Kayıtlar

İNSAN, MELEK VE SIYÂM

İNSAN, MELEK VE SIYÂM/ORUÇ Muhtaçlık, Mülkiyet ve Ubûdiyet Üzerine İslâm’ın şartlarını hepimiz biliriz. Namaz, oruç, zekât, hacc ve kelime-i şehâdet... Çoğumuz bunları eksiksiz sayabilir, hatta her birinin nasıl yerine getirileceğini de anlatabiliriz. Fakat bilmek ile anlamak, anlamak ile yaşamak aynı şey değildir. Bir ibâdetin nasıl yapılacağını bilmek, onun ne anlama geldiğini bilmek demek değildir. Daha da önemlisi, o ibâdetin hayatımızda neyi değiştirmesi gerektiğini bilmek hiç değildir. Namaz kılıyoruz; fakat namazın bizi gün boyunca hangi istikâmette tutması gerektiğini ne kadar düşünüyoruz?!. Oruç tutuyoruz; fakat orucun bize açlık ve susuzluğun ötesinde ne öğrettiğini biliyor muyuz?!. Zekât veriyoruz; fakat elimizdekinin gerçekten bize ait olup olmadığını, mülkün sahibinin kim olduğunu hayatımızda ne kadar hissediyoruz?!. Hacca gidiyoruz; fakat üzerimizdeki bütün âidiyetleri, statüleri ve üstünlük iddialarını geride bırakıp Allah’ın kulları arasına katılmanın ne demek olduğunu ...

BEŞ KARDEŞ

BEŞ KARDEŞ Beş kardeştiler. Aynı evde doğmuşlardı. Aynı sofraya oturmuş, aynı pencereden dışarı bakmış, aynı yağmurun altında ıslanmışlardı. Babaları onlara sağ elini göstermişti bir gün. “Bakın” demişti, “birbirinizden farklısınız ama bu elin parmakları gibisiniz.” Çocuklardan biri gülmüş : “Ben başparmağım!” Öteki hemen itiraz etmiş : “Ben işaret parmağıyım. Herkes beni takip eder.” Üçüncüsü orta parmağını kaldırmış : “En uzununuz benim.” Dördüncüsü yüzüğüne bakmış. Beşincisi ise küçük parmağına. Hiçbiri o gün, elin asıl gücünün tek bir parmaktan gelmediğini düşünmemiş. Yıllar geçmiş. Beş kardeş büyümüş. İkisi çok çalışmış. İyi okullarda okumuş. Prestijli meslekler edinmiş. Büyük binalarda, büyük masalarda oturmuşlar. İnsanlar onların kartvizitlerine bakıp : “İşte başarı!” demişler. Üçüncüsü bir süre çalışmış, sonra yorulmuş. Dördüncüsü “hayat zaten kısa” diyerek eline geçenleri tüketmeye başlamış. Beşincisi ise başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını kurmaya çalışmış. Birinin a...

MÂİYET = BİRLİKTELİK

MÂİYET = BİRLİKTELİK Birliktelik (mâiyet) deyince ilk akla gelen, insanların aynı yerde, aynı zamanda bulunmasıdır. Oysa yan yana olmak ile beraber olmak aynı şey değildir. Aynı mekânda bulunan iki insan birbirinden bütünüyle kopuk olabilir; buna karşılık aralarında binlerce kilometre bulunan iki insan, aynı düşünceye, aynı değere, aynı ideale ve aynı yöne bağlı oldukları için birbirlerine çok daha yakın olabilirler. Demek ki mâiyet/birliktelik yalnızca mekânsal ve zamansal bir yakınlık değildir. Birlikteliğin niteliğini belirleyen şey, insanlar arasındaki bağın niteliğidir. İnsanlar birbirlerine farklı türden bağlarla bağlanırlar. 1. Fizikî bağ İp, zincir, halat gibi araçlarla kurulan bağ, en somut bağ biçimidir. Burada bağ, iki şeyi birbirine doğrudan bağlar. Ancak bu bağın gücü, aynı zamanda onun niteliğidir: Bir ip bağlayabilir; zincir daha güçlü bağlayabilir. Fakat bu tür bağlarla bağlanmak çoğu zaman özgür bir birliktelik değil, zorunlu bir bağlılık anlamına gelir. İnsan ilişkile...

BM KÜRSÜSÜ

BM KÜRSÜSÜNÜN METAFORİK AĞIRLIĞI Yarın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun genel görüşmeleri başlıyor. Dünyanın dört bir yanından devlet ve hükümet başkanları, insanlığın en büyük meselelerini dünyanın en bilinen kürsülerinden birinden dile getirecek. Peki, ne olacak?!.  Belki de asıl soru budur. Çünkü BM kürsüsü yalnızca devlet başkanlarının konuştuğu bir kürsü değildir. O kürsü, söz ile güç, temsil ile gerçeklik, hukuk ile fiil, eşitlik ile egemenlik arasındaki mesafenin de sahnelendiği bir yerdir. 1. Dilin ve Sözün Müzeleştiği Yer BM kürsüsü, dünya siyasetinde sözün “en yüksek değer” addedildiği, fakat aynı zamanda sözün en hızlı eylemsizleşebildiği sahnelerden biridir. Kürsüye çıkan her lider, çoğu zaman insanlığın ortak vicdanına hitap ediyormuş gibi konuşur. Barıştan, adâletten, insan haklarından, güvenlikten, özgürlükten ve uluslararası hukuktan söz edilir. • Sözler kayda geçer. • Arşivlenir. • Dinlenir. • Alkışlanır. Fakat sonra?!. Sözün gerçek ağırlığı, kürsüden indikten ...

BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK

BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK Bilgiden İmana, İmandan Amele Bilmek Her Şey Midir?! İnsan hakikati önce duyar, sonra anlamaya çalışır. Anlamak için akleder, aklettiği şeyi bilir. Fakat bütün mesele burada bitmez. Çünkü insanın bir şeyi bilmesi, o bilgiyle yaşaması aynı şey değildir. Hatta insan bazen bildiği hakikate rağmen onun gereğini yapmayabilir; daha da ileri giderek bildiği hakikati kendi arzusuna, çıkarına veya bağlılıklarına uygun biçimde değiştirebilir. Kur’an’ın bu konudaki son derece çarpıcı ifadelerinden biri Bakara sûresinin 75. âyetindedir : “... sonra onu, aklettikten sonra, bildikleri hâlde tahrif ederler.” Burada dikkat çekici olan şudur : Aklediyorlar, biliyorlar ama yine de tahrif ediyorlar. = “ ...min be’adi mâ akalûhu ve hüm ye’alemûn .” Bu âyette hem akletme hem bilme var. Demek ki problem her zaman bilgisizlik değildir. Bazen insanın problemi, bildiği hakikatin kendisinde meydana getirmesi gereken değişimin gerçekleşmemesidir. Bilgi zihne ulaşmıştır; fakat kalpte h...

ÖLÜ İNEK, ÖLÜ KALP

ÖLÜ İNEK, ÖLÜ KALP Kur’an’ın Bakara sûresinde anlattığı inek kıssası, ilk bakışta bir cinayetin aydınlatılmasıyla ilgili görünür. Bir insan öldürülmüş, katili bilinmemiş ve insanlar bu konuda birbirleriyle çekişmeye başlamışlardır. Allah ise onlara bir inek kesmelerini emretmiştir. Onlar emri doğrudan yerine getirmek yerine ineğin niteliği hakkında tekrar tekrar soru sormuş, sonunda tarif edilen ineği bulup kesmişlerdir. Ardından Allah şöyle buyurur : “ Bir nefsi öldürmüştünüz ve onun hakkında çekişiyordunuz. Allah ise gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.” (2/72) Sonra ölüye ineğin bir parçasıyla dokunulması ve Allah’ın izniyle ölünün dirilmesi anlatılır : “ İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir; umulur ki akledersiniz.” (2/73) Fakat kıssa burada bitmez. Tam tersine, asıl çarpıcı cümle bundan sonra gelir : “ Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır.. .” (2/74) İşte burada kıssa bambaşka bir derinlik kazanır. ...

KÜRESEL ÇARK

KÜRESEL ÇARK Kart Dünyası, Finansal Okyanus ve Zaruret Miktarı Bugün para yalnızca para değildir. Para; bankalar, kart ağları, ödeme kuruluşları, finansal piyasalar, varlık yönetim şirketleri, teknoloji şirketleri ve veri altyapıları üzerinden dolaşan devasa bir sistemin içinde hareket eder. Bir alışveriş yaptığımızda çoğu zaman yalnızca bir mal veya hizmet satın aldığımızı düşünürüz. Oysa o işlem; satıcıyı, bankayı, ödeme kuruluşunu, kart ağını, veri işleme sistemini ve kimi zaman daha geniş bir finansal ekosistemi harekete geçirir. Dolayısıyla mesele yalnızca “paramı hangi kartla harcıyorum” sorusu değildir. Daha temel soru şudur : “Ben hayatımı sürdürebilmek için bu devasa finansal sisteme ne ölçüde bağımlıyım?” Asıl mesele belki de burada başlıyor. KART DÜNYASI Küresel kartlı ödeme ekonomisinin büyüklüğü trilyonlarca dolarla ifade ediliyor. Örneğin Visa, 2025 mali yılında kendi ağı üzerinden 14,2 trilyon dolarlık ödeme hacmi ve toplam 16,7 trilyon dolarlık işlem hacmi bildirdi. Ayn...

İNEK (= BAKARA)

BAKARA (= İNEK) Kur’an’ın en uzun sûresinin adı. Bu sûreye adını veren inekten söz edeceğim. Kur’an 2/51’de عِجْل I’clden = Buzağıdan, 2/67’de ise بَقَرَة Bakara = sığır/inekten söz eder. Sonra da bu ineğin kesilmesinden = zibhedilmesinden.  Ve “ Musa’nın ardından kavminin ziynetlerinden bir buzağıyı ilâh edinmesinden . (Bknz. 2/51-54) 2/67’de, “ Allah size bir bakara kesmenizi emrediyor .” der. Sonunda da : “ Onu kestiler; fakat bunu yapmaya neredeyse (ve mâ kâdû) yanaşmıyorlardı .” (2/71)  Soru şu : Bu inek = bakara, ilâh edindikleri buzağı mı?!. Buzağı başka, inek başka demeyin. Bugün bize göre başka ama o gün de başka mıydı?!. Klasik tefsirler de bu soruyu sormuş. Kurtubî, “neden, başka bir hayvan değil de bakara” sorusuna, bunun (bakaranın/ineğin) onların taptıkları buzağıyla aynı cinsten olması ve böylece gözlerinde büyüttükleri şeyin değerinin kırılması anlamını veren açıklamayı naklediyor.  Fakat “aynı hayvan” değil, “aynı cinsten” demek daha sağlam mı?!. Burada...