ŞAHSİYET ve MÜLKİYET
Şahsiyetle mülkiyet arasında nasıl bir ilişki var?!.
Mülkiyet, mekânî = mekânda olmak; şahsiyet, zamanî = zamanda olmaktır. Mülkiyet, mekânda olan şeylere (= eve, arabaya, yata-kata, vs.) sahip olmak; şahsiyet, zamanda olan şeylere (= zamana) sahip olmak = kendine zaman ayırmaktır. Kendimize ait ne kadar çok zamanımız olursa, o kadar kendimiz = biz oluruz.
Mekânı, mekânda olanları bölebiliriz, ama zamanı bölemeyiz; zamanı, dün, bugün ve yarın/gelecek olarak bölmek, nominaldir, dildedir; zaman gerçekte bölünmez bir şekilde akar; zaman herkesindir; biz ondan (= zamandan) ne kadar çok alsak da, o yine aynı (= eksilmeden) kalır. Bu yüzden, mekân, mülkiyet; zaman, şahsiyettir, diyorum ve şahsiyetimiz geliştikçe, uzuuun zaman biz oluruz, bir nehir gibi akarız, ve insanları “sularız”!.
Mülk, bölünür-devreder; şahsiyet (hadi ferdiyet de diyelim), bölünmeden sürer-gider.
Şahsiyetlerini mülkiyette arayanlar, unutulur giderlerken; kendilerine zaman ayırarak kendilerini bilenler, zamanın sırrına ererek, zamanı aşarlar. 3000, 5000 yıldır Nuh, İbrâhim, Mûsâ; 2500 yıldır Socrates, Platon, Aristo; 2000 yıldır İsâ; 1400-1500 yıldır Hz. Muhammed, neden unutulmuyorlar, ebeden de unutulmayacaklar. Bu şahsiyetlerin hiç bir mülkü yok/tu; Onlar, şahsiyetlerini mekâna (= mülkiyete) değil, zamana adadılar.
Zaman, bize verilmiş en önemli sermayedir, buna ecel ya da ömür de diyoruz. Bu zaman (= ecel ya da ömür), burada iyi değerlendirilirse, çar-çur edilmezse, ileride mekân da (= mülkiyet de) zaman da bizim emrimize verilir. Burada kendimize zaman ayıramazsak, kim olduğumuzu, burada neden bulunduğumuzu bilemeyiz. Kim olduğumuzu bilemeyince de Rabbimizi bilemeyiz; mekân (= dünya) ve mekânda (= dünyada) olanlar bizi oyalar-durur ve bize verilen hayat (= ömür) bir gün son bulur; bu son da bizim “sonumuz”! olur.
Sürekli başkalarına değil, (biraz da!) zamanın ve mekânın Sahibine çalışalım.
Yorumlar
Yorum Gönder