MODERNİZM VE DİN : İNSANA İKİ FARKLI BAKIŞ
Modernizm ve Din : İnsana İki Farklı Bakış
Fıtrî Vüs’atin Gaspı, Sorumluluğun Tasfiyesi ve İnsanın Kendi Eliyle Kendini Küçültmesi
Giriş : Mesele Tanrı Tasavvurundan Önce İnsan Tasavvurudur
Modernizm ile din arasındaki çatışma çoğu zaman, Tanrı’ya inanmak ile inanmamak arasındaki bir ihtilaf gibi sunulur. Oysa asıl gerilim daha derindedir. Mesele yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığı değil, insanın ne olduğu, nasıl bir varlık sayılacağı, neye göre değerli kabul edileceği, kime karşı sorumlu olacağı ve hayatının hangi ufuk içinde anlaşılacağı meselesidir. Başka bir ifadeyle, modernizm ile din arasındaki esas ayrım, önce Tanrı tasavvurunda değil, insan tasavvurunda belirginleşir.
Din, özellikle tevhîd eksenli aşkınlık düşüncesi, insana “kendini yaratmamış ama rastgele de bırakılmamış”, “fâni ama anlamsız olmayan”, “kul ama değersiz olmayan”, “sorumlu ama sahipsiz olmayan” bir varlık olarak bakar. İnsan burada kendi kendisinin kaynağı olmayan ama tam da bu sebeple kıymeti kendi keyfine bırakılmamış bir emanettir. O, yalnızca biyolojik bir hâdise değil; hitâbın, teklifin, sorumluluğun ve hesabın muhatabıdır. Bu yüzden hayatı yalnızca yaşanıp tüketilecek bir süre değil; anlam, yönelim, imtihan ve muhasebe alanıdır.
Modernizm ise, özellikle aşkın referansları dışarıda bırakan içkinci formunda, insanı önce aşkın muhataplıktan koparır; sonra onu kendi anlamını kendisi kuran özerk bir özne olarak yüceltir; nihâyetinde de onu, yalnızca işlevleri, ihtiyaçları, üretkenliği ve performansı üzerinden değerlendirilen bir varlık düzeyine indirger. Başlangıçta bu süreç özgürleşme gibi görünür. İnsan artık dışsal bir otoriteye, ilâhî emre, aşkın hesaba bağlı değildir; kendi kaderinin efendisi olduğu düşünülür. Fakat tam burada modernliğin büyük paradoksu belirir : İnsan, aşkınlıktan kurtulurken büyümez; tersine küçülür. Daha da önemlisi, yalnızca küçülmez; kendisini yüceltecek kaynağı reddederek kendi eliyle kendi düşüşünü hazırlar.
Burada temel cümle şudur : Tanrı’nın insana ihtiyacı yoktur. İnsan, Tanrı’nın bir eksiğini tamamlamak, yalnızlığını gidermek, gücünü artırmak veya otoritesini beslemek için yaratılmış değildir. Eğer Tanrı mutlak ise, insana ihtiyacı da olamaz. O hâlde yaratılışın merkezinde Tanrı’nın ihtiyacı değil, insanın imkânı vardır. İnsan, Allah’a bir şey kazandırmak için değil; Allah’ın açtığı hakikat ufku içinde kemâle yürüsün, yücelsin, sahte kulluklardan kurtulsun diye yaratılmıştır. Secde Allah’ı büyütmez; insanı yerli yerine koyarak büyütür. Kulluk, ilâhî bir eksikliği giderme hizmeti değil; insanın kendi dağılmasını önleyen ontolojik bir hizalanmadır.
İnsanın trajedisi de tam da burada başlar. İnsan, Aşkınlığı kabul ettiğinde küçüleceğini, hesap fikrini kabul ettiğinde daralacağını, kulluğu benimsediğinde özgürlüğünü kaybedeceğini zanneder. Oysa gerçekte yaptığı şey şudur : Kendisini yüceltecek kaynağı reddedip, kendisini küçültecek düzene teslim olmak. İnsan, aşkınlığı yok saydığında Tanrı’dan bir şey eksiltmez; yalnızca kendisinden eksiltir. Çünkü insan Tanrı’ya kul olmazsa, kul olmaktan kurtulmuş olmaz; Tanrı’dan küçük her şeye kul olmaya başlar. Kendine, kendi gibilere, hevâsına, korkusuna, güce, ideolojiye, devlete, piyasaya; hatta taşa ve toprağa bile. Tevhîd ile şirk arasındaki asıl gerilim de burada açığa çıkar : Tevhîd insanı ilâhlaştırmadan yüceltir; şirk ise insanı görünüşte özgürleştirirken gerçekte küçük şeylerin önünde eğilen bir varlığa dönüştürür.
Bu metnin temel tezi budur : Din, insanı ilâhlaştırmadan azîz kılar; modernizm ise insanı ilâhlaştırma vaadiyle başlar ama sonunda onu kendi alt işlevlerinin, korkularının, arzularının ve sistemlerinin mahkûmu hâline getirir. Bu yüzden modern kapanma, yalnızca fıtrî vüs’atin gaspı değil; insanın kendi eliyle kendini, sonunda kendisinin de atık sayıldığı bir varlık rejimine sürgün etmesidir.
I. Dinin İnsana Bakışı : Muhatap, Emanet, Azîz ve Sorumlu Varlık
Aşkınlık merkezli dînî bakışta insanın ilk vasfı, muhatap oluşudur. İnsan, evrende kendi kendine savrulmuş bir tesadüf yığını değildir; kendisine hitap edilen, kendisinden cevap beklenen, yönelişi anlam taşıyan bir varlıktır. Bu hitap insanı hem sınırlar hem yükseltir. Sınırlar; çünkü insan mutlak değildir, kendi kendinin rabbi değildir, kendi hevâsını hakikatin yerine koyamaz. Yükseltir; çünkü insanın varlığı ciddiye alınmaktadır. Sorumlu tutulmak, değersizliğin değil; ciddiye alınmanın işaretidir. Sorumluluk, insanın omzuna yük bindirir; ama aynı zamanda ona ağırlık ve haysiyet kazandırır.
Bu çerçevede insan yalnızca canlı bir organizma değil, emanet taşıyan bir varlıktır. Emanet fikri belirleyicidir; çünkü insanın kendi varlığı üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip olmadığını, hayatının mutlak mâliki değil emanetçisi olduğunu gösterir. Beden, arzu, mal, güç, bilgi ve irade insanın kendisine verilmiş araçlardır; mutlak mülkü değildir. Din, tam da burada insanın iç dünyasında bir hiyerarşi kurar : Araç olan araç olarak kalır, amaç olan amaç olarak belirir; aşağı olan yukarıya, yukarı olan aşağıya geçirilmez. İnsanın bedeni vardır ama insan bedeninden ibâret değildir. İnsanın arzuları vardır ama arzu hakikatin ölçüsü değildir. İnsanın dünyada işi vardır ama dünya onun nihâî yurdu değildir.
Dinin insana bakışında ikinci temel unsur, hesap fikridir. Hesap, yalnızca korkutucu bir tehdit değil; insan fiillerinin ciddiyetini kuran ontolojik zemindir. İnsan yaptığının hesabını verecekse, yaptığı şey önemsiz değildir. Bir mazluma uzattığı el de, bir haksızlık karşısında sessiz kalışı da, emanete riâyeti de, ihâneti de, sözü de, bakışı da kayda değerdir. Hayatın bu denli ciddiye alınması, insanı küçültmez; bilakis onu “gelip geçici biyolojik faaliyet yürüten bir organizma” olmaktan çıkarır. İnsan burada, fiilleri ebedî yankı taşıyan bir özne hâline gelir.
Üçüncü unsur, insanın fıtrî vüs’atidir. Din, insanı dar bir işlevler toplamı olarak değil, aşkınlığa açık bir varlık olarak görür. İnsanın içinde yalnızca yeme, içme, korunma, çoğalma, rekâbet etme, haz arama gibi dürtüler yoktur; aynı zamanda adâlet arayışı, hakikat talebi, secde istidâdı, tövbe imkânı, hayret, merhamet, fedakârlık ve ebediyet duygusu vardır. Din, bu üst boyutları bastırmaz; tersine insanın gerçek evi olarak bunları görünür kılar. Böylece insan yalnızca yaşayan değil; niçin yaşadığını sorabilen, yalnızca tüketen değil; niye tükettiğini tartabilen, yalnızca isteyen değil; istediğini yargılayabilen bir varlık hâline gelir.
Bu nedenle din, insanı ilâhlaştırmadan ona gerçek bir büyüklük verir. İnsana “sen her şeysin” demez; ama “sen hiçbir şey değilsin” de demez. “Sen kulsun” der; fakat bu kulluk, değersizliğin değil, doğru yere bağlanmanın adıdır. İnsan kendisinin kaynağı olmadığı için küçülmez; tam tersine, kendi hevâsının, korkusunun ve gücünün keyfine terk edilmediği için korunur. Din, insanı hem haddine yerleştirir hem haysiyetine kavuşturur.
II. Modernizmin İnsana Bakışı : Özerk Öznenin Yükselişi ve İçkin Kapanma
Modernizm, tarihsel olarak kendini büyük ölçüde bir özgürleşme anlatısı olarak sunar. Bu anlatıya göre insan; gelenek, kilise, metafizik, vahiy, kader, ilâhî hüküm ve aşkın otorite tarafından kuşatılmış bir konumdan çıkar; aklını kullanarak kendi hayatını kuran, kendi anlamını üreten, kendi düzenini tasarlayan bir özne hâline gelir. Burada insanın en baskın sıfatı özerkliktir. İnsan artık kendisini dışarıdan gelen bir hakikatin muhatabı olarak değil, anlamın kurucu merkezi olarak görmeye başlar. Başka bir ifadeyle, insan artık “hakikate göre konumlanan” değil, “hakikati kendi konumundan kuran” varlık gibi düşünülür.
Bu dönüşümün ilk bakışta câzibesi büyüktür. Çünkü modernizm, insanı görünüşte büyütür; ona özgürlük, yaratıcılık, bireysellik, kendini gerçekleştirme ve özne olma vaadinde bulunur. Ancak belirleyici soru şudur : İnsan neye karşı özgürleşmektedir ve neyin içine girmektedir? Modernliğin temel hamlesi, insanı aşkın bir muhataplık alanından çıkarıp içkin bir düzenin içine yerleştirmektir. İnsan artık kendisini Allah’a, hakikate, hesaba ve aşkın ölçüye göre konumlandıran bir varlık değil; dünyayı kendi projeleri, çıkarları, tasarımları ve arzuları doğrultusunda düzenleyen bir merkez olarak düşünmeye başlar.
Tam burada modernliğin temel yanılsaması belirir. İnsan, Aşkınlığı reddederek kul olmaktan kurtulduğunu sanır. Oysa kul olmaktan kurtulmaz; yalnızca yanlış şeylere kul olmaya başlar. Çünkü insanın varlığı boşlukta durmaz. İnsan, aşkın bir hakikate bağlanmayı reddettiğinde bağsız kalmaz; kendine, kendi gibilere, kalabalığa, ideolojiye, güce, devlete, piyasaya, arzuya, korkuya, başarıya, statüye ve bedene bağlanır. Tevhîdî dilde söylersek : İnsan, Tanrı’ya kul olmazsa Tanrı’dan küçük her şeye kul olur. Kendine de, başkasına da, eşyaya da, tarihe de, taşa da toprağa da.
Bu yüzden modernizm, görünüşte insanı büyütürken gerçekte onu kapalı bir sisteme mahkûm eder. Çünkü aşkınlık dışarıda bırakıldığında, insanın önünde kalan ufuk yalnızca dünya-içi olandır: beden, üretim, tüketim, siyaset, ekonomi, güvenlik, haz, kimlik, performans ve güç. İnsan böylece daha geniş bir varlık ufkuna açık bir özne olmaktan çıkıp, kendi içkin düzeninin içinde dönüp duran bir organizmaya dönüşmeye başlar. Modernliğin en büyük aldatıcılığı tam da burada yatar ve bu kapanma, özgürlük gibi sunulur.
Oysa insanın aşkınlıkla bağının kesilmesi, onun bütün bağlardan kurtulması anlamına gelmez; yalnızca bağlarının niteliğini değiştirir. Allah’a karşı sorumluluktan çıkan insan, çoğu zaman hevâsına, piyasaya, devlete, ideolojiye, kimlik siyasetine, performans rejimine, cinsel arzuya, statü rekâbetine veya teknolojiye bağlanır. Zincirler kırılmaz; yalnızca görünmezleşir ve küçülür. İnsan artık semaya açık bir varlık olmaktan çok, kendi dürtülerinin, korkularının ve düzeneklerinin içinde dönüp duran bir sisteme dönüşür. Modernizm, insanı tanrılaştırma vaadiyle sahneye çıkar; fakat çoğu zaman onu kendi alt katmanlarının mahkûmu hâline getirir.
III. Fıtrî Vüs’atin Gaspı : Modern Kapanma İnsandan Neyi Çalar?!.
Modernizmin insana yaptığı en büyük kötülüklerden biri, onu yalnızca bazı inançlardan mahrum bırakması değildir; aynı zamanda insanın fıtrî vüs’atini gasp etmesidir. Fıtrî vüs’at, insanın yalnızca biyolojik, psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlardan ibaret olmaması; hakikate, adâlete, anlam arayışına, aşkınlığa, secdeye, tövbeye, fedakârlığa ve ebediyet sorusuna açık bir varlık olmasıdır. İnsan, bu açıklık sebebiyle insandır. Eğer bu açıklık kapatılırsa, geriye insanın yalnızca alt işlevleri kalır.
İşte modern kapanma tam burada belirir. İnsan görünüşte özgürleşir; fakat hakikatte kendi geniş evinden çıkarılıp çok daha dar bir alana hapsedilir. Ancak bu daralma basit bir “oda küçülmesi” değildir. Daha sert söylemek gerekir. İnsan, kendi varlığının en alt işlevlerinin içine sürgün edilir. Haz, korku, beden, tüketim, performans, güvenlik ve güç, insan hayatının merkezine yerleşir. Bunlar insan hayatında elbette vardır; inkâr edilemezler. Fakat bunlar insanın evi değildir. Bunlar, varlığın zarûrî ama tâlî alanlarıdır. Modernizm ise bu tâlî alanları merkeze taşır ve insanı burada ikâmete zorlar.
Bu yüzden modern kapanma, insanı yalnızca daraltmaz; aynı zamanda aşağıya çeker. Araç olanı amaçlaştırır, alt olanı üst kılar, tâlî olanı merkez yapar. İnsan artık hakikatle, secdeyle, emanetle, adâletle, nihâî anlamla kurduğu bağ üzerinden değil; ne kadar ürettiği, ne kadar tükettiği, ne kadar arzulandığı, ne kadar sağlıklı olduğu, ne kadar verimli olduğu ve ne kadar görünür olduğu üzerinden değerlendirilir. Böylece insanın fıtrî üst katları susturulur; ruh, nefsin alt işlevlerine rehin verilir.
Bu, yalnızca teorik bir indirgeme değildir; varoluşsal bir boğulmadır. Çünkü insan, fıtraten sığmayacağı bir düzene sıkıştırılır. İçinde secde istidâdı olan varlık, yalnızca tüketime çağrılır. Adâlet duygusu taşıyan varlık, yalnızca çıkar hesabına indirgenir. Ebediyet sorusu taşıyan varlık, “ânı yaşa” sloganına teslim edilir. Tövbeye açık varlık, kendini yeniden kurma imkânı yerine sürekli performans göstermeye zorlanır. Sonuçta insan teknik olarak daha çok şeye sahip olsa bile, varoluşsal olarak daralır; bilgisi artar ama hikmeti azalır; seçeneği çoğalır ama istikâmeti kaybolur; hazzı büyür ama huzuru küçülür.
Modernizm insana yalnızca yanlış cevaplar vermez; insanın asıl sorularını da çalar. Onu hakikatin ve hesabın sorularından uzaklaştırır; yerine beden, kariyer, imaj, tüketim ve güvenlik sorularını koyar. Böylece insan, fıtrî vüs’atini kaybedip kendi alt katmanlarının gürültüsü içinde yaşamaya başlar.
IV. Sorumluluğun Tasfiyesi : Aşkınlığın Reddi İnsanı Nasıl "Hafifletir"?!.
Modernliğin en kritik hamlelerinden biri, insanı aşkın sorumluluk alanından çıkarmasıdır. İnsan artık Allah’a, vahye, hesaba, nihâî adâlete karşı sorumlu değilse, ilk bakışta daha hafifler gibi görünür. Yük azalmıştır; insan kendi hayatının efendisi olmuş gibidir. Fakat bu hafifleme gerçekte bir özgürleşme değil, bir ağırlık kaybıdır. Çünkü insanı değerli kılan şeylerden biri, yaptıklarının kayda değer olmasıdır. Eğer insanın sözü, ihâneti, sadâkati, duâsı, zulmü, merhameti, emanete riâyeti veya ihâneti nihâî bir muhasebeye bağlanmıyorsa, bunların ontolojik ağırlığı da incelmeye başlar.
Sorumluluğun silinmesi, insanı rahatlatıyor gibi görünür; fakat aynı zamanda kıymetini de siler. Çünkü “kimseye karşı sorumlu değilim” cümlesi, yalnızca “hesap vermeyeceğim” anlamına gelmez. Aynı zamanda şunu da ima eder : Yaptığım şeylerin nihâî bir ağırlığı yok; hayatımın aşkın bir muhatabı yok; iyi ile kötü arasındaki fark, son kertede ontolojik değil işlevseldir; ölüm, bütün muhasebeyi sıfırlar. Böyle bir evrende insanın varlığı kolayca şu kalıba girer : Doğar, yaşar, tüketir, ürer, yorulur ve ölür. Geriye, metabolik bir süreçten başka bir şey kalmaz.
İnsan burada artık “fâni ama azîz” bir varlık değil; işleyen, yorulan ve sönen bir organizma gibi görünmeye başlar. Böylece sorumlulukla birlikte insanın ontolojik ağırlığı da erir. Hayat, hitâbın ve hesabın ciddiyetinden çıkarılıp biyolojik-sosyal bir akışa indirgenir. Modernliğin vaat ettiği hafiflik, aslında insanın omzundan yalnızca yükü değil; izzeti de alır.
V. Atıklaşma : Modernizmin Karanlık Ucu
Sorumluluğun silinmesi ile değerin işlevselleşmesi arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan aşkınlıktan, hesaptan ve nihâî anlamdan koparıldığında, değeri de giderek işlevi kadar olmaya başlar. Üretiyorsa değerlidir; tüketim döngüsüne katkı sunuyorsa anlamlıdır; arzu uyandırıyorsa görünürdür; performans gösteriyorsa saygı görür; sistem için faydalıysa korunur. Aksi durumda, giderek “yük”, “mâliyet”, “arıza”, “verimsiz beden”, “başarısız hayat” veya “fazlalık” olarak görülmeye başlanır.
İşte “atık insan” fikri tam burada doğar. İnsan önce aşkın sorumluluktan koparılır; sonra anlamdan koparılır; sonra değeri işlevselleştirilir; en sonunda da harcanabilir bir nesneye dönüşür. Yaşlı, hasta, engelli, yoksul, işsiz, başarısız, doğmamış, ölmek üzere olan veya sistemin işine yaramayan insan, böyle bir düzende kolayca bertaraf edilebilir bir varlık gibi düşünülmeye başlanır. Bu bertaraf etme bazen fiilî, bazen kültürel, bazen ekonomik, bazen psikolojik, bazen de dil düzeyinde gerçekleşir; fakat mantık aynıdır : İnsan, artık emanet taşıyan muhatap değil; yönetilecek, optimize edilecek, tasnif edilecek, gerekiyorsa elenecek bir biyolojik-sosyal malzemedir.
İnsan yaşarken atığını nasıl tuvalete atıyorsa, sonunda kendi de atık gibi atılır. Mesele, yalnızca insanın alt işlevlerine kapanması değildir; insanın bizzat atık olarak görülmeye başlamasıdır. Modern içkinlik, insanı yalnızca kendi alt işlevlerinin içine hapsetmez; onu, sonunda kendisinin de atık sayıldığı bir düzenin nesnesi hâline getirir. Başlangıçta insan, haz, beden, güç ve tüketim etrafında örgütlenen hayatın öznesi gibi görünür; süreç ilerledikçe bu hayatın nesnesine, daha sonra da atığına dönüşür.
Bu yüzden modernizmin karanlık ucu, insanı yalnızca küçültmek değil; ontolojik haysiyetini tasfiye etmektir. İnsanı Tanrı’dan bağımsızlaştırma vaadi, sonunda onu piyasanın, devletin, kalabalığın, bedenin ve verimlilik mantığının önünde savunmasız bırakır.
VI. Tevhîd’in Teklifi : İnsanı İlâhlaştırmadan Azîz Kılmak
Tam burada din ile modernizm arasındaki fark en berrak hâlini alır. Din, insanı tanrılaştırmaz. Ona sınırsız özerklik, mutlak sahiplik ve kendinden menkul anlam üretme kudreti vermez. İnsana “her şey sensin” demez. Fakat tam da bunu demediği için insanı korur. Çünkü, insanı kendi hevâsının, piyasanın, devletin, ideolojinin, bedenin veya performans rejiminin keyfine terk etmez. İnsana bir kaynak, bir kıble, bir ölçü, bir hesap ve bir emanet bilinci verir. Bu beş unsur, insanı küçültmez; onu çöpe gitmekten kurtarır.
Dinde insanın kıymeti, kendi kendine kurduğu bir değerden gelmez; kendisine verilmiş bir haysiyetten gelir. O, Allah olmadığı için değersiz değildir; Allah olmadığı için haddini bilir, ama Allah tarafından muhatap alındığı için de değersizleşmez. İnsanın hayatı, işlevi bitince çöpe atılacak bir proje değildir; anlamı performansına bağlı olmayan bir emanettir. Yaşlılık, hastalık, yoksulluk, başarısızlık, güçsüzlük veya görünmezlik insanı ontolojik olarak değersiz kılmaz. Çünkü değerin kaynağı piyasa, performans, arzu veya verimlilik değildir; Allah’ın hitabına muhatap oluşudur.
Tevhîd, burada yalnızca “Allah birdir” cümlesi değildir; insanın iç dünyasında ve toplumsal hayatta bir hizalanma ilkesidir. Bu, üst olanı üstte, alt olanı altta tutar. Aracı amaçlaştırmaz. Bedeni inkâr etmez ama ilâhlaştırmaz da. Dünyayı küçümsemez ama mutlaklaştırmaz. Korkuyu tanır ama kıbleye dönüştürmez. İnsana “kul ol” der; çünkü kul olmadığın her şeyin kölesi olmamanın yolu budur. Tevhîd, insanı aşağı çeken sahte merkezlerden kurtarır; onu, kendisini aşan hakikate bağlayarak genişletir.
Bu yüzden dinin insana bakışı hem tevazû hem haysiyet üretir. İnsan kendisini mutlaklaştırmadığı için taşmaz; fakat kendisini tesadüfe, sisteme veya arzu rejimine bırakmadığı için de çürümez. Kulluk burada zillet değil; insanı aşağıya düşüren sahte kulluklardan kurtulmanın adıdır. Tevhîd, insanı ilâhlaştırmadan yüceltir; çünkü onu kendi dar içkin hücresinden çıkarıp daha büyük bir hakikat ufkuna yerleştirir. (Bknz. Eric Veogelin’de kapanma kavramı.)
Sonuç : Aşkınlığı Reddetmek Tanrı’dan Değil, İnsandan Eksiltir
Son tahlilde mesele şudur : Tanrı’nın insana ihtiyacı yoktur; insanın Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Fakat bu ihtiyaç, Tanrı’nın otoritesini besleme ihtiyacı değil; insanın kendi hakikatini, haysiyetini ve yönünü kaybetmeme ihtiyacıdır. İnsan, Allah’a kulluk ederek Allah’ı büyütmez; kendini küçülmekten korur. Secde, Tanrı’ya bir şey kazandırmaz; insana yerini kazandırır. Hesap, Tanrı’nın tahakküm aracı değil; insan fiillerinin ciddiyetinin garantisidir. Emanet, insanı kısıtlamak için değil; onu atığa dönüşmekten korumak içindir.
Modernizm ise insana, Aşkınlığı reddederse özgürleşeceğini söyler. Fakat insan Aşkınlığı reddederek kul olmaktan kurtulmaz; yalnızca Tanrı’dan küçük şeylerin önünde eğilmeye başlar. Kendine, kendi gibilere, hevâsına, bedene, güce, korkuya, ideolojiye, piyasaya, taşa, toprağa… Böylece görünüşte büyür, gerçekte küçülür. Görünüşte özgürleşir, gerçekte mahkûm olur. Görünüşte hafifler, gerçekte ağırlığını kaybeder. Sonunda da kendi elleriyle kendisini, fıtrî vüs’atini kaybetmiş, sorumluluğu tasfiye edilmiş, değeri işlevselleştirilmiş bir varlık rejimine sürgün eder.
Bu yüzden modernizm ile din arasındaki temel fark, yalnızca bilgi kaynaklarında, kurumlarda veya siyasal düzenlerde değildir; insanın ontolojik statüsündedir. Modernizm, insanı kendi kendisinin efendisi ilan eder; sonra onu kendi alt işlevlerinin, korkularının ve sistemlerinin mahkûmu hâline getirir. Din ise insana “kul” der; ama tam da bu yüzden onu sahipsiz olmaktan, atık olmaktan, harcanabilir olmaktan kurtarır. Modernizm, insanı görünüşte yükseltip gerçekte küçültür. Din ise insanı görünüşte sınırlar ama hakikatte büyütür.
En keskin cümleyle söylersek : İnsan, Aşkınlığı yok sayarak Tanrı’dan bir şey eksiltmez; yalnızca kendi yüceltilme imkânını imha eder.
Ve insan, Tanrı’ya kul olmazsa, Tanrı’dan küçük her şeye kul olur.
Yorumlar
Yorum Gönder