ÇÜRÜME
Çürüme
Çürüme bile değil, kokuşma, kokuşmuşluk.
Tarihte insanlığın bu kadar dibe vurduğu bir dönem yaşandı mı bilmiyorum. Esfele sâfilîn denilen hâl, bu hâl olsa gerek.
Bu hâle nasıl gelindi?!.
Din dâhil her şey, dünyalık çıkara indirgendi. Çürümüşlük öyle bir hâl aldı ki, Tanrı bile istismar edildi, ediliyor. Savaşlar Tanrı adına yapılıyor. Bugün sokakta bir dilenci, boğazında bir teyple ilâhî ile ve besteli "Bismillahirrahmanirrahîm"le para topluyordu.
Bugün din, sırtından para, unvan (= mal ve makam) kazanılan bir aparata dönüştü/rüldü. Çağdaş haçlılar da “din adına” savaşıyorlar. Burada artık din amaç değil, araç; amaç için din kullanılıyor. Amaç ne?!. Dünyalık menfaat ve nufüz; ekonomik ve siyasal iktidar/güç elde etme, tahakküm kurma. Yığınlar, asil/asıl dini (= dîn-ül qayyûmu) iyi/sağlam bilmemelerine rağmen iyi-kötü dine duyarlılar; bu bilgisizlik, güç odakları ve din istismarcıları tarafından istismar ediliyor.
Yaşanan kokuşmuşluğu bertaraf etmenin tek/yegâne yolu, dini doğru bir şekilde öğrenmekten ve dinden en küçük bir çıkar/menfaat elde etmemekten geçiyor.
Dini çağrıştıran tüm kurum ve kuruluşların (= dernek, vakıf, tarikat ve cemaatlerin), dine mi hizmet ettikleri yoksa dinden mi hizmet aldıkları hususunda çook ciddî bir öz-eleştiri ve muhasebe yapmaları şart.
Siyaset de (= siyasal İslam da) dinle ilişkisini yeniden gözden geçirmeli. Dünya Müslümanları olarak iyi bir tablo ortaya koyamadık. Dünün mağdurları, mazlumları, gadre uğramışları (= hakkı yenilenleri) olarak bugün, hak yer hâle geldik ve din sırtından zenginledik.
Oysa din, hak yemeyi yasaklar, hakka-hukuka uygun hareket edin, hakkı yenenin hakkını, hak yiyenden alın, der; tarafsız kalmaya aslâ sıcak bakmaz.
Din, hak ile bâtılı ayırt etmek ve hakkı ayağa kaldırmak = hâkim kılmak için indirilmiştir. Bu dini indirenin bir diğer adı da Hakk’tır.
Dün olduğu gibi bugün de dindarların (dînî) samîmîyetinin = ihlâsının ölçüsü, dinden dünyevî çıkar (= mal-makam, vb.) elde edip-etmedikleri ile ölçülür. Bu konuda da Elçiler bize yegâne örnektirler. Tüm Elçiler : “lâ ecriye illâ alellah” demişler; bu yolda kimi malını, kimi hayatını kaybetmiş, kimi de öldürülmüştür.
...
Samimi bir dindar (= Müslüman) için âdetâ bugün yaşamak, ölmekten daha ızzetli değil. Elbette ki buradaki ölüm, intihar değil ama son çare. Öteki çare de tasavvufun tercihi olan uzlet (yalnızlık). Yalnızlık/uzlet, belki uhrevî bir çözüm/kurtuluş olabilir, ama bu aslâ dünyevî bir çözüm değildir, daha çok bir kaçış, yükü gelecek nesillere atıştır.
Çözüm, Hz. Hüseyin (r.anh)’ın duruşunda, şehâdettedir. Ne diyordu Hz. Hüseyin (r.anh) : “Kolladığım can değil, din.” Bizler ise dini değil, canı ve malı (= dünyalığı) kolluyoruz. = “kellâ bel tühıbbûne-l âcileh, ve tezerûne-l âhireh” = Âcil olanı (= dünyayı) seviyorsunuz, âhireti hiç düşünmüyorsunuz. (75/20-21.)
“Ey iman edenler! Siz Allah’a (= Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (47/7.) Biz, Allah’ın dinine yardım etmiyor, dünyevî çıkarlarımız için o dinden yardım alıyoruz. Büyük ihtimalle çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun kaynağı da burası.
Herkes elini vicdanına koymalı ve çook samîmî bir muhasebe yapmalı.
Yorumlar
Yorum Gönder