KENDİNİ BİLME MESELESİ

Kendini Bilme Meselesi

İlk Düğüm

“Kendini bilen Rabbini bilir.” sözü ilk bakışta câzip görünür. Ancak bu söz üzerinde düşünmeye başladığımızda ciddî bir soru ortaya çıkar : Bilen ile bilinen aynı şey olabilir mi?!.

Çünkü burada hem özne hem nesne ‘kendim’ gibi görünmektedir.

Eğer bu ilişki kontrolsüz biçimde genelleştirilirse şu zincir kurulabilir : Kendimi biliyorum; öyleyse bilen ile bilinen aynıdır. O hâlde bilmek, özdeşliktir.

Burada, bilen ile bilinen arasındaki ayrım kalkar.

Bu durumda sadece insanın kendisiyle ilişkisi değil, insanın eşya ile ilişkisi de problemli hâle gelir. Ben ağacı biliyorsam ağaç ben mi olur?!. Ben taşı biliyorsam taş ben mi olur?!.

Hayır.

Çünkü bilgi ile varlık aynı şey değildir. Bir şeyi bilmek, o şey olmak anlamına gelmez.

Dolayısıyla ilk düzeltme şudur : Bilmek ile olmak arasında zorunlu bir özdeşlik ilişkisi yoktur.

İnsanın bilgisi ontolojik özdeşlik üretmez.

Fakat Allah Hakkında Mesele Değişir

Burada yeni bir soru ortaya çıkar : İnsan için bilmek ile olmak ayrıysa, Allah için de öyle midir?!.

Bizim açımızdan :

• Bilen ayrı,

• Bilinen ayrı,

• Fiil ayrı,

• Fâil ayrı olarak görünür.

Fakat Allah hakkında konuşurken aynı ayrımları aynen taşıyamayız. Çünkü Allah’ın ilmi sonradan kazanılmış değildir.

• Allah öğrenmez.

• Allah araştırmaz.

• Allah eksik bilgiden tam bilgiye geçmez.

Bu nedenle Allah’ın ilmi ile bizim ilmimiz arasında sadece derece farkı değil, mahiyet farkı vardır.

Burada önemli bir kapı açıldı : Allah’ın bilmesi, bizim bilmemiz gibi olmayabilir.

Esmânın Çokluğu ve Zât'ın Birliği

Biz :

• Âlim,

• Basîr,

• Semî',

• Mürîd,

• Hâlık, ... gibi isimleri ayrı ayrı sayıyoruz.

Çünkü insan zihni ayrıştırarak anlar.

Dil de ayrıştırarak çalışır.

Ancak bu ayrımların Allah’ın Zât'ında da aynı şekilde bulunduğunu söyleyemeyiz. Allah’ta :

• İlim başka bir köşe,

• İrade başka bir köşe,

• Kudret başka bir köşe,

• Yaratma başka bir köşe değildir.

Bunlar bizim idrakimizin kurduğu epistemik ayrımlardır.

Bu yüzden Esmânın çokluğu, Zât’ın çokluğu anlamına gelmez.

Tevhîd tam burada ortaya çıkar.

Tevhîd : Ayrı ayrı gördüğümüz isimlerin Zât’taki birliğini kavramaya çalışmaktır.

Fakat burada çok önemli bir hata yapılabilir.

Tevhîd ile Özdeşlik Aynı Şey Değildir

Bazı düşünce çizgileri şu sıçramayı yapar : Zât”ta çokluk yoktur. Öyleyse var olan her şey, Zât’tır.

Bu sonuç, zorunlu değildir.

Çünkü, Esmânın Zât’ta birleşmesi başka şeydir, mahlûkun Zât’a dönüştürülmesi başka şeydir.

Tevhîd, Allah’ın birliğini korur; mahlûku Allah’a katmaz. Aksi hâlde Hâlık-mahlûk ayrımı ortadan kalkar.

Ve bu noktada kulluk anlamını kaybetmeye başlar.

Allah’ın Bildikleri

Allah’ın ilminde iki kategori düşünülebilir :

1. Allah’ın Kendisi hakkındaki bilgisi.

2. Allah’ın yarattıkları hakkındaki bilgisi.

Birinci alan, gerçek ontolojidir.

İkinci alan ise yaratılmışların alanıdır.

Burada kritik nokta şudur : Yaratılmışların Allah tarafından bilinmesi, onların Allah olması anlamına gelmez.

Yaratılmışlar Allah’ın bilgisine, iradesine ve yaratmasına konu olabilir, ama bu onların Allah’ın Zâtı olduğu anlamına gelmez.

İşte özdeşlik ile ilişki arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Yaratma Meselesi

Bizim dünyamızda :

• Yapan ayrı,

• Yapma fiili ayrı,

• Yapılan ayrı olarak görünür.

Çünkü insan tecrübesi böyledir.

Fakat Allah hakkında aynı şemayı mutlaklaştırmak mümkün değildir.

Allah’ın Zât’ında ilim, kudret, irade ve yaratmanın nasıl bir birlik içinde bulunduğunu bilmiyoruz.

Belki bizim ayırdığımız şeyler O’nun açısından ayrık değildir.

Fakat yine aynı kayıt geçerlidir : Fiillerin Zât’ta ayrı olmaması, yaratılanların Zât olması anlamına gelmez.

Bu geçiş meşru değildir.

Çünkü orada artık elimizde bilgi değil, varsayım vardır.

Epistemolojinin Sınırı

Belki de en önemli sınır şudur :

İnsan :

• İsimleri bilir,

• Fiilleri bilir,

• İlişkileri bilir,

• Âyetleri okur,

• İşaretleri yorumlar.

Fakat bütün bunlar epistemolojinin alanıdır.

Ontoloji ise başka bir şeydir. Ontoloji, hakikatin kendisidir.

Biz hakikati kuşatamayız; sadece hakikate yöneliriz.

Bu yüzden insanın görevi, ontolojiyi içeriden tarif etmek değil, ontolojinin işaretlerini/âyetlerini okumaktır.

İnsanın bilgisi burada bir sınıra ulaşır.

Bu sınır bir eksiklik değil, kulluğun gereğidir.

Tanrılığa Soyunma Tehlikesi

İnsan bazen bu sınırı aşmak ister. Ve şöyle demeye başlar :

• “Allah’ın Zât’ında şu vardır.”

• “Allah’ın Zât’ında şu şekilde gerçekleşir.”

• “Allah kendi içinde şöyle düşünür.”

• “Allah’ın ontolojisi şöyledir.” ...

İşte burada epistemoloji, ontolojiyi işgal etmeye çalışır.

Bu, Tanrılığa soyunmaktır.

Çünkü insan burada artık âyeti okumamakta, hakikatin kendisi adına konuşmaya başlamaktadır.

Oysa kulun yeri burası değildir.

Kulluk Nedir?!.

Buradan son düğüme ulaşıyoruz.

Kul sadece ibâdet eden kişi değildir.

• Kendi sınırını bilen kişidir.

• Kendi sonluluğunu bilen kişidir.

• Kendi acziyetini bilen kişidir.

• Kendi bilgisinin sınırını bilen kişidir.

• Kendi varlığının verilmiş olduğunu bilen kişidir.

Kul, aynı zamanda Tanrı karşısındaki acziyetini bilen adamdır. Bu acziyet sadece duygusal bir hâl değildir, epistemolojik bir idraktir.

İnsan, her şeyi bilemeyeceğini, hakikati kuşatamayacağını, ontolojiyi içeriden göremeyeceğini fark eder.

İşte bu fark ediş, kulluğun temelidir.

Sonuç

Kendini bilmek, kendini ilâhlaştırmak değildir; kendini yerli yerine koymaktır.

• Kendini bilen insan, aczini bilir.

• Aczini bilen insan, sınırını bilir.

• Sınırını bilen insan, epistemolojinin nerede bittiğini fark eder.

Epistemolojinin bittiği yerde ontoloji başlar.

Ontoloji Allah’ın alanıdır.

Kulun görevi ontolojiyi kuşatmak değil, onun âyetlerini okumaktır.

Tevhîd, Esmânın Zât’taki birliğini kavramaya yönelmektir; mahlûku Zât’a katmak değildir.

Bu yüzden gerçek marifetin sonu büyüklük iddiası değil, kulluk şuurudur.

Kendini gerçekten bilen insan, Rabbine benzediğini değil; Rabbine muhtaç olduğunu anlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP