İNSANIN DURUMU

İnsanın Durumu

İnsan, kâinatın merkezinde değil; kâinatın içinde kendisine tahsis edilmiş dar bir imkân alanında yaşayan bir varlıktır. Bu alan, devasa bir küre içinde yalnızca 1 cm’lik bir tercih alanı gibidir. İnsanın iradesine taalluk eden alan yaklaşık bu kadardır. Fakat bu küçük alan, hem şehâdet (görünen âlem) hem de gayb (görünmeyen âlem), ilâhî ilim, kudret ve Rubûbiyet tarafından kuşatılmıştır.

İnsan çoğu zaman bu küçük alanı merkezin kendisi sanır. Oysa ona verilen şey, kâinatı yönetmek değil; o küçük alanda yönünü belirleme imkânıdır.

İmtihanın özü de burada ortaya çıkar.

1. Kâinat : Rubûbiyet Altında Bir Bütün

Kâinat parçalı ve başıboş bir yapı değildir. İlk bakışta çokluk, çeşitlilik, hatta çelişki gibi görünen şeyler, daha derin bir okumada aynı merkeze bağlanan bir bütünlük içinde görünmeye başlar.

Bu yüzden kâinatta tefâvütün olmaması, her şeyin aynı merkeze bağlı olmasıdır.

İnsan ilk bakışta :

• Kâinatı,

• Hayatı,

• Kendini,

• Tarihi,

• Ahlâkı,

• Vahyi,

• Kaderi aynı Rubûbiyet altında anlam kazanan farklı ve dağınık tecellîler olarak görür.

Bu nedenle “Rabbü'l-Âlemîn” yalnızca yaratmayı değil; yetiştirmeyi, yerli yerine koymayı, ölçü vermeyi, yaşatmayı ve kemâle doğru sevk etmeyi de ifade eder.

Hamd de burada derinleşir.

• Başlangıçta insan nimete hamd eder.

• Sonra nizama hamd eder.

• Daha sonra ise Rubûbiyete hamd etmeye başlar.

Çünkü gördüğü her şey aynı merkeze bağlanmaktadır.

2. İnsan : Zübde-i Âlem

İnsan yalnızca kâinatın içinde yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda kâinatın temel ilişkilerini kendi içinde taşıyan bir varlıktır.

Bu nedenle insanın zübde-i âlem oluşu, kâinatın küçültülmüş bir kopyası olmak değil; kâinatta bulunan temel ilişkilerin yoğunlaştırılmış ve bilinç kazanmış bir tezahürü olmak anlamına da gelir.

Kâinatta :

• Şehâdet ve gayb varsa,

• Görünür ve görünmez süreçler varsa,

• Katmanlar ve mertebeler varsa,

İnsanın içinde de bunların karşılıkları vardır.

İnsan da :

• Duyu âlemi,

• Duygu âlemi,

• Düşünce âlemi,

• Niyet âlemi,

• İrade âlemi gibi iç içe geçmiş birçok âlemin kesişim noktasıdır.

Her katman, altındaki katmanı şehâdet hâline getirirken, üstündeki katman kendisi için gayb olarak kalır.

Bu yüzden insan iç dünyasında da sürekli bir şehâdet-gayb hareketi yaşar.

3. Alak : İnsanın Ontolojik Yapısı

İnsanın hikâyesi bağımsızlıkla değil, bağ ile başlar. “Halaqal insane min alak. = İnsan, ‘alak’tan yaratılmıştır.” (96/2.)

Alak, yalnızca biyolojik bir safhayı değil; tutunmayı, bağlanmayı, ilişkiyi ve alâkayı da çağrıştırır.

İnsan, önce anne rahmine bağlıdır. Kordon bağı ile beslenir. Taşınır. Korunur. Yetiştirilir.

Bu nedenle insanın ilk tecrübesi bağımsızlık değil, bağlılıktır. Fakat doğumla birlikte bu bağ ortadan kalkmaz, sadece şekil değiştirir. Kordon bağı kesilir; fakat bağlanma yapısı devam eder.

İnsan artık :

• Sebeplere bağlanır,

• İnsanlara bağlanır,

• Fikirlere bağlanır,

• Arzulara bağlanır,

• Anlamlara bağlanır.

Çünkü o hâlâ bir “alak varlığıdır.”

4. Rahimden Rahîm'e

İnsanın ilk bağı anne rahmidir.

Bu tesadüfî bir ayrıntı değildir.

Rahim :

• Taşıyan,

• Koruyan,

• Besleyen,

• Geliştiren bir bağ alanıdır.

Daha sonra insan, kendisini kuşatan daha büyük bir rahmet düzenine açılır.

Burada dikkat çekici bir süreklilik görünür :

• Rahim,

• Rahmet,

• Rahîm,

• Rubûbiyet aynı anlam ufkunda buluşur.

Bu nedenle insanın yolculuğu şöyle de okunabilir : İnsan, rahimde başlayan bağını Rahîm olan Rabbine yöneltmeye çağrılmıştır.

Doğum, bağın sonu değil; bağın yön değiştirmesidir.

5. Okuma ve Bağ

Vahyin ilk kelimesi “İkra”dır.

Bu emir çoğu zaman yalnızca yazıyı veya metni okumak şeklinde anlaşılır. Oysa aynı pasajda = İlk inen beş âyette :

• Rab,

• Yaratılış,

• Alak,

• Kerem,

• Öğretme kavramlarının da bulunması, okumanın bundan daha derin bir anlam taşıdığına işaret eder.

İnsan, yalnızca bilgi toplamak için okumaya çağrılmaz.

Okuma, insanın kendisiyle, kâinatla, hakikatle ve Rabbiyle doğru ilişki kurma sürecidir.

Bu nedenle okumanın özü, bağ kurmaktır.

İnsan okudukça :

• Eşya ile ilişki kurar,

• Olaylar arasındaki bağı fark eder,

• Hayatın anlamını okumaya başlar,

• Kendisinin yaratılmış bir varlık olduğunu kavrar,

• Nihayet bütün bağların dayandığı merkezi fark eder.

Bu yüzden okuma yalnızca bilgi üretmez; ilişki üretir. Fakat her okuma aynı sonucu doğurmaz. Bazı okumalar :

• Bilgiyi artabilir; fakat bağ kurulmayabilir.

• Metinler okunabilir; fakat yön bulunamayabilir.

İnsan birçok şey öğrenebilir; fakat öğrendikleri, onun varlığında bir değişim meydana getirmeyebilir. Böyle bir durumda okuma, enformasyon üretir; fakat idrak üretmez.

İdrak üretmeyen bilgi ise saygıya, haşyete, yönelişe ve kulluğa dönüşmez.

Bu nedenle halk arasında söylenen “bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur.” sözü, yalnızca bir mizah unsuru değil, okumanın meyvesiz kalabileceğine dair güçlü bir gözlemdir.

Okuma vardır; fakat bağ oluşmamış, yön değişmemiş, insan yerini bulamamıştır.

Okuma, okuyanı dönüştürmüyorsa henüz maksadına ulaşmamıştır.

Hakikî okuma ise, insan ile hakikat arasında bağ kurar.

Kurulan bağ : Okuma → bağ kurma → alâka → idrak → saygı → yöneliş → kulluk şeklinde bir istikamet doğurur.

Bu nedenle kulluk, okumanın dışında duran ikinci bir şey değil; hakikî okumanın tabiî meyvesidir.

6. Okuma Mertebeleri : Kıraat, Tilâvet, Tertîl

Okuma nertebeleri insanın hakikate yaklaşım katmanlarıdır.

Kıraat

Karşılaşma ve fark etmedir. Bu okumada insan âyetle, kâinatla, olayla ve hayatla temas eder.

Tilâvet

Okuduğunun peşinden gitmedir. Burada Metin artık yalnızca yazı değildir; davranışa ve hayata dönüşmeye başlar.

Tertîl

Parçaları yerli yerine koymadır. Bu okuma, ilişkileri görme, bütünü fark etme şeklinde olur. Burada insan, çokluğu aynı merkeze bağlayan yapıyı okumaya başlar.

Her yeni okuma, öncekini iptal etmez. Bilakis, her yeni okuma, önceki okumayı daha anlamlı ve daha değerli hâle getirir.

7. Bilgi, İdrak ve Kulluk

Bilgi iki farklı şekilde yaşanabilir.

Birincisi kuru bilgidir.

Burada kişi bilir; fakat bilgi ona temas etmez. Bu nedenle bu bilgi, saygıya teğet geçer.

İkincisi samimî bilgidir.

Burada bilgi yalnızca zihinde kalmaz, insanın varlığına dokunur, onu ilgilendirir, ona bir ağırlık kazandırır.

Ve bu ağırlık doğal olarak saygı doğurur.

Çünkü, artık bilme, samimî olmuş, ondaki bu ağırlık saygıya yol açmıştır.

Bu noktada bilgi idrake dönüşür. İdrak ise yalnızca anlama değil, yönelme de üretir.

Burada kulluk ortaya çıkar.

Kulluk, dışarıdan dayatılan bir yük değil; insanın kendi köküne doğru yönelmesidir.

Bu yüzden görme biçimi, idrak ve kulluk hâlidir.

İnsan dünyayı nasıl görüyorsa, ona göre yaşar.

8. İman ve Îkân

Hakikate yaklaşmak, yeni bilgiler yığmak değildir. Daha çok görülen şeylerin aynı merkeze bağlanmaya başlamasıdır.

İman, bu merkeze yöneliştir.

Îkân ise bu yönelişin yerleşmesi ve kökleşmesidir.

Burada insan :

• Kâinatı,

• Vahyi,

• Fıtratı,

• Ahlâkı,

• Hayatı birbirinden kopuk alanlar olarak değil, aynı hakikatin farklı yüzleri olarak görmeye başlar.

Bu yüzden yakîn arttıkça insanın zihnindeki parçalanma azalır.

Tevhîd, yalnızca bir inanç cümlesi değil; bir görme biçimi hâline gelir.

9. Yönünü Bulan ve Bulamayan İnsan

İnsan aynı kâinat içinde iki farklı okuma biçimi geliştirebilir.

Yönünü bulan insan :

• Çokluğu birliğe bağlayarak okur.

• Bağların merkezini görür.

• Parçalar arasında ilişki kurar.

• Şehâdetten gayba, gaybdan Rubûbiyete olan işaretleri okur.

• Bilgisi idrake, idraki kulluğa dönüşür.

Yönünü bulamayan insan :

• O da bağlar içinde yaşar.

• Fakat bağların merkezini göremez.

• Parçaları görür ama bütünlüğü kuramaz.

• Sebepleri görür ama onları kuşatan anlamı okuyamaz.

Bu nedenle onun problemi bağsızlık değil, dağınık bağlanmışlıktır.

Şirk, fenomenolojik olarak burada ortaya çıkar : Şirk, bağın yokluğu değil; bağların merkezsizleşmesidir.

Tevhîd ise bütün bağların tek merkeze yönelmesidir.

Sonuç

Vahyin ilk beş âyeti, insanın durumunu yoğun bir biçimde özetler :

• İkra, görevi;

• Rab, Merkezi;

• Halaq, yaratılmışlığını;

• Alak, bağlılık yapısını;

• Ekrem, Rubûbiyetin keremini;

• Kalem, öğrenme vasıtasını;

• Öğretme, bilginin nihâî kaynağını.

İnsan, şehâdet ve gayb tarafından kuşatılmış bir imkân alanında yaşayan; zübde-i âlem olarak kâinatın temel ilişkilerini kendi içinde taşıyan; 'alak'tan yaratıldığı için bağ kurmadan yaşayamayan bir varlıktır.

O, önce rahimde taşınır; sonra dünyada bağlar kurar.

• Okur.

• Bağ kurar.

• İdrak eder.

• Saygı duyar.

• Yönelir.

• Kulluk eder.

İmtihanı, bağlanıp bağlanmamak değil; bağlarının yönünü bulmaktır.

Yönünü bulduğunda çokluğu birliğe bağlar, Rubûbiyeti temaşa eder ve hamde ulaşır.

Yönünü bulamadığında ise bağlar içinde dağılır, parçalar arasında kaybolur ve merkezi gözden kaçırır.

Bu nedenle insanın durumu belki de en kısa şekilde şöyle ifade edilebilir : İnsan, rahimde başlayan bağını Rahîm olan Rabbine taşımaya çağrılan; Rabbinin adıyla okuyarak yönünü bulan, yönünü buldukça yerini bulan ve yerini buldukça kulluğa eren bir varlıktır. Allah-u A’lem.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP