İNSAN-3
Ruh, beden hapishanesinde mahpustur, özgürlük arar ama bedenini emri altına almadan bedeninden kurtulamaz. Bedeni emrine almak için, bedeni öldürmesi değil bedene ait arzularını kontrol altına alması gerekmektedir.
Yine de ruh, beden ölmeden özgür olmayacağını bilir. Bu, ölmeden önce ölme (=intihar etme) değildir; iradeyi kontrol etmedir; irade de akıl ile kontrol edilebilir.
Akıl, insandaki soyutlama yapabilen ve şehâdetten gayba gidebilen/geçebilen tek yetenek, tek donanımdır. Akıl, muhayyile (hayal) ile işbirliği yaparsa, görünen dünyanın (şahâdetin, bedeni sınırlayan duvarların) ötesine, gayb âlemine geçebilir ve insanı beden hapishanesinden kurtarabilir.
Bedenin yaşadığı dünya, bedene ait dış duyuların dünyasıdır, kabuktur; akıl, o kabuğun arkasındaki “özü, anlamı, manayı” yakalamaya çalışır.
İnsanı başka dünyalara götüren akıldır.
Akıl, ilahî rehber olmadan çalışırsa doğru yolu bulamaz, yersiz-yurtsuz göçebe/bedevî (deli dana) gibi dolanır durur. İnançsız (ilahî rehbersiz) filozoflarda bu durum sık görülür. Onlar bir hapishaneden kurtulur, başka bir hapishaneye düşerler, hiçbir yerde huzur bulamazlar, ömürleri bu şekilde hebâ olur-gider. Onları takip eden müritleri de aynı akıbet bekler.
İnsanı doğru yola (hidayete) erdiren, ona dünya ve ahiret mutluluğunu tattıran ilâhî rehberler Peygamberlerdir. Peygamberler, bedenin yaşadığı bu dünyaya da, bedenden ayrılan ruhun yaşayacağı öte dünyaya da hak ettiği değeri veren, ruhla bedenin bu dünyada işbirliği içinde çalışmasının ilkelerini kendi hayatlarıyla uygulamalı bir şekilde (fiilî örneklikle) insanlara öğreten ve gösteren Allah’ın seçtiği seçkin kullardır. Onlar bunu tek Allah’a (ilâha) kulluğu merkeze alarak yaparlar; çünkü bir çook ilâh, kendi aralarında çatışır, insanın iç dünyasında da dış dünyasında (toplumda) da işleyen ve ona huzur veren bir düzen kuramazlar.
Evrendeki (dış dünyadaki, gökteki) düzeni sağlayan ilâh, yerde de ilâh olmalıdır. “Gökte de yerde de ilâh olan O’dur; O, en iyi hüküm veren, her şeyi bilendir.” (Her şeyi bilen, iyi ve doğru hüküm verir ve/dolayısıyla ilâhlık O’nun hakkı olur.). (43/Zuhruf, 84.)
İnsan aklı da bilir ama her şeyi bilemez.
İnsan gözü de görür ama her şeyi göremez.
İnsan kulağı da duyar ama her şeyi duyamaz...
...
İnsandaki sıfatlar (güçler, yetenekler), ilahî sıfatların micro prototipidir, bu micro prototiplerin Mükemmel hâlleri Allah’ta bulunur. İnsan aklı, ne kadar iyi ve mükemmel/güçlü çalışırsa çalışsın, tüm akıllar da bir araya gelsin, kollektif aklı oluştursun, yine Allah’taki seviyenin trilyarda birine ulaşamaz. Bunu bilen akıl, teslim (Müslüman) olur; bilmeyen akıl/lar, karanlık samanlıkta iğne aramaya devam eder, bulamadan da öte dünyaya göçer gider.
Allah’a teslim olan aklın bu dünyadaki tedirginliği de ortadan kalkar, emniyete (emn’e/imana) kavuşur; böyle bir aklın sahibi ötede de emniyette olur. Böyle bir akıl, burada bırakın hapishaneyi, karanlık bir hücrede de olsa, kendini “yalnız ve tehlikede” hissetmez!; Rabbini kendisi ile beraber hisseder; orada ona ölüm gelse bile o, ölümü Rabbine kavuşma olarak görür ve ölüme ‘hoş geldin sefa geldin.’! der; onun ötede melekler tarafından karşılanması da ne muhteşemdir!. “Selamün Aleyküm, tıbtüm, fedhulûhâ hâlidîn. Selâm size. Hoş geldiniz!. Aklandınız. Pakladınız. Buyurun. Ebedî kalmak üzere girin Cennete!.” (39/Zümer, 73.)
Yorumlar
Yorum Gönder