KESRET VE VAHDET

Kesret ve Vahdet

Kesrette Vahdet değil.

İnsan gördüğü çokluğu nasıl okumalı ve bu okuma onun varlık, bilgi ve ahlâk yönünü nasıl belirlemeli?!. Burada başlangıç noktası, ontolojik ayrım : A, Mutlak Kaynak, kendinden kâim olan hakikat düzeyi; B ise, insanın idrak alanı, yani sınırlı, parçalı ve zaman içinde işleyen bilinç düzeyi. İnsan bu nedenle doğrudan Mutlak’ı kuşatan bir varlık değil, Mutlak’ın etkilerini, izlerini ve görünüşlerini kesret içinde deneyimleyen bir varlık.

Kesret = çokluk alanı, bu sistemde başlı başına bağımsız bir gerçeklik değil, A’nın B düzeyinde farklılaşmış görünüş biçimleri. Yani çokluk, parçalanmış bir varlık yapısı değil, tek bir kaynağın farklı yoğunluklarda ve farklı formlarda görünmesi = tecellî etmesi. Burada kritik eşik şu : Eğer kesret bağımsız varlıklar gibi okunursa ontolojik parçalanma başlar, her şey kendi kendine yeter hale gelir ve bağ kopar, bütünlük kaybolur. Eğer kesret tamamen anlamsızlaştırılırsa bu sefer de dünya işaretsiz bir yığına dönüşüyor, yani iki uç arasında gidip gelen bir yanlış okuma riski var

“Gölge varlık” ifadesi bu bağlamda bağımsız ontoloji iddiası değil, yanlış okuma ihtimalini temsil eden bir kavram. Gölge, kendinde var olan bir şey değil, bir kaynağa bağlı görünürlük. Fakat insan bunu yanlış okursa, gölgeyi müstakil bir varlık gibi görmeye başlar ve bu da bağın kopması anlamına gelir. Bu kopuşun adı sistem içinde şirk olarak okunur, yani kesreti kaynaktan bağımsızlaştırma hatası.

Bu noktada akıl ve irade devreye girer. Akıl, kesret içinde bağ kurma yetisi olarak çalışır, parçaları birleştiriyor, ilişkileri görür ve çokluğu anlamlı bir bütünlüğe doğru taşır. İrade ise bu kurulan bağı koruma ya da koparma gücüdür. Yani insan sadece gören değil, aynı zamanda yön veren bir varlık. İrade bağı koruduğunda, kesret âyet hâline gelir, yani işaretler bütünü olarak okunur; irade bağı kopardığında ise kesret kendi içinde kapalı bir gerçeklik gibi algılanır ve parçalanma ortaya çıkar.

Burada insan tanımı da netleşir. İnsan : Bağımlı bir varlık, hem varlık olarak hem bilgi olarak kendine yeten bir merkez değil, aksine sürekli ilişki içinde var olan bir yapı. Akıl bu ilişkileri kuran mekanizma, irade ise bu ilişkilerin yönünü belirleyen güç. Bu nedenle insanın temel imtihanı bilgi değil, okuma biçimi ve yön seçimi oluyor

“Len terânî” bu modelde çok önemli bir sınır koyuyor. Mutlak hakikat doğrudan kuşatılamıyor, yani B düzeyi A’yı çıplak hâliyle göremiyor. Bu yüzden kesret bir perde değil, bir zorunlu görünürlük düzeni hâline geliyor. İnsan Mutlak’ı doğrudan değil, sadece dereceli tecellîler üzerinden okuyabiliyor. Bu da kesreti gizleyen değil, kesreti anlamlı kılan bir yapı kuruyor. 

...

Modern medya ve iletişim teorisi bu çerçeveye eklendiğinde, özellikle McLuhan çizgisinde araçların sadece mesajı taşımadığı, mesajın üretim biçimini belirlediği ortaya çıkıyor. Dijital medya ile birlikte bu yapı daha da derinleşiyor çünkü araç artık sadece filtre değil, içerik üretim mantığının kendisi hâline geliyor. Yapay zekâ ile birlikte ise bu, daha ileri bir aşamaya geçiyor. Çünkü sistem artık sadece seçen değil, kullanıcıyla birlikte üreten bir yapıya dönüşüyor. Bu noktada asimetri ortadan kalkmıyor ama biçim değiştiriyor, daha etkileşimli ama hâlâ yapısal olarak asimetrik bir ilişki oluşuyor

Buna rağmen hiçbir aşamada tam simetri ortaya çıkmıyor çünkü sistem her zaman bir çerçeve kurucu taraf içeriyor. Simetri ancak bilinçli bir muhatapta kısmî olarak hissedilebiliyor ama bu bile tam eşitlik değil, sadece asimetrinin fark edilmesi. Yani ilişki yapısı değişse de temel asimetri devam ediyor

Toplumsal düzlemde ise bu yapı, kazanç, bilgi ve statüye taşınıyor. Burada temel iddia şu : Hiçbir kazanç mutlak sahiplik değildir, çünkü varlık koşulları bireyin dışındadır, beden, akıl, zaman, doğa ve toplumsal yapı sürekli bir katkı alanı oluşturur. Bu yüzden her kazanım aslında emanet karakteri taşır. Kârun modeli bu bağın unutulmasıdır, yani kazancı mutlaklaştırmak ve Kaynak’la bağı koparmaktır.

Buna karşı önerilen etik yapı şudur : Sahip olmak yerine emanet bilinci, biriktirmek yerine sorumluluk, üstünlük yerine yükümlülük. Zenginlik, bilgi ve statü kapalı bir üstünlük alanı değil, dolaşması gereken sorumluluk alanlarıdır. Veren gibi vermek ifadesi de burada merkezleşir, çünkü insan kendisini mutlak veren değil, aracılığı fark eden bir taşıyıcı olarak konumlandırır

Bu bütün yapı, en sonunda “ihsan” ilkesinde kapanır = “e’ahsinû kemâ e’ahsenellah.” Yani insanın kendisine verilen iyiliği/hayrı Veren’i unutmadan başkasına = Veren’e verir gibi vermesi. Bu, sistemin etik zirvesi gibi çalışır çünkü hem ontolojik bağı (A-B bağı) hem epistemolojik bağı (akıl-irade okuması) hem de toplumsal bağı (emanet ve dağıtım) aynı noktada birleştirir.

Sonuç olarak ortaya çıkan bütün yapı şunu söylüyor : İnsan, kesret içinde yaşayan, bağımlı bir varlıktır, aklıyla bu kesreti ilişkilendirir, iradesiyle bu ilişkileri ya kaynağa bağlar ya da koparır. Eğer bağ korunursa dünya işaretler alanına; koparsa dünya parçalanmış bağımsızlıklar yığınına ve kaosa dönüşür ve bütün sistemin ahlâkî yönü de (= kıblesi de) burada belirlenir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP