VAHDET-İ VÜCÛD
Vahdet-i Vücûd : Ontolojik, Fenomenal ve İnsan Perspektifi
1. Ontolojik Düzey : AHÂDİYET ve ULÛHUYET
Ontolojik düzey, insan bilinci veya algısı ile ilişkili değildir. Bu düzeyde yalnızca varlık vardır ve varlığın kaynağı Tanrı’dır.
• Tanrı, varlığın özü ve temeli olarak tam İlâh ve tam Rab’dir.
• Yaratılmış varlıkların ontolojik özü, Tanrı’nın tecellîlerinden başka bir şey değildir; yani bu varlık düzeyinde yaratıcı ve yaratılmış ayrılmaz, "özdeştir"! ama henüz yaratılmış varlıklar yoktur.
• Bu düzeyde “biz” yokuz; ontolojik birlik ve özdeşlik insan perspektifinden bağımsızdır.
• AHÂDİYET, Tanrı’nın varlığının mutlak birliği ve teklik hakikatini; ULÛHUYET ise yaratılmışlar üzerindeki mutlak egemenliğini ifade eder.
Bu nedenle ontolojik düzeydeki vahdeti insan doğrudan kavrayamaz. Bu birlik, varlık düzeyinde tam ve mutlak bir gerçekliktir; şâhitlik veya algı gerektirmez.
2. Fenomenal Düzey : UBÛDİYET ve İnsan Şâhitliği
Fenomenal düzey, insanın var olduğu ve tecrübelerinin devreye girdiği düzeydir.
• İnsan, yaratılmış varlık olarak Tanrı’nın tecellîlerinin yalnızca bir kısmına şâhit olur.
• Bu sınırlı şâhitlik, insanın fenomenal düzeyde vahdeti kısmen kavrayabilmesini sağlar.
Bu düzeyde UBÛDİYET başlar, insan Tanrı’ya kul olur, O’na teslimiyet gösterir, fakat O’nun tam İlâhî varlığına ve değerine doğrudan şâhit olamaz. Yine de insan, Tanrı’nın değerini gereği gibi takdir edemez. = “mâ kaderullahe hakka kadriHî…” (6/91. 22/74. 39/67.)
Zannî-İşârî Boyut :
• Fenomenal düzeyde yaptığımız yorumlar ve metaforlar doğrudan ontolojik deneyim değil, zannî (= olasılığa dayalı) ve işârî (= işaret eden) yorumlardır.
• En iyi ontolojik ispatlar bile zannî-işârîdir, çünkü zaman ve mekan değiştiğinde algı ve mantık farklılaşabilir.
• Bu yüzden Kur’ân, ilâhî hakikati insanlara gösterirken “önermeler”i âyet (= işaret, sembol) olarak sunar; ontolojik hakikate doğrudan erişim değil, insanın sınırlı fenomenal kavrayışı için bir işaret sistemi sağlar.
3. Ontolojik ve Fenomenal Düzeyin Ayrımı
Ontolojik ve fenomenal düzeylerin karakterlerini ifade edecek olursak : Ontolojik düzeyde, Tanrı ve yaratılmışlar ayrılmaz bir bütün oluşturur; insan yoktur ve bu birlik tamdır, şâhitliğe de gerek yoktur. Fenomenal düzeyde ise insan vardır; insan, yaratılmış tecellîler üzerinden sınırlı şâhitlik yapabilir ve kavrayışı kısıtlıdır. Söylediklerimiz bu düzeyde zannî ve işârîdir, zaman ve mekâna (= şartların değişimine) göre değişebilir. İbâdet düzeyinde ise insan, UBÛDİYET yoluyla Tanrı’ya teslim olur; tam anlayış ve tam şâhitlik mümkün değildir, ancak fenomenal düzeyde doğru pozisyon alma esastır.
4. İnsan Perspektifi ve Ontolojik Birlik
Ontolojik birlik insan perspektifi dışında var olur; biz bunu doğrudan anlayamayız.
İnsanın yapabilecekleri şunlarla sınırlıdır :
1. Metafor ve teşbihler : Işık/prizma, H₂O vb. örneklerle ontolojik birliğe işaret etmek. Prizma olmadan ışık vardır. “Allah, göklerin ve yerin Nûrudur...” (25/35.) ama ışığın olması için prizmanın varlığı şart değildir.
2. Fenomenal tecellîler üzerinden akıl yürütme : Varlıklar arasındaki düzen ve bütünlükten ontolojik birlik çıkarımı yapmak, “varsayımsaldır”!.
3. İbâdet ve teslimiyet : Fenomenal tecellîleri takdir etmek, UBÛDİYET’i yaşamak ve doğru pozisyon almak.
Bu yolların tümü zannî ve işârî olabilir; insan ontolojik düzeye doğrudan erişemez. Söylediklerimiz, ontolojik "özdeşliğe"! işâret eden yorumlar olarak kalır.
5. İbn-i Arabî’nin Ontolojik İsbâtı
İbn-i Arabî ve takipçileri, Vahdet-i Vücûd’u salt teori olarak değil, ontolojik bir isbat olarak sunar/lar. Onlara göre yaratıcı ile yaratılmış arasındaki özdeşlik, akıl veya fenomenal deneyimle ispatlanabilir bir teori değildir, ontolojik bir hakikattir. İnsan perspektifi ile yapılan bu yorumlar her zaman kısmi, zannî ve işârîdir; fenomenal deneyim ontolojik isbat ve kanıt yerine geçemez.
Ontolojik düzeyde, yaratıcı ve yaratılmış özdeştir sözü, insan algısından bağımsızdır ve doğrudan bir kabul niteliği taşır. Fenomenal düzeyde ise insan, yaratılmış tecellîler üzerinden gözlem, akıl ve metafor yoluyla sınırlı kavrayış yapar; bu kavrayış zannî ve işârî olup ontolojik gerçekliği doğrudan bilmeden söylenmiş bir söz olarak kalır.
6. Özet
1. Ontolojik Vahdette = mutlak özdeşlikte (AHÂDİYETTE / ULÛHUYETTE) henüz insan yoktur, burası tam ve bağımsız hakikattir.
2. Fenomenal tecellîde = kısmî şâhitlikte (UBÛDİYETTE); insan vardır ama sınırlı, zannî ve işârî yorumlar söz konusudur.
3. İnsan, fenomenal düzeyde Tanrı’nın tam İlâhî değerini kavrayamaz. = “mâ kaderullahe hakka kadriHî”.
4. Metaforlar, akıl yürütmeler ve tecellîler, ontolojik gerçekliği işaret eden zannî ve işârî yollardır; bunlar, zaman ve mekana göre değişebilir.
5. İbn-i Arabî’ye göre Vahdet-i Vücûd, teori değil, ontolojik bir isbattır; insan perspektifi bunu doğrudan deneyimleyemez, bu gerçekliği ontolojik olarak kavrayamaz.
6. Kur’ân’daki âyetler, insanın sınırlı kavrayışına uygun olarak işâretler ve semboller (= âyetler) sunar; bunlar da doğrudan ve tam ontolojik hakikate erişim değildir.
Yorumlar
Yorum Gönder