HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!.

HUZUR : NEREDEYİZ, KİMİN HUZURUNDAYIZ?!.

Huzur kelimesi, Arapça HDR حضر kökünden gelir. Aynı kök, hazır, hazır bulunmak, mevcut olmak, karşısında bulunmak anlamlarını da taşır. Kelimenin ilk ve en temel anlamı fizikîdir : Birinin yanında, önünde veya huzurunda bulunmak. Fakat zamanla kelime daha derin bir anlam kazanmıştır. Bugün ‘huzur’ dediğimizde yalnızca birinin yanında bulunmayı değil; gönül rahatlığını, sükûneti, güveni ve dinginliği de kastederiz.

Bu iki anlam birbirinden kopuk değildir.

Çünkü insan, kendisini emin olduğu bir huzurda bulduğunda sükûnete erer; güvendiği bir varlığın huzurunda bulunduğunu idrak ettiğinde kalbi yatışır.

Peki dînî dilde “Allah'ın Huzur’u” dediğimizde neyi kastediyoruz?!.

Önce şu soruyu soralım : Namazda Huzur’dayız. Sadece namazda mı?!.

Hayır.

Çünkü Allah yalnız namazda mevcut değildir. O, belirli bir mekâna sığan veya belirli zamanlarda hazır bulunan bir Varlık değildir.

Bu nedenle insan, Allah’ın Huzur’una girmez; O’nun Huzur’undan çıkamaz ki!. Çıkmak için O’nun bulunmadığı bir yer tasavvur etmek gerekir.

Namazın yaptığı şey, Allah’ın Huzur’unu oluşturmak değil; insanın zaten içinde bulunduğu Huzurun farkına varmasını sağlamaktır.

Bu yüzden “Huzura çıkmak” ifadesi ontolojik değil, fenomenolojik bir ifadedir. Yani gerçekte yeni bir yere gitmeyiz; fakat farkındalığımız değişir.

• Dağılmış dikkat toparlanır.

• Dağılmış yönelim merkezine döner.

• Kalp yeniden kıblelenir.

Böylece insan zaten içinde bulunduğu huzuru idrak etmeye başlar.

Burada ikinci soru ortaya çıkar : Bu Huzur fizikî mi, psikolojik mi?!.

Cevap aslında her ikisini de aşan bir yapıya sahiptir.

Bir yönüyle ontolojiktir.

İnsan her an, Allah’ın ilminde, kudretinde ve rubûbiyeti içindedir.

Bu, farkındalığımızdan bağımsızdır.

Bir yönüyle şuurîdir.

İnsan bazen bunu fark eder, bazen etmez.

Namaz, zikir, tefekkür ve murakabe, bu farkındalığı artırır.

Bir yönüyle de psikolojiktir.

Bu farkındalık güven, itmi’nan ve sükûnet üretebilir.

Fakat psikolojik rahatlık ile huzur aynı şey değildir.

Bir Peygamber üzülmüş olabilir.

Bir Mü’min korku yaşayabilir.

Bir insan ağır bir imtihandan geçebilir.

Bütün bunlar olurken yine de Huzur’da bulunuyor olabilir.

Demek ki huzur, psikolojik rahatlıktan daha derin bir hakikattir.

Asıl mesele/soru/n şudur : Bu bilgiyi, aslında bilinci, hayatımızda ne kadar yaşıyoruz?!.

Bir devlet büyüğünün huzuruna çıkarken nasıl davranıyoruz?!. :

• Bir hâkimin karşısında,

• Bir komutanın önünde,

• Bir şeyhin meclisinde,

• Bir patronun odasında,

  • Sözlerimizi tartıyoruz.
  • Oturmamıza kalkmamıza dikkat ediyoruz.
  • Ses tonumuzu ayarlıyoruz.
  • Yanlış yapmaktan çekiniyoruz.

Çünkü bir makamın huzurunda olduğumuzun farkındayız.

Pekiî aynı dikkati Allah’ın Huzur’unda gösterebiliyor muyuz?!.

Teorik olarak hepimiz, “Allah beni görüyor.’ deriz.

Fakat asıl soru şudur : Bu bilgi, davranışlarımızı ne kadar etkiliyor?!.

İhsan Hadisinin işaret ettiği nokta tam da budur : Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmek.

Çünkü O’nu görmesek de O bizi görmektedir.

Burada yeni bir bilgi verilmez. Bilinen bir hakikatin şuura dönüşmesi istenir.

Fakat mesele bununla da bitmez.

Daha derin bir soru daha vardır : Biz yalnız kendimizin Huzur’da olduğunu mu biliyoruz; yoksa karşımızdaki insanların da Huzur’da olduğunu biliyor muyuz?!.

• Devlet adamı da Huzur’dadır.

• Şeyh de Huzur’dadır.

• Âlim de Huzur’dadır.

• Komutan da Huzur’dadır.

• Patron da Huzur’dadır.

• Halktan sıradan bir insan da Huzur’dadır.

• Ben de.

• Sen de.

Çünkü hepimiz aynı Huzur’un içindeyiz.

Aramızdaki makam farkları gerçek olabilir; fakat bu farklar Allah karşısındaki kulluğumuzu değiştirmez.

• Birine saygı duyulabiliriz.

• Bir âlime hürmet edilebiliriz.

• Bir devlet adamına itaat edilebiliriz.

Fakat bunların hiçbiri o kişiyi Huzur’un sahibi yapmaz. Çünkü o da, onlar da Huzur’daki bir kuldur.

Tevhîd tam da burada başlar.

İnsanların makamlarını inkâr ederek değil; onların da Allah’ın Huzur’unda duran kullar olduğunu bilerek.

Belki de birçok sapmanın başlangıcı, insanların Huzur’da duran kulları, Huzur’un yerine koymaya başlamasıdır.

Hürmetin kutsamaya dönüşmesi burada/n başlar.

Yönelimin merkezi burada/n kayar.

Bu yüzden Huzur bilinci, yalnızca bireysel bir farkındalık değildir; aynı zamanda tevhidî bir bilinçtir. Bu, insana hem haddini hem de yerini öğretir.

Bu noktada ihbat, ihlâs ve takvâ kavramları da yeni bir anlam kazanır.

Huzur, bilinci idrakin dilidir.

Takvâ, bu bilincin iradedeki tezahürüdür.

İhlâs, bu bilincin niyetteki tezahürüdür.

İhbat ise bu bilincin kalpteki tezahürüdür.

Muhbit insan, hakikatin huzurunda iddiasını küçülten insandır.

Muhlis insan, yönelimini yalnız O’na tahsis eden insandır.

Müttaqî/Müttakî insan, bu bilinçle yaşayan insandır.

Bu yüzden ihbat, ihlâs ve takvâ, biraz da Huzur bilincinin meyveleridir.

İnsan gerçekten Huzur’da olduğunu idrak ettiğinde, kalbi yumuşamaya, niyeti arınmaya ve iradesi doğrulmaya başlar.

Belki de bütün meseleyi tek cümlede toplamak mümkündür : Huzur : Allah’ın yanında bulunmak değil; zaten O’nun Huzur’unda bulunduğunu bilmek, fark etmek ve hem kendinin hem de (karşısındaki) herkesin aynı Huzur’da duran kullar olduğunu bilmektir.

Rabbim, hepimizin Huzur bilincini ve hissini artırsın. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP