YAŞAMIN ANLAMI VE AMACI

Yaşamın Anlamı ve Amacı

Anlam ve amaç arasında temel bir ayrım yapılabilir : Anlam, epistemik bir düzeydedir; yani teorik, nazarî ve zihnî bir kavrayıştır. Amaç, etik bir düzeydedir; yani pratik, amelî ve yönelimsel bir gerçekleştirmedir.

Bu çerçevede hayatın anlamı, tek tek şeylerin (tekillerin) toplamda (tümelde) ne olduğunun bilinmesiyle ilgilidir. Hayatın amacı ise bu bütünlüğün tek bir gayeye/maksada yönlendirilmesiyle ilgilidir.

Burada önemli olan nokta şudur : Anlam, var olanı tanımlar; amaç ise var olanı yönlendirir.

Bilgi ve Amel İlişkisi : Doktorluk Örneği

Bir insanın doktor olması için tıp eğitimi alması gerekir. Bu süreç bilgiye dayanır; yani öğrenim, teorik ve pratik bir bilgi edinimidir. Eğitim tamamlandığında kişi diploma alır. Ancak yalnızca diploma sahibi olmak, doktorluk fiilini gerçekleştirmek değildir.

Eğer bir kişi doktor olup hasta tedavi etmezse, sahip olduğu bilgi ve diploma, kendi teleolojik bağlamından kopmuş olur.

Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur : Tıp bilgisi, teorik bir içerik taşır. (epistemik boyut.) Doktorluk ise bu bilginin fiil hâlinde gerçekleşmesidir. (etik/pratik boyut.)

Dolayısıyla doktorluğun amacı, hasta tedavi etmektir. Bu süreç içinde para kazanılması mümkün olsa da, sırf para kazanmak için doktorluk yapmak, amacı yerinden eden bir sapmaya dönüşür.

Ancak burada şu da açık olmalıdır : Bilgi değersiz değildir. Bilgi, kendi başına anlam kurucu bir imkândır; fakat yöneliminden koparsa tamamlanmışlık düzeyini kaybeder.

Müslümanlık ve Bilgi-Amel Bütünlüğü

Müslüman olmak da buna benzer bir yapıya sahiptir; fakat birebir aynı değildir, sadece benzer bir yapısal ilişki taşır.

Bilgisiz Müslümanlık, bilgisiz doktorluğa benzer şekilde eksik bir durumdur. Çünkü bilgi olmadan yönelim sağlıklı kurulamaz.

Öte yandan, bilgiyi hayata taşımayan bir din anlayışı da eksiktir. Nasıl ki doktorluk, tedavi fiilinde gerçekleşiyorsa; Müslümanlık da Müslümanca yaşantıda tezahür eder.

Burada şu ayrım netleşir : Müslümanlığı bilmek, epistemik düzlemde bir anlam kavrayışıdır.

Müslümanlığı yaşamak, bu anlamın etik ve varoluşsal düzlemde gerçekleşmesidir.

Bilgi ve amel burada birbirine karşıt değil; aksine birbirini tamamlayan iki boyuttur. Bilgi, amelin ön koşulu değil sadece; aynı zamanda onun yönünü belirleyen anlam ufkudur. Amel ise bilginin yalnızca uygulaması değil, onun varoluşsal doğrulanmasıdır.

Bilginin İki Boyutu

Bilgi edinmenin iki yolu vardır : Nakil yoluyla öğrenme (kitap, söz, öğretim) ve Tecrübe yoluyla öğrenme. (uygulama, deneme, yaşantı)

Bu iki boyut birbirinden kopuk değildir; biri teorik çerçeveyi kurar, diğeri o çerçevenin içini doldurur.

Hz. Mûsâ Örneği ve Zâhir-Bâtın İlişkisi

Kur’an’da Hz. Mûsâ’ya Rabbinden şöyle bir emir gelir : “Elini koynuna sok.” (Tâhâ 20/22)

Bu emir ilk bakışta basit bir fiildir. Burada “nasıl” sorusu doğrudan anlaşılır. Elin koyna sokulması gerekir. Bu, zâhirî düzlemdir; yani görünen, yapılması gereken fiildir. Ancak bu fiilin ardında bir anlam ufku vardır. Elin koyna sokulması sonucunda “kusursuz bir beyazlık” ortaya çıkar. Bu sonuç, yalnızca fiziksel bir olay değil; aynı zamanda bir işaret, bir anlam açılımıdır.

Burada önemli olan nokta şudur : Zâhir, fiilin kendisidir. Bâtın ise bu fiilin açtığı anlam ufkudur.

Ancak bâtın, sadece “niçin” sorusuna indirgenemez. Çünkü bâtın, yalnızca amaç açıklaması değil; aynı zamanda varlığın derinlik boyutudur. Yani ontolojik bir katmandır.

Dolayısıyla zâhir ve bâtın birbirinden kopuk iki alan değil; aynı hakikatin iki farklı görünümüdür.

Zâhir-Bâtın Kopukluğu ve Anlam Sorunu

Tarihte ve düşünce geleneklerinde zaman zaman şu iki eğilim ortaya çıkmıştır : Zâhiri ihmal eden yaklaşımlar (salt bâtıncılık); Bâtını ihmal eden yaklaşımlar. (salt şekilcilik)

Bu iki yaklaşım birbirinden uzaklaştığında anlam bütünlüğü kaybolur. Çünkü zâhir olmadan bâtın görünmez; bâtın olmadan zâhir yönsüz kalır.

Bu kopukluk, dinin anlaşılmasında ve yaşanmasında ciddi bir parçalanmaya yol açar.

Kur’anî Çerçeve : Ontolojik Bütünlük

Kur’an’da Allah şöyle tanımlanır : “O, Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın’dır; O, her şeyi bilendir.” (Hadîd 57/3)

Bu ifade, zâhir ve bâtının ontolojik olarak ayrık yapılar olmadığını gösterir. Aksine, bunlar aynı hakikatin farklı yönleridir.

Bu çerçevede :

• Ontoloji, hakikatin kendisidir.

• Epistemoloji, bu hakikatin bilinme biçimidir.

• Etik ise bu hakikatin yaşanma biçimidir.

Bu nedenle epistemik ve etik düzlemler, ontolojik bir hat üzerine bağlıdır; ondan bağımsız değildir.

Sonuç

Bu çerçevede temel sonuç şudur : İnsan, hakikati önce zâhirî fiiller ve epistemik öğrenme yoluyla kavrar. Ancak bu kavrayış, bâtınî boyutta yani anlam ve amaç derinliğinde tamamlanır. Bilgi ile amel koparsa, anlam yönünü kaybeder; amel ile bilgi birleştiğinde ise varlık bütünlüğü ortaya çıkar.

Bu yüzden mesele, bilginin değersizliği değil; bilginin yönsüz bırakıldığında eksik kalmasıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP