SINIR
Sınır
İnsanın bilgi, bilinç ve algı dünyasında hayâl, rüya, vahiy ve kehânet gibi farklı eksenler vardır. Rüya, uyku hâlinde ortaya çıkar; kişi burada çoğunlukla pasif bir alıcıdır. Mesaj çoğu zaman bilinçaltına düşer, fenomenle muttasıl değildir ve imgeler kopuktur. Hayâl-i munfasıl ise uyanık veya yarı uyanık hâldeki aklın kurgusudur; burada fenomen nümenden kopuktur, vehim ve fantezi içerir. Burada akıl da formatlı olduğu için doğru sezgiye ve doğrudan gerçekliğe bağlanma yetisi sınırlıdır.
Buna karşılık hayâl-i muttasıl, uyanık bilinçte aktif olan ve fenomenle nümenin doğrudan bağlantılı bir hayâlidir. Onun imajı, vahyin bilinçli temsili gibidir; gerçekliği taşır ve mesajın doğru biçimde kavranmasına imkân verir. Bu bağ, hem bu deneyimi yaşayan hem de onu gözlemleyen için bir güven ve sezgi alanı oluşturur; bunlara vehim ve kötü etkilerin karışmasına izin vermez.
Öte yandan kehânet, bilinmez veya kötü güçlerle kurulan bağları temsil eder. Bu hâl, hayâl-i muttasılla kesişim ve karışım noktaları üretir; sezgiyi yanıltabilir. Tam bu noktada hayâl-i muttasılın “doğru bağ” kurma yetisi devreye girer ve mesajın saf hâli ortaya çıkar. Doğru bağ, karışım noktalarını ayırır; fenomeni nümene bağlar ve ilâhî mesajı vehimden arındırır.
Bu eksen, Efendimizin ilk vahiy ile karşılaşmasıyla somutlaşır. O ânda Rasûl, kendi bilincinde bile bu yoğun tecrübeye karşı endişe duymuştur; O uyanık bilincinde “muttasıl bir hayâlin veya ilâhî bir bildirimin” ağırlığıyla karşı karşıyadır. Ona inananlar ise vahyin görünür imgelerinden ziyade, Onun ahlâkını ve samimiyetini gözlemleyerek doğru bağın varlığını sezmişlerdir. Böylece hayâl-i muttasıl, hem doğrudan deneyimleyen hem de gözlemleyen için gerçeğin ve ilâhî mesajın görünür hâline (= fenomene) dönüşmüştür.
Metaforik olarak ifade edersek : İlk vahiy ânı, Rasûl için denizin derin sularına dalmak gibidir; endişe vardır. İnananlar, sahilde dalgaların ritmini ve ışığını gözleyerek Onun samimiyetine ve kurduğu doğru bağa tanıklık ederler. İnsanda bilginin kaynakları olarak gözlem-deney, teakkul–tefekkür, rüya, vehim ve kehânet imkânları bulunsa da, nümenle (gayb ile) kurulan doğru bağ, mesajın saf ve muttasıl yönünü açığa çıkarır; böylece algı ve sezgi, bilinçli ve uyanık bir rehberliğe dönüşür.
Abdülkerim Sürûş bu bağı rüyada arar ve vahyi “Nebevi rüya” olarak adlandırır. Ben ise bu bağı muttasıl hayâlde temellendiriyorum. Çünkü rüya, doğası gereği uyku ile ilişkilidir; oysa hayâl, uyanıkken de “görülebilir”.
Ve burası, benim için artık bir sınırdır. Bu sınırı aşmaya - geçmeye vizem yok. Burada durmalıyım. Aksi hâlde, "yanarım"!.
...
Belli bir süre yazılara ara vereceğim. Hoşça kalın. Kendinize iyi bakın. Yazıları beğeniyorsanız, paylaşmayı ihmal etmeyin.
Yorumlar
Yorum Gönder