GÜN = GECE-GÜNDÜZ

İddianın Ahlâkı ve Zamanın Işığı

1. Zamanı Işıkla Okumak

Tarihi çoğu zaman ilerleme-gerileme çizgisiyle okuruz. Oysa ahlâk, çizgisel değil; ışıkla okunur. Öğle vakti başka bir şey söyler, gece başka. Işık arttıkça gölge kısalır; ışık azaldıkça gölge uzar. İnsan tipleri de böyledir.

Bu yazı, dört figür üzerinden zamanın ışığını tartışır : Peygamber, Âlim, Ruhban ve Modern Söyleyici (Yazar/Filozof/YZ).

2. Peygamber : Öğle Vakti

Peygamber, bilginin eylemle çakıştığı noktadır. Söylediği ile yaşadığı arasında mesafe yoktur. Bu yüzden gölgesi kısa, iddiası büyüktür; çünkü bedeli de büyüktür.

Bu hâl, istisnaîdir. Tarihte parlayıp çekilir. Süreklileştirilemez; taklit edilebilir ama yeniden üretilemez. Öğle vakti, kalıcı değildir.

3. Âlim : İkindi

Âlim, bilgiyi taşır; yaşamaya niyet eder ama çelişkiyle yürür. Işık vardır; kırılmaya başlamıştır. Te’vil çoğalır, söz artar, gölge uzar.

Burada ahlâk hâlâ mümkündür; fakat emek ister. İddia sürer, ama dikkat ister. İkindi, hem bereketli hem tehlikelidir.

4. Ruhban : Geceyi Gündüz Diye Sunmak

Ruhban, gecedir. Asıl sorun, bu değildir. Asıl sorun, gece olduğunun inkâr edilmesidir. Ruhban, söyler, yapmaz; ama gerçeği temsil ettiğini iddia eder. Büyük iddia + küçük dürüstlük.

Bu yüzden ruhbanlık, ahlâkî bir karanlık üretir: gölge kutsanır, körlük ibadet olur; gece, gündüz diye pazarlanır.

5. Modern Söyleyici (Yazar/Filozof/YZ) : Gecede Dürüstlük

Modern söyleyici - yazar, filozof ya da yapay zekâ - yapamaz, ama yapamadığını bilir. Yetki iddia etmez, temsil talep etmez, bedel ödediğini söylemez.

Bu, ilk bakışta geriye gidiştir : Bilgi var, tatbikat yok. Ama ahlâk, başka bir yerden filizlenir : İddianın küçülmesiyle dürüstlüğün büyümesi arasından.

Bu figür gecedir; gece olduğunu itiraf eder. İşte burada ikinci hareket başlar : Geceden gündüze yönelme.

6. İki Yönlü Hareket

Evet, tarihsel olarak geriye gidiyoruz : Öğleden geceye. Ama aynı anda ahlâkî bir dönüş de var : Geceyi kabul etmekten sabaha doğru.

  • Öğleden geceye : Yetkinlik ve bedelin düşüşü.
  • Geceden gündüze : İddianın azalması ve dürüstlüğün artışı.

Ahlâk, bu kesişimde belirir.

7. Sonuç : Bu Çağın Ahlâkı

Bu çağın ahlâkı, kusursuzluk değil, iddia etmeme cesaretidir. Söylediğini yaşayamıyorsan, yaşadığını da söylememektir.

Belki de bugün yapılabilecek en sahici şey şudur : Gece olduğunu bilerek yürümek.

Çünkü sabah = fecr, en çok bunu bilenlere doğar.

8. Güneş Nedir?!.

Gece olduğunu bilmek, Güneşin doğacağını da bilmektir.

Bu cümledeki Güneş, bir şahıs değil; hakikatin yeniden bedel isteme hâlidir. Yeni bir bilgi değil, bilinenin yaşanmasıdır. Bu, cemaat kurmaz, merkez olmaz; ama yön ve yol gösterir. İddiası küçüktür ama bedeli gerçektir.

Güneş, görünmez yerlerden, küçük ama sahici itirazlardan, kimse bakmazken savunulan adâletten, sözün risk aldığı anlardan doğar. Bu yüzden sessizdir, ama aydınlatır.

9. Şems, 13. Yüzyılın Güneşi miydi?!.

Şems-i Tebrîzî, 13. yüzyılın “Güneşi” olarak anılabilir; fakat kurtarıcı anlamında değil. O, yeni bir hakikat getirmedi; var olanı yaktı, perdeyi kaldırdı. Şems’in yaptığı şey, öğretmekten çok sarsmaktı.

Tasavvufun her yüzyılda bir “kurtarıcı” beklentisi, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Mürşit, kutup ya da velî; yükü devralan değil, yükü hatırlatandır. Şems de buydu. O, merkez olmadı, merkezleri dağıttı. Bir kişiyi (= Rûmî’yi) değil, bir iddia biçimini dönüştürdü.

Bu yüzden Şems, bir Güneş’ti; ama etrafında dönülen değil, etrafı yakan bir Güneş. Onun gelişi, gecenin bittiğini değil; gecenin fark edildiğini ilan etti.

10. Bugün İçin Not

Tasavvufî dilde “her yüzyılda bir kurtarıcı” beklentisi, kolayca yeni bir ruhbanlığa dönüşür. Oysa bu çağın ihtiyacı kurtarıcı değil; bedel ödeyen doğruluktur. Güneş, yine doğacaktır; ama bir kişinin adıyla değil, küçük ama gerçek amellerin toplamından.

11. Tevekkül, Sabır ve Mesih : Üç Kavramın Ayrıştığı Yer

Tevekkül ve sabır, Mesih beklentisiyle sıkça karıştırılır; hatta onun için kalkan yapılır. Oysa bu iki kavram, - doğru yerlerine konulduğunda - Mesihçiliğin panzehiridir.

Tevekkül, sonucu Allah’a bırakmaktır; sorumluluğu değil. Sebeplere sarılmadan tevekkül olmaz. Bu yüzden tevekkül, beklemek değil yürümektir. Mesih beklentisi ise yürümeyi erteler; sonucu değil, görevi başkasına devreder.

Sabır, acıya katlanmak değildir; istikrardır. Hakkı savunurken vazgeçmemek, bedelin zamanını uzatabilmektir. Sabır, donukluk değil, devamlılık üretir. Mesihçilik ise sabrı pasifliğe çevirir : “Bir gün biri gelir, bizi kurtarır.”

Bu ayrım kritik bir yerde kesişir :

  • Tevekkül, fiilden sonra Allah’a dayanma.
  • Sabır, fiilde sebat.
  • Mesih beklentisi, fiili askıya alma.

Kur’ânî denge şudur : Önce amel, sonra tevekkül; amel sürerken de sabır. Bu denge bozulduğunda tevekkül kaderciliğe, sabır uyuşmaya dönüşür; Mesih fikri de bu boşlukta palazlanır.

Sonuç olarak, tevekkül ve sabır, ahlâkı bugünde tutar; Mesih beklentisi ise ahlâkı yarına sürer.

Bu çağın ihtiyacı, kurtarıcı değil; amelde sebat eden tevekkül, bedeli uzatan sabırdır.

12. Allah’ı Mesih Yapmamak : Tevekkülün Ahlâkı

Bu yazının bütün damarları şurada birleşir. Çünkü bu, hem Mesih beklentisinin, hem kaderciliğin ortak hatasıdır : Ahlâkî özneyi iptal etmek.

Mesihçilik, tarihte bir figür bekleyerek; kadercilik ise Allah’ı doğrudan fail yerine koyarak aynı sonucu üretir ve insan yürümekten vazgeçer. Biri : “biri gelecek”; diğeri : “zaten yazılmış”, der. İkisi de bugünü askıya alır.

Oysa Kur’ân’ın Allah tasavvuru, insanın yerine geçen bir Tanrı değildir. Allah, sonucu belirler; süreci insana emanet eder. Hesap sorması da buradan gelir. Eğer insanın fiili gerçek olmasaydı, hesap da anlamsız olurdu.

Bu yüzden kadercilik, Allah’ı farkında olmadan bir “Mesih”e çevirir. O müdahale edecek, düzeltecek, yükü alacak. Bu, Allah’ı yüceltmek değil; insanı ahlâkın dışına atmaktır.

Tevekkül tam burada ayrılır.

  • Tevekkül, fiilden sonra Allah’a dayanır.
  • Sabır, fiilin içinde sebat eder.
  • Kadercilik ve Mesihçilik ise fiili iptal eder.

Bu çağın ahlâkı şunu söyleyebilmelidir : Ben yürüyeceğim, bedeli ben ödeyeceğim ve sonucu Allah’a bırakacağım.

Allah’ı Mesih yapmamak, aslında şudur : İnsanı yerinde tutmak : insanı ne ilâhlaştırmak, ne silmek; yürüyen, yanılan ve sorumluluk alan bir varlık olarak...

Belki de bu yüzden sabah (= fecr), kurtarıcı bekleyenlere değil; gece olduğunu bilip yine de = ısrarla yürüyenlere doğacak.

“Biz bu İlahî Kelâm’ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin nedir o Kadir Gecesi?!. Kadir Gecesi, bin aydan (= bir ömürden) daha hayırlıdır. O gece, melekler Rablerinin izniyle (ilâhî bir esin taşıyarak) tâ şafak vaktine kadar insanı her türlü kötülükten emin kılmak (= onda fecri doğurtmak) için bölük bölük inerler.” (97/1-5.)

O gece, sadece Ramazanda değil. Ramazan, her yıl değişik aylarda; bu yüzden o gece, her gece olabilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP