Kayıtlar

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI

SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI Sorumluluk, kendi kendine var olduğunu düşünen bir zihnin kendi içinde ürettiği soyut bir kural veya ahlâkî fantezi değildir. Sorumluluk, insanın varoluş yapısından doğar. Çünkü insan, varlığının kaynağını kendisi belirlememiş; buna karşılık kendisine verilmiş varlığı nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği konusunda tercih yapabilen bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle sorumluluğun ontolojik dayanağı, insanın verilmiş bir varlık oluşunda ve bu verilmişliğin kendisine bir imkân olarak teslim edilmiş bulunmasındadır. İnsan kendi kendisini var etmemiştir; fakat kendisine verilmiş varlığı nasıl yaşayacağı konusunda seçim yapabilir. İşte sorumluluk, tam bu verilmişlik ile özgürlük arasındaki gerilimde ortaya çıkar. İnsan ne bütünüyle belirlenmiş bir varlıktır ne de kendi kendisini yoktan var eden mutlak bir özne. O, kendisine verilmiş imkânlar üzerinde kendisini inşâ eden; fakat bu inşânın hesabını da vermek durumunda olan bir varlıktır. VERİLMİŞ VARL...

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ

SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ  Soru : Menzile Nasıl Ulaşırız?!. Arada aracılar (şefaatçiler, komisyoncular) var mı?!. Âlimlerin, şeyhlerin (mürşidlerin) ve Peygamberlerin (Rasûl ve Nebîlerin) fonksiyonu ne?!. Zümer, 3 = “liyukarribûnâ ilallahi zülfâ” bağlamında konuya açıklık getirir misiniz?!. CEVAP : Evet. Burada kilit mesele, “menzil” ile “vasıta/aracı”yı birbirinden ayırmak. Kur’ân’ın çizdiği çerçevede insanın Allah’a ulaşması için Allah ile insan arasında ontolojik anlamda bir aracı sınıfı yoktur. Fakat insanın Allah’a yönelişinde rehberler, öğreticiler, Elçiler ve örnek şahsiyetler vardır. Bunların fonksiyonu Allah’ın yerine geçmek değil, insanı Allah’a yöneltmektir. 1. Menzil neresidir?!. Menzil bir mekân değil, bir hâl ve istikamet meselesidir. “Allah’a ulaşmak” da Allah’ın bir mekânda bulunup insanın oraya gitmesi değildir. Allah zaten insana şah damarından daha yakındır : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16.) Dolayısıyla problem mesafenin kapatılması değil,...

KÖTÜ VE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

KÖTÜ VE KÖTÜLÜK SORUNU (= TEODİSE MESELESİ) Giriş : Sorunun Kendisi “Kötü nedir” sorusu, ilk bakışta basit görünür; fakat insan düşüncesinin en çetin sorularından biridir. Çünkü kötülük yalnızca ahlâkî bir problem değildir. Aynı zamanda ontolojik, epistemolojik, antropolojik ve teolojik sonuçları vardır. Özellikle şu soru, teodise probleminin merkezinde durur : Eğer Allah mutlak iyi, mutlak kudret sahibi ve mutlak hikmet sahibi ise dünyada kötülük neden vardır?!. Bu soru, aslında birkaç soruyu aynı anda içerir : • Kötülük nedir?!. • Kötülük nereden gelir?!. • Kötülük yaratılmış bir şey midir?!. • Allah kötülüğü ister mi?!. • İnsan kötülükten ne ölçüde sorumludur?!. • Doğal kötülük ile ahlâkî kötülük aynı şey midir?!. • Bir insanın yaptığı kötülük başkalarının sınavı olabilir mi?!. Bu sorulara verilen cevaplar, yalnızca farklı teoriler değil, farklı varlık tasavvurları ortaya çıkarmıştır. Burada temel önerimiz, önermemiz şudur : Kötülük, bizâtihî bir varlık değil; varlığın imtihan için...

NEDEN İMTİHAN VAR?!.

NEDEN İMTİHAN VAR?!. Şâhitlik, Delil ve İlâhî Adâlet “Neden imtihan var” sorusu, aslında teodise/kötülük meselesinin de ötesine geçen temel bir sorudur. Eğer Allah insanı ezelden biliyorsa, insan neden imtihan ediliyor?!. Allah kimin ne yapacağını önceden biliyorsa, neden insanın hayatını yaşamasına, tercih etmesine, iyiyi veya kötüyü fiilen gerçekleştirmesine ihtiyaç var?!. Bu soruların cevabını Allah’ın bilmesi ile insanın yapması arasındaki farkta aramak gerekir. Çünkü Allah insanı bilir; insan ise kendisini fiilleriyle ortaya koyar. İmtihan, Allah’ın bilmediğini öğrenmesi için değildir. İmtihan, insanın kendi hayatına şâhit olması ve hakkında verilecek hükmün apaçık deliller üzerine kurulması içindir. 1. Allah’ın Bilgisi Ezelîdir Allah’ın insan hakkındaki bilgisi zaman içinde oluşmaz. Allah, insanın geçmişini, bugününü ve geleceğini bilir. İnsanın neyi seçeceğini, ne yapacağını, nereye yöneleceğini Allah’ın bilmesi için insanın bunu önce gerçekleştirmesi gerekmez. Dolayısıyla imtih...

SÛRET VE SÎRET

SÛRET VE SÎRET : İNSANIN GÖRÜNÜŞÜ VE HAYAT OLUŞU İnsan, önce sûret olarak görünür; fakat yalnızca sûretiyle bilinmez. Beden, insanın dış görünüşüdür. Yüzü, bedeni, biçimi ve fiziksel varlığı bize onun nasıl göründüğünü gösterir. Fakat onun kim olduğunu bize bedeninden çok, hayatı ve eylemleri gösterir. Bu nedenle insanın iki görünüşünden söz edebiliriz : Sûret: dış görünüş. Sîret: hayatın görünüşü. Sûret, insanın bedende görünmesidir; sîret ise insanın eylemlerinde görünür hâle gelmesidir. 1. VAR OLMAK VE GÖRÜNÜR OLMAK Kur'an'ın A‘râf 11’de kullandığı ifade bu açıdan son derece dikkat çekicidir : خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ “Sizi yarattık, sonra sizi sûretlendirdik.” Buradaki halq ile tasvîr aynı şey değildir. Halaka : var etmek, yaratmak. Savvara : sûret vermek, biçimlendirmek, görünür bir forma kavuşturmak. Bu ayrım bize önemli bir ontolojik ilke verir : Var olmak ile görünür olmak aynı şey değildir. Bir şey var olabilir fakat henüz görünür olmayabilir. Tohum bunun e...

OYUN VE OYALANMA

OYUN VE OYALANMA Parantezden Menzile İnsan oynayan bir varlıktır. Johan Huizinga, 'Homo Ludens' adlı eserinde insanı yalnızca bilen ve yapan bir varlık olarak değil, oynayan bir varlık olarak da ele alır. Ona göre oyun, insan kültürünün kenarında duran önemsiz bir faaliyet değildir; kültürün oluşumunda kurucu bir role sahip temel bir insanî fenomendir. Bu tespit önemlidir. Fakat Kur'an’ın insan tasavvuru, oyuna başka bir soru yöneltir : İnsan oynayabilir; fakat oyun bittiğinde nereye dönecektir?!. Asıl mesele burada başlar. Çünkü oyun ile oyalanma aynı şey değildir. Oyun insanî bir faaliyettir. Lehv ise insanın aslî gayesinden alıkonulmasıdır. Aralarındaki farkı anlayabilmek için önce insanın kim olduğunu hatırlamak gerekir. MÜKELLEF İNSAN Biz çocuklardan söz etmiyoruz. Çocuk oyun oynar; fakat çocuk henüz yetişkin insanın taşıdığı anlamda mükellefiyet ve sorumluluk dünyasının içinde değildir. Buradaki insan ise mükellef insandır. Onun hayatının bir gayesi, sorumlulukları ...

TERCÜME SORUNU

TERCÜME SORUNU Semitik Kök Hafızadan İlâhî Muradın İmkânına : Etimolojik, Filolojik ve Semantik Bir İnceleme Bir Kökün Ontolojisi : R-C-M Tercüme, diller arasında gerçekleşen masum bir sözcük aktarımı değildir. Bir sözün bir dilden başka bir dile taşınması, yalnızca kelimelerin karşılıklarının bulunması demek değildir. Çünkü söz, çıktığı dilin sesini, gramerini, çağrışımlarını, bağlamını, tarihini, kültürünü ve anlam örgüsünü de beraberinde taşır. Bir başka dile geçtiği anda ise bütün bu unsurlar yeni bir dilin imkânları ve sınırları içerisinde yeniden biçimlenir. Bu nedenle tercüme, en temel anlamıyla bir aktarma , fakat aynı zamanda bir dönüştürme eylemidir. Arapça terceme (ترجمة) ve tercümân (ترجمان) kelimelerinin kökeni konusunda klasik ve modern dilbilimde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Kelimenin Aramice -Süryanice targm - hattıyla ilişkisi güçlü bir filolojik ihtimaldir. Daha geride Akadca ragāmu “ses çıkarmak, bağırmak, bildirmek, beyan etmek” fiiliyle ilişki kurulması da ...

İLETİŞİM AHLÂKI

İLETİŞİM AHLÂKI Söz ve Yazı : İçeridekinin Dışarıya Çıkışı İnsan, içinde taşıdığını söz ve davranış olarak dışarıya aktarır. Duygu düşünceye, düşünce söze, söz yazıya, yazı eyleme dönüşebilir. Bu nedenle iletişim, yalnızca bilgi alışverişi değildir. İletişim, insanın iç dünyasının dış dünyaya açılmasıdır. İnsan konuşurken kendisinden bir şey verir. Yazarken kendisinden bir şey bırakır. Söz ve yazı bu anlamda birer eylemdir. Nasıl ki insanın eliyle yaptığı bir eylemin ahlâkî bir değeri varsa, diliyle yaptığı eylemin de vardır. Dolayısıyla “ben sadece söyledim” veya “ben sadece yazdım” diyerek sorumluluktan çıkamayız. Söylemek de yazmak da yapmaktır. Çünkü söz bir şey yapar; yaklaştırır veya uzaklaştırır; onarır veya yaralar; aydınlatır veya örter; ihyâ eder veya öldürür. Söz ve Yazı, İmana da Küfre de Bağlanabilir İman yalnızca insanın zihninde ve kalbinde duran soyut bir kabul değildir. İman, yöneliştir. Yöneliş ise eylem üretir. Bu nedenle iman, insanın sözünde ve yazısında da görünür...