ANAKRONİK DİNDEN DİNAMİK DİNE
Anakronik Dinden Dinamik Dine : “Zât-en ve Zaten” Varlık ve Hukuk Okuması
1. Dilin Arkeolojisi ve Ontolojik Fark
İnsanın varoluş serüveni ve hakikat arayışı, çoğu zaman felsefe kitaplarından önce konuştuğu dilin içinde saklıdır. Türkçede sıradan bir pekiştirme zarfı gibi kullandığımız “zaten” kelimesi, dikkatle incelendiğinde bizi varlığın en temel ayrımına götürür : Mutlak Varlık ile bağımlı varolanlar arasındaki ontolojik farka.
Arapça kökenli “zât”, bir şeyin özü, kendisi ve hakikatidir. Kelâm geleneğinde ve İslâm felsefesinde bu kavram, varlığı başka hiçbir sebebe bağlı olmayan Vâcibü’l-Vücûd’u işaret eder.
Bu açıdan düşünüldüğünde : Zât-en Var/lık, varlığı kendi özünden olan, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Mutlak Kaynak’tır.
Buna karşılık insanın varlığı kendinden değildir. İnsan kendisini her zaman önceden verilmiş bir dünyanın içinde bulur. Doğduğu zamanı seçemez; ailesini seçemez; bedenini seçemez; içine geldiği şartları seçemez.
Bu durum, Heidegger’in “fırlatılmışlık” olarak adlandırdığı varoluşsal tecrübeye benzer.
İnsan dünyaya geldiğinde kendisini hep bir “zaten”in içinde bulur.
Bu nedenle burada “zaten”, sadece bir dil unsuru değil; bağımlı varlığın fenomenolojik durumunun ifadesidir.
Zât-en kendinden olandır.
Zaten ise kendinden olmayıp verilmiş olanın dilidir.
2. “Hüve Fî Şe’n” ve İki Nefes Arasındaki Süreklilik
Bu bağımlılık yalnızca insanın başlangıcına ait değildir; her an devam eder.
Kur’an’ın : “Külle yevmin Hüve fî şe’n” = “O, her an yeni bir iş ve oluş hâlindedir.” ifadesi, evrenin donmuş bir yapı değil, sürekli tecellî eden dinamik bir hakikat olduğunu bildirir.
Kelâm geleneğinde geliştirilen teceddüd-i emsâl teorisi de varlığın her an ilâhî kudret tarafından yenilenmekte olduğunu vurgular.
Bu durumda evren, kendi başına işleyen bağımsız bir makine değil; her an varlık desteği alan bir tecellî alanıdır.
Bu büyük hakikat insan bedeninde nefes alışverişiyle görünür hâle gelir.
Nefes almak, hayatın yeniden kabulüdür.
Nefes vermek ise elde tutulanın bırakılmasıdır.
Bir nefes gider, diğeri gelir.
İnsan her nefeste farkında olmadan şunu yaşar : “Varlığım bana ait değildir; bana sürekli verilmektedir.”
Bu yüzden insanın “ben zaten varım” sözü bile derinlerde bir itiraftır. Çünkü o “zaten”, kendi kendine var olmanın değil; verilmiş bir varoluşun ifadesidir.
İnsan her nefeste eski ânı bırakır ve yeni bir âna emanet edilir.
3. Varlıktan Hayata : Tecellînin İnsan Dünyasındaki Karşılığı
Eğer varlık sürekli bir tecellî hâlindeyse, insanın yaşadığı dünya da bu dinamizmin dışında düşünülemez. Çünkü insan yalnızca nefes alan biyolojik bir varlık değildir. Aynı zamanda aile kurar, toplum oluşturur, şehirler inşa eder, hukuk üretir ve tarih yapar.
Dolayısıyla “Hüve fî şe’n” ilkesinin etkisi yalnızca atomlarda, yıldızlarda veya nefes alışverişinde değil; insanlık tarihinin akışında da görülür.
İnsanın karşılaştığı sorular çağdan çağa değişir.
Bir dönemin meselesi kabile çatışmalarıdır.
Bir dönemin meselesi köleliktir.
Başka bir dönemin meselesi insan hakları, teknoloji veya küresel adâlettir.
Sorular değişirken hakikatin özü değişmez.
Fakat o hakikatin tarihte görünme biçimleri yeniden düşünülmek zorunda kalır.
İşte tam burada ontoloji ile hukuk, tecellî ile içtihat, varlık ile tarih birbirine temas eder. Çünkü insanın hukuku da nefesi gibi yaşayan bir olgudur.
4. Anakronik Din : Başlangıç Noktasını NNihâî okta Sanmak
Sorun, tarihin belirli bir ânında ortaya çıkan uygulamaların zamanla dinin kendisi sanılmasıyla başlar. Oysa dinin doğduğu toplumsal şartlar, dinin hedefi değil; hareket noktasıdır.
Belirli tarihsel uygulamalar, belirli tarihsel problemlere verilen cevaplar olarak ortaya çıkmıştır. Fakat zamanla bu cevaplar, onları doğuran ilkelerden koparılarak kutsallaştırılmıştır.
Böylece başlangıç noktası amaç hâline gelmiştir.
İşte buna “anakronik din” diyebiliriz.
Anakronik din, geçmişte verilmiş cevapları korur; fakat o cevapların çözmeye çalıştığı soruları unutur.
• Geçmişin tarihsel şartlarını mutlaklaştırır.
• Akışı dondurur.
• Tecellîyi kalıba çevirir.
• Hayatı geçmişin fotoğrafına mahkûm eder.
5. Dinamik Din : Değişmeyen Kriterle Değişen Dünyayı Okumak
Oysa değişen şartlar kriter olamaz.
Kriter, değişimin arkasındaki sabit ilkedir.
Bu nedenle iki düzeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Zât-en İlkeler :
• Adâlet
• Merhamet
• Emanet
• İnsan onuru
• Hak ve sorumluluk dengesi
Bunlar sabittir.
Kaynağını tarihten değil, Hak’tan alırlar.
Buna karşılık zaten durumlar :
• Toplumsal yapılar
• Hukuk sistemleri
• Ekonomik ilişkiler
• Kültürel formlar
• Medeniyet seviyeleri
Bunlar sürekli değişir.
Dolayısıyla dinamik din, değişen durumları mutlaklaştırmaz. Fakat değişmeyen ilkeleri de terk etmez.
Aksine sabit ilkeleri kerteriz alarak her çağın yeni sorularına yeni cevaplar üretmeye çalışır. Çünkü hakikat aynı kalabilir; fakat hakikatin muhatap olduğu sorular aynı kalmaz.
Sonuç : Tenzihin ve Tecellinin Ufku
Zât-en Var/lık ile zaten varlık arasındaki ayrım, Yaratan ile yaratılan arasındaki ontolojik mesafeyi korur.
Mutlak olan yalnızca Zât’tır.
İnsan ise kendisine sürekli varlık verilen bağımlı bir misafirdir.
Bu nedenle insanın görevi geçmişin biçimlerini mutlaklaştırmak değil; değişmeyen hakikatin ışığında değişen dünyayı yeniden okuyabilmektir.
Varlıkta tecellî varsa, tarihte de tecellî vardır.
Nefes her an yenileniyorsa, insanın soruları da yenilenir.
• Hakikat donmaz.
• Hayat donmaz.
Donan, çoğu zaman bizim cevaplarımızdır.
Gerçek uyanış ise geçmişin donmuş kalıplarında değil; her an yeni bir iş ve oluşta olan Mutlak Zât’ın canlı/dinamik tecellîsini fark etmekte yatar.
Yorumlar
Yorum Gönder