Kayıtlar

YAŞAMIN ANLAMI VE AMACI

Yaşamın Anlamı ve Amacı Anlam ve amaç arasında temel bir ayrım yapılabilir : Anlam, epistemik bir düzeydedir; yani teorik, nazarî ve zihnî bir kavrayıştır. Amaç, etik bir düzeydedir; yani pratik, amelî ve yönelimsel bir gerçekleştirmedir. Bu çerçevede hayatın anlamı, tek tek şeylerin (tekillerin) toplamda (tümelde) ne olduğunun bilinmesiyle ilgilidir. Hayatın amacı ise bu bütünlüğün tek bir gayeye/maksada yönlendirilmesiyle ilgilidir. Burada önemli olan nokta şudur : Anlam, var olanı tanımlar; amaç ise var olanı yönlendirir. Bilgi ve Amel İlişkisi : Doktorluk Örneği Bir insanın doktor olması için tıp eğitimi alması gerekir. Bu süreç bilgiye dayanır; yani öğrenim, teorik ve pratik bir bilgi edinimidir. Eğitim tamamlandığında kişi diploma alır. Ancak yalnızca diploma sahibi olmak, doktorluk fiilini gerçekleştirmek değildir. Eğer bir kişi doktor olup hasta tedavi etmezse, sahip olduğu bilgi ve diploma, kendi teleolojik bağlamından kopmuş olur. Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur : Tı...

ÂYET OKUMA

ÂYET OKUMA Kur'an’ın ilk emri olan “İkra’!” (Oku); bu, sadece harfleri çözmek veya bilgi edinmek değildir. Çünkü emir tek başına “İkra’!” değildir : “İkra’ bismi Rabbikellezî halak. = Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (96/1.) Burada Kur'an insana yalnızca bir Metin değil, bir okuma biçimi öğretir. Mesele sadece okumak değil; neyin, nasıl ve hangi nispet içinde okunacağıdır. İnsan da bir âyettir. Hatta insana en yakın âyet, yine insanın kendisidir. İnsan kendi yaratılışına baktığında bir nutfeden yaratıldığını görür. Fakat aynı insan, bu başlangıcı unuttuğunda kendisini olduğundan büyük görmeye başlar : “İnsanı nutfeden yarattı; bir de bakarsın apaçık bir hasım oluvermiş.” (16/4.) “İnsan, apaçık bir hasım kesiliverdi.” (36/77.) Demek ki problem âyetin yokluğu değildir. İnsan, kendi varlığında duran en yakın âyeti bile yanlış okuyabilmektedir. Asıl mesele, okuma problemidir. Modern insanın krizi, âyetlerin kaybolması değil, âyet okuma krizidir. İnsan : Nutfeyi görür ama aczi görmez. ...

ŞEHİR HAYATI

Şehir Hayatı. Modern İnsanın Körlüğü : Epifenomenler Çağında Âyeti Kaybetmek ve Yeniden Bulmak Kur'ân’ın körlük, sağırlık ve kalbin fıkıhsızlığı hakkında söyledikleri, biyolojik bir eksikliği değil, varoluşsal bir sapmayı anlatır : “Gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar; kalpleri vardır, onunla fıkhetmezler...” (7/179) • Bu insanlar kör değildir; çünkü bakarlar. • Sağır değildirler; çünkü işitirler. • Dilsiz değildirler; çünkü konuşurlar. • Sorun gözde, kulakta veya dilde değildir. • Sorun, bunların hakikate açılan yönünün kapanmış olmasıdır. İnsan, gözle fenomeni görür, kulakla fenomeni işitir; fakat fenomeni âyete dönüştüren kalptir. Kalp bu vazifesini yerine getirmediğinde görülen şey sadece görüntü, duyulan şey sadece ses olarak kalır. Görüntü şâhitliğe, ses tezekküre, bilgi hikmete dönüşemez. Bu sebeple Kur'ân’ın anlattığı körlük, görüntü eksikliği değil; anlam eksikliğidir. Sağırlık, ses eksikliği değil; hakikate kapalılıktır. Fıkıhsızlık ise bilgi eksikl...

DİKOTOMİLERİ NASIL ANLAMAYIZ?!.

Dikotomileri Nasıl Anlamayız?!. Dikotomi, çoğu zaman bir bütünün iki parçaya bölünmesi gibi görünse de, bu görünüş yanıltıcıdır. İyi-kötü, doğru-yanlış, zâhir-bâtın gibi ayrımlar, hakikatin kendisinde bulunan gerçek bölünmeler değil; bilginin işleyişinde ortaya çıkan kavramsal ayrımlardır. Bu yüzden dikotomileri, varlığın yapısına ait mutlak kesikler gibi değil, idrakimizin sınırlılığı içinde oluşan ayırt etme biçimleri olarak anlamak gerekir. Varlık düzeyinde hakikat tektir. Tevhîd, sadece teolojik bir ilke değil, ontolojik bir zemindir. O’nda çokluk yoktur, parçalanma yoktur, Zât-Sıfat ayrımı yoktur. Zâhir ve Bâtın da O’nda iki ayrı gerçeklik değil, aynı hakikatin farklı nispetleridir. Bu nedenle dikotomiler, hakikatin içinde değil, hakikate yönelen idrak içinde (bizde) ortaya çıkar. İnsan bilgisi, doğası gereği analiz ederek çalışır. Analiz ise zorunlu olarak ayırmayı içerir. Birliği doğrudan kavramak yerine, onu parçalı göstergeler üzerinden düşünürüz. Bu nedenle zâhir-bâtın, kabuk...

A-B MODELİ OKUMASI

A-B Modeli Okuması A ve B’nin Alanları A : • Mutlak Hakikat, • Mutlak Ontoloji, • Tevhîd alanıdır. • A’da parçalanma yoktur. • A’da çelişki yoktur. • A’da dağınıklık yoktur. • A, Samed’dir. Çünkü A, hakikatin kendisidir. Bu nedenle A hakkında konuşurken epistemolojiden değil, ontolojiden söz ediyoruz. Tam da bu yüzden A, B tarafından kuşatılamaz. B : B ise insanın alanıdır. Burada : • Algı vardır, • Yorum vardır, • Bilgi vardır, • Tercih vardır, • Ahlâk vardır. Yani B’nin temel alanları, epistemoloji ve etiktir. İnsan burada : • Öğrenir, • Anlar, • Yorumlar, • Karar verir, • Sorumluluk yüklenir. İmtihan da burada gerçekleşir. B’nin Dağınıklığı Önemli olan nokta şu : B kendi başına bırakıldığında dağılmaya meyillidir. Çünkü : • Bilgiler çoğalır, • Bakış açıları çoğalır, • Arzular çoğalır, • Menfaatler çoğalır, • Değer sistemleri çoğalır. Sonuçta epistemoloji de etik de parçalanır. Bugün modern dünyanın yaşadığı krizlerden biri, tam da budur. • Bilgi çoktur ama hikmet azdır. • Seçenek ço...

KENDİNİ BİLME MESELESİ

Kendini Bilme Meselesi İlk Düğüm “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözü ilk bakışta câzip görünür. Ancak bu söz üzerinde düşünmeye başladığımızda ciddî bir soru ortaya çıkar : Bilen ile bilinen aynı şey olabilir mi?!. Çünkü burada hem özne hem nesne ‘kendim’ gibi görünmektedir. Eğer bu ilişki kontrolsüz biçimde genelleştirilirse şu zincir kurulabilir : Kendimi biliyorum; öyleyse bilen ile bilinen aynıdır. O hâlde bilmek, özdeşliktir. Burada, bilen ile bilinen arasındaki ayrım kalkar. Bu durumda sadece insanın kendisiyle ilişkisi değil, insanın eşya ile ilişkisi de problemli hâle gelir. Ben ağacı biliyorsam ağaç ben mi olur?!. Ben taşı biliyorsam taş ben mi olur?!. Hayır. Çünkü bilgi ile varlık aynı şey değildir. Bir şeyi bilmek, o şey olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla ilk düzeltme şudur : Bilmek ile olmak arasında zorunlu bir özdeşlik ilişkisi yoktur. İnsanın bilgisi ontolojik özdeşlik üretmez. Fakat Allah Hakkında Mesele Değişir Burada yeni bir soru ortaya çıkar : İnsan için bilmek ile ...

ÂYET VE TECELLÎ DİLİ

Âyet ve Tecellî Dili : Etik, Epistemik ve Ontolojik Okuma Giriş : Bir Kavramın Merkeze Yerleşmesi Ne Değiştirir?!. Bir düşünce sisteminde hangi kavramın merkeze alındığı, sadece dili değil, hakikat tasavvurunu da belirler. Kur'an’ın kâinatı okumak için kullandığı temel kavramlardan biri âyettir. Buna karşılık İslâm düşüncesinin bazı tasavvufî ve irfanî yorumlarında tecellî kavramı giderek merkezî bir konuma yükselmiştir. Bu iki kavram aynı şeyi söylemez. Aralarındaki fark sadece terminolojik değil; epistemolojik, ontolojik ve etik sonuçlar doğuran bir farktır. Bu sebeple şu soruyu sormak gerekir : Kur'an, kâinatı öncelikle “tecellî” olarak mı, yoksa “âyet” olarak mı okumaya davet etmektedir?!. 1. Kur'an’ın Merkezî Kavramı : Âyet Kur'an’ın en yaygın ve kurucu kavramlarından biri âyettir. • Gökler âyettir. • Yer âyettir. • İnsan âyettir. • Tarih âyettir. • Vahiy âyettir. • Kur'an’ın kendi cümleleri de âyettir. Âyet, işaret demektir. İşaret ise kendisine değil, kendisi...

HESAPSIZLIĞIN ASÂLETİ : BÜLH

Hesapsızlığın Asâleti : Bülh, Epistemik ve Ruhsal Bir Model 1. Modern Bilinç Rejimi : Araçsal Akıl ve Hesap Üretimi Modern insanın temel zihinsel rejimi “hesapçı bilinçtir”. Bu rejim varlığı üç temel operasyona indirger : • Ölçmek (Nicelikselleştirme) • Tahmin etmek (Geleceği mülkleştirme) • Optimize etmek (Fayda maksimizasyonu) Bu çerçevede insan, artık sadece yaşayan bir varlık değil; sürekli kendini ve çevresini hesaplayan bir sistemdir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomi ve teknoloji alanında değil, doğrudan ahlâk ve din alanında da belirleyicidir. Böylece dînî hayat bile piyasa mantığına tercüme edilir : • Sevap : Kazanç / kâr. • Günah : Maliyet / zarar. • İbâdet : Sermaye / yatırım. • Âhiret : Getiri alanı / va’de. Bu, dinin özünden ziyade, modern bilincin çalışma biçiminin ürettiği bir epistemik deformasyondur. 2. Kavramsal Düğüm : Bülh Nedir?!. Klasik dilde “bülh / ebleh” kelimesi çoğu zaman “akılsızlık veya ahmaklık” olarak anlaşılmıştır. Ancak bu indirgemeci okuma, kelimenin işaret ...

İDEAL DEVLET

İDEAL DEVLET : MODELLER, GÜÇ VE MEŞRÛİYET İdeal devlet arayışı, temelde dünyevi gücü ve egemenliği elinde tutan insanın hırslarını, zulmetmesini engelleyecek şekilde nasıl dizginleriz? sorusuna verilen cevaplardan ibarettir. Gücün kaynağına, denetim mekanizmasına ve aşkınlık boyutuna göre devlet modellerini şöyle sıralayabiliriz : 1. Dînî / Teokratik Devlet Modeli (İdeal Vizyon ve Pratik Kırılma) Teorik Temel : Güç ve meşrûiyet, kimseden çıkarı olmayan, mutlak adil Tanrı’ya aittir. Sistem; adâlet, liyakat ve aklı esas alır. Yönetici, aşkın bir güce karşı vicdanî sorumluluk taşır. Şûrâ (danışma) ve azil (görevden alma) mekanizmalarıyla devlet denetlenir. (Örn : Hz. Ömer’in "Beni kılıçla düzeltin" ilkesi). Tarihsel Kırılma : Güç, doğru kullanılmadığında, fâni yöneticiler bu kutsal alanı kendi hırslarına alet eder. Din, evrensel ahlâk özünü kaybederek Emevî ve Abbasî örneklerinde olduğu gibi kabile/saray ideolojisine ve baskı aracına dönüşür. 2. Maskelerin Arkasını Gören Güce İn...

