Kayıtlar

ÂLEMİN EZELÎLİĞİ VE EBEDÎLİĞİ MESELESİ

ÂLEMİN EZELÎLİĞİ VE EBEDÎLİĞİ MESELESİ Yaratılmışlık, Zaman ve El-Bâkî Olan’ın Mutlaklığı Üzerine 1. Mesele yalnızca âlemin ne zaman başladığı değildir Âlemin ezelî olup olmadığı meselesi, ilk bakışta felsefenin zaman ve varlık üzerine yürüttüğü teorik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa meselenin merkezinde, Allah tasavvurumuz vardır. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınırı nerede çizdiğimiz, ezelîlik ve ebedîlik kavramlarını nasıl anladığımızla doğrudan ilişkilidir. Bir varlık ezelî midir?!. Ebedî midir?!. Yaratılmış olduğu hâlde ezelî olabilir mi?!. Ezelî olmayan bir varlık ebedî olabilir mi?!. Allah bir varlığa ebediyet verirse bu, o varlığın kendiliğinden ebedî olduğu anlamına mı gelir?!. Bu soruların cevapları birbirine karıştırıldığında, yaratılmış olanla Yaratıcı arasındaki ontolojik ayrım da bulanıklaşır. Önce temel kavramları birbirinden ayıralım. Ezelîlik , başlangıcı olmamayı; ebedîlik , sonu olmamayı ifade eder. Ancak bu iki kavramın yalnızca zaman bakımından kullanılması...

ZAMANIN DA BİR ECELİ VAR

ZAMANIN DA BİR ECELİ VAR! Sâat, Dehr ve Yaratılmışlığın Sınırı 1. SÂAT YOLDA MI?! Kur’an’da iki ifade, zaman ve kıyamet hakkındaki alışılmış tasavvurumuzu sorgulamamıza vesile olabilir. Hicr 85’te : “İnne-s sâate leâtiyetün.” = “Şüphesiz sâat gelmektedir.” Nahl 1’de ise : “Etâ emrullah.” = “Allah’ın emri geldi.” denir. Muhammed Hamidullah’ın bu ifadeleri “sâat yolda” ve “emir yolda” biçiminde çevirmesi, dikkatimizi yaklaşma fikrine çekiyor. Bu, kelimelerin tek mümkün sözlük karşılığı olmasa da üzerinde düşünmeye değer bir yorumdur. Pekiî, kıyamet bize mi yaklaşıyor, biz mi kıyamete yaklaşıyoruz; yoksa her ikisi de içinde bulunduğumuz yaratılmış düzenin bir sona doğru ilerlemesiyle mi ilgilidir?!. Bu soruyu sormak, kıyameti yalnızca gelecekte, mevcut zaman çizgisi üzerinde gerçekleşecek büyük bir olay olarak tasavvur etmekten farklıdır. Belki de asıl soru şudur : Sâat, zamanın içinde gerçekleşecek son olay mıdır; yoksa alıştığımız zaman düzeninin de sonunu içeren bir eşik midir?!. Bu, h...

RÂBITA : BAĞDAN İHLÂSA

RÂBITA : BAĞDAN İHLÂSA Allah’a yöneliş, kulluk ve insanın iç bütünlüğü İnsan neye tutunur?. Neye dayanır?!. Kimden yardım ister?!. Bir yolda yürürken dikkatini yola mı, yolun kendisine ulaştıracağı hedefe mi yöneltir?!. Ve en önemlisi : Allah’a yöneliş, insanın hayatında nasıl bir gerçekliğe dönüşür?!. Bu sorular bizi tek tek dînî kavramların ötesine, kavramlar arasındaki ilişkiye götürüyor. Çünkü insanın Allah’la ilişkisi yalnızca bir ibâdetten, bir duâdan, bir sığınma talebinden veya bir bağlılık ifadesinden ibaret değildir. Bunlar birbirinden kopuk hareketler değil, aynı kulluk hayatının farklı boyutlarıdır. Bu yazıda peşine düştüğümüz kavram RÂBITA. Fakat burada kastımız, öncelikle kelimenin sonradan kazandığı özel tasavvufî uygulama anlamı değil; bağ, irtibat, pekişme ve süreklilik düşüncesidir. Kur’an’da râbıta ismi doğrudan geçmez; aynı kökten gelen fiiller ve ribât kelimesi geçer. Âl-i İmrân 200’deki ve râbitû da bu kök ailesindendir. Dolayısıyla araştırmamızın başlangıç noktas...

VARLIĞIN AMACI KULLUK

VARLIĞIN AMACI : KULLUK İnsan, yalnızca yaşamak için değil, anlamlı yaşamak için de vardır. İNSAN NE İÇİN YAŞIYOR?! İnsan, sadece karın doyurmak için mi var?!. İyi bir evin veya arabanın taksitlerini ödemek için mi yaşıyor?!. Daha iyi giyinmek, daha iyi beslenmek, daha rahat bir hayat sürmek için mi bütün ömrünü tüketiyor?!. Sabah kalkıp işe gitmek, para kazanmak, faturaları ödemek, borçları kapatmak, ihtiyaçları karşılamak ve ertesi güne yeniden aynı telaşla başlamak… Pekiî, bütün bunların arasında insan ne zaman yaşayacak?!. Bazen insan, hayatını kazanmak için ömrünü harcıyor; ömrünü harcayarak kazandığı hayatı yaşamaya ise fırsat bulamıyor! Üstelik herkes çalıştığının karşılığını alabilmiş de değil. Kimi bütün gün çalıştığı hâlde geçinemiyor, kimi çalışacak iş bulamıyor, kimi de ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde insanca yaşayabileceği koşullara ulaşamıyor. İşte burada yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı düzenin de sorgulanması gerekiyor. İnsanın önündeki imkânları, ücretleri, eği...

MODERN KARUNLAŞMA = KÖRLEŞME

MODERN KARUNLAŞMA = KÖRLEŞME Emeğini Görmek, Nimeti ve Vefâyı Unutmak Modern insanın kendisiyle ilgili kurduğu en güçlü cümlelerden biri şudur : “Ben okudum, ben çalıştım, ben çabaladım; bütün bunları kendi emeğimle kazandım!.” İlk bakışta bu cümlede yanlış bir şey yoktur. İnsan gerçekten okumuş, çalışmış, yorulmuş, risk almış ve emek vermiş olabilir. Gayretinin karşılığını elde etmiş de olabilir. Kur’an'ın insanı sorumluluk sahibi bir özne olarak ele alan yaklaşımı karşısında, insanın emeğini ve iradesini inkâr etmenin de bir anlamı yoktur. Öyleyse sorun nerede?!. Sorun, insanın çalıştığını söylemesinde değil; çalışmasını mümkün kılan şartları görmezden gelmesinde, emeğinin kaynağını kendisinden bilmesinde ve kazandıklarını kendi üstünlüğünün delili saymasındadır. İşte modern Karunlaşma, tam da burada başlar. Karunlaşma yalnızca servet sahibi olmak değildir. İnsanın sahip olduklarından hareketle kendisini bağımsız bir kaynak, başkalarından üstün bir varlık ve giderek hesap vermek ...

ÖZÜNÜ KAYBEDEN ÇAĞ

ÖZÜNÜ KAYBEDEN ÇAĞ : BALON PARADAN KÖPÜK İNSANA Modern dünya, insanlık tarihinin fiziksel olarak en büyük, hacimsel olarak en ihtişamlı ama içerik olarak en boş medeniyetini inşâ etti. Bu sistemin çalışma prensibini anlamak için fırındaki madenin saflaşma serüvenini anlatan Ra’d 17 ile niteliğin nicelik karşısındaki gücünü ortaya koyan Enfâl 65-66’yı yan yana koymak gerekir. Her iki âyet de bize aynı sarsıcı hakikati gösterir: Dışarıdan devâsâ görünen kabartılar, gerçek gücün ve değerin ölçüsü değildir; asıl olan iç yoğunluk, saflık, derinlik ve dayanıklılıktır. Ancak bugünün küresel çarkı, fırının dibindeki o az yer kaplayan saf madeni gözden düşürüp fırının üstünü kaplayan değersiz cürufu ve köpüğü “başarı” diye kutsayan bir illüzyon üzerine kuruludur. Bu illüzyonun ilk ve en somut ayağı finans dünyasında karşımıza çıkar. Bugün küresel ekonomi, üretimden ve reel değerlerden kopabilen, kredi genişlemesi, borçlanma ve spekülasyonla büyüyen devâsâ finansal hacimlerle yürütülmektedir. Dü...

RAHMÂN’IN KULLARI

RAHMÂN’IN KULLARI Kim bunlar?!. Nasıl yaşarlar?!. Bizi nasıl okurlar?!. Bir insanı Allah’ın kulu yapan şey nedir?!. Taşıdığı kimlik mi, söylediği söz mü, inandığını beyan etmesi mi; yoksa bütün bunların hayatındaki karşılığı mı?!. Furkân sûresinin 63. âyetinden itibaren başlayan ve 77. âyete kadar devam eden pasaj, bizi bu sorularla yüzleştiriyor. Kur’an, burada belirli bir topluluğun adını saymaktan ziyade, ibâdü-r Rahmân yani Rahmân’ın kulları diye andığı insanların niteliklerini sıralıyor. Dikkat çekici olan şu : Bu insanlar, kendilerini nasıl adlandırdıklarıyla değil, nasıl yaşadıklarıyla anlatılıyor. Allah’la ilişkileri kadar insanlarla ilişkileri, ibâdetleri kadar ahlâkları, hatalardan uzak durmaları kadar hatalarından dönebilmeleri de bu anlatının içinde yer alıyor. Öyleyse soruyu yeniden soralım : Kimdir bu Rahmân’ın kulları?!. YERYÜZÜNDE NASIL YÜRÜRLER?!. Pasaj, onların yeryüzünde tevazû ile yürüdüklerini ve cahiller kendilerine sataştığında selâm diyerek karşılık verdiklerini...