ŞEHİR HAYATI
Şehir Hayatı. Modern İnsanın Körlüğü : Epifenomenler Çağında Âyeti Kaybetmek ve Yeniden Bulmak
Kur'ân’ın körlük, sağırlık ve kalbin fıkıhsızlığı hakkında söyledikleri, biyolojik bir eksikliği değil, varoluşsal bir sapmayı anlatır : “Gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar; kalpleri vardır, onunla fıkhetmezler...” (7/179)
• Bu insanlar kör değildir; çünkü bakarlar.
• Sağır değildirler; çünkü işitirler.
• Dilsiz değildirler; çünkü konuşurlar.
• Sorun gözde, kulakta veya dilde değildir.
• Sorun, bunların hakikate açılan yönünün kapanmış olmasıdır.
İnsan, gözle fenomeni görür, kulakla fenomeni işitir; fakat fenomeni âyete dönüştüren kalptir. Kalp bu vazifesini yerine getirmediğinde görülen şey sadece görüntü, duyulan şey sadece ses olarak kalır. Görüntü şâhitliğe, ses tezekküre, bilgi hikmete dönüşemez.
Bu sebeple Kur'ân’ın anlattığı körlük, görüntü eksikliği değil; anlam eksikliğidir.
Sağırlık, ses eksikliği değil; hakikate kapalılıktır.
Fıkıhsızlık ise bilgi eksikliği değil; görülen ve duyulan şeyin mânâsına nüfuz edememektir.
İbn Haldun, ‘insanın coğrafyanın çocuğu’ olduğunu söylemişti. Bugün bu sözü yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü modern insan artık yalnızca dağların, ovaların, nehirlerin ve iklimlerin içinde yaşamıyor. Kendisine yeni bir coğrafya inşâ etmiş bulunuyor.
• Beton şehirler...
• Demir yapılar, arabalar, makinalar...
• Plastik nesneler...
• Asfaltlar...
• Ekranlar...
• Veri ağları...
• Reklamlar...
• Algoritmalar...
İnsan tarih boyunca ilk kez bu kadar yoğun biçimde kendi ürettiği işaretlerin içinde yaşamaktadır.
Sorun bunların varlığı değildir. Sorun, bunların ufuk hâline gelmesidir.
İnsan artık çoğu zaman ağaca değil, mobilyaya, toprağa değil asfalta, gökyüzüne değil ekrana, âyete değil imaja bakmaktadır.
Böylece fenomenler dünyası giderek insan ürünü fenomenlerle dolmaktadır.
Tabiatta karşılaşılan fenomenler çoğu zaman insanı kendisinin ötesine taşır. Dağ, deniz, yıldız, yağmur ve hayat; insana kendisini aşan bir hakikati hatırlatır. Bu yüzden Kur'ân onları âyet olarak okur.
Fakat insanın ürettiği fenomenler kolaylıkla kendi üzerine kapanabilir.
İşaret, işaret ettiği şeyi göstermek yerine kendisini göstermeye başlar.
• Görüntü, mânânın önüne geçer.
• Temsil, temsil ettiği şeyi örter.
Bu durumda fenomen, âyet olma vasfını kaybetmeye başlar.
Buna epifenomen yahut gölge fenomen denebilir.
Gölge fenomen, görünüşünü koruyan; fakat hakikate açılan derinliğini kaybetmiş fenomendir.
Modern insanın büyük trajedilerinden biri, fenomen eksikliği değil; epifenomen bolluğudur.
• Tarih boyunca hiçbir insan bugünkü kadar görüntü görmedi.
• Hiçbir insan bugünkü kadar ses duymadı.
• Hiçbir insan bugünkü kadar konuşmadı.
• Hiçbir insan bugünkü kadar bilgiye erişmedi.
Fakat aynı sebeple insan, tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir dikkat dağınıklığıyla da karşı karşıya kaldı.
• Göz, görüntülerle doldu.
• Kulak, seslerle doldu.
• Dil, sözlerle doldu.
Fakat kalp mânâdan mahrum kalabildi.
Kur'ân’ın “summün, bükmün, umyün” dediği durum tam da burada yeniden görünür hâle gelir.
Çünkü mesele, duyunun yokluğu değil; duyunun âyete dönüşememesidir.
• İnsan, bakar ama görmez.
• İşitir ama duymaz.
• Konuşur ama söylemez.
• Bilir ama fıkhedemez.
Bu körlük bize dışarıdan dayatılmış değildir.
Bu sağırlığı kendi ellerimizle biz inşâ ettik. Bu gürültüyü biz ürettik. Bu görüntü selini biz oluşturduk. Bu dikkat ekonomisini biz kurduk. Bu beton, demir, plastik, asfalt ve ekran coğrafyasını biz meydana getirdik.
Sonra da onun içinde yaşamaya başladık. Yani modern insan yalnızca kendi yaptığı araçlarla çevrili değildir; kendi ürettiği fenomenlerin içinde yaşamaktadır.
Ve zamanla bu fenomenler, âyetleri görünmez kılabilecek kadar çoğalmaktadır.
Fakat burada durmak, eksik olur. Çünkü Kur'ân’n teşhisi hiçbir zaman umutsuzluk üretmek için değildir.
Eğer körlük, sağırlık ve fıkıhsızlık insanın değiştirilemez kaderi olsaydı; davetin, tebliğin, tezekkürün, tövbenin ve hidâyetin anlamı kalmazdı.
Demek ki sorun, âyetlerin ortadan kalkması değildir. Sorun, insanın onlara yönelmemesidir.
• A’dan gelen işaretler kesilmiş değildir.
• Hakikat gizlenmiş değildir.
• Âyetler hâlâ her yerdedir.
Fakat dikkat başka yerlere dağılmıştır.
Bu yüzden tedavi, yeni âyetler üretmek değil; mevcut âyetleri yeniden görebilmektir.
• Modern insanın kurtuluşu teknolojiyi yok etmekte değildir.
• Betonu yıkmakta değildir.
• Demiri terk etmekte değildir.
• Ekranları parçalamakta değildir.
Çünkü problem nesnelerde değil, nesnelerle kurulan ilişkidedir.
Kur'ân’ın önerdiği yol dünyadan kaçış değil, dünyayı yeniden okumaktır.
İlk emir olan “Oku!”, aynı zamanda tedavinin de özüdür.
• Fakat bu defa tüketmek için değil, anlamak için.
• Bilgi toplamak için değil, fıkhetmek için.
• Bakmak için değil, görmek için.
Kur’an’ın sürekli çağırdığı şeylerden biri tezekkürdür. Tezekkür, yeni bilgi edinmekten çok, unutulan bağı yeniden kurmaktır.
• Yağmur, yeniden yağmur olur.
• Ağaç, yeniden ağaç olur.
• İnsan, yeniden insan olur.
• Fenomen, yeniden âyet olur.
Modern insanın ihtiyacı daha fazla görüntü değil, gördüğü görüntü üzerinde durabilmektir.
Daha fazla ses değil, duyduğu şeyi gerçekten dinleyebilmektir.
Daha fazla bilgi değil, bilgiyi mânâya bağlayabilmektir.
Epifenomenin gücü, dikkati kendisine hapsetmesidir.
Tefekkür ise, görünüşü delip ötesine geçme çabasıdır.
Bu yüzden Kur'ân sürekli sorar :
• Bakmaz mısınız?!.
• Düşünmez misiniz?!.
• Akletmez misiniz?!.
Bunlar bilgi talebi değil, dikkat talebidir.
İnsan yeniden soru sormaya başladığında epifenomenin büyüsü zayıflamaya başlar.
Görüntü yeniden işaret olur.
İşaret yeniden âyet olur.
Âyet yeniden hakikate açılır.
Fakat asıl dönüşüm kalpte gerçekleşir.
Çünkü körlük, gözün değil, kalbin problemidir.
Bu yüzden tedavinin adı tezkiyedir. Tezkiye, kalbi hakikati yansıtacak hâle getirme çabasıdır.
• Dildeki gürültüyü azaltmak...
• Düşüncedeki kibri azaltmak...
• Duygulardaki taşkınlıkları azaltmak...
• Maldaki bağımlılıkları azaltmak...
Kısacası kalbi yeniden âyet alabilir hâle getirmek.
Çünkü kirlenen göz değil; gözün gördüğünü yorumlayan merkezdir.
Modern çevre, insana sürekli şu soruları sorar :
• Ne kadar görünüyorsun?!.
• Ne kadar tüketiyorsun?!.
• Ne kadar güçlüsün?!.
• Ne kadar başarılısın?!.
Kur'ân ise insanı başka sorulara çağırır :
• Kimsin?!.
• Nereden geldin?!.
• Nereye gidiyorsun?!.
• Neye yöneliyorsun?!.
İnsanın kurtuluşu bazen cevaplarda değil, doğru sorulara geri dönmesindedir.
Bu yüzden modern insanın temel problemi bilgisizlik değildir. Bilgi ile hikmet arasındaki bağın kopmasıdır. Görüntü ile mânâ arasındaki bağın kopmasıdır. Fenomen ile âyet arasındaki bağın kopmasıdır.
Kur'ân’ın diliyle söylersek :
• Göz hâlâ yerindedir.
• Kulak hâlâ yerindedir.
• Kalp de hâlâ yerindedir.
Fakat kalp, gördüğünü ve duyduğunu hakikate bağlayan merkez olma görevini kaybettiğinde insan kendi elleriyle inşâ ettiği epifenomenler dünyasında dolaşmaya başlar.
İşte modern insanın körlüğü budur.
Karanlıkta kalması değil; ışıklar içinde yönünü kaybetmesidir.
Sessizlik içinde yaşaması değil; gürültü içinde hakikatin sesini duyamamasıdır.
Görüntü yokluğu değil; görüntü fazlalığı içinde âyetleri seçememesidir.
Ve tedavi de burada başlar.
Tedavi, dünyadan kaçmakta değil; dünyayı yeniden âyet olarak okuyabilmekte. Çünkü hakikat kaybolmuş değildir. Âyetler tükenmiş değildir. A, hâlâ oradadır.
İnsan yeniden yöneldiğinde, kendi elleriyle kurduğu medeniyetin içinde bile, yağmurda da, ölümde de, çocukta da, yaşlılıkta da, sevinçte de, acıda da aynı çağrıyı işitebilir.
O zaman fenomen yeniden âyet olur.
Âyet yeniden hakikate açılır.
Ve göz, kulak ve kalp yaratılış gayesine yeniden kavuşur.
Yorumlar
Yorum Gönder