İNSAN, VARLIK VE NİSBET

İnsan, Varlık ve Nisbet : Tecellî Dünyasında Şâhitlik

İnsan, varlığını kendisine bahşedilmiş imkân ve istidat üzerinden fark eder. Bu imkân iki boyutludur : Birincisi mekânsal ve şartsal olan, yani hangi koşullarda hangi eylemlerin fiilen mümkün olduğunu belirleyen dışsal imkân; ikincisi ise istidat/kudret, yani biyolojik, psikolojik ve bilişsel kapasite ile sınırlı olan içsel imkân. Bu iki boyutun kesişiminde insan, kendi fiilleri için bir alan bulur; bu alan, insanın iradesi ve sorumluluğu ile ilişkilidir.

İnsanın eylemleri, B. Libet deneylerinden öğrendiğimiz gibi, bilinçli ve bilinçsiz süreçlerin etkileşiminden doğar. Bilinçsiz süreç alt-yapıyı ve şartları oluşturur; bilinçli süreç ise karar anını, eylemi yapma ya da veto etme yetisini belirler. Bu kısa süreli, fakat kritik ân, klasik kelâm literatüründe azm-i müsemmen ve cüzî irade olarak tanımlanır. İnsan, bu sınırlı zaman ve imkân kümesi içinde kesb ile eylemini fiile dönüştürür; kesb, insanın imkân alanında yön tayin eden bilinçli müdahalesidir.

İmkân ve kesb, insanın idrak ve niyet düzeyleri ile birleştiğinde, insan fiilinin bütünsel bir çerçevesi ortaya çıkar :

  • İdrak : Hangi imkânların farkında olduğu,
  • Niyet : Hangi hat üzerinde yön tayin ettiği,
  • Kesb : Seçilen hattı fiile dönüştürmesi,
  • İmkân : Yapılabilir ve erişilebilir olanın zeminidir.

Bu çerçeve, insanın sınırlı şâhitliğini, imkânları ve sorumluluğunu açıklar.

Nisbet ve Tecellî

Tasavvufta, her varlık, ilâhî isimlerin bir veya birkaçının tecellî mahallidir. İnsanlarda bazı isimler baskın görünür; bu, rubûbiyetin fenomenolojik izdüşümüdür. Ancak bu görünüm her zaman sınırlıdır; çünkü hiçbir insan bütün isimleri tamamen kuşatamaz. “Allah” ismi, yani İsm-i Câmi’, bütün isimlerin cem’ini ifade eder, fakat insan yalnızca sınırlı ölçüde bu cem’i yansıtabilir. Cem, çokluğun dengeli bir araya gelişidir; vahdet ise Zât’ın hakikatteki teklik düzeyidir. Cem, nispet ve tecellî dünyası içinde mümkündür; vahdet, ontolojik aşkınlığa aittir ve insan için doğrudan erişilemez.

Burada önemli bir ayrım vardır : Nisbet, en az iki şey arasında kurulabilir. Ontolojik Zât, tek ve aşkın olduğu için, doğrudan O’na bişey nisbet atfetmek mümkün değildir. Ancak Zât’ın tecellîleri - isimler, yaratılmış varlıklar, fiiller - aracılığıyla nisbet kurulabilir. İnsan ile Rab arasında kurulan şâhitlik ve ilişki de tam bu tecellî düzeyinde işler. İnsan, kendi varlığıyla O’na şâhitlik edebilir; fakat bu şâhitlik, O’nun Kendisine ve bize yaptığı şâhitlik kadar tam, kusursuz ve sınırsız değildir.

İnsan, Şâhit ve Vahdet

İnsanın şâhitliği, nispet ve tecellî düzeyinde mümkündür. İnsan, beni Bir Var Eden var ettiği için varım; varlığımla O’nun varlığına şâhitim, ama şâhitliğim, O’nun bana şâhitliği gibi tam değildir diye düşünebilir.

Burada ontolojik vahdet, yani Zât’ın hakikatteki teklik ve aşkınlığı, insanın şâhitliğinin sınırını belirler. Tecellî dünyasında ise çokluk görünür ve bu çokluk içinde nisbet, sorumluluk, sevgi, hesap ve hitap kurulur. Yani Zât düzeyinde ayrılık yoktur; ama tecellîler düzeyinde ayrılık vardır ve bu ayrılık insanın sorumluluğunun zemini olur.

Sonuç

  • İnsan sınırlı imkân ve istidat içinde idrak, niyet ve kesbi ile hareket eden varlıktır.
  • Tecellî dünyası nisbetlerin ve şâhitliğin kurulduğu alan, çokluğun düzenidir.
  • Ontolojik vahdet Zât’ın aşkın tekliliği, fenomenolojik çokluk ve insanî şâhitliğinin sınırını belirler.
  • Cem, vahdet değildir. Cem, tecellîlerin bir araya gelişidir; vahdet, Zât’ın mutlak tekliği ve aşkınlığıdır.

Böylece insan, sınırlı şâhitliği ile O’nun sınırsız şâhitliğine yönelir; imkân, idrak, niyet ve kesb üzerinden bu ilişkiyi yaşar; nisbet yalnızca tecellî dünyasında işler; ontolojik düzeyde Zât’a bişey nisbet etmek (= Yaratıcı ile yaratılmışları karşılaştırmak, hele de özdeş/aynı kılmak) mümkün değildir. Bu çerçeve, insan ve Rab arasındaki nisbet, sorumluluk ve şâhitlik ilişkisini net bir biçimde ortaya koyar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP