KİTÂB'LA İLİŞKİLERİMİZ
Kitâb’la İlişkilerimiz
Fâtır Sûresi'nin 29-32. âyetleri, ilk bakışta müminlerin üç gruba ayrıldığını anlatıyor gibi görünür. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, bu âyetlerin aslında insanın Kitâb'la kurduğu ilişkinin farklı derecelerini tasvir ettiği fark edilir.
İlginç olan şudur : Âyetlerde sayılan üç grup da Kitâb'ın mirasçıları arasında zikredilmektedir. Yani mesele Kitâb'a sahip olup olmamak değildir. Mesele, Kitâb'ın insan hayatındaki yeri ve işlevidir.
Ancak burada önce “Kitâb”ın ne olduğunu sormak gerekir.
Çünkü Fâtır Sûresi indiğinde ortada bugün bildiğimiz anlamda iki kapak arasına toplanmış bir mushaf yoktu. Vahiy devam ediyor, âyetler iniyor, insanlar onları dinliyor, ezberliyor ve hayatlarına taşımaya çalışıyordu.
Demek ki Kur'an'ın ilk muhatapları için Kitâb, öncelikle bir nesne değil; bir hitaptı.
• Bir ses.
• Bir çağrı.
• Bir Kelâm.
Bu sebeple Kitâb’ı yalnızca yazılı metin olarak anlamak eksik kalır. Mushaf, bu hitabın korunmuş şeklidir; fakat hitabın kendisi değildir. Hitabın özü, Allah'ın insana yönelen Kelâmıdır.
Ne var ki her ses, hitap değildir.
Ses kulağa gelir; hitap ise insana ulaşır.
Daha doğrusu hitap, kendisini muhatap kabul eden gönülde gerçekleşir.
Bu yüzden Kelâmullah’ın muhatabı yalnızca kulak değildir. Kelâm, hakikate açık gönüllere, Kur'an'ın diliyle kalbe, daha eski dilimizle îzana yönelir.
Aynı âyet bir insanı sarsarken başka bir insanda hiçbir karşılık bulmayabilir. Çünkü belirleyici olan sesin yüksekliği değil, gönlün açıklığıdır.
İşte Fâtır Sûresi'nin üçlü tasnifi tam da burada anlam kazanmaktadır.
Birinci Grup : Kitâb’a Saygı Duyan Fakat Onu Anlamaya İhtiyaç Hissetmeyenler
Kur'an bu grubu “kendilerine zulmedenler” olarak isimlendirir.
Bu insanlar Kitâb'ı inkâr etmezler.
Ona saygı da duyarlar.
Onu kutsal kabul ederler.
Fakat Kitâb’ın ne dediğini anlamak ve hayatlarını ona göre yeniden kurmak gibi bir ihtiyaç hissetmezler.
Kitâb vardır; fakat konuşmaz.
Daha doğrusu konuşmasına izin verilmez.
O, canlı bir hitap olmaktan çıkar; kültürel bir sembole, korunması gereken bir mirasa dönüşür.
Böylece ilginç bir durum ortaya çıkar : Kitâb kutsaldır; fakat belirleyici değildir.
Hak kabul edilir; fakat hakikati ararken Ona başvurulmaz.
İnsan bunu diliyle söylemez; hatta böyle bir sözü reddeder. Fakat fiiliyatta hayatının merkezine başka ölçüler yerleşmiştir.
Bu yüzden kendine zulüm, yalnızca yanlış yapmak değil; insanın kendisini ilâhî hitabın dönüştürücü etkisinden mahrum bırakmasıdır.
İkinci Grup : Kitâb’ı Anlayan Fakat Gereğini Yerine Getirmeyenler
Kur'an’ın “muktesıd” dediği grup budur.
Burada sorun bilgisizlik değildir.
Kişi büyük ölçüde neyin doğru olduğunu anlamıştır.
Hitabı duymuştur.
Fakat bilgi ile amel arasında bir mesafe koymuştur.
İnsan hakikati bilir; fakat korkular, alışkanlıklar, hesaplar veya zaaflar sebebiyle ona tam olarak uyamaz.
Kitâb konuşur; fakat her zaman dinlenmez.
Bu grup, yönünü doğru tarafa çevirmiştir; ancak yürüyüşü henüz tam bir istikrar kazanmamıştır.
Üçüncü Grup : Kitâb’ı Anlayan ve Ona İcabet Edenler
Kur'an’ın “sâbikûn bi'l-hayrât” dediği insanlar bunlardır.
Bunlar yalnızca okuyan veya bilen insanlar değildir.
Onlar duydukları hitabın peşinden giden insanlardır.
Kur'an’ın “tilâvet” dediği şey de zaten yalnızca okumak değil, iz sürmek ve takip etmektir.
Bu sebeple üçüncü grup için Kitâb, rafta duran bir Metin değil; hayatı yönlendiren canlı bir çağrıdır.
Onlar anlamakla yetinmezler.
Anladıklarını yaşamaya çalışırlar.
Bilgi, niyet ve amel arasındaki mesafeyi azaltmaya gayret ederler.
Neden Önce Hayırlarda Yarışanlar Anlatılıyor?!.
Dikkat çekici olan nokta şudur : Fâtır Sûresinin 29. âyetinde önce Allah’ın Kitâbını tilâvet edenler, namazı ikame edenler ve infak edenler anlatılır.
Ancak “hayırlarda yarışanlar” ifadesi daha sonra, 32. âyette gelir.
Bu durum, sanki önce ideal tipin tasvir edildiğini, ardından da insanların bu ideale yakınlık derecelerine göre sınıflandırıldığını düşündürmektedir.
Önce Kitâb'la ilişki, sonra Allah'la ilişki, sonra insanlarla ilişki.
Önce tilâvet, sonra kulluk, sonra paylaşma.
Böylece 29. âyet, hayırlarda yarışanların önceden çizilmiş portresi gibi görünmektedir.
Sonuç
Fâtır Sûresinin bu üçlü tasnifi, insanları birbirinden ayırmak için değil; her insanın kendi durumunu görmesi için yapılmış gibidir.
Çünkü üç grup da Kitâb'ın mirasçısıdır.
Fark, Kitâb’a sahip olmakta değil; Kitâb’la kurulan ilişkinin derinliğindedir.
Kimileri Kitâb’a saygı duyar fakat onu anlamaya ihtiyaç hissetmez.
Kimileri Onu anlar fakat gereğini yerine getirmekte zorlanır.
Kimileri ise Onu anlamaya ve yaşanmaya değer bir Hitap olarak görür.
Belki de bu yüzden Kur'an'ın en sarsıcı sorularından biri kıyamet gününde sorulacaktır : “İkra’ kitâbek. = Kitâb’ını oku.”
Çünkü insan yalnızca Allah’ın Kitâb’ını okumaz. Aynı zamanda kendi kitabını da yazar.
• Niyetleriyle,
• Tercihleriyle,
• Yönelimleriyle,
• Sözleriyle,
• Eylemleriyle.
Hayat boyunca satır satır yazılan bu kitap, sonunda sahibinin önüne konacaktır.
O gün insan, yalnızca Allah’ın Kitâb’ıyla ilişkisini değil; kendi kitabını da okuyacaktır.
Belki de bu iki kitap arasındaki ilişki, dünya hayatındaki bütün imtihanın özüdür.
Yorumlar
Yorum Gönder