Kur'an’ın tevhîd çağrısı tam da burada başlar : Lâ ilâhe illAllah. Bu ifade önce bir reddediştir : Lâ ... Yani : • Mutlaklaştırılmış hiçbir güç, • Kendini son amaç hâline getiren hiçbir makam, • İnsan üzerinde nihâî hâkimiyet iddiasındaki hiçbir otorite, • Paranın, şöhretin, statünün, nefsin ve arzuların oluşturduğu hiçbir sahte merkez insanın gerçek tutanağı olamaz . Fakat tevhîd sadece reddetmek değildir. “ Lâ ” insanı boşluğa...

İKİ OĞUL, ZİKİR VE BİLGİNİN VARLIĞA İNİŞİ

İki Oğul, Zikir ve Bilginin Varlığa İnişi İncil’de yer alan iki oğul benzetmesi (Matta 21/28-32), ilk bakışta itaat ve isyan üzerine kurulmuş basit bir ahlâk dersi gibi görünür. Oysa bu benzetme, insanın bilgi, varlık ve eylem arasındaki ilişkiyi anlamak için son derece derin bir antropoloji ve fenomenoloji sunmaktadır. Bir baba iki oğluna da aynı çağrıyı yapar : “Bugün bağıma git ve çalış.” Birinci oğul : “ Gitmeyeceğim.” der; fakat sonra pişman olur ve gider. İkinci oğul ise : “ Peki efendim.” der; fakat gitmez. İsa’nın sorduğu soru dikkat çekicidir : “Hangisi babasının isteğini yerine getirdi?!.” Cevap bellidir : İlk oğul. Fakat benzetmenin asıl sorusu bundan daha derindedir. Bilmek Neden Yetmez?!. İkinci oğul babasının ne istediğini biliyordu. Üstelik bunu diliyle de onayladı. Fakat bildiğini yaşayamadı. Demek ki doğru bilgi, doğru eylem üretmeye tek başına yetmemektedir. Modern dünyanın da en büyük açmazlarından biri budur. Bilgi sürekli artmaktadır. İnsanlık tarihinin hiçbir döne...

ALLÂH-U EKBER

ALLÂH-U EKBER : İnsanın Mutlak Referans Arayışı İnsan, yönünü tayin edemeyen bir varlık değil; yönünü tayin etmek zorunda olan bir varlıktır. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir referans aramaya başlar. Önce anne ve babasını merkeze alır. Sonra öğretmenlerini, arkadaşlarını, toplumunu, ideolojilerini, kahramanlarını, serveti, gücü, bilgiyi veya kendi nefsini... Hayat, aslında bu referans arayışının tarihidir. Bir izcinin ormanda yolunu bulabilmesi için toprağı, güneşi, yıldızları, ağaçları ve tabiatın bütün işaretlerini okumayı öğrenmesi gerekir. İzci, yönünü kendi arzusuna göre belirlemez; kendisinden daha güvenilir işaretlere göre belirler. Çünkü bilir ki, referansını kaybeden, yolunu da kaybeder. İnsan da böyledir. Hayatın ormanında yürürken sürekli yön tayin etmek zorundadır. Fakat burada daha derin bir soru ortaya çıkar : Yönümü neye göre belirleyeceğim?!. Yeryüzünde bunun cevabı kolaydır. Kuzey, güney, doğu ve batı vardır. Haritalar vardır. Enlem ve boylam vardır. Bütün b...

İKON, PUT VE SİMÜLAKR

İkon, Put ve Simülakr : Kur'an’ın Tenzih İlkesi Bağlamında Temsilin Fenomenolojisi Özet İnsan, görünmeyeni görünür kılma arzusuyla yaşayan sembolik bir varlıktır. Dil, sanat, din, siyaset ve teknoloji bu arzunun farklı tezahürleridir. Ancak temsil (representation), hakikate açılan bir pencere olabileceği gibi hakikatin yerini alan bir perdeye de dönüşebilir. Bu metin, temsil olgusunu Kur'an’ın tenzih ilkesi çerçevesinde fenomenolojik olarak incelemektedir. İkon, put ve simülakr aynı temsil zincirinin üç farklı ontolojik ve ahlâkî merhalesi olarak ele alınmaktadır. İkon hakikate işaret eder; put işaret ettiği hakikatin yerine geçer; simülakr ise artık ortada bir hakikat bulunmaksızın kendi kendini üretmeye başlayan temsiller dünyasını ifade eder. Çalışmanın temel iddiası şudur : Kur'an’ın şirk eleştirisi yalnızca taş ve tahta putlara yönelik değildir; hakikatin yerine geçen bütün temsil biçimlerine de yöneliktir. Bu nedenle modern çağın dijital kültürü, algoritmaları, yapay ...

TANRI TASAVVURLARI

Tâ-Hâ (10-25) ile ‘İsâ’ya Göre İncil’ Bağlamında Tanrı Tasavvurları Karşılaştırılan iki metin, iki farklı dînî geleneğe ait değildir. Biri vahiydir; diğeri ise Nobel ödüllü romancı José Saramago’nun din üzerine kaleme aldığı edebî ve felsefî bir metindir. Dolayısıyla burada amaç, hangisinin doğru olduğunu tartışmak değil; her iki metnin Tanrı’yı nasıl tasavvur ettiğini anlamaya çalışmaktır. İlk bakışta her iki anlatıda da ortak bir sahne vardır : Bir insan, Tanrı ile doğrudan karşılaşmaktadır. Tâ-Hâ sûresinde Mûsâ, Tûr vadisinde Rabbinin hitabına muhatap olur. Saramago’nun ‘İsâ’ya Göre İncil’ romanında ise İsâ, sisler içindeki bir gölde Tanrı ile konuşur. Fakat benzerlik burada sona erer. Asıl ayrım, Tanrı’nın Zâtının anlatı içinde nasıl konumlandırıldığı noktasında başlar. Kur’an’da Mûsâ ateşi görür; vadide yürür; ağacı fark eder. Bütün bunlar fenomenler dünyasına aittir. Ancak Tanrı, bu fenomenlerden biri değildir. O ne ateştir, ne ağaçtır, ne de görülebilen bir varlıktır. Mûsâ’nın y...

KİM, KİMDİR; KİM, KİMİ DOST EDİNİR?!.

Kim, Kimdir; Kim, Kimi Dost Edinir?!. Kur'an, insanları isimlerine, soylarına, kavimlerine, dillerine veya yaşadıkları coğrafyaya göre değil; hakikat karşısındaki duruşlarına, ahlâklarına ve fiillerine göre değerlendirir. Bir insanın adının Ali, Veli, Hasan, Hans, George veya başka bir şey olması onu tek başına ne Mü’min, ne münafık ne de kâfir yapar. Asıl belirleyici olan; hakikat karşısındaki yönelişi ve bu yönelişin hayatına nasıl yansıdığıdır. İnsanlar birbirlerinin kalplerini bilemezler. Kalplerde olanı yalnız Allah bilir. Fakat insanlar, birbirlerini sözleri ve fiilleriyle tanırlar. Bu sebeple Kur'an’ın kullandığı Mü’min, münafık ve kâfir kavramları, görünür hâle gelen ahlâkî ve varoluşsal yönelişleri ifade eder. A-B Modeline Göre İnsan Bu çalışmada A, mutlak hakikati; Allah’ı, vahyi ve ontolojik gerçekliği ifade eder. B ise insanın yaşadığı tarihî, toplumsal, ekonomik, siyasî ve psikolojik dünyadır. İnsan, B’de yaşar; fakat yönünü ya gerçek A’ya ya da B’de üretilmiş saht...

MUSHAF’TAN KUR’AN’A

Mushaf’ı Açıp Okumaktan Kur’an’ı Okumaya Bir Mushaf’ı açıp okumak ile Kur’an’ı okumak aynı şey değildir. Mushaf, ilâhî hitabın yazıya geçirilmiş maddî taşıyıcısıdır. Ona saygı göstermek gerekir. Fakat Mushaf’a gösterilen saygı, Kur’an’ın hedefi değildir. Çünkü Kur’an, sadece korunmak veya okunmak için değil; insanın ve hayatın yeniden inşâsı için indirilmiştir. Bir metin, yalnızca okunabilir. Kur’an ise, okunduğu ölçüde hayatı konuşturur. İşte bu yüzden Kur’an’ı okumak, sadece kelimeleri seslendirmek veya cümleleri anlamak değildir. Kur’an’ı okumak; Onun ontolojik hakikatini, yaşadığımız psikolojik, ailevî, ekonomik, siyasî ve kültürel gerçekliklerle buluşturabilmektir. Biz Kur’an’ı okurken, Kur’an da içinde yaşadığımız hayatın okunmasına fırsat verir. Yani Onun, bizim korkularımızı, umutlarımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı, değerlerimizi, toplumumuzu, ekonomimizi, siyasetimizi ve çağımızı aydınlatmasına izin vermeliyiz. Bu, Kur’an’a yeni anlamlar yüklemek değildir. Tam tersine...

İMAN, HİDÂYET, AHLÂK, ADÂLET VE ISTIFÂ

İman, Hidâyet, Ahlâk, Adâlet ve Istıfâ :  İlâhî Mesajın İnsanda ve Toplumda Gerçekleşme Süreci İlâhî Mesaj, insandan yalnızca bazı doğruları kabul etmesini istemez. Onun hedefi, insanın bütün varlığını dönüştürmektir. Bu sebeple Kur'an’da iman, salt zihinsel bir tasdik veya dil ile söylenen bir ikrar olarak kalmaz. İman, insanın bütün hayatını harekete geçiren ontolojik bir çekirdektir. Bu çekirdeğin kaynağı hakikattir. İnsan onu kendisi üret(e)mez. Vahiy, hakikatin insana yönelen ilâhî hitabıdır. Episteme, bu hitabın anlaşılmasıdır; fakat anlamak henüz iman etmek değildir. Bilgi, hakikati tanır; iman ise hakikatin insanın varlığında kök salmasıdır. Böylece iman, bilgiye eklenen yeni bir malûmât değil; insanın yönünü değiştiren canlı bir varoluş hâline gelir. İman, tabiatı gereği gelişmek ister. Canlı bir çekirdeğin filizlenmeye yönelmesi gibi, iman da hidâyete yönelir. Hidâyet, doğru yolu bilmekten daha fazlasıdır. O, insanın yönünü hakikate çevirmesi, hayatını bu istikâmette yeni...

LÂ VE İLLÂ FENOMENOLOJİSİ

Lâ ve İllâ Fenomenolojisi İnsan, hayatı boyunca iki kelime arasında yaşar : Lâ ve illâ. Bu iki kelime sadece Arapçanın iki edatı değildir. Bunlar, insanın bütün hayatını belirleyen iki varoluş biçimidir. Çünkü insan, her gün bir şeye “hayır”, bir şeye de “evet” demektedir. Her “hayır”, bir reddediştir. Her “evet”, bir yöneliştir. İnsan ise yöneldiği şeye dönüşür. Bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde ilk öğrendiğimiz hakikat, muhtaçlıktır. • Anamıza muhtacız. • Babamıza muhtacız. • Nefes aldığımız havaya... • İçtiğimiz suya... • Toprağa... • Güneşe... • Bir dile... • Bir topluma... • Sevgiye... • Merhamete... • Bilgiye... Hiçbirimiz hayatımıza “ben yeterim” diyerek başlamayız. Hayat bize önce iftikârı, yani muhtaç olmayı öğretir. Bu utanılacak bir durum değildir. Çünkü muhtaçlık, varlığın kusuru değil; hakikatidir. Fakat zamanla ilginç bir şey olur. Büyüdükçe, başardıkça, kazandıkça, güçlendikçe, muhtaç olduğumuzu unutmaya başlarız. • Ben yaptım. • Ben kazandım. • Ben bilirim. • Ben yö...

DÜNYANIN DÜZENİ

Uluslararası Kuruluşlar Açısından Dünyanın Düzeni : Teşhis, Tedavi ve Güç Ahlâkı Teşhis Bugünkü uluslararası düzen, tek merkezli bir yapı değildir. Hukuk, siyaset, ekonomi ve askerî güç farklı kurumlara dağılmıştır. Bu nedenle küresel sistem, tam anlamıyla bütünleşmiş bir yönetim değil; farklı güç merkezlerinin bir arada bulunduğu karmaşık bir düzendir. 1. Hukuk ve Meşrûiyet Merkezi : United Nations = BM. BM, uluslararası hukukun ve evrensel meşrûiyet iddiasının en önemli kurumsal temsilcisidir. Ancak karar alma mekanizmalarındaki yapısal sorunlar ve özellikle United Nations Security Council = Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin işleyişi, bu meşrûiyetin her zaman etkili bir yaptırıma dönüşmesini engelleyebilmektedir. 2. Askerî Güç Merkezi : North Atlantic Treaty Organization = NATO NATO, dünyanın en güçlü askerî ittifakıdır. Fiilî askerî kapasite, teknoloji, lojistik ve caydırıcılık bakımından küresel güvenlik üzerinde büyük etkiye sahiptir. Ancak bu güç, evrensel değil; üye devle...

VAHYİN MÜDAHALESİ : HÂLDEN İSTİKÂMETE

VAHYİN MÜDAHALESİ : HÂLDEN İSTİKÂMETE Vahiy, boşluğa inmez. Daima belirli bir hâle iner. Çünkü insan, hiçbir zaman yönsüz, yorumsuz ve ilişkisiz yaşamaz. Her çağın, her toplumun ve her insanın bir yönelişi, bir istikâmeti, bir hâli vardır. Vahiy, önce bu hâli muhatap alır. Bu sebeple Vahyin ilk işi, sadece hüküm bildirmek değildir; teşhistir. İnsanlık hangi hâlde yaşamaktadır?!. Varlığı nasıl okumaktadır?!. Neyi mutlaklaştırmış, neyi gözden kaçırmıştır?!. Yönü nereye dönüktür?!.  Vahiy önce bu mevcut fenomenolojik durumu görünür kılar. Fakat teşhis tek başına yeterli değildir. Bunun ardından vahiy, tedavi için epistemik müdahalede bulunur. İnsanın bilgi düzenini, kavramlarını, ölçülerini ve hakikat tasavvurunu yeniden inşa eder. Çünkü yanlış istikâmet, çoğu zaman yanlış bilgi ve yanlış anlamlandırmanın ürünüdür. Bu epistemik müdahalenin amacı ise salt daha fazla bilgi vermek değildir. Asıl hedef, hâlin dönüşmesidir. Bilgi, insanı yeni bir fenomenolojik duruma taşımalıdır. Yani insa...

BİLGİ NE İŞE YARAR?!.

BİLGİ NE İŞE YARAR?!. İnsanlık tarihi boyunca bilgi, çoğu zaman güç, hâkimiyet ve kontrol aracı olarak görüldü. Modern dünyada da bilgi; üretmek, tüketmek, yönetmek ve daha fazla sahip olmak için kullanılan bir sermayeye dönüştü. Oysa asıl soru şudur : Bilgi ne işe yarar?!. Hayatı düzeltmeyen, en azından kolaylaştırmayan bilgi ne işe yarar?!. İnsanın yönelişini değiştirmeyen, hâlini dönüştürmeyen, onu hakikate yaklaştırmayan bilgi hangi problemi çözer?!. İlâhî Bilgi, yani Vahiy, bu soruya bambaşka bir cevap verir. Vahiy, bilgi vermek için değil; hidayet için indirilmiştir. Onun amacı, insanın bulunduğu hâli teşhis etmek, bu hâlin yanlışlarını göstermek ve insanı doğru istikâmete yöneltmektir. Bu sebeple Vahiy, boşluğa değil; daima yaşayan bir hayata iner. Muhatabının hâlini bilir, o hâle hitap eder ve o hâli dönüştürmeyi hedefler. Bu dönüşümün yolu epistemiktir; hedefi ise fenomenolojiktir. Vahiy önce insanın bilgi düzenine müdahale eder; varlığı, kendisini ve Rabbini yeniden doğru anl...

ŞEHÂDET

ŞEHÂDET  I. İKİ ŞÂHİTLİĞİN FARKI İnsan, hayatı boyunca şâhitlik eder. Bir şeye doğru der, bir şeye yanlış der; bir şeyi sever, bir şeyi reddeder. En büyük sözü ise Kelime-i Şehâdet'tir : “ Eşhedü ...” Fakat çoğu zaman şu hakikati gözden kaçırır : O şehâdet etmeden önce de bir Şâhit vardır. O Şâhid, eş-Şehîd olan Allah’tır. İşte bütün mesele, bu iki şâhitliği birbirine karıştırmamakta yatar. Allah’ın Şâhitliği mutlak, ezelî ve kuşatıcıdır. O, yalnızca yaptıklarımızı değil; niyetimizi, yönelişimizi, kalbimizden geçenleri ve henüz dile dökülmemiş düşüncelerimizi de bilir. O’nun Şâhitliği, bizim Onu kabul etmemize bağlı değildir. Mü’min de O’nun huzurundadır; inkâr eden de. Samimi olan da O’nun önündedir; riyakâr olan da. Bu yüzden Allah’ın Şâhitliği ontolojiktir. Varlığının ayrılmaz bir hakikatidir. İnsanın şehâdeti ise bambaşkadır. Biz, “eşhedü...” dediğimizde Allah’a yeni bir bilgi vermeyiz. O’nun bilmediği bir şeyi haber vermeyiz. O’nun Şâhitliğini tamamlamayız. Bilakis, O’nun zat...

A-B İLİŞKİSİ, BİSMİLLAH VE TEVHÎD

A-B İlişkisi, Bismillah ve Tevhîd A, B’yi yaratır ve yaşatır; hayat verir ve hayatta tutar. Bu, bütün insanlar için değişmeyen ontolojik hakikattir. Hiçbir varlık, A’nın sürekli yaratması ve yaşatması olmaksızın bir an bile varlığını sürdüremez. Fakat A’nın B ile ilişkisinin bir de yönelişe bağlı boyutu vardır. Ontolojik rahmet herkesi kuşatır; fakat hidayet, nusret, inşirah ve ilâhî yardım, B’nin yönelişiyle irtibatlı olarak tecellî eder. Bu sebeple A’nın Mü’minle ilişkisi, Mü’mincedir. Çünkü A, el-Mü’min’dir; emniyet veren, güven veren ve verdiği güveni boşa çıkarmayandır. Bu hakikatin ilk kapısı, ilk emirle açılır : “İkra' bismi Rabbikellezî halak.” “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (96/1.) “ Bismillah ”, yalnızca bir işe Allah’ın adıyla başlamak değildir. O, okumanın yönünü belirleyen ilkedir. Eşyayı, olayları ve hayatı Allah’ın gösterdiği istikâmette okumaktır. İnsan bu okumayı korur ve istikâmetini bozmazsa, okuması zamanla Allah’ın hidayeti ve beyanı altında derinleşmeye baş...

TEVHÎDİN İLK NÖBETİ : DİL HASSASİYETİ

DİL HASSASİYETİ : TEVHÎDİN İLK NÖBETİ Hakikatin bozulması çoğu zaman kılıçla başlamaz; kelimeyle başlar. Çünkü dil, yalnızca düşüncenin dışa vurumu değildir; aynı zamanda düşünceyi kuran, bilgiyi biçimlendiren, hakikatin görünüşünü belirleyen ve insanın yönelişini tayin eden epistemik zemindir. İnsan, hakikate doğrudan ulaşmaz; hakikati isimler ve kavramlar aracılığıyla tanır. Bu sebeple epistemolojinin ilk malzemesi kelimelerdir. Kelimeler doğruysa kavramlar doğru kurulur; kavramlar doğru kurulursa bilgi doğru oluşur; bilgi doğru oluşursa fenomen doğru okunur; fenomen doğru okunursa yöneliş A’ya hizalanır; yöneliş doğru olunca ahlâk, hayat ve medeniyet de buna göre şekillenir. Bunun için doğru epistemoloji, doğru kelime ve kavramlarla başlar. Dil bozulunca epistemoloji bozulur. Epistemoloji bozulunca fenomenoloji bozulur. Fenomenoloji bozulunca yöneliş bozulur. Yöneliş bozulunca ahlâk bozulur. Ahlâk bozulunca medeniyet bozulur. İşte bu yüzden bozulma önce dilde başlar. Kur'an'...

PATRON KİM?!.

PATRON KİM?!. Tevhîd Fenomenolojisi Açısından A ve B'nin Mücadelesi İnsanlık tarihinin en temel sorularından biri şudur : Patron kim?!. Bu soru çoğu zaman siyaset, ekonomi veya askerî güç üzerinden sorulur. Oysa bunlar yalnızca görünen katmandır. Asıl soru şudur: İnsanın yöneliş alanında son sözü kim söylüyor?!. Bu soruya cevap verebilmek için önce iki alanı birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi A alanıdır . Yani ontolojik hakikat alanı. İkincisi B alanıdır ve bu alan çook küçüktür . Yani insanın yaşadığı, algıladığı, yorumladığı ve seçim yaptığı fenomenolojik alan. Bu ayrım yapılmadığında, Tevhîd ile şirk aynı düzlemde tartışılmaya başlanır ve mesele içinden çıkılmaz hâle gelir. A’da Patron Bellidir Ontolojide başka ilâh yoktur. Allah'ın karşısında ikinci bir ilâh hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla A’da : • Güç mücadelesi de yoktur. • Panteon da yoktur. • Patronluk yarışı da yoktur. Çünkü hakikat tektir. Tevhîd, A’nın yapısıdır. Bu sebeple “ Lâ ilâhe illAllah ”, Allah’a yen...

ÇAĞIN RUHU (ZEITGEIST)

ÇAĞIN RUHU (ZEITGEIST) Tevhîd Fenomenolojisi Açısından Teşhis, Eleştiri ve Çözüm Her çağın bir ruhu vardır. İnsanlar çoğu zaman bu ruhu kendilerinin ürettiğini zannederler; oysa çoğu kez onlar, çağın ruhu tarafından biçimlendirilirler. İnsanların düşünme tarzları, korkuları, arzuları, başarı anlayışları ve umutları, içinde yaşadıkları çağın görünmez ikliminden bağımsız değildir. Bugünün ruhu, sınırsız büyüme, sınırsız güç ve sınırsız denetim arzusudur. Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla sahip olmak, daha fazla kontrol etmek... Bu yöneliş yalnızca ekonomiyi değil; siyaseti, hukuku, bilimi, teknolojiyi ve kültürü de şekillendirmektedir. Bu çağın en belirgin özelliği, çok fazla bilgi ve teknoloji ama çok az hikmet üretmesidir. Çünkü bilgi tek başına bilinç değildir. Bilinç, hakikatle uyumdur. Hikmet ise, hakikatle uyumlu bilincin hayata dönüşmüş hâlidir. Çok bilgi, bilinç vermeyebilir. Bilgi zihni doldurur; hikmet ise insanın yönünü tayin eder. İnsan, eşyaya hâkim oldukça...