Kayıtlar

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE

Küllî ve Cüz’î İrade İnsan, seçen bir varlıktır . Hayatı boyunca ihtiyaçları, arzuları, beklentileri, imkânları ve karşılaştığı zorunluluklar arasında tercihler yapmak durumundadır. İnsan, devletin yasaları, toplumun beklentileri, doğanın düzeni ve kendi nefsinin talepleri arasında gidip gelir; sonunda bir tercihte bulunur. Hatta çoğu zaman tercih etmemek bile bir tercihtir. Bu sebeple insanın hayatı, baştan sona bir seçimler/tercihler dizisidir. Her insanın içinde bulunduğu şartlar, sahip olduğu bilgi, tecrübe, imkân ve karşısındaki seçenekler birbirinden farklı olduğundan, her insanın seçimi de kendine özgüdür. Bu anlamda : Her insanın seçimi özeldir; çünkü her insanın karşı karşıya bulunduğu seçim alanı özeldir. Bu aynı zamanda insan olmanın zorluğudur. Çünkü insan yalnızca seçmekle değil, doğruyu seçmekle de karşı karşıyadır. 1. İrade : Seçimin Gücü İrade, en temel anlamıyla seçebilme ve tercihini eyleme dönüştürebilme gücüdür . Fakat irade, kendi başına doğruyu garanti etmez. İnsa...

GÖRÜNME VE OLMA

Görünmenin Eşiğinden Olmanın Şâhitliğine : Namaz, Yüz ve Kalbin Sarsıntısı Namaz, ma’bedin ve seccadenin sınırlarına hapsedilmiş, belirli fiziksel hareketlerin sırasıyla icrasıyla tamamlanıp selamla nihayete eren biçimsel bir ritüel değildir. Eğer ibâdet seccade üzerinde başlayıp orada bitiyorsa, varlığın nesnel ve görünür katmanından öteye geçememiş demektir. Kur’an-ı Kerim’in “ şüphesiz namaz/salât, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45) beyanı, namazın aslî mahiyetinin insan eylemini ve karakterini dönüştüren pratik bir etik zemin olduğunu ilan eder. Bu dönüşümün hayattaki somut karşılığı ise Fetih Sûresi 29. âyette ifadesini bulur : “ Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.” 1. Varlığın Katmanları : Gösteri, Görünme ve Olma İnsan varoluşunu ve eylemlerini üç temel katmanda ele almak mümkündür : 1. Gösteri (Teşhir ve Riyâ / Yurâûn ) : Varlığın en tahrif olmuş seviyesidir. İbâdetin veya eylemin Var Eden’e yahut Öteki ’ne değil; doğrudan “ seyirciye ” sunula...

KADER VE SORUMLULUK

KADER VE SORUMLULUK Verili İmkândan Âhiret Hesabına Kader meselesini yalnızca “Allah gelecekte ne olacağını önceden belirlemiştir” sorusuna indirgediğimizde, insanın iradesi ve sorumluluğu ile kader arasında aşılması güç bir gerilim ortaya çıkar. Oysa meseleye insanın hayat tecrübesinden hareketle baktığımızda daha farklı bir yapı görülebilir : İnsan bir dünyanın içine doğar; o dünyanın bütün şartlarını kendisi belirlemez. Kendisine verilmiş bir takım imkânlarla karşılaşır. Bu imkânlar içinde seçimler yapar. Seçimleri sonuçlar doğurur. Bu sonuçların bir kısmı kendi hayatında kalırken, bir kısmı başkalarının hayatına ve hatta kendisinden sonra gelecek insanların şartlarına intikal eder. Böylece insan yalnızca kaderini yaşayan değil, aynı zamanda kendi seçimleriyle başkalarının karşılaşacağı şartların bir kısmını oluşturan bir varlık hâline gelir. Fakat insan hiçbir zaman bu bütünün hâkimi değildir. Çünkü şartların bütünü hiçbir insanın kontrolünde değildir. Buradan kader ile sorumluluk ...

HANGİ MUHAMMED?!.

