ÂYET VE TECELLÎ DİLİ
Âyet ve Tecellî Dili : Etik, Epistemik ve Ontolojik Okuma
Giriş : Bir Kavramın Merkeze Yerleşmesi Ne Değiştirir?!.
Bir düşünce sisteminde hangi kavramın merkeze alındığı, sadece dili değil, hakikat tasavvurunu da belirler. Kur'an’ın kâinatı okumak için kullandığı temel kavramlardan biri âyettir. Buna karşılık İslâm düşüncesinin bazı tasavvufî ve irfanî yorumlarında tecellî kavramı giderek merkezî bir konuma yükselmiştir.
Bu iki kavram aynı şeyi söylemez.
Aralarındaki fark sadece terminolojik değil; epistemolojik, ontolojik ve etik sonuçlar doğuran bir farktır.
Bu sebeple şu soruyu sormak gerekir : Kur'an, kâinatı öncelikle “tecellî” olarak mı, yoksa “âyet” olarak mı okumaya davet etmektedir?!.
1. Kur'an’ın Merkezî Kavramı : Âyet
Kur'an’ın en yaygın ve kurucu kavramlarından biri âyettir.
• Gökler âyettir.
• Yer âyettir.
• İnsan âyettir.
• Tarih âyettir.
• Vahiy âyettir.
• Kur'an’ın kendi cümleleri de âyettir.
Âyet, işaret demektir.
İşaret ise kendisine değil, kendisinin ötesindeki bir hakikate yönlendirir.
• Bir yol levhası şehir değildir.
• Bir harita arazi değildir.
• Bir kelime anlam değildir.
• Aynı şekilde bir âyet de Allah değildir.
O’na işaret eder.
Bu sebeple âyet dili, işaret ile işaret edilen arasındaki mesafeyi koruyan bir dildir.
2. Tecellî Kavramının Kur'an’daki Yeri
Tecellî kavramı Kur'an’da vardır.
En belirgin kullanım, Mûsâ’nın Rabbini görmek istemesi üzerine gelen A’râf 7/143 âyetindedir : “Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti...”
Burada dikkat çekici olan husus, tecellînin sonucudur.
Tecellî, dağın dayanamayacağı bir olay olarak tasvir edilir.
Dağ parçalanır.
Musa bayılır.
Yani âyetin anlattığı tecellî, sıradan bir görünme, sürekli bir görünürlük, kâinatın olağan işleyişi, değil; varlığın tahammül sınırlarını aşan istisnaî bir hâdisedir.
Bu nedenle A’râf 7/143’teki tecellîyi hareket noktası kabul edip, o hâlde bütün kâinat tecellîdir, sonucuna ulaşmak, âyetin doğrudan söylediği bir şey değildir.
3. Bir Semantik Problem : Eğer Her Şey Tecellî İse...
A’râf 7/143’ün semantiği ciddiye alınırsa önemli bir soru ortaya çıkar : Eğer tecellî, dağın parçalanmasına yol açan bir olay ise, nasıl olur da bütün varlık “sürekli tecellî hâlinde” kalabilir?!. Dağılıp paramparça olmaz.
Âyetin kendi mantığı içinde düşünüldüğünde, tecellî karşısında beklenen sonuç istikrar değil, çözülmedir.
Bu nedenle, her şey tecellîdir, önermesi ile “Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti.” ifadesi arasında açıklanması gereken bir gerilim vardır.
Bu gerilim çoğu zaman “mertebeler”, “yoğunluk dereceleri”, “İsim tecellîsi”, “Zât tecellîsi” gibi sonradan geliştirilen metafizik açıklamalarla/yorumlarla giderilmeye çalışılmıştır.
Fakat bunlar âyetin kendisinden değil, âyeti yorumlayan teorilerden gelmektedir.
4. Âyet Dili ile Tecellî Dili Arasındaki Temel Fark
Bu noktada iki farklı okuma biçimi ortaya çıkar.
Âyet Dili
• Kâinatı işaretler bütünü olarak okur.
• Varlıklar, Allah; Allah’ın görünümleri, Allah’ın parçaları değildir.
Allah’a işaret eden delillerdir.
Bu nedenle âyet dili epistemiktir.
• Bilgi üretir.
• Yön gösterir.
• İnsanı işaret edilen hakikate sevk eder.
Tecellî Dili
• Kâinatı ilâhî görünüşler veya zuhurlar üzerinden okumaya yönelir.
• Bu, işaretten çok görünür olana kayabilir.
• Bu sebeple tecellî dili ontolojik bir dil hâline gelmeye yatkındır.
İşte tartışmanın düğüm noktası da buradadır.
5. Ontolojik Mesafe ve Tenzih
Kur'an’ın en temel ilkelerinden biri şudur : “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11)
Bu âyet sadece putperestliği reddetmez. Aynı zamanda ontolojik sınırı da belirler.
Allah ile mahlûkat arasında aşılmaz bir ayrım vardır.
• Hâlık ile mahlûk aynı düzlemde değildir.
• Vâcib ile mümkün aynı düzlemde değildir.
• Mutlak ile sınırlı aynı düzlemde değildir.
Bu sebeple insanın Allah’a yaklaşması ontolojik bir yaklaşma değildir.
İnsan, ne kadar bilgili olursa olsun, ne kadar sâlih olursa olsun, ne kadar takvâ sahibi olursa olsun, Allah’a ontolojik olarak yaklaşamaz, mahlûk olmaktan çıkmaz.
6. Etik Yakınlık ile Ontolojik Yakınlık Aynı Şey Değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Takvâ, ihsan, zikir ve ihlâs gerçek yakınlık biçimleridir. Fakat bunlar ontolojik yakınlık değildir. Etik ve kulluk bakımından yakınlıktır.
• İnsan Allah’a benzemeye başlamaz.
• Allah olmaya yaklaşmaz.
• Allah’ın düzlemine yükselmez.
Bilakis, Allah olmadığını daha derinden idrak eder. Kulluğunu daha bilinçli yaşar.
Bu nedenle takvâ, ontolojik mesafeyi kapatmaz. Ontolojik mesafeyi kabul ederek doğru ilişkiyi kurar.
7. Âyet Dili Neden Daha Güçlü Bir Tenzih Üretir?!.
Âyet dili sürekli olarak şu ayrımı korur : İşaret başka, işaret edilen başkadır.
Bu nedenle âyet dili :
• Teşbihi sınırlar,
• Antropomorfizmi sınırlar,
• Varlığı ilahlaştırmayı sınırlar.
Kâinatın değeri, ilâhî oluşunda değil; ilâhî hakikate işaret edişindedir.
Bir çiçek kutsal olduğu için değil; hakikate işaret ettiği için anlamlıdır.
Bir dağ ilâhî bir görünüm olduğu için değil; Allah’ın kudretine delâlet ettiği için değerlidir.
Bu yüzden âyet dili, hem tefekkürü hem de tenzihi aynı anda koruyabilir.
8. Tecellîyi Reddetmek Değil, Yerine Yerleştirmek
Burada yapılan şey tecellîyi inkâr etmek değildir. A’râf 7/143 ortadadır.
Tecellî Kur'anî bir kavramdır. Fakat Kur'an’ın kâinatı açıklamak için seçtiği temel kavram değildir.
Merkezde olan âyettir.
Bu nedenle tecellî, ilâhî fiilin özel ve istisnaî bir görünümü olarak yerinde bırakılabilir; fakat kâinatın tamamını açıklayan anahtar kavram hâline getirilmesi ayrıca temellendirilmesi gereken bir iddiadır.
Sonuç
Kur'an’ın ağırlık merkezi, kâinatı ilâhî görünüşler olarak seyretmekten çok, ilâhî hakikate işaret eden âyetler olarak okumaktır.
A'râf 7/143, tecellînin olağan değil istisnaî bir hadise olduğunu gösterir.
Şûrâ 42/11 ise Allah ile mahlûkat arasındaki ontolojik ayrımı kesin biçimde korur.
Bu iki ayet birlikte okunduğunda ortaya şu sonuç çıkar :
• Kâinat, Allah’ın kendisi değildir.
• Allah’ın bir parçası değildir.
• Allah’ın ontolojik uzantısı değildir.
Kâinat, Allah’a işaret eden âyetler bütünüdür.
Bu sebeple Kur'an”ın temel daveti, tecellîleri seyretmekten önce âyetleri okumaktır.
Ve belki de insanın hakikat yolculuğundaki en büyük kayması, işareti işaret edilenle karıştırdığı anda başlar.
Not : Ontoloji Kimin İşidir?!.
Bu metni okuyan birinin aklına şu soru gelebilir : Kur'an’ın merkezinde âyet dili varsa ve insanın görevi âyetleri okumaksa, ontolojinin yeri nerededir?!.
Burada temel ayrım şudur : Ontoloji Allah’ın işidir; epistemoloji ve ahlâk insanın işidir.
Varlığı kuran, sürdüren ve hakikatini belirleyen insan değildir. İnsan, varlık üzerinde nihâî hüküm sahibi değildir. İnsanın alanı görmek, okumak, anlamak, düşünmek, tercih etmek ve yönelmektir.
Bu sebeple Kur'an’ın temel çağrıları da epistemik ve ahlâkî niteliktedir: tefekkür, tedebbür, teakkul, iman, takvâ ve şükür.
İnsanın kemâli ontolojik bir dönüşümde değil, hakikati daha doğru tanımasında ve O’na, daha doğru cevap vermesindedir.
Bu çerçevede takvâ da ontolojik yakınlık değildir. Takvâ, Allah’a ontolojik olarak yaklaşmak değil; hakikati daha doğru okuyup O’na saygı ve itaatte istikrarlı olabilmektir.
Dolayısıyla imtihanın konusu insanın Allah’a benzer olması veya O’nunla ontolojik bir yakınlık kurması değil, âyetleri doğru okuyarak hakikate yönelebilmesidir.
Allah için mesele varlığın kurulması, insan için mesele varlığın doğru okunmasıdır. Bazı tasavvufî ekoller, bu okumayı yamultmuştur.
Yorumlar
Yorum Gönder