Kayıtlar

İRADE VE İLÂHÎ RAHMET

İRADE VE İLÂHÎ RAHMET 1) Giriş : İrade Probleminin Yeniden Kurulması İrade, klasik tartışmalarda ya mutlak bağımsızlık ya da tam belirlenmişlik arasında tanımlanmıştır. Bu iki uç, insan tecrübesini eksik açıklar. Bu metin, iradeyi üçüncü bir zeminde ele alır : İrade, kendi başına yeterli bir güç değil; ilâhî rahmetle açılan bir yönelme imkânıdır. Bu nedenle mesele “irade var mı?” değil, “irade nasıl mümkün oluyor?” sorusudur. 2) Ontolojik yapı : A ve B’nin Yeniden Tanımı A – Hakikat ve İlâhî Rahmet A, yalnızca bir “ilke” değil, aynı zamanda : • Varoluşu mümkün kılan Kaynak. • Yönelimi açan Rahmet.  • İlişkiyi kurulabilir hâle getiren aşkın gerçekliktir. Bu anlamda A, hem referans hem de imkânı açan rahmettir. B – İnsanî Alan B, insanın içinde bulunduğu : • Kültürel, • Psikolojik, • Epistemik, • Tarihsel katmanların bütünüdür. B, sadece kararın zemini değil, aynı zamanda sınırıdır ama belirleyici değildir. 3) İrade : Bağımsız Güç değil, Açılmış İmkâna Yönelim İrade, bu yapıda bir “ö...

SUÇ DEVREDER Mİ?!.

SUÇ VEYA İLK GÜNAH DEVREDER Mİ?!. Modern hukukun en temel ilkelerinden biri suçun şahsîliği ilkesidir. Suçu kim işlemişse cezayı da o çeker. Hiç kimse, babasının, dedesinin veya çocuğunun işlediği suçtan dolayı cezalandırılamaz. Bu ilke bugün neredeyse bütün hukuk sistemlerinde kabul edilen evrensel bir adalet ilkesidir. Kur'an’a baktığımızda da aynı temel ilkeyi görürüz. Farklı sûrelerde tekrarlanan şu ilke son derece açıktır : “Hiçbir yük taşıyan, başkasının yükünü taşımaz.” (35/18. 17/15. 39/7.) Bu ilke, bireysel sorumluluğun ilâhî adâletin temel esaslarından biri olduğunu gösterir. Peki o hâlde şu soru kaçınılmazdır : Eğer suç devretmiyorsa, Âdem ile Havva’nın hatasının sonuçlarını neden bütün insanlık yaşamaktadır?!. İlk günah gerçekten nesilden nesile aktarılan bir miras mıdır?!. Bu soru, sadece teolojik değil, aynı zamanda ontolojik, epistemolojik ve etik bir sorudur. Kanaatimizce Kur'an’ın ilk kıssası, çoğu zaman zannedildiği gibi “ilk günahın torunlara aktarılmasını” a...

TANRI ALGISI / TASAVVURU VE O’NUN HAYATIMIZA ETKİSİ

Tanrı Algısı / Tasavvuru ve O’nun Hayatımıza Etkisi Epigraf : Zât, Sıfat ve Esmâ üç ayrı varlık düzeyi değil; tek hakikatin epistemik, ontolojik ve fenomenolojik kipidir. 1) Giriş : Yanlış Tasavvurları Engelleyen Çerçeve Tanrı tasavvuru iki temel indirgemeye düşme eğilimindedir : 1. Tanrı’yı salt kavramsal/metafizik bir nesneye indirgemek. 2. Tanrı’yı salt psikolojik/deneyimsel bir his alanına indirgemek. Bu metin, bu iki indirgemeyi aşan bütüncül bir tevhîd okuması olarak tasarlandı. 2) Zât : Mutlak Hakikat Ufku Zât, hiçbir kavramsal içerikle kuşatılamayan mutlak varlıktır. Tanrı :  • Nesne değildir. • Tanımın konusu değildir. • Parçalanamaz. • Varlığın ontolojik zeminidir. Zât “kapalı” değildir; fakat insan idraki açısından doğrudan kuşatılabilir değildir. Zât hakkında bilgi, doğrudan değil Sıfat ve Esmâ üzerinden gerçekleşir. 3) Sıfat : Değişmez Ontolojik Yapı Sıfatlar, sadece Zât’ın “ne olduğunu” değil, aynı zamanda Varlık tarzının zorunlu nitelikleridir. • İlim • Kudret • Haya...

İBÂDET : TEVHÎD ANTROPOLOJİSİ, YÖNELİŞ TEORİSİ VE SOSYOLOJİSİ

İBÂDET : TEVHÎD ANTROPOLOJİSİ, YÖNELİŞ TEORİSİ VE SOSYOLOJİSİ Giriş : İbâdetin Yeniden Tanımlanması Kur’an’da ibâdet, ritüel davranışların toplamı değildir. İbâdet, insanın varoluşsal yöneliş biçimidir. Bu nedenle ibâdet problemi “insan ibâdet ediyor mu?” sorusu değil, “insan kime/neyi merkez alarak yaşıyor?” sorusudur. İbâdet, insanın kaçamayacağı ontolojik bir zorunluluktur. Tevhîd ise bu zorunlu yönelişin doğru istikâmete tahsis edilmesidir. İbâdet sadece Allah’a mı yapılır?!. Hem evet hem hayır. İbâdet etme fiili, insana mahsus evrensel bir yöneliştir; fakat ibâdetin kime yapılacağı belirleyicidir. Kur'an’ın mücadelesi de tam burada başlar. (Bknz. 19/44. 36/60 ve 109/2-5.) İnsan, ibâdetsiz yaşayamaz. Mutlaka bir şeye bağlanır, bir şeyi mutlaklaştırır, bir şeyi hayatının merkezi yapar. Kur'an’ın itirazı, insanın ibâdet etmesine değil; Allah’tan başkasına ibâdet edilmesine yöneliktir. Bu yüzden Kur'an’da sürekli şu çağrı tekrar edilir : “Yalnız Allah’a ibâdet edin.” (1/5....

İHLÂS

İhlâs Nedir?!. İhlâs, kök anlamı itibarıyla bir şeyi yabancı karışımlardan arındırmak, saflaştırmak demektir. Dolayısıyla ihlâs; • Niyetin saflaşması, • Yönelişin saflaşması, • Kulluğun saflaşması, • Hakikatin üzerindeki karışımların temizlenmesi anlamlarını birlikte taşır. Bu yüzden ihlâs sadece “iyi niyet” değildir; tevhîdin insanın iradesinde görünür hâle gelmesidir. “Muhlisîne leHü’d-dîn” Ne Demektir?!. Kur'an’da sık geçen ifade şöyledir : “Muhlisîne lehü’d-dîn.” Kelime kelime : • Muhlisîne = İhlâslı kılanlar, saflaştıranlar • leHû = O’nun için • ed-dîn = dini. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur : Kur'an, “dini ihlâslı yapın” demiyor. Çünkü din zaten Allah’ın dinidir; onun saflaştırılmaya ihtiyacı yoktur. Saflaştırılması gereken insanın dine yönelişidir. Dolayısıyla ifade şu anlama gelir : “ Dini yalnız Allah’a has kılarak O'na kulluk edin .” Yani; • Dini Allah için yaşamak, • Dini başka amaçların aracı yapmamak, • Dini iktidar, • Servet, • Kabile, • Şöhret, • K...

NATO 3.0

NATO 3.0 : Kapitalist Sistemin Koruyucu Kalkanı Soğuk Savaş yıllarında komünizm tehdidine karşı askerî bir savunma paktı olarak doğan NATO (1.0), Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından sınır ötesi kriz yönetimi, terörle mücadele ve küresel güvenlik operasyonlarına yönelen daha geniş kapsamlı bir güvenlik mimarisine (2.0) evrilmiştir. Bu dönemde “Siyasal İslâm” da bir tehditti. Dönemin NATO Genel Sekteteri Willy Claes bunu açıkça ilan etmişti; yıl : 1995. Bugün ise ittifak, tarihindeki en kapsamlı dönüşümlerden birini yaşayarak “NATO 3.0” diye adlandırılabilecek yeni bir döneme girmiş görünmektedir. Bu yeni dönemde NATO’nun temel önceliği yalnızca üye ülkelerin sınırlarını savunmak değildir. Enerji koridorları, deniz ticaret yolları, küresel tedarik zincirleri, siber altyapılar, yapay zekâ sistemleri ve uluslararası finans ağlarının güvenliği de ittifakın güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Bu nedenle NATO 3.0, yalnızca askerî bir ittifak değil; küresel ka...

YARATILIŞ VE EVRİM

Yaratılış ve Evrim Bağlamında Tevhîdin ve Şirkin Epistemolojisi ve Ontolojik Yön Tayini Yaratılış ile evrim tartışması, çoğu zaman biyolojik süreçler üzerinden yürütülmektedir. Oysa asıl mesele, insanın nasıl meydana geldiğinden önce, hakikatin yönünün nereden nereye olduğu meselesidir. Tartışmanın merkezinde ontoloji kadar epistemoloji de vardır. Tevhîd açısından hareket noktası şudur : Hakikat insandan başlamaz; Allah’tan başlar. İnsan, varlığını da bilgisini de kendisi üretmez. Her ikisi de kendisine verilmiştir. Bu nedenle Kur'an’da ilk hareket daima Allah’tan insana doğrudur. • İnsan yaratılmıştır. • Akıl verilmiştir. • Vahiy indirilmiştir. Ve nihâyet, “ Allah, Âdem'e isimlerin tamamını öğretti.” Bu cümle, yalnızca Hz. Âdem kıssasının bir parçası değildir; Kur'an’ın epistemolojisinin temelidir. İsimleri insan üretmez; isimler insana öğretilir. Bilginin yönü açıktır : A → B. Yani Hakikatten insana... Bu yüzden yaratılış perspektifinde Tanrı tasavvuru da insan ürünü de...

FÂTİHÂ’DA YÖNELİM, HAMD VE BİLİNCİN SENKRONU

Fâtihâ’da Yönelim, Hamd ve Bilincin Senkronu İnsan, varoluşu itibarıyla yalnızca bilen bir varlık değil; aynı anda bilen, anlamlandıran ve yönelen bir varlıktır. Bu üç katman - bilgi, anlam ve yön - normal şartlarda birbirini tamamlayarak tek bir istikâmet üretir. Ancak insan tecrübesi, bu üçlü yapının her zaman uyumlu çalışmadığını gösterir. Kriz dediğimiz şey, tam da bu senkronun bozulmasıdır : Bilgi parçalanır, anlam kayar, yön ise referanssız kalır. Bu durumda insan, hareket etmeye devam eder; fakat istikâmet üretemez. Tepki vardır, ama yön yoktur. Bu hâl, klasik tasvirle şaşkınlık; daha teknik bir ifadeyle bilgi – anlam - yön uyumsuzluğudur . İnsan bu durumda yalnızca dünyayı görmez; aynı zamanda onu yanlış okuma, yanlış bağlama ve yanlış fâil atama eğilimine girer. İşte dînî metnin müdahalesi burada başlar : Ontolojik hizalama. Bu hizalamanın temel problemi, güç ile hakikatin karıştırılmasıdır. İnsan toplumu güç üretir; fakat güç, kendiliğinden hakikat üretmez. Güç, hakikatin ye...

FÂTİHÂ’NIN ONTOLOJİK ve TEOLOJİK DERİNLİĞİ

FÂTİHÂ’NIN ONTOLOJİK ve TEOLOJİK DERİNLİĞİ  (Varlık Tasavvurundan Tanrı Tasavvuruna Doğru Bir Okuma) Fâtihâ, yüzeyde bir duâ formu olarak görünür; fakat yapısal olarak bakıldığında, varlık tasavvurundan Tanrı tasavvuruna ve oradan yeniden varlığa dönen kapalı bir anlam döngüsü kurar. Bu döngü lineer değil; iç içe geçmiş iki eksen arasında sürekli çalışan bir gerilim alanıdır : Ontolojik eksen (= varlık) ve teolojik eksen (=Tanrı). Bu nedenle Fâtihâ’yı ne sadece teolojik bir metin ne de sadece ontolojik bir çerçeve olarak okumak yeterlidir. O, bu iki alanın birbirinden ayrılamadığı bir kesişim metafiziği üretir. 1. ONTOLOJİK DERİNLİK : VARLIĞIN KATMANLI KURULUMU Fâtihâ’nın ilk yarısı, varlığı “nötr bir sahne” olarak değil, anlam yüklü bir yapısal bütünlük olarak kurar. Burada kullanılan ilâhî isimler, Tanrı hakkında bilgi vermekten önce, varlığın nasıl örgütlendiğini gösterir. a) “Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” : Varlığın Merkezlenmesi “Âlemler” çokluğu temsil eder; “Rab” ise bu...

TANRI TASAVVURU VE O’NUN HAYATIMIZA ETKİSİ

Tanrı Algısı / Tasavvuru ve O’nun Hayatımıza Etkisi “Zât, Sıfat ve Esmâ üç ayrı varlık düzeyi değil; tek hakikatin epistemik, ontolojik ve fenomenolojik kipidir.” 1) Giriş : Yanlış Tasavvurları Engelleyen Çerçeve Tanrı tasavvuru iki temel indirgemeye düşme eğilimindedir : 1. Tanrı’yı salt kavramsal/metafizik bir nesneye indirgemek. 2. Tanrı’yı salt psikolojik/deneyimsel bir his alanına indirgemek. Bu metin, bu iki indirgemeyi aşan bütüncül bir tevhîd okuması olarak tasarlandı. 2) Zât : Mutlak Hakikat Ufku Zât, hiçbir kavramsal içerikle kuşatılamayan mutlak varlıktır. Tanrı :  • Nesne değildir. • Tanımın konusu değildir. • Parçalanamaz. • Varlığın ontolojik zeminidir. Zât “kapalı” değildir; fakat insan idraki açısından doğrudan kuşatılabilir değildir. Zât hakkında bilgi, doğrudan değil, Sıfat ve Esmâ üzerinden gerçekleşir. 3) Sıfat : Değişmez Ontolojik Yapı Sıfatlar, Zât’ın “ne olduğu” değil, varlık tarzının zorunlu nitelikleridir. • İlim • Kudret • Hayat • İrade, ... Sıfatlar, Zât’...

KUR'AN’A GÖRE İNSANLIK TARİHİ

Kur'an’a Göre İnsanlık Tarihi Ontoloji, Mesânî Yapı ve Tevhîd Merkezli Fenomenolojik Bir Tarih Okuması 1. Giriş : Tarihin Yeniden Kurulumu Klasik tarih anlayışı, insanlık tarihini olayların, güç mücadelelerinin ve ekonomik dönüşümlerin toplamı olarak okur. Bu yaklaşımda tarih dışsal bir akıştır. Bu metin ise daha köklü bir iddia taşır : Tarih, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin mesânî yapı içinde fenomenolojik olarak açılmasıdır. Dolayısıyla tarih, olayların değil; içsel yönelişlerin dış dünyada görünür hâle gelmesidir. 2. Ontolojik Zemin : Hakikat ve Varlık Kur'an’ın tarih okuması ontolojik bir temelle başlar. • Hakikat (A) mutlak ve belirleyicidir. • Varlık, bu hakikate nispetle anlam kazanır. • İnsan, bu ontolojik zeminde “yönelen varlık”tır. Tarih henüz burada başlamaz; çünkü tarih, ancak insanın bu hakikatle ilişki kurmasıyla ortaya çıkar. 3. İnsan : Mesânî Yapı (Takvâ ve Fücur) İnsan tek yönlü değil, çift kutuplu yaratılmıştır. Kur'an buna : “ Fe elhemehâ fücûrahâ ve...

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU

YOL, MENZİL VE HÜKÜM. TEVHİD, ŞİRK VE YÖNELİMİN ZAMANSIZ OKUNUŞU  GİRİŞ : STATÜ, ONTOLOJİ DEĞİL Bu metin bir ontoloji kurmaz ve Hitâb’ı açıklamaz. Hitâb burada mutlak, tükenmez ve karşılaştırılamaz referans (A) olarak kabul edilir. İnsan (B) ise bu referansı zaman içinde değil, zaman üretimi içinde okuyan ve ona göre yönelim geliştiren idrak yapısıdır. Bu metin : • Varlık üretmez. • Yeni tanrı teorisi kurmaz. • Yalnızca B’nin A karşısındaki okuma ve yönelim biçimini çözümler. 1. TEVHÎD VE ŞİRK : ONTOLOJİK DEĞİL, REFERANS YAPISI Fiilî insan vâkıası şudur : İnsan, farklı şeyleri (benlik, güç, para, ideoloji, korku, arzu) mutlak referans gibi işletebilir. Bu durumda : • “İlâh” = bağımsız varlık değil, • “İlâh” = mutlaklık atfedilen bağımlı merkez. Dolayısıyla çoğulluk, varlıkta değil, B’nin ürettiği mutlaklaştırma işlemlerindedir. Şirk, ontolojik bir çoktan tanrıcılık değildir. Şirk, B’nin A dışında herhangi bir şeye mutlaklık yüklemesi ve onu referans merkezi haline getirmesidir. Tev...

MODERNİZM VE DİN : İNSANA İKİ FARKLI BAKIŞ

Modernizm ve Din : İnsana İki Farklı Bakış Fıtrî Vüs’atin Gaspı, Sorumluluğun Tasfiyesi ve İnsanın Kendi Eliyle Kendini Küçültmesi Giriş : Mesele Tanrı Tasavvurundan Önce İnsan Tasavvurudur Modernizm ile din arasındaki çatışma çoğu zaman, Tanrı’ya inanmak ile inanmamak arasındaki bir ihtilaf gibi sunulur. Oysa asıl gerilim daha derindedir. Mesele yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığı değil, insanın ne olduğu, nasıl bir varlık sayılacağı, neye göre değerli kabul edileceği, kime karşı sorumlu olacağı ve hayatının hangi ufuk içinde anlaşılacağı meselesidir. Başka bir ifadeyle, modernizm ile din arasındaki esas ayrım, önce Tanrı tasavvurunda değil, insan tasavvurunda belirginleşir. Din, özellikle tevhîd eksenli aşkınlık düşüncesi, insana “kendini yaratmamış ama rastgele de bırakılmamış”, “fâni ama anlamsız olmayan”, “kul ama değersiz olmayan”, “sorumlu ama sahipsiz olmayan” bir varlık olarak bakar. İnsan burada kendi kendisinin kaynağı olmayan ama tam da bu sebeple kıymeti kendi keyfine bır...

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ

HÂKİMİYET MÜCADELESİ : İÇERİDEKİ SAVAŞIN TARİHE DÖKÜLMÜŞ HÂLİ 1. Hayat, Özünde Bir Hâkimiyet Mücadelesidir Hayatın en temel gerilimlerinden biri, “kim hükmedecek, kim belirleyecek, kim merkez olacak?!.” sorusudur. Bu yüzden hayat, yalnızca bir geçim, üretim, tüketim, iktidar veya kültür alanı değildir; bunların hepsinden önce bir hâkimiyet alanıdır. İnsan, toplum ve tarih; hepsi bir şekilde bu sorunun etrafında biçimlenir. Fakat bu mücadeleyi yalnızca dış dünyada aramak eksik olur. Çünkü dışarıdaki kavga, içerideki kavganın tezahürüdür. İnsanın iç dünyasında bir merkez savaşı vardır : Hakikat mi hâkim olacak, hevâ mı; Hakk’ın hükmü mü belirleyici olacak, nefsin ve arzunun hükmü mü?!. İşte dışarıdaki bütün büyük mücadeleler, en temelde bu iç mücadelenin farklı ölçeklerde görünür hâle gelmesidir. Bu sebeple ırk savaşları, asabiyet kavgaları, sınıf mücadeleleri, toprak ve ekmek savaşları, siyasal iktidar çatışmaları, hanedan çekişmeleri, devletler arası hesaplaşmalar ve bugün şirketler ar...