HANGİ MUHAMMED?!.  Bugün Müslüman zihni, tarihin en derin algı kırılmalarından birini yaşıyor. Yeryüzüne bir insan olarak gelen; yetimliğiyle, acılarıyla, yorgunluklarıyla, yalnızlığıyla, arayışıyla ve adâlet mücadelesiyle hayatın tam ortasında duran Hz. Muhammed (s.a.v.), bugün iki farklı ve birbirini tamamlayan illüzyonun arasında kaybolmaktadır. Bir yanda Onu insanlığın dışına çıkarıp göklere hapseden bir anlayış; diğer yanda Onu vahyin taşıyıcılığından soyup yalnızca tarihsel bir şahsiyet hâline getiren bir anlayış... Biri Onu ulaşılamaz kılarak örnekliğini elimizden alıyor. Diğeri Onu tarihe gömerek rehberliğini elimizden alıyor. Oysa asıl soru bütün yakıcılığıyla önümüzde duruyor: Biz hangi Muhammed’e inanıyoruz ve hangisinin peşinden gidiyoruz?!. 1. GÖKLERE HAPSETTİĞİMİZ MUHAMMED : İFRATIN İLLÜZYONU İlk sapma, Onu sevmek adına yapılan fakat sonunda Onu hayatın dışına iten ütopikleştirmedir . Hz. Muhammed’i etten, kemikten, acıdan, yorgunluktan, korkudan, kaygıdan ve insanî...

O DOĞDU, YA BİZ?!.

O DOĞDU, YA BİZ?!. Mevlîd... Bir doğumu hatırlıyoruz ve kutluyoruz. Tarihin içine bir Peygamberin gelişini... Bir annenin evlâdını dünyaya getirişini... Bir çocuğun Mekke’de gözlerini açışını... Muhammed milâdî 571’de doğdu.  Bugün, yalnızca Onun doğumunu konuşmakla yetinmeyelim. Onun doğumunun bizdeki karşılığını da konuşalım : O DOĞDU, YA BİZ?!. 1. ÖNCE BİR İNSAN DOĞDU Onun biyolojik doğumunu yok saymıyoruz. Tam tersine, Mevlîdin tarihsel zemini budur. • Bir insan doğdu. • Bir beden doğdu. • Bir çocuk doğdu. • Bir yetim doğdu. İnsan, tarihin belirli bir zamanında, belirli bir toplumun içine doğar fakat insanın dünyaya gelmesiyle hakikate doğması aynı şey değildir. Her insan bedenen doğar ama her insan, hakikate göre yaşayan bir insan olarak doğmaz. Çünkü insan önce bir dünyanın içine doğar : • Bir aileye... • Bir kültüre... • Bir dile... • Bir geleneğe... • Bir ekonomik düzene... • Bir siyasal yapıya... Ve çoğu zaman kendisine hazır olarak verilen bütün bu anlamları hakikat zanne...

KİM, KİMİN KULU?!.

KİM, KİMİN KULU?!. Rabbini Kim Seçiyor?!. İnsan özgür olmak ister. Kendi kararlarını vermek, kendi hayatını kurmak, kendi yolunu çizmek, kimseye boyun eğmemek ister. Bu istek, insanın fıtratında bulunan güçlü bir yöneliştir. Fakat insanın önünde, çoğu zaman fark etmediği bir soru vardır : İnsan gerçekten kulluktan kurtulabilir mi?!.  Daha doğrusu insan kimin kulu olduğunu seçebilir mi?!. Çünkü insan, Allah’ın kulu olmayı reddettiğinde kulluktan kurtulmaz. Sadece kimin kulu olduğunu değiştirmiş olur. İşte asıl mesele budur : KİM, KİMİN KULUDUR?!. 1. KULLUKTAN KURTULMAK MÜMKÜN MÜDÜR?!. İnsan, dünyaya gelirken şu sorular kendisine sorulmaz. • Ne zaman doğmak istersin?!. • Hangi beden ve cinsiyetle doğmak istersin!. • Hangi anne-babayı seçmek istersin?!. • Dünyanın hangi döneminde yaşamak istersin?!. İnsan : • Bedenini kendisi yapmaz. • Nefesini kendisi yaratmaz. • Kalbinin çalışmasını kendisi başlatmaz. • Uykuya muhtaç oluşunu kendisi belirlemez. • Yaşlanmayı durduramaz. • Ölümü engel...

TESLİMİYETİN İKİ TÜRÜ : ZORUNLU TESLİMİYET VE GÖNÜLLÜ TESLİMİYET

TESLİMİYETİN İKİ TÜRÜ : ZORUNLU VE GÖNÜLLÜ TESLİMİYET İnsan, kendisini özgür zanneder. Gün boyunca yürür, çalışır, düşünür, karar verir, üretir, tüketir, konuşur, mücadele eder; kendisi ve dünya üzerinde tasarrufta bulunur. “Ben yaptım”, “ben karar verdim”, “ben başardım”, “ben kontrol ediyorum” der. Fakat gece olur. Ve insan, bütün bu iddialarını bir süreliğine bırakıp uyur. İster istemez. İşte uyku, insanın her gece yaşadığı fakat çoğu zaman fark etmediği büyük hakikattir: İnsan, kendisini bile sürekli elinde tutamaz . Gündüz dünyaya hükmetmeye çalışan insan, gece kendi bedenine hükmedemez. Gözlerini açık tutmak istese de tutamaz; zihnini çalıştırmak istese de çalıştıramaz; kendisini uyanık tutmak istese de sonsuza kadar direnemez. Sonunda bırakır. Fakat bu bırakış, sıradan bir dinlenme değildir. Kur’an’ın diliyle Allah, nefisleri ölüm sırasında teveffî ettiği gibi, ölmeyen nefisleri de uykularında teveffî eder : “ Allah, nefisleri ölümleri sırasında alır; ölmeyenleri de uykularında....

AHLÂK VE ADÂLET

GÜÇLÜNÜN VE GÜÇSÜZÜN İKİ SİLAHI : AHLÂK VE ADÂLET İnsan ilişkilerinde güç ile ahlâk, güç ile adâlet arasındaki ilişki çoğu zaman tersinden kurulmuştur. Ahlâk zayıfların, adâlet güçlülerin silahı gibi görülür. Güçsüz, güçlü karşısında korunmak için ahlâka ve adâlete başvurur; güçlü ise düzeni korumak ve kendi iktidarını meşrulaştırmak için adâletten söz eder. Fakat bu yaklaşım, önemli bir gerçeği gözden kaçırır : Ahlâk da adâlet de gücün değil, gücün kullanımının ölçüsüdür. Bunlardan birini güçsüzün, diğerini güçlünün tekeline vermek, sonunda her ikisini de güç ilişkilerinin aracına dönüştürür. Asıl mesele, kimin güçlü veya güçsüz olduğu değil; güç karşısında insanın ne yaptığıdır. Güç ve Güçsüzlük : Birer Ahlâk Ölçüsü Değil, Birer Hâl Güçlü olmak ahlâklı olmak değildir; güçsüz olmak da ahlâklı olmak değildir. Güç, insanın başkaları üzerinde etkide bulunabilme, imkânlara ulaşabilme ve sonuç doğurabilme kapasitesidir. Güçsüzlük ise bu kapasitenin sınırlı olmasıdır. Her ikisi de öncelikl...

İYYÂKE

İYYÂKE NE’BUDU VE İYYÂKE NESTE’ÎN Kulluğun ve İstinâdın Tahsisi Fâtiha’nın beşinci âyetini her gün namazlarımızda 40 kez okuyoruz : إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ = İyyâke ne‘budu ve iyyâke neste‘în. = “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım isteriz.” (1/5.) Bu, sıradan bir duâ cümlesi değildir. Bu cümle, insanın kime ait olduğunu, kime yöneldiğini, kime güvendiğini ve varoluşunu kimin üzerine kurduğunu ilan eden bir tevhîd beyannamesidir. Üstelik âyetin iki tarafında da aynı kelime vardır : İyyâke... İyyâke... Yani kulluğumuzu da Sana; yardım talebimizi ve nihâî istinâdımızı da Sana tahsis ediyoruz. Fakat bu tahsis, insanın dünyadaki bütün ilişkilerini, bütün sebepleri ve bütün insanî yardımlaşmayı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Kur'an bize hem sebebe sarılmayı hem de sebebi mutlaklaştırmamayı öğretir. Asıl mesele tam da buradadır. 1. İYYÂKE : TAHSİS “Tahsis”, bir şeyi başkasına değil, belirli bir kimseye mahsus kılmak, onu ona ayırmak demektir. Bir evi birine...