İNSAN OLMAK ÜZERİNE
İnsan Olmak Üzerine : Fenomenden Nümene
İnsan, yalnızca biyolojik bir bedene sahip olmakla ya da fenomenleri deneyimlemekle “insanlaşmaz”. Beden; el, ayak, göz gibi organlar, insanın algı ve hareket alanını, yani fenomenal evrenini oluşturur. Görünür ve işlevsel olana sahip olmak, insanın varlığının bir zemini ve vazgeçilmez bir basamağıdır; ancak insanın kendisi değildir. Sahip olmak, insan olmanın şartı; olmak ise kendi hakikatinde gerçekleşmedir. Bu gerçekleşme; bilmek, inanmak ve teslim olmak zinciriyle mümkündür.
Fenomen, dünyayı kavrayışımızı sağlayan gerekli bir basamaktır. Ancak fenomen hakikatin kendisi değil, ona işaret eden bir göstergedir. Burada takılı kalmak, bilginin sadece zan (doxa) düzeyinde kalmasına yol açar. Fenomen üzerinden elde edilen bilgi değişkendir, yoruma açıktır ve Nümen (= Hakikat/Tanrı) ile doğrudan temas kurmaz. Nümen, hakikatin kendisidir; fenomene indirgenmemiş, doğrudan varlıkta mevcut olan Mutlak Gerçekliktir. Nümenle kurulan sahih irtibat, bilmenin gerçek anlamda başlamasının şartıdır.
Bu noktada ölçü Vahiy’dir. Vahiy (= Kur’an), kendi âyetlerini (cümlelerini) birer fenomen/gösterge olarak va’zederken; bu göstergeler üzerinden bizi aslâ nesneleştiremeyeceğimiz ve kuşatamayacağımız Nümen’e yönlendirir. Vahiy, aklı ortadan kaldırmaz; aksine ona bir turbo motor gibi hız ve istikâmet kazandırarak, aklın hakikati tahakkuk ettirme ihtimaliyetini artırır. Vahiy olmaksızın akıl, hedefsiz bir patinaj halindedir; doğruyu bulsa bile bu tesadüfîdir ve sarsılmaz bir yakîn üretemez.
İnsan, fizyolojik ve metafiziksel olarak dik yürüyen tek canlıdır. Ayağı yerde (= fenomende), başı ise yüksekte (= Nümen'de) olan bir varlıktır. İnsan, kendi beden fenomenini o bedenin sahibi olan Nümen’e bağladığı ölçüde insanlaşır. Sadece fenomene, yani yere takılı kalan insan, bakışını sadece hıza, hazza ve maddeye hapseder. Bu haliyle ‘hayvanlar gibi’ (= kel en’âm) yere paralel bir varoluşa geriler. İnsanın asıl mucizesi, fenomenal dünyada yürürken başını dikey düzlemde Tek Nümen’e sabitleyebilmesidir.
Bu yöneliş, adâlet ve zulüm kavramlarının da asıl koordinatlarını belirler. Adâlet; doğru, tek ve mutlak bir Nümen’e dikey bir yönelişle hizalanmaktır. İnsan bu hizayı bulduğunda, sahip olduğu her şeyi - malı, bilgiyi, makamı - yerli yerine koyar. Zulüm ise, aslında olmayan pek çok sahte nümene (yöne) yönelmek, yani kendi varlığını binbir parçaya bölerek savrulmaktır. Sahip olunan imkânlar bu savruluş içerisinde yanlış kullanıldığında; psikolojik, sosyal ve doğal yıkım kaçınılmaz olur.
Sonuç olarak; fenomen gerekliliği, Nümen ve Vahiy ise sahihliği belirler. İnsan, vahyin ışığında aklını ve iradesini kullanarak bu dikey hattı (= istikâmeti) tesis ettiğinde, hem kendi varlığında hem de sahip olduklarının kullanımında hakikate uygunlaşır. Müslüman olmak, bu insanî istidâdın vahiyle tahakkuk etmiş halidir; bu yol, ayağı fenomende, başı Nümen’de olan âdil bir duruşun adıdır.
Not : Kant, ahlâka yer açmak için bilgiyi sınırlamak zorunda kalmış ve nümene ulaşmanın yolunu tam olarak söyleyememiştir. Oysa çözüm; fenomeni nümene bağlayan o dikey hattı (= vahyi) fark etmek ve fenomenin ancak nümene işaret ettiği ölçüde sahih bilgi üretebileceğini bilmektir.
Yorumlar
Yorum Gönder