BAĞ/RABITA - ŞE’N - ZAMAN - İDRAK HARİTASI

BAĞ/RABITA - ŞE’N - ZAMAN - İDRAK HARİTASI 1. A (Hakikat) A, zaman ve mekândan münezzeh olan mutlak hakikattir. Değişmez, fakat sürekli tecelli eden bir varlık düzeyidir. 2. Şe’n Şe’n, hakikatin her an yeni bir açılım hâlinde görünmesidir. Varlık durağan değil, sürekli fiil ve oluş hâlindedir. 3. Rabıta (Bağ) Rabıta, varlığın kopmaz ontolojik bağlantı yapısıdır. Parçalar değil, parçalar arasındaki süreklilik hakikattir. 4. Şeddenâ Esrahüm Bu ifade, insanın varlık bağının sağlam ve kopmaz bir düzen içinde kurulduğunu ifade eder. Sistem dağınık değil, temelden tutarlıdır. 5. B (İdrak Dünyası) B, insanın hakikati algıladığı zaman ve mekânlı bilinç alanıdır. Zaman ve mekân burada idrak kesitleri olarak ortaya çıkar. 6. Zaman Zaman, hakikatin kendisi değil, idrak tarafından bölümlenen akış biçimidir. Dün, bugün ve yarın bu akışın zihinsel kesitleridir. 7. Mekân Mekân, hakikatin yön ve konum olarak idrak edilme biçimidir. Ayrı varlıklar değil, tek bağın farklı görünüm noktalarıdır. 8 . Vahi...

GÖZ, KULAK, AKIL VE KALP

GÖZ, KULAK, AKIL VE KALP : Fıtrat Merkezli Bir Okuma Temel ilke : İdrak Bir Katmanlar Toplamı değil, İşleyiş Bütünüdür. İdrak, parçalı yetilerin yan yana gelmesiyle oluşan bir yapı değil; hilkat grameri içinde işleyen tekil bir varlık-ilişki düzenidir. Bu düzenin amacı bilgi biriktirmek değil, varlıkla uyumlu anlam üretmektir. Bu nedenle idrak, veri toplama mekanizması, salt zihinsel işlem değildir, fıtrat içinde açılan bir okuma rejimidir. Giriş Katmanları : Sem’ ve Basar Sem’ (işitme), idrak sisteminin işitsel giriş kapısıdır. • Dış hitabı alır. • Yönlendirilmiş çağrıyı taşır. • Henüz ayrıştırma içermez. • Fonksiyonu temastır. Basar (görme), idrak sisteminin görsel giriş kapısıdır. • Varlığı görünür hâle getirir. • Fenomen alanını açar. • Henüz anlam üretmez. • Fonksiyonu, fenomeni açar = gösterir. Kritik sonuç : Sem’ ve Basar işleme değildir; yalnızca varlığın insana açılmasını sağlar. İşleme Katmanı : Akıl Akıl, sem’ ve basar üzerinden gelen veriyi, ilişkilendirir, ayrıştırır, tuta...

HACCIN HUKUKÎ BOYUTU

Haccın Hukukî Boyutu : Tevhîd ve Doğal Hukukla Karşılaştırmalı Okuma Hacc ibâdeti, sadece dînî bir ritüel değil; Batı felsefesinde “Doğal Hukuk” (= Natural Law) olarak adlandırılan ve hukukun üstünde mutlak bir adâletin var olduğunu savunan akımla büyük ölçüde örtüşen, hatta onun en ideal pratik modelini sunan küresel bir düzenlemedir. Kelime-i Tevhîdin (= Lâ ilâhe illallah) getirdiği mutlak otorite olarak yalnızca Yaratıcı’yı tanıma ilkesi ile doğal hukukun beşerî kanunların üstündeki aşkın adâlet fikri, hacc meydanında teoriden pratiğe dökülür. 1. Kaynak Bakımından “Aşkın Yasa ve İlahî Egemenlik ” Hukuk felsefesinde iki temel yaklaşım vardır : Yasaları sadece devletin yazılı kuralları olarak gören Hukuki Pozitivizm ve yasaların üstünde evrensel bir ahlak arayan Doğal Hukuk. Doğal Hukukta : Cicero ve Thomas Aquinas gibi düşünürlere göre hukuk, insanların keyfi olarak ürettiği bir şey değildir. Doğanın ve evrenin düzeninde zaten var olan, insan aklıyla keşfedilen evrensel ve değişmez k...

BENİN BENLİĞİ VE DEĞİŞKENLİĞİ MESELESİ

Benin Benliği ve Değişkenliği Meselesi Giriş İnsan hakkında yapılan en temel hata, onu ya tamamen sabit bir özneye indirgemek ya da tamamen değişken psikolojik hâllerden ibaret saymaktır. İlk yaklaşım insanı katılaştırır, ikinci yaklaşım ise dağıtır. Oysa insan, bu iki uçtan birine sıkıştırılamaz. İnsan hem sürekliliği olan bir “ben”dir hem de sürekli değişen hâllerin içinden geçen bir varlıktır. Bu metin, bu ikili yapıyı netleştirmeyi amaçlar : Benin benliği ve benin değişkenliği. 1. Benlik : Sorumluluğun Taşıyıcısı “Ben” dediğimiz şey, öncelikle bir özne birliğidir. Bu birlik olmadan sorumluluk anlamını kaybeder, ahlâk çöker, hesap fikri imkânsızlaşır. Çünkü “ben yaptım” ifadesi, dağılmış bir çokluğa değil, birleşik bir özneye dayanır. Bu özne, dün eyleyen, bugün hatırlayan, yarın sonuçla yüzleşen aynı “ben” olarak kabul edilir. Bu birlik, psikolojik sabitlik değil, ahlâkî sürekliliktir. 2. Değişkenlik : Psikolojik Akış İnsan aynı zamanda sürekli değişen bir varlıktır. • Duygular değ...

KULLUK

Kulluk : Özgürlüğün İstikâmet Kazanmış Hâli Özgürlük ve cebir tartışmasının vardığı en önemli sonuçlardan biri kulluk kavramıdır. Çünkü Kur'an'ın anlattığı insan ne iradesiz bir varlık ne de mutlak irade sahibi bir varlıktır. İnsan, kendisine verilmiş sınırlı fakat gerçek bir iradeye sahiptir. Asıl mesele, bu iradenin nasıl kullanılacağıdır. Kur'an’ın kulluk anlayışı tam da burada ortaya çıkar. Kulluk, çoğu zaman zannedildiği gibi iradenin iptali değildir. Aksine iradenin doğru kullanımıdır. Kul, iradesini kaybetmiş insan değil; iradesini hakikate uygun kullanan insandır. Bu nedenle kulluk şöyle tanımlanabilir : Kul, kendisine verilmiş irade ve imkânları Rabbinin iradesine uygun kullanan; Rabbinin emrine, yani hem vahiyde bildirilen hem de evrene yerleştirilen ontolojik yasalara bilinçli olarak itaat eden insandır. Bu tanımda iki önemli boyut vardır. 1. Teşrîî Emirler Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği emirlerdir. • Adâlet • Doğruluk • Emanet • Merhamet • İnfak • Takvâ gibi...

ÂLEMLERİN RABBİ : ŞEHÂDETTEN TEVHÎDE

ÂLEMLERİN RABBİ : ŞEHÂDETTEN TEVHÎDE Giriş : Bir Kelimenin Açtığı Ufuk Kur'an’ın ilk sûresinde yer alan ‘Elhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn.’ ifadesi yalnızca bir övgü değil; bir ontoloji, epistemoloji ve tevhîd bildirgesidir. Âlem, Kendisine Değil, Ötesine İşaret Eder Âlem, yalnızca var olan şeyler toplamı değil; görüldüğünde başka bir hakikati hatırlatan işaretler bütünüdür. Âlem, Âyettir Kur'an’ın en özgün bakışlarından biri, varlığı nesne olarak değil âyet olarak okumasıdır. Ağaç yalnızca ağaç, yıldız yalnızca yıldız değildir; aynı zamanda birer âyettir. Âyet, kendisi için değil, gösterdiği hakikat için vardır. Her varlık bir kelime, her olay bir cümle, bütün âlem ise okunmayı bekleyen büyük bir kitap gibidir. Tevhîd, işarette takılı kalmak değil, işaret Edilen'e geçebilmektir. Bu nedenle âlem, âyettir; âyet olduğu için şehâdet eder ve Rabbine işaret eder. Ağaç Metaforu ve Varlığın Katmanları Kökler gaybî, dallar ve meyveler şuhûdî boyutları temsil eder; fakat ağacın tam...

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU

İMAN : A-B MODELİ ve El-HÂDÎ ENTEGRASYONU 1) Ontolojik Temel : A (Hakikat) = El-Hâdî Modelin başlangıç noktası insan değil, hakikatin kendisidir. A = Hakikat / Varlık Zemini Bu zeminin aktif yönlendirme niteliği : El-Hâdî. Burada kritik nokta şudur : Bilgi ve yönelim insan tarafından üretilmez; imkân olarak verilir. El-Hâdî : • Yönü yaratır. • Yönelimi mümkün kılar. • Yolun var olmasını sağlar. 2) Epistemik Düzey : B₁ (Bilme / Tasdik) İnsanın ilk karşılığı : • A’nın zihinde temsil edilmesi. • “Allah vardır” bilgisinin oluşması. • Kavramsal tasdik. Bu düzey, epistemolojidir; yani “yolun haritası”; ama harita, henüz yürüyüş değildir. 3) Fenomenolojik Düzey : B₂ (Yaşama / Tatbik) Bilginin ikinci dönüşümü : • Temsil : Yaşantı. • Bilgi : Eylem. • Kavram : Hâl. Burada insan artık sadece bilen değil, içinde yürüyen varlıktır. Bu düzey, yolun bizzat tecrübe edilmesidir. 4) İmanın İşleyişi (Dinamik Model) Süreç tek yönlü değil, döngüseldir : • A (El-Hâdî), yön verir / imkân açar. • B₁ (tasdik)...

İMAN/IN GÜCÜ

İman/ın Gücü Bu güç, imandan ve inanandan değil, İNANILAN’DAN gelir. İmana böyle bakmazsak, o iman bizi dönüştürmez. İman, insanı nasıl dönüştürür?!. Bu soru önemlidir; çünkü Kur'an’ın büyük kısmı aslında bununla ilgilenir. Kur'an’ın temel derdi yalnızca Allah’ın varlığını bildirmek değildir; aynı zamanda Allah inancının insanı neye dönüştürdüğünü göstermektir. Bu dönüşümün çeşitli aşamaları, belli düzeyleri vardır. Ontolojik Düzey : Hakk vardır; Hakk’ın Varlığı haktır, hakikattir. Epistemolojik düzey : İnzâl ile ve Elçiler ile Hakk, insanı Kendinden ve hakikatten haberdar eder. Bilgi (haber) akılda kalır, kalbe girmezse etkisi zayıflar. Fenomenolojik Düzey : Bu haberler insanın nefsinde yankı bulur. Bunlar : • Haşyet, • Ümit, • Şükür, • Hayâ, • Tevekkül, • Muhabbet, • Sorumluluk gibi hâller doğurur. Şeytanda kıskançlık ve kibir = istikbar yankı buldu. Ahlâkî / Etik Düzey : Bu hâller seçimleri etkiler. Amelî Düzey : Seçimler davranışa dönüşür. Zincir kabaca : Hakk → İnzal → B...

MEBDE' VE MEÂD

Mebde’ ve Meâd : Ayrılık mı, Şuurun Yolculuğu mu?!. Giriş Mebde’ ve meâd kavramları İslâm düşüncesinin en temel kavramlarından ikisidir. Genellikle mebdeyi başlangıç, meâdı ise son veya dönüş olarak anlarız. Fakat bu anlayış çoğu zaman insanın zaman ve mekân içerisinde düşünme zorunluluğundan kaynaklanır. İnsan zihni, olayları şöyle bir düz çizgi üzerinde/n tasarlar : Allah → Yaratılış → Dünya hayatı → Ölüm → Âhiret → Allah’a dönüş. Bu tasarım belirli bir doğruluk payı taşımakla birlikte, hakikatin tamamını kuşatmayabilir. Çünkü bu çizginin kendisi zaman ve mekân varsayımına dayanır. Oysa Allah zaman ve mekânla kayıtlı değildir. Bu nedenle mebde’ ve meâd meselesi yalnızca kozmolojik bir mesele değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir meseledir. Asıl soru şudur : Gerçekten Allah’tan uzaklaşıp tekrar mı dönüyoruz; yoksa zaten içinde bulunduğumuz bir hakikatin farkına mı varıyoruz?!. 1. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”un Yeniden Okunması Bu âyet çoğu zaman “Allah’tan geldik,...

MODERN KIBLE ÇELDİRİCİLERİ

Modern Kıble Çeldiricileri : Epistemik İşgal ve Şeklî Sadâkat Modern dünya sistemi, insanın fiziksel yönelişleriyle doğrudan çatışmaya girmez. İnsanın bedeninin hangi coğrafî noktaya döndüğü, hangi mekânda ibâdet ettiği ya da hangi ritüeli fiziksel olarak icrâ ettiği, sistem açısından çoğu zaman tehdit oluşturmaz. Hatta bu biçimsel sadâkat, tüketilebilir bir kimlik, kültürel bir veri veya vicdanı yatıştıran bir ritüel olarak sisteme eklemlenebilir hâle gelir. Çünkü yalnızca biçimde kalan bir yöneliş, küresel akışın işleyişini bozmaz. Asıl gerilim, epistemik ve ontolojik kıble alanında ortaya çıkar. Modern çeldiriciler (medya, algoritmik yapılar, yapay zekâ destekli yönlendirme sistemleri, dijital ağlar) insanın bedenini serbest bırakırken, onun dikkatini, niyetini ve anlam ufkunu yeniden yönlendirmeye çalışır. Bu süreçte mesele, yalnızca dışsal bir “işgal” değil; aynı zamanda B’nin (insan idraki ve yorumu) A (hakikat/ilke) ile kurduğu ilişkinin zayıflaması veya parçalanmasıdır. Bu nede...

A-B MODELİ VE KIBLE

A-B Modeli ve Kıble Giriş İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda yönelen, bağlanan, anlam arayan ve seçim yapan bir varlıktır. Bu nedenle insanı anlamak için yalnızca bilgiyi değil; yönü, yönelimi, niyeti, iradeyi ve bağlılığı da anlamak gerekir. A-B modeli, insanın hakikatle ilişkisini açıklamaya çalışan bir çerçevedir. Bu modelde A, hakikatin, varlığın ve anlamın kaynağıdır. B ise, insanın idraki, yorumu, tecrübesi, niyeti ve iradesidir. İnsan doğrudan A’nın içinde yaşamaz. İnsan, A’yı B üzerinden anlar; B ise sürekli olarak A’ya yönelmeye çalışır. Bu nedenle modelin temel sorusu şudur : B, A ile ilişkisini nasıl kuracaktır?!. Bu sorunun cevabı kıble kavramında düğümlenir. A-B Modeli Model üç temel ilişki içerir : A → B, Hakikatin insana açılmasıdır. Varlık, anlam, imkân ve rehberlik bu hatta görünür hâle gelir. Kitâb, âyetler, şiârlar ve bütün işaretler bu hattın parçalarıdır. B → A, İnsanın hakikate yönelmesidir. Niyet, irade, seçim, arayış ve istikâmet bu ...

AKIL TİPLERİ

Akıl Tipleri ve Ontolojik Yönelimler Akıl, tekil ve homojen bir yapı değildir; farklı varlık tasavvurlarına göre şekillenen çok katmanlı bir işleyişler bütünüdür. Bu nedenle “Batı aklı” ya da “Doğu aklı” gibi ifadeler ancak tipolojik ayrımlar netleştirildiğinde anlamlı hâle gelir. Modern Batı düşüncesinde Eleştirel Teori tarafından eleştirilen araçsal akıl tipi, aklın verili amaçları optimize eden bir hesaplama mekanizmasına indirgenmesiyle karakterizedir. Bu modelde akıl, amaç üretmez; amaç dışarıdan verilir ve akıl yalnızca bu amaçları en verimli şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Bu nedenle dünya, anlam taşıyan bir varlık alanı değil, kontrol edilmesi ve düzenlenmesi gereken nesneler toplamı olarak görülür. Bilmek, burada doğrudan kontrol edebilmekle özdeşleşir. Buna karşılık Batı düşüncesinin tamamı bu çizgiye indirgenemez. Özellikle fenomenoloji ve hermeneutik gibi geleneklerde akıl, nesneleri kontrol eden bir mekanizma değil; görünüşü, deneyimi ve anlamı açığa çıkaran bir yorumlam...

KESRET VE VAHDET

Kesret ve Vahdet Kesrette Vahdet değil. İnsan gördüğü çokluğu nasıl okumalı ve bu okuma onun varlık, bilgi ve ahlâk yönünü nasıl belirlemeli?!. Burada başlangıç noktası, ontolojik ayrım : A, Mutlak Kaynak, kendinden kâim olan hakikat düzeyi; B ise, insanın idrak alanı, yani sınırlı, parçalı ve zaman içinde işleyen bilinç düzeyi. İnsan bu nedenle doğrudan Mutlak’ı kuşatan bir varlık değil, Mutlak’ın etkilerini, izlerini ve görünüşlerini kesret içinde deneyimleyen bir varlık. Kesret = çokluk alanı, bu sistemde başlı başına bağımsız bir gerçeklik değil, A’nın B düzeyinde farklılaşmış görünüş biçimleri. Yani çokluk, parçalanmış bir varlık yapısı değil, tek bir kaynağın farklı yoğunluklarda ve farklı formlarda görünmesi = tecellî etmesi. Burada kritik eşik şu : Eğer kesret bağımsız varlıklar gibi okunursa ontolojik parçalanma başlar, her şey kendi kendine yeter hale gelir ve bağ kopar, bütünlük kaybolur. Eğer kesret tamamen anlamsızlaştırılırsa bu sefer de dünya işaretsiz bir yığına dönüşüy...

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!.

KLASİK MEDYADAN DİJİTAL MEDYAYA : NE DEĞİŞTİ?!. 1. Giriş : Sorun İçerik değil, Yapı Medya tarihindeki en yaygın yanılgı, değişimi “içerik değişimi” olarak okumaktır. Oysa asıl dönüşüm içerikte değil, iletişimin yapısındadır. Klasik medyadan dijital medyaya geçiş, “daha çok bilgi” üretmekten ziyade, bilginin üretim, dağıtım ve algılanma biçimini değiştirmiştir. 2. Klasik Medya : Lineer ve Sabit Yapı Klasik medya (kitap, gazete, radyo, televizyon) : • Lineer bir akışa sahiptir. • Görece merkezi üretim yapıları vardır. • Mesaj, önceden hazırlanır ve sabitlenir. • Alıcı daha pasif konumdadır. Bu yapıda anlam, belirli bir “metin” içinde görece sabittir. Bu bağlamda yazı kültürü, Walter J. Ong’un ifadesiyle, sözün sabitlenmiş ve mekâna taşınmış formudur. 3. Dijital Medya : Akış, Hız ve Yeniden Üretim Dijital medya ise farklı bir mantıkla çalışır : • Sürekli akış (feed mantığı). • Anlık üretim ve tüketim. • Kullanıcı etkileşimiyle içerik üretimi. • Algoritmik filtreleme. Burada içerik artık “...