Kayıtlar

MUSHAF, KİTÂB ve KUR'AN

Mushaf, sahifelerden oluşmuş Kitâb; Kitâb, yazılı/yazılmış sahifeler; Kur’ân, bu sahifelerdeki yazıların okunması.  Mushaf, sahife/suhuf isminden; Kitâb, ketebe; Kur’ân, karae fiilinden isim. İsimde (= Mushaf’ta ve Kitâb'ta/yazıda), durgunluk, hareketsiz vardır; fiil/ler/de (= okumada) hareket (ve bereket!) esastır. Kur’ân, önceden yazılmıştır (= Kitâb hâline getirilmiştir = ketebe), Onu biz yazmadık; ama biz okuyor = kıraat ediyoruz. (= karae); okurken (de) canlandırıyor ve günümüze taşıyoruz!. Okuma, yazı ile dondurulmuş (paketlenmiş) ma’nanın buzunu çözme (paketini açma), onu “su” hâline getirerek “içme”! gibidir. Buz, katı; su, sıvıdır. Yazı, ma’nayı taşır; ma’na, ma’neviyat; yazı, maddiyattır. Meseleye böyle bakarsak, Kitab ve Mushaf, maddîdir, katıdır, donuktur; Kur’ân ise, ma’nevî ve akışkandır. Bu “su” (= bu ma’na, bu Kur’ân), kurumuş, suya muhtaç gönül toprağımızı yeşerten bir “sudur”, bir rahmettir. Çiftçi, nasıl toprağı suya (= rahmete) hazır hâle getiriyorsa, bizler de ...

YAĞMUR

Eskiler, yağmura rahmet derlerdi. Yağmur yağıyor, demezler; rahmet yağıyor, derlerdi. Yağmur ve kar, gerçekten gökten “inen” rahmettir. Yağmur ve kar, yeri hareketlendirir (= canlandırır). Vahiy de rahmettir; O da gökten inmiştir = inzal edilmiştir. Yağmur ve karın, yeri = toprağı hareketlendirmesi (= canlandırması) gibi, vahiy de kalpleri (=  gönülleri) hareketlendirir = canlandırır. Yağmur ve karın, yeri = toprağı hareketlendirmesi (= canlandırması) hemen (= ânında) olmadığı, belli bir süreyi gerekli kıldığı gibi; vahyin de kalpleri (=  gönülleri) hareketlendirmesi = canlandırması hemen (= âniden) olmaz; O vahyin, kalpte (= gönülde) belli bir süre “demlenmeye, tohumlanmaya” ihtiyacı vardır. ... Aşırı yağmur ve kar, felâkettir, doğal âfettir ama “vahyin aşırısı”! felâket (= doğal âfet) değildir; aksine ilâhî bereket, rahmet ve inâyettir. Gönlümüzü bu ilâhî berekete, rahmete ve inâyete ne kadar fazla açarsak, o kadar kemâlle dolar, insan-ı kâmil olma yolunda o kadar çok mesafe...

FİKİR, TEHLİKELİ Mİ?!.

Bu fikir, hakikati arama çabası ise tehlikelidir!. O zaman, hakikat tehlikelidir!. Pekiî, hakikat, neden tehlikelidir?!. Çünkü, hakikat, Hakk’tır. = Hakk’ı arama ve bulma çabasıdır. Hakk (= hakikat) bulununca, Hakk’ın hâkimiyetine geçilir. Hakk’ın hâkim olmadığı yerde, hakikat tehlikelidir; çünkü hakikat, Hakk’ın hâkim olmadığı düzenleri bozar ve Hakk’ın hâkim olduğu bir düzen = din kurmayı amaçlar. Bu yüzden, Hakk’ın hâkim olmadığı düzenlerden beslenenler, hakikatten (= hakikî fikirlerden) rahatsız olurlar. Hakikati “tahrif” edip, bu (da) haktır = hakikattir diyenler de, hakikî haktan (= hakikatten) rahatsız olurlar. “Hakikî hakkı” (= gerçek hakikati) nasıl anlarız?!. Onu dillendirenlerin samîmîyetine bakarak. Onlar, kişisel bir çıkar peşinde olmazlar, ve sadece Allah’ın Rızasını hedeflerler; tağutlarla (= zâlimlerle) iş tutmazlar. “Lâ ilâhe illâ-l Allah”ı, duygu, akıl, yürek (= kalp) ve eylemleri ile içtenlikle (= ihlâsla, samîmîyetle) söylerler. Tağutlar ve zâlimler, tağutlarla ve z...

MUT

Mut, kut’tur; kut ise, baht, tâlih ve u/mut ve ilâhî lütuftur. Mut/luluk, kut/luluk, u/mutluluktur; mut/suzluk da u/mutsuzluk. Dünyada ebedî mut/luluk olmadığına göre, ebedî mut/luluk u/mudu, âhirete taşınmak zorundadır. Âhiretteki ebedî mut/luluk da bir u/muttur; bu u/mudu öldürmeyenler, âhirete yatırım yapanlardır. Âhirete yatırım nasıl yapılır?!. Sürekli iyilik yaparak. İyilik yapmayı kesmek, âhiretteki ebedî mut/luluğu,  u/mudu, ilâhî lütfü öldürmek, ilâhî va'de güvenmemektir!. Rabbimiz bize, âhirette ebedî mut/luluk va’dediyorsa, u/mudumuzu yitirmemeliyiz. “Ey kendilerini israf eden (= u/mutsuzlukla kendilerini mahveden) kullarım!. Allah’ın rahmetinden umut/ümit kesmeyin. Allah, suçların (= günahların) hepsini bağışlar. O, çook bağışlayıcıdır, rahmeti kesintisizdir.” (39/53.) Allah’ın Rahmetinden u/mut kesilmez.  Allah, şirk hariç, bütün suçları (= günahları) bağışlar. Hakkıyla (= bilerek ve anlayarak) “Lâ ilâhe illâ-l Allah” diyenler, şirkten uzak dururlar, müşrik olmazl...

HİSLER

İnsan, bünyesinde duyu (= beş duyu : görme, duyma, tatma, dokunma, koklama), duygu (= acı, haz, vb.), düşünce (= akıl), sezgi (= ilham, vahiy), hayal ve inanç gibi özellikleri barındıran “karmaşık = fizik ve metafizik” (= emşâc 76/2) bir varlık. İnsanın fizik yapısı, bedeni; metafizik yapısı ise, duygusu (duyguları), düşüncesi (aklı), hayali ve inancı. İnsanın duyuları, onun fizik dünyasını metafizik dünyasına açan kapıları. Bu yazı, insanın duyguları (= hisleri) hakkında olacak. His, dış dünyanın içeri yansıması veya taşınması sonucunda oluşan (= duyulan) acı ve haz. (= keder ve sevinç, üzüntü ve mutluluk). Bu iki duygunun yoğunluğu, her insanda farklı olabilir; ayrıca bu duygular (= hisler) iki ile de sınırlı değil. İnsanın yaşam/ak/daki amacı, olabildiğince acıdan kaçınmak, olabildiğince mutlu olmak. Felsefe de din de bilim de (?!) insanın mutluluğu (= saadeti) için varlar. (Bknz. Aristo, Nikomakhos’a Etik. Farabî, Tahsîl-üs Saade’ ve Medîne-ül Fâzıla.) Acıyı azaltmak ve yok etmekle...

DÜŞÜNCE...

Hepimiz cennetten (= yüksekten) düştük. = Hubût. Neden?!. Cennetteki yasak ağacın meyvesinden yediğimiz = Rabbimizin Emrini (= Sözünü) dinlemediğimiz için. (Bknz. 2/34-39. 7/11-13.) Hatamızı anladık, Ya Rabbî hata ettik (= kendimize/nefsimize zulmettik), bizi affet, dedik. (7/23.) Rabbimiz de bizi affederek, bi daha denemek için buraya (= dünyaya) gönderdi = düşürdü; düşünce, düşünür diye!. Dünya, cennete göre çook denî (= çook alçak, çook çukur, çook berbat) bir yer. İnsan, düşmeyince (= başına bir sıkıntı gelmeyince) düşünmüyor. İşleri yolunda (= tıkırında) olanlar, düşünme zahmetinde bulunmuyorlar; işleri yolundan çıkınca, düşünmeye başlıyorlar. Düşünce, düşünce filizleniyor, harekete geçiyor. “Cennette” iken, işlerimiz yolunda/ydı!. Çoğu insan, hâlâ düştüğünü bile bilmiyor, burayı cennet sanıyor; bu yüzden, hiç düşünmüyor. Çook az insan ise, düştüğünü anlıyor, bir çıkış yolu arıyor, ama bulamıyor. Ben de, 40’lı 45’li yaşlarımda düştüğümü anladım; çıkmak için, benim gibi düşen ve çı...

YİTİK OLANI ARAMA

“İlim, Mü’min’in yitiğidir, onu nerede bulursa alır.” Hz. Muhammed (s.a.v.).  Buradaki ilim, hikmettir. Nitekim, bu hadisin başka versiyonu da “Hikmet, Mü’min’in yitiğidir, onu nerede bulursa alır.” şeklindedir. Yitik, kaybolmuş (= zâyi olmuş), aranan şeydir. Onu, kim, ne zaman kaybetmiş; kim arayacak, bulacaktır?!. Herkes arayamaz; ilim adamları, hikmete tâlip olanlar arayacak ve bulacak. İlim adamları, hikmet tâlipleri o yitiği tek başlarına mı, yoksa “iş ve güç birliği” (= istişâre) yaparak (= yardımlaşarak) ararlarsa mı, daha kolay bulabilirler?!. İlim adamlarındaki veya hikmet tâliplerindeki eğilim, tek başlarına aramadan yana gibi görünüyor. Sanki kendileri, onu tek başlarına bulurlarsa, o (= ilim ve hikmet) onları “zengin”! edecek!. İlim ve hikmet ganimet mi, mal mı, metâ mı?!. İlim adamlarındaki, hikmet tâliplerindeki bu anlayış, onlara aradıklarını buldurmaz!. Çünkü, ilim ve hikmet böyle bişey değil. İlim ve hikmet, bencillere = kendi sırtından para kazananlara saçının tek...

YÜRÜMEK

“Kırkayak mutlu ve sakindi, tâ ki karşısına bir kurbağa çıkıp şakayla karışık, söyle bakalım hangi ayak hangisini takip eder diye soruncaya kadar. Bu, kırkayağın kafasını öyle bir karıştırdı ki dikkati dağıldı zavallının ve bir hendeğe yuvarlanıverdi nasıl yürüyeceğini düşünerek.” Lao Tzu. ... 10 yıldır her gün yürüyorum. Bu şiir, benim de kafamı karıştırdı, dikkatimi nasıl yürüdüğüm üzerine yoğunlaştırdı. Düşünce, böyle “kafa karıştırıcı” bişey!. Düşününce, düşülüyor, eskisi gibi kolay (= rahat) yürünmüyor. Thales, göğe (= gökteki yıldızlara) bakarak yürüyormuş, önündeki çukuru görmemiş, düşmüş. Bir hizmetçi kız, onunla alay etmiş. “Göktekileri bilmeye çalışıyor, önündeki çukurdan habersiz” demiş. Haklı. Düşünen (= düşünür), gökle yer arasında bir denge kurmak zorundadır. Kişi, semâ ile (= esmâ, isimlerle) uğraşırken (= düşünürken), arzı (= yaşadığı dünyayı, yeri) görmezse, çukura düşer. Sadece yere (= arza, dünyaya) çakılı kalırsa da (= ehlede il-el arz, 7/176), semâdan (= semâvî ger...

KUR'ÂN-I KERÎM

Kur'ân’ın bu sıfatı, Vâkıa Sûresi 77. âyette; Yasin Sûresi 2. âyette de Kur'ân’ı Hâkîm olarak geçer. Kerîm : Değerli, şerefli, yüce, azîm; Hâkîm : Hikmetli = hikmet sahibi, hüküm koyan, demektir.  Bu yazı, kısaca hâkîm kelimesini irdeleyecek.  Eskiden filozofa da hikmet sever (= philo-sophia) anlamında hâkîm (= bilge, bilgi sever) denirdi. Yunandaki philo-sophia, entelektüel (= akademik) düzeyde, teorik (= nazarî) bilgi severliğe karşılık olarak kullanılır. Hikmette ise, hem entelektüel (= akademik, teorik, nazarî), hem de pratik (= amelî, etik = yaşamsal) bilgelik vardır. “Kime hikmet verilmişse, ona çook (büyük bir) hayr (= iyilik) verilmiştir.” (2/269) Bu hayr, Kur’an’dadır. Çünkü O, Hakîm bir Kitâb’tır. Bu hayr, Onun nazarî (= teorik) hükümlerini pratik (= amelî) hayata transfer edince (= yaşama geçirince), açığa çıkar. Kur’ân üzerindeki entelektüel faaliyet, kişiyi Kur’ân bilgini (= Kur’ân sever) yapar, ama hâkîm = hikmetli bir Mü’min/Müslim (= Müslüman) yapmaz. “Bunu anc...

ÖLÜM, HAKTIR.

Hak nedir?!. (Buradaki hak, Cenâb-ı Hakk değil.) Hakikattir. Hakikat nedir?!. Gerçeklik (= gerçek hayat, olgu) ile düşünce (= teorik hayat, değer) arasındaki uyumdur. Bu tanımı, ölüme uyarlar veya transfer edersek, bu : Ölümü düşünmekle (= ölüm hakkında konuşmakla), bizzat ölmek veya bir yakının ölümünü tecrübe etmek = tatmak (= ölümü yaşamak = ölüyle ölmek = ölenin acısını çekmek) arasındaki “boşluğu” doldurmaktır. Bu boşluk, tam olarak doldurulabilir mi?!. Hayır, tam olarak doldurulamaz. Bu yüzden de hakikate tam olarak vâkıf olunamaz. Hakikate vukûfiyetimiz, bu boşluğu doldurma oranımıza bağlıdır. Yaşarken (= hayatta iken), bu boşluğu dolduramayız, bu boşluk, biz bizzat ölünce dolacak; işte o zaman, hakikat yüzünü bize tam olarak açacak/gösterecektir!. Yaşarken (= hayatta iken), bu boşluğu ne kadar çok tamamlayabilmiş veya doldurabilmişsek, ölüm bize o kadar kolay gelecek, ölünce fazla şaşırmayacağız, çok büyük bir şok yaşamayacağız; bu boşluğu ihmal etmiş veya tamamlayamamış, doldu...

EHLİYET, LİYAKAT ve SALTANAT

Ehl-iyet, ehil’den mastar. Ehil/ehl, bir işin ustası, o işi yapabilecek kabiliyet ve beceriye sahip kişi. Ehliyet de, o işi yapma/yapabilme belgesi. Liyakat, ehliyeti test eder. Liyakat, ehliyetin uygulamasıdır. Liyakati, ikinci, üçüncü kişiler (= halk) belirler; onlar, en liyakatli, en ehil kişileri seçerler. Ehli, biz, Ehl-i Beyt, Ehl-i Sünnet, Ehl-i Hadis, Ehl-i Rey şeklinde de kullanırız. Buradaki ehiller, âidiyet (= tâbîyet, mensûbiyet) bildirirler.  Bişeyin ehli, bişeye ehil olmak, o şeyi yapa-bilmektir. O şeyi, yapabilen çok kişi varsa, seçim de vardır. Özellikle yönetimde (= siyasette) seçim çok önemlidir. Yönetici (= siyasetçi veya idareci) olmak için : • Kişide ehliyet ve liyakat olmalı/bulunmalı. • Kişi, kendini yönetici (= idareci) adaylığa lâyık görmeli. • Yönetilenler (= yönetilecek olanlar), o adayda yöneticilik becerilerini onaylamalı. = seçim. • Yönetilenler, yönetim süresince onlardaki bu becerileri (= ehliyet ve liyakati) test edebilmeli. = Denetim mekani...

HARAM

Haram : Allah’ın “kesinlikle” yasakladığı, yapmayın!, dediği şeyler. Bu konuda tek otorite Allah’tır. Çünkü Allah, âlemlerin Rabbidir; Rab, bizleri haramlarla terbiye eder. Haram olmayan şeyler, helâldir. Haramın müteradifi (= eş anlamlısı), mahrem = haram kılınmış; karşıtı, nâmahrem. Mahrem ve nâmahrem, genelde evlilik için kullanılır; mahrem, mahrum bırakılmış, yasaklanmış; nâmahrem, mahrumiyeti kaldırılmış, serbest bırakılmış. Kâbe, Mescid-i Haram (bölgesidir); orada istenilen her şey serbestçe yapılamaz. ... Neyin helâl, neyin haram olduğuna (klasik) fıkıh (= fakihler) karar verir. Fıkhın (= fakihlerin) her dediğinde, ‘avam için’ bir kesinlik vardır; ‘havas’, bu kesinliği esnetebilir.  Havas olmak için, Allah’a yakınlık şarttır. Havas, bu yakınlığı ve haramlardaki esnekliği ifşâ/açık etmez, edemez. Bu, “çook özel bir ilişki, çook özel” durumdur. Allah, Kendisine yakın kullarına “özel” bir yakınlık gösterir; onlar için bazı yasakları kaldırır. Allah, ‘sırrını’! herkese açmaz!. Y...

KESİN-LİK

Kesin : Şüphesiz, kat’î. Kesinlik : Kesin (= emîn) olma (= görme, bilme, inanma) durumu. Sanıldığının aksine, iman, kesinliktir; ama bu kesinlik, pozitivist bilimin kesinliği gibi değildir. Pozitivist bilim de Hz. Ali de “görmediğim şeye” inanmam der. Pozitivist bilim bunu (= bu kesinliği), deney ve gözleme; Hz. Ali, inanca (= vicdana, fıtrata, sağduyuya) gönderme yaparak söyler. Hz. Ali gibilerin inancı kesindir. Onlardaki kesinlik, hem kemiyette, hem de keyfiyettedir. Kem-iyet, miktar, adet; keyf-iyet, özellik, niteliktir. Kesinlikle İlâh = Allah, Bir’dir; O İlâh’ın = Allah’ın özellikleri, nitelikleri = Esmâ-ül Hüsnâ da kesindir; O’nun özelliklerine, niteliklerine benzer özelliklere veya niteliklere, hiç kimse sahip olamaz. = “leyse kemisliHî şey’ün.” (42/11.) Pozitivist bilimdeki kesinlik, “sözde kesinliktir”; bu, kesin bir kesinlik olsa, bilim biter. Bilim, şüphe ile ilerler. Pozitivist bilim, aslâ bir kesinliğe ulaşamaz; bu yüzden hep endişeli, hep korkulu, hep tedirgindir. İnanma...

ÖTE-BERİ

Başlığı şu şekilde “öteberi” yazsaydım, önemsiz bi kaç bişey anlamına gelirdi. Maksadım, öte ve beri (= bura), ötede ve beride (= burada) olanlar, bulunanlar. Öte deyince, ilk elde âhiret akla gelir; aslında yarın da ötedir. Âhiret, âhir’in (= sonranın) isim hâlidir; âhir, hep olacak, zaman durmayacak; hayat, hiç son bulmayacak. Beri ise, bura, şimdi, şu yaşadığımız dünya. Beri ile bilim; öte ile sanat, felsefe ve din ilgilenir. Bilim, görünenleri (= şehâdet âlemini, somut/fizik âlemi); sanat, felsefe ve din, görünmeyenleri (= gayb âlemini, soyut/metafizik âlemi) konu edinir. Sanat ve felsefenin görünmeyenlere (= gayb âlemine) gidiş-gelişi, şimşek çakması gibidir. Sanat, o âlemde gördüklerini duyulara; felsefe, akla taşır. İki alan da soyuttur. Sanatın dili, ışık, renk, nota, şekil; felsefenin dili, kelime-kavram veya anlamdır. İki dil de öteye dair bi şeyler söyler. Sanatın dilini, sanatçı (veya sanatseverler); felsefenin dilini felsefeci (veya felsefeye ilgi duyanlar) anlarlar. Din d...

YARGI

İki çeşit yargı var : İlâhî yargı. İnsanî yargı. İnsanî yargı, ağır-aksak, iyi-kötü yürüyor, burada mutlak bir kesinlik görülmüyor; ama ilâhî yargıda, mutlaka bir “kesinlik” var, olacak. Abese Sûresi 23. âyet, çook çarpıcı. “kellâ, lemmâ yegdî mâ emera.” (80/23.) Ben, buradaki kellâ’yı, vallâ diye okuyorum, ve âyeti şöyle çeviriyorum. Vallâ, insan Allah’ın emrettiğini (= hükmettiğini) yerine getirmedi, getirmiyor, getirmeyecek... (Lemmâ’daki lâm, kesinlik; mâ, olumsuzluk bildirir; yegdî, hükümdür, yargıdır, yargı kararıdır.) Bu âyet, bize büyük mahkemede verilecek karara dair “ipucu”! verir.

DİN, FELSEFE, SANAT ve HAKİKAT

Din de felsefe de sanat da hakikat peşindedir. Çook eskiden, felsefe ve sanat, din şemsiyesi altındaydı. Yunanla felsefe; rönesansla sanat, dinle bağını/bağlantısı kopardı. 20. yüzyıl filozofu Heidegger, yürürlükteki Hıristiyanlıkla = dinle arası iyi değildir, İslâm’la da tanışmamıştır ama, yine de “bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir.”, demiştir. Kâinat, Tanrı’nın mükemmel bir sanatıdır. (27/88.) İnsan, O’nun sanatından esinlenerek sanat yapar; O’nun verdiği akılla felsefe yapar. Böyle bakarsak sanat ve felsefe, dinin alanı/şemsiyesi içinde/altındadır. Sanat ve felsefenin dinden kopuşları = kendilerine özerk alan tanımlamalarının herhangi bir “hakikat değeri” yoktur, bizâtihî böyle bir alan yoktur; tüm alanlar dînîdir. Sanat ve felsefeye özenen siyasette ve bilimde de aynı keyfilik vardır. Din, sistematik, tutarlı, kapsamlı ve bütüncüldür. Felsefe, dine özenir ama din kadar sistematik, tutarlı, kapsamlı ve bütüncül şeyler söyleyemez. Sanat, yeni bir kâinat yaratamaz, ancak yaratılmışlar...

ŞAHSİYET ve MÜLKİYET

Şahsiyetle mülkiyet arasında nasıl bir ilişki var?!. Mülkiyet, mekânî = mekânda olmak; şahsiyet, zamanî = zamanda olmaktır. Mülkiyet, mekânda olan şeylere (= eve, arabaya, yata-kata, vs.) sahip olmak; şahsiyet, zamanda olan şeylere (= zamana) sahip olmak = kendine zaman ayırmaktır. Kendimize ait ne kadar çok zamanımız olursa, o kadar kendimiz = biz oluruz. Mekânı, mekânda olanları bölebiliriz, ama zamanı bölemeyiz; zamanı, dün, bugün ve yarın/gelecek olarak bölmek, nominaldir, dildedir; zaman gerçekte bölünmez bir şekilde akar; zaman herkesindir; biz ondan (= zamandan) ne kadar çok alsak da, o yine aynı (= eksilmeden) kalır. Bu yüzden, mekân, mülkiyet; zaman, şahsiyettir, diyorum ve şahsiyetimiz geliştikçe, uzuuun zaman biz oluruz, bir nehir gibi akarız, ve insanları “sularız”!.  Mülk, bölünür-devreder; şahsiyet (hadi ferdiyet de diyelim), bölünmeden sürer-gider. Şahsiyetlerini mülkiyette arayanlar, unutulur giderlerken; kendilerine zaman ayırarak kendilerini bilenler, zamanın sırr...

ÖZ-LEM-E

Öz : Çekirdek. Değişmeyen, aynı kalan, onu bi başkasından ayrı kılan nüve, zübde, ide/a, cevher, töz. Şeylerin özü değişmez, kabukları (= şekilleri, görünüşleri) değişir. Özleme, öze dairdir; kabuk (= şekil, görünüş) özlenmez. Özü “bozuk” olanın, kabuğu da (= şekli, görünüş de) “bozuk” olur. Öz, söze de yansır. Özde ne varsa, sözde de o olur. “Özü sözü bir olan”, güven telkin eder. Özlemede ayrılık vardır. Ayrılık, özden ayrı kalma, demektir. Tanrı hariç hiçbir varlık “öz-gün” değildir. Her varlık, özünü Tanrı’dan alır. = Her varlığı Tanrı yaratmıştır. Öz, fıtrattır. Fıtratını bozan, özünü bozmuş, Tanrı ile bağını/bağlantısını kesmiştir. Özümüzde Tanrı sevgisi = Muhabbetullah vardır. Bu sevgidir, bizi biz yapan; bu sevgidir = bu aşktır, Tanrı’ya tapan. Bedenlerimiz (= şeklimiz ve benlerimiz) ise, bu Ö/özün kabukları = görünüşleridir. Özleri bozulmayalar, birbirlerini ve (ortak) İlâh’larını her dâim özlerler. İbâdetler, Öz’e yakınlaşma ânlarıdır. Ö/özümüze yakınlaştıkça, sözümüz daha sa...

KALİTELİ İLİŞKİLER

Kaliteyi sadece satın aldığımız mal ve hizmetler için düşünmeyelim; insanî (= arkadaşlık, dostluk) ilişkilerimiz ve kulluğumuz için de gerekli görelim. Sizce, insanî = arkadaşlık ve dostluk ilişkilerimizdeki kalite, standartlara uygun mu, buralarda bir standart var mı?!. Benim gördüğüm arkadaşlıklar, genelde okul ve iş (yeri) arkadaşlıkları. Uzun süren arkadaşlıklar dostluğa dönüşebilir; ama bu dostluklar çook az, hatta yok gibi. Dost, dostunu riyasız ve hesapsız sever, güvenir, onu terk etmez. Dava arkadaşlığının da maalesef çıkar ilişkisine (= pasta paylaşım meselesine) endeksli olduğu görüldü. Paylaşılan pay azaldıkça, ilişkiler kopuyor. Payın çoğaltılması, arkadaşlığın sürmesi için, pastanın büyütülmesi gerekiyor. Bu büyüme ise, parasal rakamlarla ölçülüyor. Böyle bir atmosferde arkadaşlık kavramı, anlam kaymasına uğradı; artık çıkarı için, arkadaş arkadaşının ayağını kaydırıyor.  Böyle bir çağda bir arkadaşınız ve dostunuz yoksa, Allah’a/Allah’la dost olmak için yalnız O’na ku...

KİTLE İLETİŞİMİ

Kitle iletişim araçları, eskiden yazılı (= kitap, gazete, dergi), sözlü (= radyo) ve görsel (= televizyon) idi; şimdi, bu üçünü bir araya getiren internet (= sosyal) ve medya. Kitle iletişim araçları (= mass media), adı üstünde, yüz yüze = doğrudan değil, aracılı = dolaylı/dolayımlı iletişim sağlar. Konuşma (= sohbet), yüz yüze = doğrudan iletişimdir. Sahabe ile sohbet, akraba kavramlardır. Sohbette yakınlık vardır; mass mediada (= kitle iletişiminde) uzaklık. Kitle iletişimi, iletişim kuran (= iletişen) insanlar arasında dostluk ve yakınlık bağı kuramaz. Kitle iletişimi (= iletişim, internet) toplumunda = çağında, bireyler bilgiye değil, yakınlığa ve dostluğa aç ve muhtaçtırlar. Sosyal medyada her türlü aleniyete (şeffaflığa) açık olmamıza rağmen, kimseyle dost ve arkadaş olamıyoruz; sadece ‘dostluk ve arkadaşlık (= yakınlık, tanıdıklık) oyunu’ oynuyor, sanal alemde geziniyoruz.  Sağlam bir toplum, yakın, samimî ve sıcak ilişkiler (= sohbet) ile kurulur. Böyle bir toplumda, herkes...

NORM-AL & A-NORM-AL

Norm : Kural, değer, ilke, yasa. Normal, kurala, değere, ilkeye, yasaya uygun olan. Anormal : Kurala, değere, ilkeye, yasaya uygun olmayan. Kişi bazında normal, normlara uygun davranan; anormal, normlara uygun davranmayan; anormale, deli de deniyor.  Normu, normali kim (veya ne) belirler?!. Toplum mu, seçkinler mi, Yaratıcı mı?!. Demokraside toplum; aristokraside seçkinler; dinde Yaratıcı (= Allah). O zaman, kimin deli (= anormal), kimin veli (= normal) olduğunu da toplum, seçkinler ve Yaratıcı belirler.  Pekiî, toplum ve seçkinler bu konuda yanılabilir mi?!. Yanılabilir. Allah ise yanılmaz. Yâni, toplum ve seçkinlerin deli (= anormal) dedikleri, veli (= normal) olabilir. Psikiyatrlar, neye göre karar verirler?!. Modern psikolojiye (= psikiyatriye, akla) göre. Onlar, çoğunlukla, para için çalışanlara (parayı değerli görenlere, paraya tapanlara), para ile ev, araba, vs. satın alanlara normal; parayı Allah yoluna ‘saçanlara’ deli; “zenginliği ve onuru” parada-pulda = şeylere sah...

ÜÇ GRUP

Kur’ân, 35/32’de kendi mirasçılarını üçe ayırır. Zâlimler. Muqtasıdlar. (= orta yolcular.) Sâbıqlar. (= öne geçenler.) Ben, buradan mülhem, insanları üçe (= üç gruba) ayırıyorum. Zâlimler. (= zulmedenler.) Mazlumlar. (= zulme uğrayanlar.) Nemelâzımcılar. (= zulme sessiz kalanlar.) Nemelâzımcılar, zâlimlere, zulme sessizlikleri, hareketsizlikleri ve tepkisizlikleri yüzünden zâlimdirler. = “Zulme sessiz kalan, zulmü yapan gibidir.” Hz. Muhammed. Bunların illâ ki Müslüman olmaları gerekmiyor!. Zâlime insan diyemiyorsak, Müslüman da diyemeyiz. Dünya düzeni, insanları öyle bir hâle getirdi ki, sadece mazlumlara insan diyebiliyoruz. Bu düzen, nemelâzımcıları da insanlıktan çıkardı. İnsan, zâlimin bu kadar vahşî zulmü karşısında sessiz ve tepkisiz kalabilir mi?!. Zâlimlerin = zulmün hâkim olduğu bir dünyada yaşamaktan rahatsızlık duymayan insanların, insanlığı ölmüştür; onların kurduğu medeniyet (= düzen), hakkaniyete dayanmadığı için insanî bir medeniyet (= insânî bir düzen) değildir, hayvân...

EĞİTİM MESELESİ

Eğitimde fiilî intikal (= miras) iyi değil.  İntkal, bi şeyi, bi yerden bi yere taşıma, nakletme, tevarüs etme. İyi bir adam olma = iyi bir insan (Müslüman) olma vasıflarını, maalesef çook uzun bir süreden beri (dedemizin büyük büyük dedesinden beri) kaybettik; ve bu, gelecek nesillere = çocuklarımıza da yansıyor; dedelerimiz babalarımıza; babalarımız bize; biz çocuklarımıza “iyi örnek” olamadık, olamıyoruz, çocuklarımızı “iyi” yetiştiremiyor, eğitemiyoruz. Kitab, insanların çoğu (= ekserun nâsi) akletmez, şükretmez, iman etmez, ... der. Bu, çook az insan, akleder, şükreder, iman eder, ... demektir. Böyle bakınca, kendi yetişmemizde de ve kendi çocuklarımızı yetiştirmemizde de büyük problemler var. Çocukların okuyup doktor, mühendis, hakim-savcı, öğretmen, vs. olması, onların iyi adam olması anlamına gelmez. Sizi bilmem ama ben korkuyorum. Bu korkum, hem burada dünyanın (= gelecek nesillerin) geleceğine; hem, âhiretteki akıbetimize (= sonumuza) dair. Belki de bana içinizden “parano...

ŞEREF

Hayat, şerefli bir ölüm içindir. Çünkü, şerefiyle ölenler, şerefleriyle dirileceklerdir. “Nasıl yaşarsanız, öyle ölür; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz.” Filistinliler şerefleriyle ölüyorlar; bizler, onları seyrederek yaşıyoruz. Onlar, bizden çok daha şerefli dirilecekler; ve bize : siz niye şerefli bir ölümle ölmediniz, onlara yardım etmediniz ve onların ölümünü seyrettiniz, denilecek!. ... Dünyayı âhirete tercih etmek  “Size ne oluyor da Allah yolunda = Allah için : Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu beldeden çıkar, Katından bize bir velî gönder (= bize katından yardım edecek kimseler ver), diyen, müstaz'af (= zayıf bırakılmış) erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz?!.” (4/75.) Bir önceki âyet (= bağlam), bu durumda olan (= müstaz'af = zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayanların) dünyayı âhirete tercih ettiklerini; = müstaz'af = zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşanların ise, âhireti dünyaya tercih ettikler...

KULE

“Firavun dedi ki : Ey Hâmân, bana yüksek bir kule (= صَرْحاً) yap!. (Belki) Mûsâ’nın ilâhına muttalı’ (= فَاَطَّلِعَ) olurum...” (40/36-37.) Kule nedir, neden/niçin yapılır?!. Kule, yüksek binadır/yapıdır. Yere hâkim olmak; yeri, yüksekten gözetlemek için yapılır. En eski kulenin Babil kulesi olduğu söylenir. Babil, bâb’tan (= kapıdan) türer; göklerin kapısı anlamına gelir. İstanbul’daki Galata kulesi de 14. yüzyılda yapılmış bir gözetleme (= panoptikon) kulesidir. Firavun’un yaptırmak istediği kule, Mûsâ’nın ilâhını görmek (= O'na muttalı’ olmak) içindi. Firavun, kendisinden başka ilâhın olmadığına inanıyordu; sizin en yüce rabbiniz benim. = “ene rabbiküm-ül a’lâ.” (79/24.) demişti. Devir değişti mi?!. Şeklen. Modern kuleler (= çook yüksek binalar) inşâ edilmeye devam ediliyor; ‘istikbal, göklerdedir.’, deniyor; uzaya uydular gönderiliyor, vs. Dünyaya hâkim olan güçler, göklerde de hâkimiyet için yarışıyor. Yeryüzündekiler, uzaydaki uydularla denetleniyor. Kule yapımı, bi açıdan “...

YOKOLUŞ veya YOK OLMAK

Şimdi varız. Şu ân yaşımız 60 ise, 70 yıl ve daha öncesinde “yok” muyduk; 85 yaşımızda ölürsek, daha sonra da “yok” mu olacağız?!. Bunu şöyle de ifâde edebilirim : Şimdi “varsak”!, geçmişteki “yokluğumuz”! ile gelecekteki “yokluğumuz”! arasında ne gibi (= nasıl) bir ilişki var, olacak?!. Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanununa göre,  “Hiçbir şey yoktan var olmaz; varken de yok olmaz.” Varsak, (geçmişte) yoktan var olmadık, (gelecekte de) yok olmayacağız. Ama geçmişte, nasıl var olduk; gelecekte, nasıl var olacağız?!. “Bilmiyoruz”, demek; meseleyi çözmüyor. Din (= İslâm) bize bir çözüm öneriyor. Felsefe tarihinde bu (konu), çok tartışılmış; ama dişe dokunur bişey yazılamamış.  Din ne diyor?!. Meâlen, “Ey insan, sen, henüz adı anılır bi şey (= bi varlık, biri) değildin; senin üzerinden dehrden (uzuun) bir zaman geçti; sonra da seni karışık bir nutfeden yarattık; ve sonra seni, duyan ve gören (= akleden, anlayan) biri yaptık.” (76/1-2.) Dehrden geçen bu zaman, uzuuun bir geçmiş. Bu...

CAN SIKINTISI

Vakit geçirecek (= can sıkıntısını giderecek) bişey bulamamamız veya meşgul olduğumuz şeylerin bir süre sonra anlamsızlaşması, büyük boşluk (= anlamsızlık veya hiçlik) yaşar duruma gelmemiz. Bu kısacık yaşamda, 70-80 yıllık bir ömürde, böyle bir boşluk = derin bir anlamsızlık = can yakan bir can sıkıntısı durumu yaşıyorsak; (şayet gidersek) ötedeki ölümsüz = ebedî cennet hayatında ne yapacağız, neyle meşgul olacağız?!. Cehenneme gidenler, acı çektikleri için can sıkıntısı çekmeyecekler, acının sıkıntısını çekecekler. Ebedî cennet hayatında ne yapacağız, neyle meşgul olacağız, sorusunun cevabı, Rabbin bitmek-tükenmek bilmeyen nimetleri ve O’nu “görme” arzusu (= Cemâlullah), O’nun Rızasına erme isteğidir. Ayrıca, Rabbe varmak için, Rab tarafından yaratılan, ve bizler tarafından görülmesi ve anlaşılması gereken sonsuz sayıda şey var = olabilir. Bunlarla meşguliyetimizdeki yolculuğumuz, bizi O’na yaklaştırıyor (= yaklaştıracak) olabilir. Nasıl, buradaki iyilikler bizi burada O’na yaklaştır...

GEÇİM SIKINTISI

Bu dünyada insanın iki sıkıntısı var : Biri, geçim sıkıntısı; diğeri, can sıkıntısı. Geçim sıkıntısı, ekonomik; can sıkıntısı, ontolojik, epistemolojik ve semantik. Bu kısa yazı (= not), geçim sıkıntısına değinecek. Geçim sıkıntısının başat sebebi, kötü ekonomi yönetimi ve dağıtımdaki (= paylaşımdaki) adâletsizliktir. Ama, tek sebep bu değil. Sûnî (= doğal olmayan, yapay, sahte) ihtiyaçlar da geçim sıkıntısının sebepleri arasında.  Doğal ihtiyaçlar, yeme-içme (= gıda), barınma-bürünme (= ev, elbise). Bunların dışında o kadar çoook ihtiyacımız var ki, bunlara verdiğimiz (= harcadığımız) para, neredeyse doğal ihtiyaçlarımızı geçiyor; bu yüzden de geçim sıkıntısı çekiyoruz. Özellikle giyim-kuşamda abartıya kaçmak, 3-5 çift elbise ve ayakkabı ile yetinmemek; evde, ev düzenlemesinde, telefonda, vs. lükse yönelmek; doğal olmayan ihtiyaçları, doğal gibi görmek, geçim sıkıntısının sebepleri arasında. Bunlar neler?!. Sözgelimi, ayda telefona, internete, arabanın mazotuna/benzinine verdiğimi...

ZAMANDA (VE ZAMAN DIŞINDA) YOLCULUK

Zamanda yolculuk, şimdiden, geçmişe ve geleceğe doğru olur. Geçmişe yolculuk, hayalî; geleceğe yolculuk, fiilîdir. Dün, geçmiş; şimdi, ân; gelecek, yarındır. Dün kazandım, bugün yiyiyorum. Bugün kazandığımı, yarın yiyeceğim. Yarın yemek için, bugün kazanıyorum. cümlelerinde, zamanda (= zaman içinde) bir yolculuk vardır. Tarih, zamanda, geriye doğru; tahmin, zamanda, ileriye doğru bir yolculuktur; ama ân (= şimdi, bugün, dem), esastır. Dem, vakt-i = ân-ı dâimîdir. Dem, bu demdir. Vakit, bize imkân verilmiş, bizim için özel olarak belirlenmiş, özel olarak tahsis edilmiş zamandır, süredir, eceldir. Bu süre zarfındaki yapıp-etmelerimiz, geleceğimizi belirleyecektir. Gelecek de sonsuz (= zaman dışı, huld) olacaktır. = “hâlidîne fîhâ.” Buradaki fîhâ, mekân. Mekân, zamana tâbîdir veya zamanla birliktedir. Zaman dışılık (= zamansızlık), aynı zamanda mekân dışılıktır (= mekânsızlıktır). Biz yaratılmışlar, zaman ve mekân dışı varlıklar değiliz. Zaman ve mekân dışı tek Varlık, Allah'tır. Bu y...

İLKBAHAR

İlkbahar geldi; toprak uyandı; topraktan olan insan, hâlâ uyuyor!. (= Toprak, her yıl uyanıyor; insan, bir ömür uyuyor!.) Mevsim döngüsü denen bir gerçek var. İlkbahar, uyanışı; yaz, olgunlanışı (= olgunluğu); sonbahar, soluşu; kış, ölüşü (= ölümü) temsil ediyor. Bu döngü (= süre), her yıl tekrarlanıyor. Bu döngüyü fizîken, insan hayatına transfer ettiğimizde, 30-35 yaşa kadar ilkbahar; 50-60 yaşa kadar yaz; 70-80 sonbahar; 80 sonrası kış. Topraktaki bu döngü/dönüşüm = canlanış (= doğum) ve ölüş (= ölüm), her yıl aynı şekilde mi tekrar ediyor?!. Her yıl bu toprak, aynı ürünleri mi veriyor; ondaki tohum, her yıl aynı tohum mu?!. Açık sistem yaklaşımına göre, her yıl toprağın girdileri (= Güneş ve su) değişiyor. Güneş ve su, toprakta “belli bir değişime, dönüşüme” yol açıyor ama onun verdiği ürünlerde (= ekinde, otta, meyve-sebzede) türsel bir değişim yaşanmıyor. Dışarıdan müdahaleler, ürünlerin (= ekinin, otun, meyve-sebzenin) yapısında belli bir değişikliğe yol açıyor. = GDO = Genetiği...

DÖNGÜSEL ZAMAN

Dönmekten döngü. Döngü, belli bir zaman sonra, aynı noktaya dönme. Buradaki zaman, lineer (= düz) değil, döngüsel, dairesel ve ânlık; ama her ân, aynı ân değil. “Külle yevmin Hüve fî şe’n. = O, her ân bir iştedir.” (55/29.) Şe’n, iş, durum, hâl. Her iş, O’na varır. Teşbihte hata olmazsa O, bize bir “ping” gönderir; biz de O’nun pingine bir cevap (= pong) göndeririz. Bu hayat, bir “ping pong oyunudur.”!. Buradaki pingi, bir oyun değil de bir bilgisayar terimi, “ANA BİLGİSAYAR’dan, ANA SERVER’den”! = ÜMM-ÜL KİTÂB’tan bir ping atma, bu pinge bir pong (cevap) verme gibi düşünün. Kâinat büyüük bir sistem/ağ; bu ağa bağlı bizler = biz terminaller, ANA BİLGİSAYAR’dan gelen her pinge kendi çapımızda bir cevap veriyoruz, ve bu cevabımız, ANA KİTAB’a = ÜMM-ÜL KİTÂB’a kaydediliyor. İşte bu “alış-verişlerin hepsi” döngüsel; ucu açık değil, toplanıyor, kaydediliyor. O ANA KİTAB’ta = ÜMM-ÜL KİTÂB’ta hiçbir şey kaybolmadığı gibi, her şey birbiri ile de ilişkilendiriliyor. Bizler burada kimlerle ilişk...

ÇUKUR

Hendek. Geniş ve derin çukur. Hendek kazma : 1. Şehre düşmanın girişini engellemek için, 2. İnsanları canlı canlı yakmak için, 3. Ölülere toplu mezar açmak için, 4. Yer altına bişey (kablo, mayın, vs.) döşemek için yapılır.  Kitâb’ta hendek, Burûc Sûresi 4. âyette geçer. = “qutile ashâb-ı uhdûd”, anlamı : kahrolsun o ateş çukurunu hazırlayanlar. (Onlar da ashâb = onlar da birbirlerinin dostu, sahabisi.) Onlar bu ateş çukurunda kimi yakmak istiyorlar, yakıyorlar?!. Mü’minleri.  Niye?!. Çünkü Mü’minler, hakça bir düzen istiyorlar, onların kurdukları düzeni reddediyorlar. “onların Mü’minlere (bu kadar) kızmalarının sebebi, Mü’minlerin yalnız güçlü ve övgüye lâyık Allah’a (Allah'ın dinine/düzenine) iman etmeleri.” (85/8.) Onların kurdukları düzen, herkesi (çook kişiyi) “yakıyor”; onlar da onların yanmalarını seyrediyor, yaktıkları ateşle/ateşte “ısınıyorlar” (belki de) bundan keyif/zevk alıyorlar. ... Büyük bir ateş çukurunun (kenarında değil) içindeyiz; dünya yanıyor!. Bu ateşi, ...

SESSİZ & SÖZSÜZ İLETİŞİM

Lise yıllarımda okuduğum şehre bir tarikat şeyhi gelmiş, onu ziyarete gitmiştim; kimseyle konuşmuyordu; sordum : Niye konuşmuyor?!. “O nazarla konuşur”!, dediler. Yıllar sonra (= iletişim doktorası sırasında), sessiz & sözsüz konuşma mümkün mü?!’nün üzerinde düşündüm. Sessiz & sözsüz konuşmada (ağızdaki) dil, lisan ve alfabe gibi araçlara ihtiyaç duyulmaz. Dil ve alfabe, ‘zurnanın son deliğidir’!. Önceki ‘deliklerde’ düşünme veya akletme vardır. Telepatide de dile ve alfabeye ihtiyaç duyulmaz. ... Benzer durum, beden-zihin, beden-ruh ilişkisi veya ‘bedensiz ben’ meselesi için de geçerlidir. Konu, nöro-felsefenin ve bilinç meselesinin en baba (= en temel, en zor) konusudur. Geçmişte filozoflar (Socrates, Platon, Aristo, Augustinus, vb.), buna benzer meseleleri gündemlerine almışlar. Socrates, felsefe için, düşünmeyi öğrenme, hatta ölüme hazırlanma demiştir. İbn-i Sinâ, ‘uçan adam’ doktrini ile, bedensiz yaşamı tahayyül etmiştir. Ona göre bedensiz yaşam, (sırf) akıl ve düşünce ya...

KÂR-ZARAR VE KARAR

Zarar, her geçen gün, maddî ve manevî olarak geriye (kötüye) gitmek, olumsuz sonuçlar elde etmek; kâr ise, tersi. Zararlara kötü (= isabetsiz) kararlar/ımız sebep olur. İsabetli kararlar için doğru bilgi (= öngörü ve uzgörü) şarttır. Kişi/ler, hem kendilerinin hem yakınlarının hem de başkalarının (= yöneticilerinin) kötü (= isabetsiz) kararları yüzünden zarara uğrar/lar. Kötü (= isabetsiz) kararları, fırsata çevirenlere “fırsatçı uyanıklar”! denir. Kişisel olarak aldığımız kötü kararlardan (bunların zararlarından) da yakınlarımızın aldığı kötü kararlardan (bunların zararlarından) da yöneticilerimizin aldığı kötü (= isabetsiz) kararlardan da kurtulmak ve her geçen gün bu zararları azaltarak kâra geçmek de mümkün.  Neyle ve nasıl?!. Bilgi ve irade ile. Bilgi, iyiyi-kötüyü bilme; irade, iyiyi-kötüyü seçmedir. Bilgi yoksa, seçimlerimiz tesadüflere (= şansa veya piyangoya) kalmıştır.  Kâr ediyorum diyenler de sonuçta zarar; zarar ediyorum diyenler de sonuçta kâr edebilir. Bugün, bü...

BAYRAMLAR, NEŞE GÜNLERİDİR.

Neşe, sevinç, sevinme, coşku, hoşnutluk, mutluluk, ferahlık, rahatlık, vb. kavramlar ve bunların karşılığı olan ruh durumları bayram demektir. Tek tek kişilerin mutluluğu, sevinci ve neşesi, toplam mutluluğa, sevince ve neşeye; tek tek kişilerin üzüntüsü hüznü ve kederi de toplam hüzne, kedere ve acıya karşılık gelir. Sizce, dünyada toplam mutluluk, sevinç ve neşe azaldığı; toplam hüzün, keder ve acı arttığı için; veya kişiler, bencilleştiği, bireysel mutluluk, sevinç ve neşe peşinde koştuğu, başkalarını düşünmediği için bayramların (eski) tadı, neşesi kalmamış olabilir mi?!. Her yıl, toplam neşeden aldığımız pay azalıyor; bu yüzden de her bayram, bir önceki bayramı mumla aratıyor. 

ÖZ & TÖZ

Eidos & Ousia. Kabuk & Çekirdek. İç & Dış. Biçim/Şekil & Ekim/Dikim. (Ekilen, biçilir. Ne ekersek, onu biçeriz. Dikilen ağacın meyvesi yenir.) Eidosu, fenomen (= görüngü, görüntü) olarak karşılayanlar da var; bir de sun-eidos kelimesi var. Sun, Güneş, ışık; eidos, fenomen (= görüngü, görüntü). Platon’un mağarasındaki Güneş (= ışık) ve gölgeler; sırtı Güneşe (= ışığa) dönük olanların kendi gölgeleri. Güneşe (= ışığa) sırtımızı değil de yüzümüzü döndürsek, ne görürdük?!. Güneşi (= ışığı) değil mi?!. Çıplak gözle sürekli Güneş’e kim bakabilir, bakabilmiş?!. ... “Allah, göklerin ve yerin Nûr’udur...” Bu Nûr, Güneş’le mukayese dâhi edilemez. O Nûr, bizim bildiğimiz anlamda ne eidostur ne de ousiadır. O, hiçbir şeye benzemez. = “leyse kemisliHî şey’ün...” (42/11.) O’nu kimse “ekmemiş, dikmemiş; kimse de biçmeyecek, hasat etmeyecektir.” Her şeyi ve herkesi O ekmiş, O dikmiş (= O yaratmış); O, hesaba çekecektir.

BAYRAM, ANLAŞMAKTIR.

Bayram paylaşmaktır; paylaşılan şeylerde (= mâlî, ilmî/fikrî) anlaşmaktır; aksi ise dalaşmak, boğuşmak veya savaşmaktır. Bayram, selâmlaşmaktır. Kendi aralarında (= içinde) anlaşamayanlar (selâmlaşamayanlar), dalaşırlar, boğuşurlar, savaşırlar. Bu savaşın, bireysel ve toplumsal (= ekonomik, siyasal) cepheleri vardır. Kişi, kendi ile de toplumu ile de savaşır. (Kişinin içindeki ve dışındaki) Taqvâ (= iyilik) galip gelirse, (= kendi içindeki insanla ve dışındaki insanlarla anlaşırsa), bayram eder; anlaşamazsa, bu kavga, bu çatışma, bu boğuşma, bu savaş süreer gider. Tek kişi ile bayram olmaz; bayram, paylaşmaktır; bayram, anlaşmaktır; bayram, selâmlaşmaktır. Yaşadığımız bayramlar, üç-dört günlük geçici ateşkeslere ve soluklanmalara benziyor. Belki de dünyanın mayasında bu var. Bayramlar sanki bize, “tadımlık” olarak verilmiş gibi!. Sanki, bunun burada böyle olduğunu bilin ve sürekli bayramı ötede yapabilin!, deniliyor gibi!. Düşünsenize!, hayal etsenize!, kimsenin kimseye yan/yamuk (= kö...

BAYRAM ETMEK

Kişi, ne zaman bayram eder?!. Bir zahmetten kurtulup bir rahmete erince; hele de bu zahmet, hayatî ise. Bir fakirin zengin olması; bir hastanın sıhhat bulması; bir mahkûmun özgür kalması gibi... Millî bayramlarda iyi-kötü “bir kurtuluş” var; dînî bayramlardaki kurtuluş ne, neden; neden bayram ediyoruz?!. ... Bayram kaç gün?!. Ramazan, üç; Kurban, dört. Bu kadar çok mazarrat ve mazarratlı iş varken, üç-dört gün bayram edilir mi?!. (Mazarrat, zarar-ziyan; mazarratlı, zararlı.) Bu zararlar, hepimizi üzüyor, bedenî ve ruhî sağlığımızı-sıhhatimizi olumsuz etkiliyor, bozuyor. Üzgünken = üzüntülü iken, bayram edilir mi?!. Üzüntümüz (= bedenimize ve ruhumuza verdiğimiz/verilen zararlar) azalıyorsa, edilir. Zararın neresinden dönülürse, kârdır. Sözgelimi, ben bugün (18 saattir) hiç cigara içmedim, ciğerlerim (bugün,  18 saat) bayram etti. Ciğerlerime her gün bayram ettirsem, fenâ mı olur?!.  18 saattir cigarasız nasıl duruyorum?!. Cigaranın ciğerlere zarar verdiğini biliyorum. Cigara i...

GÖRME

Görme organımız, göz. Gözle, dışarıdakileri görürüz. Göz, kendini göremez. Socrates, Alkibiades diyalogunda, gözün kendini görmesi için başka birinin gözüne (= gözünün içine) bakması gerekir, der. Sonra da anlama bahsine (= ruha) geçer; birini anlamak için de onun ruhuna (kalbine?!) bakmak gerektiğini söyler. ‘Kalp, kalbin aynasıdır.’ sözü, sanki bunu ifâde eder.  “.. Allah, kişi ile kalbinin arasına girer...” (8/24); âyetini bu bağlamda okur/düşünürsek; biz, kalbimizin (ruhumuzun?!) temizliği oranında Rabbimizi tanırız; Rabbimiz de bizi kalbimize (ruhumuza?!) bakarak tanır. Kalp (niyet), eylemlerimizin çıkış noktası; eylemlerimiz, kalbimizin dışa yansımasıdır.  Kendini Beğenme Kendini beğenme, kendini mükemmel, başkasını kusurlu, kesirli veya eksik görmedir. Mükemmel ve tam olan, sadece Tanrı’dır. Bu yüzden insan, Tanrı dışında hiçbir şeye, hiçbir kimseye rağbet etmemeli. Çünkü, kusurlu, kesirli veya eksik olan (= Samed olmayan) bişeyle, bikimseyle, tatmin (= mutluluk) ve kem...

TANRI DEVLETİ

Teşbih, anlamayı kolaylaştırır. Tanrı devleti, bir benzetmedir (= misal, meseldir); teşbihte hata olmaz; olursa, Rabbim affetsin.  Tanrı, âlemin (= kâinatın) Kral’ı, Melik’idir. = “Mâlik-i yevmid dîn.” El-Melik’tir. O Melik’in emrinde, görünür-görünmez “bürokratik siviller ve askerler” (= melekler ve insanlar) var. Bunlar, kendi aralarında bir hiyerarşiye göre sıralanırlar. Bunların en büyüğüne Cebr-â-il denir. (Cebr, güç; El (= İl), Allah = Allah’ın Gücü.) Bize göre, bütün gücü Allah bizzat kullansa = her işi Allah yapsa; bu, Allah’ın Melik’liğine (= Kral’lığına) uygun olmaz. Tanrı, Melik’liğini (= Kral’lığını) emrindeki güçlerle yerine getirir. Tüm kâinat (= âlem), Tanrı’nın Hükümranlığına = Melik’liğine (= Kral’lığına) boyun eğer; O, âlemlerin Rabbidir, Hamd, O’na mahsustur. = “Elhamdülillahi Rabb-il Âlemîn.” Gök, Yer, Güneş, Ay, Yıldızlar, Bulutlar, Dağlar, Rüzgârlar, Ağaçlar, Kuşlar, Gökte ve yerde olan her şey, O’nun emrine boyun eğmiştir, O’nun devletinin sadık yurttaşlarıdı...

DOST-DÜŞMAN

Dost ve düşman, hem içimizde hem de dışımızda, bizde. Kişi, kendi ile, eşi ile, arkadaşı, gardaşı (= kardeşi) ile, toplumu, milleti ve devleti ile hem dost hem de düşman olabilir. Kişinin içindeki dost, taqvâ; düşman, fücûrdur. Bunlar, dışa/dışarıya da benzer şekilde yansırlar. Taqvâlı, taqvâlı ile; fâcir, fâcir ile dost; taqvâlı, fâcir ile, fâcir de taqvâlı ile düşmandır. Pekiî, taqvâlıyı ve fâciri (= taqvâ ve fücûru) kim belirler?!. Allah. Bunları belirleme işini insanlara verirsek, bırakırsak; fâcir, kendini taqvâlı; taqvâlı, kendini fâcir ilân edebilir. Sözgelimi, İsrail/liler/e sorsak, doğru (= haklı, taqvâlı), kendi/leri; yanlış, Filistin/liler/dir. Filistin/liler/e sorsak, doğru (= haklı, taqvâlı), kendi/leri; yanlış, İsrail/liler/dir. ... Dün, “dost”, (= zengin, yakın, âlim, vb.) gördüğümüz biri; bugün düşman/ımız (= hakir, fakir, cahil, küçük, gördüğümüz biri) olabilir; bugün “düşman”! (= hakir, fakir, cahil, küçük, vb.); olarak gördüğümüz biri yarın dostumuz olabilir. 'Ne...

ETKİSİZ ELEMAN

Sonuca, en ufak bir etkisi olmayan, varlığı ile yokluğu arasında fark bulunmayan eleman. Eleman, bir bütünü oluşturan kümenin her bir parçası. Hayatta ve kâinatta, soyut-somut bi çook küme var; en büyük küme de kâinat = varlık. Biliyoruz ki Tanrı, kâinat kümesinde “etkisiz eleman”! değil. Kime sorarsak soralım, şu Güneşi kim havada tutuyor ve doğdurup-batırıyor; tonlarca yağmuru bulutlarda kim yaratıyor ve yağdırıyor, onunla toprağa can vererek bize aş-ekmek üretiyor, vs. diye; istisnâsız herkes “Allah” der. Aynı adama : aynı Allah senin hayatında ne kadar etkili/etkin, desek, ne der?!. Soruyu doğrudan, direkt olarak şöyle de sormamız mümkün. Allah, senin (= benim, bizim) hayatımızda gerçekten etkili/etkin Bir ve Tek İlâh mı, yoksa başka ilâhlar da (var, onlar da) etkili mi?!. Dilim varmıyor ama Allah affetsin, şok etkisi yapmak için kullanmak zorundayım; yoksa, Allah’ı (hâşâ) bir etkisiz eleman gibi mi görüyoruz, O’na o şekilde mi inanıyoruz; veya O’nun hayatımızdaki etkisini nasıl, n...

ŞEHÂDET

Şehâdet : Şâhitlik. Tanıklık.  B’birinin veya bir olayın olduğu/bulunduğu yerde olan, O’ona şâhit olan, O’onu G’gören. Görme, sadece gözle mi olur?!. Göz, beş duyudan biri değil midir?!. Diğer dört duyu (= kulak, burun, deri, dil) ile de görülemez mi?!. İşitme, koklama, dokunma/hissetme ve tatmanın, görme ile ilişkisini kuran, nedir?!. Beş duyu ile algıladıklarımıza, duyulurlar diyoruz; bu algıları, içimizde birbirine bağlayan ve duygulara dönüştüren bişey var, olmalı!. Bu duyguların bizdeki olumlu-olumsuz etkileri de bizi belli bir kanaate (= görüşe, fikre) ve belli bi yönde bir dönüşüme (= davranışa, eyleme) sevk etmeli, sürüklemeli!. Görme’den (= görmekten) görüşe (= yargıya, fikre) dönüşen bu sürece, teorik (= nazari, kuramsal, düşünsel/fikrî) şehâdet diyebiliriz. Teorik (= nazari, kuramsal, düşünsel/fikrî) şehâdet varsa, pratik (= fiilî, amelî, tatbikî, uygulamalı) şehâdet de vardır; şehitlik ve şâhitlik gibi; Kant’ın saf ve pratik aklı gibi. Şehâdetimiz (= Eşhedü en lâ ilâhe ...

İNSANLARIN TASNİFİ

Bu tasnif de dikey. Yatay tasnifle çok fazla ilgilenmiyorum. Matematikteki sayı doğrusu, +/- sayıları; koordinat sistemi ise, hem yatay hem dikey sayıları hem de konumları bildirir. İnsanların dikey tasnifi için en az iki değerin (düzeyin) bilinmesi şarttır. Bunların en değersizi (= âdisi, bayağısı) bünyesinde pür nankörlük (= küfür) barındıran insan; en değerlisi de bünyesinde pür şükür (= iman ve îkan) barındıran insandır; diğer insanlar bunlara yakınlık ve uzaklıklarına göre sıralanırlar.  Kitâb, insanı hem le-kunûd (100/6), hem le-mürselûn (36/16) olarak tanımlar. Baştaki le-ler, kesinlik ve te’kit bildirirler. Kenûd, iyilik bilmez, nankör; Mürsel, seçilmiş de gönderilmiş insan demektir. İnsanlar, nankörlerle Mürseller arasında hizalanacaklardır. Buradaki yatay durumumuz (= konumumuz, tavır ve tutumumuz), dikey olarak bizi ötede bu şekilde konumlandıracak; ya nankörlere ya da Mürsellere yakın duracağız, olacağız. İkisinin arasındaki mesafe veya konum farkı neredeyse sonsuz!.

BİLGİ/NİN TASNİFİ

Kütüphanecilik okudum; Sınıflama (= Tasnif) dersi aldım; bilgilerin taşındığı kitapları sınıflayan iki sistemi (= DOS ve LC’yi) de iyi-kötü, az-buçuk biliyorum; ama kastım böyle bişey değil; kastım, bilgiyi değere/değerine göre sınıflama = tasnif etme. Böyle bir tasnif, ister-istemez ‘hiyerarşik gibi’! görünür, yâni yatay değil dikey olarak. Biz de, böyle bir bilginin izini, en değersizden, en değerliye doğru takip ederiz. Meseleye böyle bakınca, en değerli bilgi, EN DEĞERLİ OLAN’ın bilgisi olur. İnsanlar da buna göre pozisyon alır, sınıflanır, gruplanır. Sözgelimi, kişi için en değerli olan para ise, o kişi paranın (= para kazanmanın bilgisi) peşinde olur. Değerli olan dünyevî bir makam (= şan-şöhret, unvan, nam, titr, vb.) ise, onun (onların) bilgisinin peşinden gider. Kendi değerli ise, kendini bilmeye gayret eder; ki, Stoacılarda, Yeni Platoncularda, klasik ve modern Tasavvufun ana damarında bu vardır. Bunlar, buradan Tanrı Bilgisine (= Tanrı’ya) “sıçramayı” denemişler ama bu, çok ...

HAYAT BİR SINAV...

Herkes bu sınava “aynı yerden, aynı düzeyden” başlamıyor ve sınav bitince de aynı yere varmayacak!. Bu sınava, kimi avantajlı; kimi de dezavantajlı (= kimi doğuştan zengin, kimi doğuştan fakir; kimi sağlam, kimi sakat; kimi erkek, kimi kadın, vs.) olarak başlıyor; arada sayısız merhaleler (= mertebeler, aşamalar) var. Ama bu merhaleler (= mertebeler), sonucu etkilemiyor; herkes bulunduğu merhalenin (= mertebenin) hakkını verip-vermediğine bakılıyor. Biraz açayım. Zengin doğan, belli bir süre veya hep zenginlikle; fakir doğan, belli bir süre veya hep fakirlikle deneniyor. Sağlamın sorumluluğu ile sakatın sorumluluğu aynı görülmüyor. Âmirle memur; âlimle cahil de aynı değil. Oysa biz, bu ontolojik ve sosyolojik (= toplumsal statü) farklılıkları/nı bir “haksızlık”! olarak görüyoruz; ve buradan, ilâhî adâleti sorgulamaya kalkıyoruz; kötülük probleminin (= teodise meselesinin) doğduğu yer de burası; ortada ilâhî bir kötülük yok. İlâh, herkese aynı (düzeyde veya zorlukta) sorular sormuyor; ç...

NE DEĞİŞİR?!.

Bir insan, Mü’min-Müslim (= Müslüman) olunca ne değişir?!. Mü’min : Allah’a inanan, güvenen. Dürüst olan, kendisine güvenilen, elinden ve dilinden emîn olunan adam. Müslüman : Allah’a teslim olan. Allah’a teslim olmak, “tutsaklık”! değil; insanlık, ahlâklılık, Allah’ın emirlerine bağlılık. İnsan Mü’min-Müslim (= Müslüman) olunca,  ahlâklı, dürüst, güvenilir bir insan olur; nankör olmaz. Nankör, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen adam demektir; nankör, küfürle, şükürsüzlükle eş anlamlıdır. (Bknz. 2/152. 100/6.) Bizler, Mü’minliğin-Müslimliğin (= Müslümanlığın) ne demek olduğunu "bilerek"! Mü’min-Müslim olmadık; Mü’minliğe-Müslimliğe (= Müslümanlığa) emek vermedik; Mü’minlik-Müslimlik (= Müslümanlık), bize miras kaldı. Bu yüzden, Mü’minliğin-Müslimliğin (= Müslümanlığın) değerini, kıymetini bilmiyoruz!.

YEMÎN

Kasem. Îlâ. Kasem, bi şeyin (= söz, davranış ve olayın/vakıanın) doğruluğu veya yanlışlığına Allah’ı veya kutsal bi şeyi şahit tutma. Îlâ, bi şeyi yapmaya veya yapmamaya Allah’ı şahit tutarak azmetme, yemin etme. Îlâ, erkeğin belli bir süre hanımına, hanımın kocasına yaklaşmaması üzerine yemin etmesi, onu yalnızlığa terk etmesi. Bunlar, insanların yaptığı yeminler; ben Allah’ın yaptığı yeminlerden söz edeceğim. Allah neye ve niye yemin eder?!. Yemin, sözün doğruluğuna Allah’ı şahit tutma ise; Allah, Sözünün doğruluğuna neyi, kimi şâhit tutar?!. Mekkî Sûrelerin çoğu yeminle başlar; bir değil, bi çok kere yemin edilir. Kıyâme Sûresi, kıyamet gününe, kendini kınayan nefse yeminle başlar. Fecr Sûresinin ilk dört âyeti, Beled Sûresinin ilk üç âyeti, Şems Sûresinin ilk yedi âyeti, Leyl Sûresinin ilk dört âyeti, Duhâ Sûresinin ilk iki âyeti, Tîn Sûresinin ilk üç âyeti yemindir. Bu yeminler niye yapılır?!. İnsanları inandırmak için. Hâşâ Allah, yalan yere yemin eder mi?!. Allah, yeminine neyi,...

ÎLÂ

Îlâ kelimesi iki şekilde yazılır : ﺍﻳﻼﺀ ve ﺍﻋﻼﺀ . İlki, yemin; ikincisi, yüceltme, demektir. Ben bu yazıda ikinci anlamdaki îlâdan, dolayısıyla îlâ-i kelimetullah’tan söz edeceğim. Ne demek, îlâ-i kelimetullah?!. Allah’ın Kelimelerini yüceltme. Allah’ın kelimeleri, Allah’ın dininin ilkelerini içeren Allah’ın sözleridir, Kur’ân’dır.  Bu yüceltme işini kim yapacaktır?!. Kur’ân kime “inmişse, verilmişse”!, bu dini kim kabul etmişse o, onlar. Bu iş, tek bir kişi (= Hz. Muhammed s.a.v.) ile başladı, Sahabî Araplarla büyüdü ve tüm insanlara (= Müslümanlara) yayıldı. Bu işi Araplar (= Emevîler ve Abbasîler), büyük ölçüde kelâmla (= tebliğle) değil, kılıçla (= fetihlerle, savaşlarla) yaptılar. Kalemin (= kelâmın/sözün, iknânın) kılıçtan (= maddî güçten, silahtan) üstün olduğunu Araplar da Türkler de hâlâ anlayamadılar. Türk-İslâm devletleri de (= Selçuklular ve Osmanlılar da), Persler de (= Farslar da) İslâm’ı büyük ölçüde kılıçla yaydılar; hatta kendi aralarında bile savaştılar.  Oys...

YOLSUZLUK

Yolsuzluk : Kanun ve nizama aykırı iş yapma, “normal yoldan” sapma durumu. Normali ne ve kim belirler; güç mü?!. Yolsuzluk, hep kanunsuzluk mudur; kanunî yolsuzluk olmaz/yapılamaz mı?!. Kanuna bağlı. Kanunla kurduğumuz her kurum “yolda” mıdır; bu kurumlara tahsis edilen kadrolar ve ödenekler, bu kurumlarda istihdam edilenlere verilen maaşlar/ücretler meşru mudur?!. Bu kurumlardaki istisnaî ve özel kadrolar (müşavirlikler vb.) ne işe yararlar?!. Gereksiz, aşırı ve müsrif harcamalar, torpilli atamalar, vb. yolsuzluk kapsamına girmez mi?!. İnsanlarda Allah korkusu (= vicdan ve âhiret inancı/hesap bilinci) ve sorumluluk duygusu yoksa, herkes kendi çapında yolsuzluk yap/a/maz mı?!. Elbet bir gün herkesin yaptığı yolsuzluklar büyük yargıya (= mahkeme-i kübrâya) taşınacak; her yolsuzluk yapan tutuklanacak. Sıra bize de gelecek. 

DOKSANDOKUZA BİR = 99'A 1.

Bu ifâde Sâd Sûresi 23. âyette geçer. İki kişi (= davalı ve davacı) Davud (a.s.)’a gelirler; onun 99, benim 1 koyunum var; o, benim 1 koyunumu da bana ver, diyor; Sen aramızda hüküm ver, derler. Bu âyete mülkiyet bağlamında bakalım. Mülk, herkese eşit verilmez; kiminde az, kiminde çoktur; 99, çokluğu, 1 azlığı ifâde eder. Mülkiyete bir emanet olarak bakılmazsa, haksızlık doğurur. Ben, komünist Proudhon gibi, mülkiyeti bir hırsızlık olarak görmüyorum, ona bir emanet olarak bakıyorum. Burada 99 koyunu olan kişi, mülkiyeti emanet olarak görmüyor; 1 koyunu olana, o 1 koyunu bile çok görüyor. Mülkiyet, emanet olarak görülmezse, (çok) mal, tamah, haksızlık ve temerküz üretir. (Temerküzün kökü merkez. “Mallar (= ganimetler), sizin zenginleriniz arasında dolaşan bir devlete (= bir güç ve iktidar aracına) dönüşmesin.” 59/7.) Çünkü siz, o mülkü (= o emaneti) doğru-dürüst (= yerli-yerinde) kullanamazsınız, sahiplenirsiniz. En iyisi mi, mülkü Allah’a verin = Allah için verin!. = “leHü-l Mülk.” (39...

EBÛ ZER GIFÂRÎ

Eşkıyalık yapan biri iken Efendimizin davetinden haberdar olan ve bu davete ilk icabet eden ilk beş Müslüman arasındadır Ebû Zer. Mekke’de açıktan Müslümanlığını ilân eder ve bu yüzden müşriklerden çok dayak yer. Efendimiz de onu, kavmine (= Gıfar’a) tebliğ için gönderir; kavminin neredeyse yarısı Müslüman olur. Hendek savaşından sonra Medine’ye gelir, Ashab-ı Suffa’nın yanına, Efendimizin yakınına yerleşir. Efendimizin son yıllarında (625-632) hep yanındadır.  Efendimiz onun için : “Gök kubbenin altında, yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” buyurmuştur. (Tirmizi, Menâkıb, 35. İbn-i Mâce, Mukaddime, 11.) Efendimizin vefatından sonra III. Halife Hz. Osman’ın zamanına kadar hep Medine’dedir Ebû Zer.  Neredeyse her sefere (Suriye, Mısır, Kudüs’ün fethi) katılır. Muaviye’nin Suriye valiliği sırasındaki müsrif harcamaları onu rahatsız eder; durumu III. Halife Hz. Osman’a arz eder ve duruma isyan eder. Ve Hz. Osman onu Rebeze’ye (sürgüne) gönderir. Rebeze, ...

LAHN-İL KAVL

Lahn-il kavl : Sözün söyleniş tarzı, konuşmanın üslubu. “Eğer isteseydik onları Sana tanıtırdık. Sen de onları sîmâlarından ve konuşma tarzlarından (= üsluplarından = lahn-ül kavl) tanırdın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (47/30.) Buradaki tanıma arefe, alime değil. Arefe = tanıma, alimeden = bilmeden daha kesin, daha güçlü. Kim bunlar?!. Bunlar, şahsen değişenler, fikren hiç değişmeyenler.  Bunları nasıl tanırız?!. Sîmâlarından ve konuşma tarzlarından. Sîmâ, giyim-kuşamla, markayla ve görünüşle; konuşma tarzı/biçimi ise, tonlama, vurgulama ve dokundurmayla olur. Konuşma tarzı/biçimi, yazma tarzına/biçimine de yansır. Konuşma ve yazma tarzınıza/biçiminize “dikkat”! ederseniz, her türlü medya kanalları (= platformları = gazeteler, dergiler ve televizyonlar) size açılır. Bu “dikkat”!, nasıl bir dikkattir?!. Suya-sabuna dokunmadan söz söyleme, yazı yazma = kir temizlemedir!. = Ortada herhangi bir kirin (olumsuz bir durumun) varlığını bile fark ettirmemedir. = Ortalığı kirletenleri eleş...

BİZ KİMİZ?!.

Bizler : 1. Ana-babalarımızdan aldığımız genleriz. 2. Toplumun şekil verdiği ergenleriz. 3. Hafızalarımızdaki birikimleriz. 4. Seçimlerimiziz. İlk ikisini, bi başkası bize verir; dördüncü, bizimdir, kendimizindir; üçüncüsü ise, diğer üçünün kayıt yeridir. Kimliğimizi-kişiliğimizi, kendi seçimlerimiz domine etmiyor, etkin/aktif kılmıyorsa, edilgen bir kimliğe-kişiliğe sahibiz demektir. Müslüman, genetik kodları ve toplumsal normları (= her türlü dayatmaları), doğru seçimleri/tercihleri ile aşan, etken/aktif bir kimliğe veya kişiliğe sahip kul demektir. Kul, genetik kodlara, doğru toplumsal normlara (= doğal/fıtrî kurallara) uyan = uygun seçim yapan insandır. Seçim yoksa, kulluk da yoktur. Müslümanlık, doğru seçimi yapmak, iradeyi İlâhî İrade’ye uygun kılmaktır. ... Siz kimsiniz?!. Genlerinizin ve toplumun (= resmî eğitimin ve kültürün) şekillendirdiği biri mi, yoksa (doğal olarak) kendi tercihlerinizin/seçimlerinizin şekillendirdiği biri mi?!. “Ey iman edenler, ‘râina’ (= bizi g...