İMAN SIÇRAMASININ SESSİZ ZİRVESİ : İSMÂİL
İman Sıçramasının Sessiz Zirvesi : İsmail
İbrahim kıssasında çoğu zaman gözden kaçan ama iman ahlâkını tamamlayan asıl düğüm, İsmail’in verdiği cevaptır : “Yâ ebeti’f‘al mâ tu’mer.” = Babacığım, sana emredileni yap.
Bu söz, kör bir teslimiyet değil; ne babaya ne geleneğe ne de çıplak otoriteye boyun eğiştir. Bu, emrin Allah’tan geldiğini idrak etmiş bir bilincin, iradesini özgürce Hak’ka bağlamasıdır. İsmail burada kurban edilen bir nesne değil; rızasıyla tevhidin öznesi olan bir şahsiyettir.
Dolayısıyla iman sıçraması, sadece İbrahim’in aklı aşan sadakati değil; İsmail’in korkuyu aşan rızasıyla da tamamlanır. Biri emri yüklenir, diğeri emaneti kabul eder. Böylece iman, tek yönlü bir fedakârlık değil; iki iradenin Allah’ta buluştuğu izzetli bir teslimiyet hâline gelir.
Bu yönüyle İsmail’in rızası, imanın otoriter bir dayatma değil; özgürleştirici bir hakikat bağı olduğunu ilan eder. Zira rızanın olmadığı yerde ibadet değil, tahakküm; iman değil, travma üretilir.
Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz : İbrahim, imanı temsil eder; İsmail ise iman ahlâkını mühürler.
“Sana emredileni yap” cümlesi metnin sessiz ama en yüksek yeridir. Bu cümleyi “normal bir çocuk” söyleyemez. Zaten Kur’ân da Onu bize normal bir çocuk olarak sunmaz.
Âyet dikkatli konuşur : “Onunla birlikte yürüyecek (çalışacak) çağa geldiğinde…” = فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ (Sâffât, 102.)
Bu ifade, bebekliği, aklı ermeyen çocukluğu reddeder; irade sahibi, bilinçli bir gençliği işaret eder.
Yani İsmail, korkuyu bilen, ölümü idrak eden, “hayır” diyebilecek durumda olan bir insandır. Rızanın ahlâkî değeri de buradan doğar.
“Sana emredileni yap” bir refleks değildir, bir ezber değildir, babaya itaat sloganı değildir. Bu söz, uzun süreli bir terbiyenin meyvesidir.
İbrahim, Tanrı adına konuşan bir baba değil, Allah’a kulluğu yaşayan ve yaşatan bir örnektir.
İsmail’in rızası, bir anda ortaya çıkmış bir kahramanlık değil, tevhidle yoğrulmuş bir bilinçtir.
Bu, çocuk psikolojisi açısından travma mı, Tevhîd mi?!
Eğer, emir babadan gelseydi, travma; gerekçe belirsiz olsaydı, korku; zor kullanılsaydı, şiddet olurdu.
Ama âyet ne diyor?!.
قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَىٰ فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَىٰ
“Bak bakalım, sen ne düşünüyorsun?!” diyor.
Bu bir istişaredir, dayatma değil.
İsmail’in cevabı da bir rıza beyanıdır, teslimiyet numarası değil.
İsmail “Beni kurban et, Beni kes” demiyor; “Sana emredileni yap” diyor.
Özne kim?!.
Baba değil, otorite değil, Allah.
İsmail, babasını bile aradan çekiyor.
Bu yüzden bu söz, çocukça değil, olgun ve izzetli.
Bugün biz : Bir çocuk bunu nasıl kabul eder?!. diyoruz.
Çünkü biz, iradesiz çocuklar, travmatik din anlatıları ve zorla öğretilmiş imanlarla yetiştirildik.
Kur’ân ise bize şunu öğretiyor : Rızayla kurulan iman, insanı ezmez; aksine yükseltir.
Bu yüzden İsmail bu sözü, çocuk olduğu için değil, kul olduğu için söyleyebildi.
Ve bu söz bize şunu öğretti : Allah, kurban değil; rıza ister. Bu sözü söyleyen bir çocuk değil; izzetli bir şahsiyettir.
Yorumlar
Yorum Gönder