GELENEKSELCİLİK VE MODERNİZM ARASINA SIKIŞMIŞ İSLÂM

Gelenekselcilik ve Modernizm Arasına Sıkışmış İslâm

İslam düşüncesi bugün tarihsel bir kavşakta duruyor : Gelenekselcilik ve Batı merkezli modernizm arasında sıkışmış bir konum. Bu ikilem, yalnızca fıkhî ve ilâhî bir tartışma değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve politik bir meseledir de. Tarihsel tecrübeler, İslâm dünyasının sürekli bir “yenilenme” ihtiyacı içinde olduğunu gösteriyor.

1. Gelenekselcilik : Temelin Korunması

Geleneksel İslâm düşüncesi, özellikle klasik mezhepler çerçevesinde şekillenmiştir; bu, fıkhî görünse de büyük ölçüde siyasîdir.

Ebu Hanife = Hanefîlik. Enes b. Mâlik = Mâlikîlik. Muhammed b. Şâfî = Şâfîlik. Ahmed b. Hanbel = Hanbelîlik. Erken önemdeki (7 ve 8. yüzyıl) bu âlimler, Kur’an ve Sünnetin temel ilkelerini belirlemiş, yorum farklılıklarını sistematik hâle getirmişlerdi. Mezheplerin ortaya çıkışı, aslında İslâm’da anlayış birliğinin sağlanması çabasıydı, ümmeti bölme aracı değildi.

Ancak zamanla bu yapılar, statik kimlikler hâline geldi ve toplumsal ayrışmaya yol açtı.

Gelenekselcilik burada iki şeyi amaçlar :

  1. Temel ilkeleri koruma.
  2. Yöntem ve yorumlarda durağanlık riski. Bu risk sonradan / zamanla oluşmuş ve dinde = dînî anlayışta durgunluğa dönüşmüştür.

2. Modernizm : Batı Aklının Sarmalı

Modernizm kavramı, İslâm dünyasında genellikle yenilik ve ilerleme olarak algılansa da, bu kavramın tarihsel ve ideolojik kökenleri batıdadır ve batılıdır.

Modernleşme sekülerleşme ile özdeş algılandı, bu da dinin etki alanını sınırladı.

Rasyonalite/akılcılık da metafiziği dışladı, tecrübeye dayalı bilgi üretimini ön plana taşıdı.

Bireysel hak ve özgürlükler de geleneksel toplumsal ve dini yapıların sorgulanmasına yol açtı.

Böyle bakınca modernizm, masum bir kavram değildir; bu kavram batı tarihinin kendi dönüşümünü meşrulaştıran bir araç olarak doğmuştur. Bu kavramın İslâm dünyasında doğrudan benimsenmesi ve uygulanması, toplumsal ve dînî uyumsuzluklara yol açmıştır.

3. Modern İslâm Yorumu : Ara Çözüm

Gelenekselcilik ve modernizm arasında sıkışmış İslâm için tek çıkış, "modern İslâm"! yorumudur. Bu yaklaşım şunları öngörür : Temel ilkeler korunur; - ki bunlar, tevhid, ibâdet, adâlet ve ahlâktır - hayatın değişen şartlarına göre yeni durumlar için ictihad ve yeni yorumlar üretilir, batı merkezli modernizmin seküler eksenine teslim olunmaz.

Tarihsel örnekler bunu destekler. Muhammed Abduh, Cemâleddin Afgâni, Reşid Rızâ, geleneğe bağlı kalarak çağın sorunlarına çözümler üretmeye çalışmışlardır. Belli ölçüde onları takip eden Muhammad İkbal, Fazlur Rahman gibi isimler de gelenekselcilerden modernist damgası yemişlerdir; onların asıl amacı ictihadın yeniden canlandırılmasıdır.

4. Mezhepler ve Kapsayıcı Perspektif

İslâm, tarih boyunca farklı mezheplerin ortaya koyduğu yorumlarla zenginleşmiştir : Sünnî : Hanefî, Şafii, Maliki, Hanbeli. Şiî : Caferî, Zeydî, İsmâilî.

Mezheplerin temel amacı, Kur’an ve Sünnetin özünü korumak ve yorum çeşitliliğini sistematik hâle getirmektir. Ancak günümüzde bu mezhebî kimlikler toplumsal ve siyasal ayrışmayı körükledi. Eleştirel bakış, mezhepleri yorum farklılıkları olarak görmeli, halkı veya bireyleri suçlamak yerine kurumsal ve tarihsel bağlamda değerlendirmeyi öngörmeli, önermeli.

5. İran Örneği ve Mezhep-Devlet İlişkisi

Humeyni’nin ünlü sloganı = “lâ şarkiyye lâ garbiyye, İslâmiyye İslâmiyye = Ne Doğulu, ne Batılı; İslâmî, İslâmî”, Batı modernizmine karşı duruşu özetler, ama bu slogan uygulamada Şiî mezhepçi bir devleti de inşa eder. Bugünkü İran, devlet ve halk açısından Şiilik ile İslam özdeşliği üzerine kuruludur. Halkın büyük çoğunluğu için İslam = Şiiliktir. Devletin resmi ideolojisi Şiî mezhepçiliğini merkeze alır.

(Mezhep eleştirileri, devlet ve kurumsal yapı üzerinden yapılmalı; halk veya bireyler suçlanmamalıdır.)

6. İçtihadın Önemi

Mezheplerin, dolayısıyla dinin temel ilkeleri sabittir, ama uygulama usûl ve yöntemleri değişebilir.

İçtihad, değişen toplumsal, teknolojik ve kültürel şartlara uygun hüküm üretme kapasitesidir. Sünnî ve Şiî yorumlar, tarihsel olarak geleneğin canlılığını ve uyum yeteneğini gösterir ama bu canlılık zamanla donmuştur.

7. Sonuç

İslâm, mezhepler üzerinden bölünmüş değildir; mezhepler, başlangıçta İslam’ın yorum çeşitliliğini temsil etmişlerdi. Modern İslâm yorumu ve ictihad, bu çeşitliliği çağın şartlarına uyarlamanın ve evrensel ilkeleri korumanın yoluydu ama dışlandı. Evet, batı merkezli modernizm sorgulanmalı; geleneksel yapıların korunması ise değişimle uyumlu bir şekilde yürütülmeli. Dine bu şekilde yaklaşılırsa, İslâm’ın hem özünü hem de çağdaşlığını canlı tutan temel bir mekanizma kurulmuş olur. Böyle bir mekanizma hayata geçirilmediği sürece bu “bölünmüşlük” sona ermez ve ümmetin birliği sağlanamaz.

Son iki asırdır ümmetin mezhebî (dînî) bölünmüşlüğüne bir de milliyetçilik (= kavmiyetçilik, ırka dayalı bölünmüşlük) eklendi. Efendimiz Veda Hutbesinde “Arap’ın Acem’e üstünlüğü yoktur, üstünlük taqvâdadır.” demişti.

“O hâlde bâtıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca O’na yönel; ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde ol; namazını devamlı ve dikkatli şekilde ifâ et ve O’ndan başkasına ilâhlık yakıştıranlar arasına girme; (yahut) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olma!.” (30/31-32.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP