HAMD VE TAHİYYÂT
Hamd ve Tahiyyât
(Fâtihâ 2.; Tahıyyât ve Zümer Son Âyetteki Üç lî’nin = İçin’in Analizi)
1. Başlangıç Noktası : Fâtiha ve Hamdin Hakikati
Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ifadesi, hamdin bir fiil olmaktan önce bir hakikat olduğunu beyan eder. Ancak burada söz konusu olan, hamdin Allah’tan bağımsız müstakil bir varlık olması değil; varlığın, kemâlin ve Rab oluşun zorunlu neticesi olarak hamdin yalnızca O’na ait oluşudur.
Hamd, sadece bir övgü edimi değil; varlığın, düzenin ve anlamın yegâne kaynağına âidiyetin ilanıdır.
Burada üç temel kavram iç içedir : Hamd, Rab ve Âlem.
- Hamd : Eksikten doğmayan, Tam Olan’a ait olan övgü,
- Rab : Varlığı var eden, sürdüren ve terbiye eden,
- Âlem : Kendi başına ne var olabilen ne de ayakta kalabilen çokluk.
Âlemi Allah’tan başka kimse terbiye edemeyeceği için, tam hamd yalnızca Allah’a aittir. Bu, hamdin Allah’a nispet edilmesi değil; hamdin zaten O’na ait olduğunun bildirilmesidir.
2. Hamd Eden Kim?!. Zümer Sûresi’nin Sonu
Zümer sûresinin son âyetinde hamd, iki kez geçer. İlki, meleklerin “Rabbi hamd ile tesbih etmeleri” bağlamındadır; ikincisi ise : “ve kîle’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn.”
Burada dikkat çekici olan şudur :
- Hamd el- takısıyla ma'rife gelmiştir,
- Fiil edilgendir (kîle),
- Hamd eden özne belirtilmez.
Bu noktada artık hamd edenlerin kendisi değil; hamdin hakikati görünür kılınmaktadır. Ne melek, ne insan, ne de başka bir özne öne çıkar. Hamd, öznesizleşerek hakikî Sahibine rücû eder.
Bu, öznenin yokluğu değil; öznenin görünmezleşerek kendi hakikatine çekilmesidir. Zümer’in sonunda hamd, bir söz olmaktan çıkar; sahnede kalan, bizzat hamdin kendisidir.
Hamdin hakikati, onu dile getirenleri zorunlu olarak Hamdin Sahibine götürür; ancak bu intikalin mahiyetini biz burada idrak edemeyiz. Bu sebeple fiil pasif kalır, özne gizlenir, söz geri çekilir; hakikat konuşur.
3. Tahiyyât : Hayat Değil, Canlılık
Et-tahiyyâtü li’llâhi ifadesi çoğu zaman “selâmlar Allah’adır” şeklinde çevrilir. Oysa tahiyyât, yalnızca selâm değildir.
- Hayat : Verili, durgun, potansiyel bir zemin,
- Tahiyyât : Hayatın canlı, üretken ve fiile çıkmış tezahürü.
Hayat bir zemin; tahiyyât o zemindeki canlılık üretimidir. Bu yönüyle hayat, hayal gibidir; burada hayal, gerçek dışılık değil; henüz fiile çıkmamış imkân anlamındadır. Tahiyyât ise tahayyül gibidir; yani o imkânın yönelişe, harekete ve hâle dönüşmesi.
Dolayısıyla tahiyyât, hayatın fiile, yönelişe ve varoluş biçimine dönüşmüş hâlidir.
Et-tahiyyâtü li’llâh demek şudur : Hayatım değil sadece; hayatımdan taşan tüm canlılık, yöneliş ve varoluş biçimi Allah içindir.
4. Secde, Ölüm ve Yeniden Diriliş
Namazın iç ritmi bu hakikati bedene yazdırır.
- Secde : Benliğin, iddianın ve ayakta durma kudretinin çöküşü; manevî ölüm,
- Secdeden doğrulup oturuş : Kendinden değil, ihsan edilmiş bir dirilik ve canlanma.
Kul bu noktada şunu idrak eder : Ben yaşadığım için diri değilim; diri kılındığım için yaşıyorum.
Tahiyyât, tam da bu diriliştir. Çünkü tahiyyât, kazanılmış bir hayatı değil; verilmiş bir canlılığı Allah’a nispet eder.
Bu canlılığın sahibi el-Ḥayyü’l-Qayyûm’dur : Hayatı veren, ayakta tutan ve desteğini çektiğinde her şey çöktüğü bir Kudret.
5. Üç Hamdin Birleşmesi
Böylece üç büyük halka tamamlanır :
- Fâtiha : Hamdin kime ait olduğu beyan edilir. (Hakikat)
- Tahiyyât : Hayatın ve canlılığın kimin için yaşandığı ilan edilir. (Kulluk bilinci)
- Zümer : Hamdin hakikatinin apaçık görünmesiyle perde kalkar. (Nihai tescil)
Başta, bildirilen; ortada yaşanan; sonda görünür olan, tek bir hakikattir : Hamd da, hayat da, canlılık da O’na aittir.
Burada artık söz tamamdır.
Yorumlar
Yorum Gönder