SINANMANIN SINIRI : TEVEKKÜL
Sınanmanın Sınırı : Tevekkül
İşi Allah’a havale etmek, ilk bakışta rahatlatıcıdır. İnsanı yükten kurtarır, zihni sakinleştirir. Ancak bu tavır, doğru anlaşılmadığında tehlikeli bir yere savrulabilir. Tehlike, Allah’a güvenmekte değil; güveni sorumluluktan kaçışa dönüştürmektedir.
Tevekkül, çoğu zaman yanlışlıkla pasiflik gibi algılanır. Oysa tevekkül, işi Allah’a devretmek değil; o işi sonuna kadar üstlenip, sonucunu Allah’a bırakmaktır. Kul, elinden geleni yapar; tedbiri alır; gayreti gösterir. Bu yönüyle tevekkül, çiftçinin tarlada yatması değil; toprağı sürüp tohumu ektikten sonra, elinde tırmıkla gökyüzüne bakıp yağmuru bekleyişindeki huzurlu bekleyiştir. Çiftçinin ruh hâli bozulmuşsa, o artık yükü taşımıyor, yükün altında eziliyor demektir. Ruhun bu sarsıntısı, elinden geleni yapmanın huzurundan çıkıp, elinde olmayanı kontrol etme hırsına –yani gizli bir sahiplik iddiasına– yenik düştüğünün; dahası, sonuç üzerinde otorite kurmaya çalışarak gizli bir ilahlık ve şirk iddiasına soyunduğunun işaretidir.
Bu yüzden tevekkül, bir iş için avukatı vekil kılmaya benzemez. Vekâlette sorumluluk devredilir, kişi geri çekilir. Tevekkülde ise kul geri çekilmez; bilakis yükün altına girer. Fark şuradadır : Kul, yükü taşır ama sonucu sırtına almaz. Burada devreye ihlâs girer. İhlâs : Ameli her türlü yabancı duygudan, beklentiden ve benlik lekesinden arındırıp arılığa kavuşturmaktır. İhlâs, kulun sadece gayrete odaklanması, sonucu ise bütünüyle Rabbine terk etmesidir. Bu tam güven, imanın saflaşmış hâlidir.
İman güvenmektir. Fakat bu güven, çoğu zaman imkân varken, yol açıkken, ihtimaller kişinin lehineyken sınanmaz. Tevekkül ise güvenin son sınırıdır. Sebepler tükendiğinde, planlar çöktüğünde, sonuç belirsizleştiğinde iman, tevekkül üzerinden kendini gösterir. Bu yüzden tevekkül, imanın çökmediğini gösterir. Allah sonucu yaratır; kulun defterine sonucu değil –çünkü sonuç çoğu zaman bizim baktığımız yerden kötü görünebilir–; niyeti, gayreti ve sadakati yazar.
Bu bakış, sonucu kutsallaştırmaz, başarıyı putlaştırmaz. Modern dünyanın dayattığı sonuç fetişizmine karşı insanın değerini değişken neticelerden kurtarıp niyetin sağlamlığına iade eder. Aynı zamanda başarısızlığı da imanın aleyhine delil saymaz. Kul, iyi neticede şükreder; zor neticede sabreder. Çünkü her iki durumda da sonucu kendine değil, Allah’a nispet eder.
Bu tavır, gerçek faili yerli yerine koyar. Kul için ter (gayret) ne kadar görünür ve gerekliyse, sonuç o kadar Allah'ın takdirinde ve belirsizdir. Tevekkül, işte bu belirsizliğe duyulan sarsılmaz güvenin adıdır. Böylece gerçek fail tekrar Allah olur; başarıda gizli bir ‘ben’ kalmaz; zorlukta örtük bir itiraz da doğmaz. Tevekkül, tevhidin ahlâk hâline gelmiş şeklidir; kul, 'lâ ilâhe illâllah' sözünü dille söylerken, aynı zamanda 'lâ fâile illâllah' hakikatini, gayretinin (sonucun) sahibi değil bir vesilesi ve kendini de, Rabbinin imtihana dahil ettiği bir aktör olarak görerek, bunu fiiliyle mühürler.
Kur’an’ın “Allah, Mü’minlerden mallarını ve canlarını satın almıştır” hitabı, bu tavrın en açık ifadesidir. Can zaten Allah’ındır; ama Allah, onu zorla almaz. Satın alır. Yani rıza ister. Tevekkül, bu rızanın gündelik hayattaki karşılığı ve sahiplik iddiasından vazgeçmek.
Bu canı bana O verdi; O’nun kulu olduğum sürece, bu can O’nun koruması altındadır. Tevekkül, hayatı küçümsemek değil; hayatı emanet bilmek ve gerekirse o emaneti, sahibine iade etmekten kaçınmamaktır.
Sınanmanın bir sınırı vardır. O sınırda ne bilgi kalır, ne plan, ne de garanti. Orada yalnızca şu soru kalır : Hâlâ güveniyor musun?!. Tevekkül; belirsizliğin içindeki "tehdit" algısını, "emniyet" huzuruna dönüştürmektir. Tevekkül b u soruya verilen sessiz ama sarsılmaz bir cevaptır : "Ne olacağını bilmiyorum ama kimin elinde olduğunu biliyorum."
Yorumlar
Yorum Gönder