SUÇ DEVREDER Mİ?!.

SUÇ VEYA İLK GÜNAH DEVREDER Mİ?!.

Modern hukukun en temel ilkelerinden biri suçun şahsîliği ilkesidir. Suçu kim işlemişse cezayı da o çeker. Hiç kimse, babasının, dedesinin veya çocuğunun işlediği suçtan dolayı cezalandırılamaz. Bu ilke bugün neredeyse bütün hukuk sistemlerinde kabul edilen evrensel bir adalet ilkesidir.

Kur'an’a baktığımızda da aynı temel ilkeyi görürüz. Farklı sûrelerde tekrarlanan şu ilke son derece açıktır : “Hiçbir yük taşıyan, başkasının yükünü taşımaz.” (35/18. 17/15. 39/7.)

Bu ilke, bireysel sorumluluğun ilâhî adâletin temel esaslarından biri olduğunu gösterir.

Peki o hâlde şu soru kaçınılmazdır : Eğer suç devretmiyorsa, Âdem ile Havva’nın hatasının sonuçlarını neden bütün insanlık yaşamaktadır?!. İlk günah gerçekten nesilden nesile aktarılan bir miras mıdır?!.

Bu soru, sadece teolojik değil, aynı zamanda ontolojik, epistemolojik ve etik bir sorudur.

Kanaatimizce Kur'an’ın ilk kıssası, çoğu zaman zannedildiği gibi “ilk günahın torunlara aktarılmasını” anlatmaz. Aksine insanın varlık yapısını, imtihanını ve sorumluluğunu anlatır.

Kıssanın merkezindeki yasak ağaç değil, insandır.

Rab, melekler ve şeytan aynı sahnede yer alırlar; fakat bütün sahne insanın kim olduğunu ve nasıl bir varlık olarak yaratıldığını göstermektedir.

Allah’ın Âdem’e isimleri öğretmesi, bir bilgi gösterisi değildir. Allah’ın meleklere karşı bilgi yarışına ihtiyacı yoktur. İsimlerin öğretilmesi, insana verilen epistemik imkânın ilânıdır. İnsan hakikati tanıyabilecek, varlığı okuyabilecek ve doğru tercihi yapabilecek bir kabiliyetle donatılmıştır.

Fakat bilgi tek başına yeterli değildir.

Çünkü insan, sadece bilen bir varlık değildir; aynı zamanda isteyen, arzulayan ve tercih eden bir varlıktır.

Nitekim Kur'an, insan nefsine hem fücûrun hem takvânın ilham edildiğini bildirir. (Şems, 91/8) Demek ki insanın fıtratında iki yönelme potansiyeli birlikte bulunmaktadır.

İşte imtihan tam burada başlar.

Bilgi doğruyu gösterir; fakat iradeyi zorlamaz.

Hevâ ise bilgiyi yok etmez; onun üzerini örtebilir. (küfr)

Şeytanın vesvesesi de bu örtünün oluşabileceği zeminde etkili olur. Şeytan insana yabancı bir kötülük yerleştirmez; insanın içindeki fücur istidadına seslenir, onu süsler, onu cazip gösterir.

Kararı veren ise yine insandır.

Dolayısıyla sorumluluğun kaynağı, fücûr potansiyelinin varlığı değil; bu potansiyel karşısında yapılan seçimdir.

İnsan, aklını ve bilgisini (epistemoloji) doğru kullanabilir; iradesini (etik) hakikate yöneltebilir.

İşte sorumluluk buradan doğar.

Bu sebeple Âdem’in kıssası, bilgisizlik kıssası değildir.

Bilgiye rağmen yapılan tercihin kıssasıdır.

Ancak kıssa burada da bitmez. Âdem ile Havva hatalarını fark ederler ve : “Rabbimiz! Kendimize zulmettik.” derler.

Şeytan ise hatasını sahiplenmez; suçu dışarıya yükler, kibri seçer ve isyanında ısrar eder.

İlk kıssanın asıl kırılma noktası burada ortaya çıkar.

Kur'an’ın dikkat çektiği temel ayrım, günah işleyen ile günahsız olan arasındaki ayrım değildir.

Asıl ayrım; günahından dönen ile günahını kimliğine dönüştüren arasındadır.

İnsan düşebilir. Fakat düşmek, insanın sonu değildir.

Asıl tehlike, düştüğü yerde kalması ve yanlış yönelişi benimsemesidir.

Bu bakımdan ilk kıssa, ilk günahtan çok, ilk tövbe kıssasıdır.

Buradan hareketle ‘Âdem'in günahı bize geçti.’ demek, Kur'an’ın bireysel sorumluluk ilkesini zedeler.

Daha isabetli olan ifade şudur : Âdem’in günahı bize geçmedi; Âdem’in imtihanı bize geçti.

Çünkü her insan aynı epistemik ve etik yapı ile dünyaya gelir.

• Her insanda bilgi vardır.

• Her insanda hevâ vardır.

• Her insanda takvâ ve fücûr potansiyeli vardır.

• Her insan şeytanın vesvesesine muhatap olabilir.

• Her insan seçim yapar.

• Her insan kendi günahını işler veya ondan vazgeçer.

• Her insan kendi tövbesini eder.

Dolayısıyla herkes kendi Âdem’i, herkes kendi imtihanının öznesidir.

Bu durumda modern hukukun “suçun şahsîliği” ilkesi ile Kur'an’ın adâlet anlayışı aynı noktada buluşur.

• Suç devretmez.

• Ceza devretmez.

• Sorumluluk devretmez.

Devreden şey, suç değil; insan olmanın imtihan şartlarıdır.

Âdem bize günah bırakmadı.

İnsan olmanın imkânını ve riskini bıraktı.

Biz onun suçunu taşımıyoruz.

Onun yaşadığı imtihanı, kendi hayatımızda yeniden yaşıyoruz.

Bu yüzden her insan, her gün yasak ağacın önünde yeniden durmaktadır.

O ağaç artık belirli bir ağaç değildir.

Allah’ın çizdiği her sınır, insanın önündeki ‘yasak ağaç’tır.

İnsan bazen o sınıra yaklaşır, bazen onu aşar, bazen geri döner.

İmtihanın özü de burada yatar.

Çünkü insanı kurtaran, hiç günah işlememesi değildir.

İnsanı kurtaran, günahı kimliğine dönüştürmemesi; hakikati yeniden hatırlayıp yönünü Rabbine çevirebilmesidir.

İşte bu sebeple Kur'an’ın ilk kıssası, geçmişte yaşanmış bir tarih anlatısı olmaktan çok, her insanın her gün yeniden yaşadığı varoluşsal bir hakikattir.

Ve bu hakikat bize şunu öğretir : İlk günah devretmez. Suç devretmez. Ceza devretmez. Devreden tek şey, insanın özgürce seçme imkânı ve bu seçimin doğurduğu sorumluluktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP