MEBDE' VE MEÂD
Mebde’ ve Meâd : Ayrılık mı, Şuurun Yolculuğu mu?!.
Giriş
Mebde’ ve meâd kavramları İslâm düşüncesinin en temel kavramlarından ikisidir. Genellikle mebdeyi başlangıç, meâdı ise son veya dönüş olarak anlarız. Fakat bu anlayış çoğu zaman insanın zaman ve mekân içerisinde düşünme zorunluluğundan kaynaklanır.
İnsan zihni, olayları şöyle bir düz çizgi üzerinde/n tasarlar : Allah → Yaratılış → Dünya hayatı → Ölüm → Âhiret → Allah’a dönüş.
Bu tasarım belirli bir doğruluk payı taşımakla birlikte, hakikatin tamamını kuşatmayabilir. Çünkü bu çizginin kendisi zaman ve mekân varsayımına dayanır. Oysa Allah zaman ve mekânla kayıtlı değildir.
Bu nedenle mebde’ ve meâd meselesi yalnızca kozmolojik bir mesele değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir meseledir.
Asıl soru şudur : Gerçekten Allah’tan uzaklaşıp tekrar mı dönüyoruz; yoksa zaten içinde bulunduğumuz bir hakikatin farkına mı varıyoruz?!.
1. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”un Yeniden Okunması
Bu âyet çoğu zaman “Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.” şeklinde anlaşılır.
Fakat dikkat edilirse âyetin ilk kısmı gelecek zamandan değil, mevcut durumdan söz etmektedir : “İnnâ lillâhi = Biz Allah’a âidiz.”, âit olacağız” denilmemektedir.
• Şu anda âidiz.
• Şu anda O’nun mülkündeyiz.
• Şu anda O’nun kudretiyle varız.
• Şu anda O’nun ilmindeyiz.
Dolayısıyla âidiyet gelecekte gerçekleşecek bir durum değil, mevcut bir hakikattir.
İkinci kısım ise “ve innâ ileyhi râciûn = Biz O’na dönmekteyiz / döneceğiz.” ifadesidir.
Buradaki dönüş yalnızca ölüm sonrasına ertelenirse anlam daralır.
Kur'an’da dönüş (rücû), insanın hakikate yönelişini, tövbesini, fark edişini ve uyanışını da ifade eder.
Bu durumda dönüş, mekânsal bir hareketten çok, şuurun yeniden hakikate yönelmesidir.
2. Ayrılık Ontolojik Değil, Epistemiktir
İnsan çoğu zaman kendisini Allah'tan uzaklaşmış bir varlık olarak düşünür.
Oysa Kur'an : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” buyurur.
Eğer bu yakınlık gerçekse, o hâlde ayrılık nasıl mümkündür?!.
Burada ayrılığı iki düzeyde ele almak gerekir :
Ontolojik düzey
Varlık bakımından insan Allah’tan bağımsız değildir.
• Her an O’nun kudretiyle var olur.
• Her an O’nun ilmindedir.
Bu düzeyde gerçek bir ayrılık yoktur.
Epistemik düzey
İnsan bu hakikatin farkında olmayabilir.
• Gaflet mümkündür.
• Unutmak mümkündür.
• Kendini müstağni sanmak mümkündür.
İşte ayrılık burada ortaya çıkar.
Bu nedenle ayrılık ontolojik değil, epistemiktir.
• Hakikatte uzaklık yoktur.
• Şuurda perdelenme vardır.
3. “Ve Câe Rabbüke” Üzerine Bir Tefekkür
Kur'an’da geçen “ve câe Rabbüke... = Rabbin geldi...” ifadesi insanı önemli bir soruyla karşı karşıya bırakır : Rab nerede ki gelsin?!.
Eğer Allah mekânla kayıtlı değilse, gelme fiili nasıl anlaşılmalıdır?!.
Bu soru bizi dilin sınırlarına getirir. Çünkü insan dili büyük ölçüde zaman ve mekân tecrübesi üzerine kuruludur.
Gelmek :
• Bir yerden hareket etmeyi,
• Başka bir yerde görünmeyi,
• Mesafe kat etmeyi çağrıştırır.
Fakat Allah için bunların hiçbiri düşünülemez.
Bu nedenle burada “gelmek” fiilinin, Allah’ın hareketini değil, hakikatin açığa çıkışını anlattığı düşünülebilir.
Kıyamet sahnesinde değişen Allah değildir; değişen, perdelerin kalkmasıdır.
Hakikat yeni ortaya çıkmaz. Hakikati örten şeyler ortadan kalkar.
Bu nedenle, “Rabbin geldi” ifadesi ile “perden kaldırıldı” ifadesi aynı tecrübeye farklı açılardan işaret ediyor olabilir.
4. Dünya ve Âhiret : Mekân mı, Tecellî Tarzı mı?!.
Geleneksel tasavvurda dünya ve âhiret iki ayrı mekân gibi düşünülür.
Bu anlayışın bir doğruluk payı vardır. Fakat mesele yalnızca mekân kategorisiyle açıklanamayabilir.
Belki dünya ve âhiret öncelikle iki farklı tecellî tarzıdır.
Dünya
• Seçim alanıdır.
• İhtimaller alanıdır.
• Yorum alanıdır.
• İmtihan alanıdır.
Âhiret
• Sonuçların açığa çıktığı alandır.
• İhtimalin kapandığı alandır.
• Müşâhede alanıdır.
Bu durumda ölüm yalnızca bir mekân değişikliği değil; seçim alanından sonuç alanına geçiştir.
Dolayısıyla dünya ve âhiret arasındaki fark coğrafî olmaktan çok ontolojik ve epistemik bir fark olarak da okunabilir.
5. Âlem, Alâmet ve İlim
Bu tefekkür bizi “âlem” kavramına götürür.
Aynı kök etrafında şu kavramlar bulunur :
• İlm : Bilgi.
• Âlim : Bilen.
• Alâmet / Alem : İşaret.
• Âlem : İşaretler bütünü.
Klasik âlimler âlemi, kendisiyle Allah’ın bilindiği şey olarak tarif etmişlerdir.
Bu durumda âlem yalnızca fiziksel bir evren değildir.
Âlem, aynı zamanda büyük bir işaretler bütünüdür.
Burada şu ilişki ortaya çıkar : Âlem → Alâmet → İlim.
Yani işaret doğru okunursa bilgiye ulaştırır.
Bu nedenle Kur'an’daki “âyet” kavramı son derece önemlidir.
Çünkü âyet :
• Metindeki/Mushaf’taki cümledir.
• Tabiat olayıdır.
• Tarihî hadisedir.
• Mûcizedir.
Fakat her durumda işarettir.
Kendisine değil, ötesine çağırır.
6. Gaflet ve Meâd
Bu çerçevede gaflet yeniden tanımlanabilir.
Gaflet : İşarete takılıp işaret edileni unutmaktır.
• İnsan malı görür, Rezzâk'ı unutabilir.
• Sebepleri görür, Müsebbibü’l-Esbâb’ı unutabilir.
• Âlemi görür, âlemin işaret ettiği hakikati unutabilir.
Bu nedenle gaflet, ayrı olmamakla birlikte ayrıymış gibi yaşamaktır.
Buna karşılık meâd : İşaretlerden hareketle yeniden işaret edilene yönelmektir.
Dolayısıyla meâd yalnızca ölümden sonra gerçekleşen bir olay değil; her hakikat fark edişinde yaşanan bir dönüş hareketidir.
7. A-B Modeli Açısından Mebde’ ve Meâd
A’yı hakikat, B’yi insanın idraki ve yorumu olarak ele alırsak; A hiçbir zaman kaybolmaz.
• Hakikat yerindedir.
• Değişen B’dir.
• Bu durumda meâd, A’nın geri gelmesi değildir.
Çünkü A zaten hep vardır.
Meâd : B’nin yeniden A ile uyumlu hâle gelmesidir.
Bu nedenle yolculuk hakikatin yolculuğu değildir; şuurun yolculuğudur.
• Hakikat hareket etmez.
• Şuur hareket eder.
• Hakikat gizlenmez.
• Şuur perdelenir.
• Hakikat uzaklaşmaz.
• Şuur uzaklaştığını zanneder.
Sonuç
Mebde’ ile meâd arasındaki hikâye, ilk bakışta bir ayrılık ve dönüş hikâyesi gibi görünür. Fakat daha derin bir tefekkürde mesele farklı görünmeye başlar.
Belki de hakikat açısından gerçek bir ayrılık hiç yaşanmamıştır.
Yaşanan şey, şuurun perdelenmesi ve yeniden açılmasıdır.
Bu durumda :
• Mebde’ başlangıçtan çok kaynak.
• Meâd sonuçtan çok fark ediş,
• Dünya bir imkân alanı.
• Âhiret hakikatin açığa çıkışı.
• Âlem ise büyük bir işaretler kitabı hâline gelir.
Böyle bir okumada insanın yolculuğu, bir mekândan başka bir mekâna gitmekten çok; işaretlerden hareketle yeniden hakikate yönelme yolculuğuna dönüşür.
Ve meâdın en derin anlamı şu cümlede toplanır : Hakikat açısından ayrılık yoktur; ayrılık zannı vardır.
Dönüş, uzak bir yere varmak değil, daima içinde bulunulan hakikatin farkına varmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder