FENOMENOLOJİK AÇIDAN ŞEYTAN OKUMASI

Fenomenolojik Açıdan Şeytan Okuması

Şeytan meselesi çoğu zaman “kötülüğün kaynağı kimdir?” sorusu etrafında ele alınır. Oysa Kur'an’ın anlattığı iblis kıssasına dikkatle bakıldığında, meselenin merkezinde kötülüğün kökeninden çok, insanın hakikat karşısındaki konumu vardır.

Fenomenolojik açıdan bakıldığında şeytan, öncelikle bir varlık tartışmasının değil, bir yöneliş tartışmasının konusu hâline gelir.

1. Mesele ilk günah değil, ilk ısrardır

Âdem de emre muhalefet etti, iblis de.

Fakat Kur'an’ın çizdiği ayrım burada başlamaz; hatadan sonraki tavırda ortaya çıkar.

Âdem : “Rabbimiz! Kendimize zulmettik.” dedi.

İblis ise : “Ben ondan daha hayırlıyım.” dedi.

Birisi hatasını gördü; diğeri hatasını savundu.

Birisi yüzünü Hakk’a çevirdi; diğeri yüzünü kendisine çevirdi.

Bu yüzden şeytanı şeytan yapan şey, ilk secdesizlik değil, secdesizlikteki ısrardır.

2. Şeytanın asıl problemi bilgisizlik değildir

İblis :

• Allah’ı biliyordu.

• Emri biliyordu.

• Âhireti biliyordu.

Hatta, “beni yeniden diriltilecekleri güne kadar ertelesen...” diyerek dirilişi de kabul ediyordu.

Demek ki sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun, bilinen hakikate rağmen kişinin kendi hükmünü merkeze koymasıdır.

Şeytanın trajedisi cehalet değil, kibirdir.

3. Hakk’ın kaynağı nerede?

Kıssanın düğüm noktası burada görünür.

İblisin, “ben ondan daha hayırlıyım.” sözü aslında şunu ifade eder : Neyin doğru olduğuna ben karar veririm.

Böylece hakemlik Allah’tan alınıp benliğe taşınır.

Burada hakikat reddedilmez, fakat hakikatin kaynağı yer değiştirir.

İşte şeytanî kırılma burada ortaya çıkar.

Şirk de en derin anlamıyla burada başlar.

Çünkü şirk, önce put yapmak değil; Hakk’ın merkezini kaydırmaktır.

4. Âdem ile iblis arasındaki fark günah ve günahsızlık değildir

Kur'an’ın anlattığı ayrım :

• Düşen ile düşmeyen arasındaki ayrım değildir,

• Hata yapan ile yapmayan arasındaki ayrım değildir.

Asıl ayrım :

• Dönebilen ile dönemeyen,

• Tövbe eden ile kendini haklı çıkaran,

• İnâbe eden = yönelen ile istiğna eden arasındadır.

Bu nedenle kurtuluşun sırrı kusursuzlukta değil, yöneliştedir.

5. Şeytan kötülüğün kaynağı değil, kötülükteki ısrarın temsilcisidir

İblisi şeytan yapan başka bir şeytan yoktu. Onu kimse kandırmadı.

Bu son derece önemli bir noktadır.

Demek ki şeytanlaşmanın çekirdeği dışarıda değil, önce içeride ortaya çıkmaktadır.

Bu yüzden Kur'an’ın sorusu, “şeytan sana ne yaptı?” sorusundan çok, “sen hangi çağrıya yöneldin?” sorusudur.

6. Şeytan ve insan şeytanları

Kur'an’ın, “insan ve cin şeytanları...” ifadesi, şeytanlığı yalnızca bir varlık türü olmaktan çıkarır. Şeytanlık aynı zamanda bir işlevdir.

Bir insan :

• Hakikati örterse,

• Yanlışı süslerse,

• Kötülüğü normalleştirirse,

• Başkalarını da ona çağırırsa, şeytanî bir işlev görmeye başlar.

Burada şeytanlık toplumsal bir boyut kazanır.

7. Kötülüğün toplumsallaşması

Her büyük toplumsal kötülük, önce bireysel bir yön bozulması olarak başlar.

İblisin secdeyi reddedişi başlangıçta bireysel bir tavırdır. Fakat bu tavır zamanla bir programa dönüşür : “Onları mutlaka saptıracağım...”

Bu noktadan sonra kötülük yalnızca yaşanan bir hata değil, yayılmak istenen bir yöneliş hâline gelir.

Bireysel hata sınırlı kalabilir. Fakat hata :

• Yayılırsa,

• Meşrulaşırsa,

• Kurumsallaşırsa,

• Kültüre dönüşürse, etkisi katlanarak büyür.

Şeytanın Kur'an’daki faaliyetleri de çoğu zaman buna yöneliktir.

• Vesvese,

• Tezyîn,

• Gurûr,

• Unutturma,

• Düşmanlaştırma.

Amaç tek bir düşüş değil, düşüşün normalleşmesidir. Bu yüzden şeytan, kötülüğün yalnızca temsilcisi değil; aynı zamanda onun sürdürücüsü ve çoğaltıcısı olarak görünür.

8. Şeytan olmasaydı imtihan olur muydu?

Kur'an’ın bütünlüğü içinde bakıldığında cevap büyük ölçüde evettir.

Çünkü insanda :

• Nefis vardır,

• Hevâ vardır,

• Kibir vardır,

• Tamah vardır,

• İstiğna vardır.

Şeytan bunları yaratamaz, bunları kullanır.

İblisi şeytan yapan da başka bir şeytan değildir. Demek ki insan için sapma imkânı şeytandan önce düşünülebilen bir imkândır.

Dolayısıyla imtihanın özü şeytan değil, seçimdir.

Şeytan ise seçimi bulandıran bir unsurdur.

9. Fenomenolojik olarak şeytan nedir?

Fenomenolojik düzlemde şeytan :

• Hakikati yok eden değil,

• Hakikatin üzerini örten;

• İnsanı zorlayan değil, çağıran;

• Yeni bir gerçeklik üreten değil, yönü bulandıran bir görünüm kazanır.

O, Hakk’ın karşısında bağımsız bir güç değildir. Daha çok insanın yönelişini bozmak isteyen bir “parazit” gibidir.

Hakikati değiştiremez ama hakikate bakış açısını bozabilir.

10. Kur'an’ın hedefi, günahsız insan değil, yönünü bulabilen insandır

Şeytan kıssası ile Âdem kıssası birlikte okunduğunda dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar : Kur'an’ın anlattığı insan, hata yapabilen bir varlıktır. İnsan :

• Unutabilir.

• Yanılabilir.

• Nefsine uyabilir.

• Sürçebilir.

Nitekim Peygamber kıssalarında da çeşitli zelleler görülmektedir. Demek ki insan olmanın karşıtı hata yapmak değildir.

Asıl soru, hatadan sonra ne olacağıdır.

Bu noktada Âdem ile iblis yeniden karşı karşıya gelir.

İkisi de emre aykırı davranmıştır. Fakat yolları daha sonra ayrılmıştır.

Âdem : “Rabbimiz! Kendimize zulmettik...” demiştir.

İblis ise : “Ben ondan daha hayırlıyım.” demiştir.

Birisi hatayı itiraf etmiştir; diğeri hatayı savunmuştur.

Birisi Hakk’a dönmüştür; diğeri kendisine dönmüştür.

Bu nedenle Kur'an’ın merkezî ayrımı, günah işleyen ile işlemeyen arasında değil; dönen ile dönmeyen arasındadır.

11. Duâ, tövbe ve inâbe : İnsan olmanın özü

Furkan Sûresinin sonunda şöyle buyurulur : “De ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (25/77.)

Buradaki duâ yalnızca bir talep değildir.

Kulun :

• Kendi sınırlılığını kabul etmesi,

• Kendi yetersizliğini görmesi,

• Yüzünü yeniden Rabbine çevirmesi anlamlarını da içerir.

Bu yüzden duâ, kulluğun fenomenolojik çekirdeği olarak görülebilir.

Duâ eden insan, “Hak bende değil.” demektedir.

İblis ise “ben daha iyi bilirim.” demektedir.

Böylece duâ ile istiğna iki zıt kutup hâline gelir.

12. Hiç günah işlememek değil, dönüş kapısının açık olması

Bu bağlamda meşhur hadis son derece dikkat çekicidir : “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi giderir; günah işleyip sonra bağışlanma dileyen bir topluluk getirirdi.”

Hadisin odağı günah değildir.

Odağı, günah sonrasındaki dönüş hareketidir. Çünkü burada övülen şey hata değil;

• Pişmanlık,

• Farkındalık,

• Yöneliş,

• Tövbe kapasitesidir.

Bu nedenle insanı insan yapan şey kusursuzluk değildir.

İnsanı insan yapan şey, yönünü kaybettiğini fark edebilmesidir.

13. Tövbe : Yeni bir hakikat üretmek değil, yönü düzeltmektir

Tövbe çoğu zaman ahlâkî bir kavram olarak anlaşılır. Oysa daha derinde tövbe, yönelimsel bir kavramdır.

Tövbe eden kişi yeni bir hakikat üretmez. Hakikat zaten yerindedir. Değişen şey, insanın yönüdür.

Bu açıdan tövbe, Hakkı yeniden keşfetmek değil, yüzü yeniden Hakk’a çevirmektir.

Dolayısıyla tövbenin karşıtı yalnızca günah değildir.

Tövbenin karşıtı :

• İstiğna,

• İnat,

• Kendini yeterli görme,

• Dönüşü reddetme hâlidir.

14. Sonuç : İnsan ile şeytan arasındaki asıl sınır

Bütün bu okumaların sonunda şeytan ile insan arasındaki ayrım yeni bir şekilde görünür hâle gelir.

Şeytanı şeytan yapan şey, hata yapması değil, hatayı haklılaştırmasıdır.

İnsanı insan yapan şey ise, hiç düşmemesi değil, düştüğünde yeniden doğrulabilmesidir.

Bu yüzden Kur'an’ın hedefi günahsız insan üretmek değildir.

Kur'an’ın hedefi, yüzünü Hakk’a çevirmeyi bilen insan yetiştirmektir.

İnsan kalmanın sırrı kusursuzlukta değil, inâbede = Hakk’a yönelmededir.

Şeytanlaşmanın sırrı ise günahın kendisinde değil, Hakk’ın kaynağını kendinde görerek istiğnada, yönsüzlükte ve isyanda ısrar etmektedir.

Son söz

Şeytan kıssasının merkezinde aslında tek bir soru vardır : Hak ve hüküm kimindir?

İblis : “Ben daha hayırlıyım.” diyerek hükmü kendine vermiştir.

Âdem ise : “Rabbimiz! Kendimize zulmettik.” diyerek hükmü Rabbine bırakmıştır.

Bütün fark, bu iki cümle arasındadır.

Birisi benliği hakikatin ölçüsü yapmıştır. Diğeri hakikati benliğin ölçüsü kabul etmiştir.

Bu nedenle insan ile şeytan arasındaki sınır, günah ile günahsızlık arasındaki sınır değildir.

Asıl sınır : Hak bende mi, yoksa ben Hakk’a mı tâbiyim?

İnsan ne kadar düşerse düşsün, yüzünü yeniden Hakk’a çevirebildiği sürece Âdem’in çizgisindedir.

Fakat kendi hükmünü mutlaklaştırdığı anda iblisin yoluna yaklaşmaya başlar.

Bu yüzden kurtarıcı olan kusursuzluk değil, inâbedir.

Yıkıcı olan hata değil, istiğna ve ısrardır.

Ve belki bütün bu uzun yolculuğun özü, tek bir cümlede ifade edilebilir : Şeytanın özü günah değildir; Hakk’ın kaynağını kendinde görerek dönüşü reddetmektir. İnsanın özü ise günahsızlık değil; yüzünü yeniden Hakk’a çevirebilme imkânıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP