İNSANIN SINIRI, İMANIN İMKÂNI
Zaman, Ân ve İdrak : İnsanın Sınırı, İmanın İmkânı
İnsan, dünyayı ve kendini daima ayrımlar üzerinden tecrübe eder. Önce-sonra, ileri-geri, iç-dış, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin… Bu dikotomiler, insanın düşünme biçimi değil sadece; varoluş tarzıdır. İnsan, farklar olmadan idrak edemez; ayrım yoksa anlam da yoktur. Bu sebeple insan için tecrübe, daima zaman ve mekân içinde, daima bir ânda gerçekleşir.
Ancak bu durum, çoğu zaman fark edilmeden şu soruyu doğurur : İnsan bir zaman ve mekân varlığıysa, zaman ve mekân ortadan kalktığında insan ve dünya diye bir şey kalır mı?!. Ve daha ileri bir soru : Zaman ve mekânla kayıtlı bir varlık olan insan, bu kayıtların dışında olan bir Varlığı nasıl bilebilir, nasıl inanabilir?!.
Bu soruların merkezinde “ân” kavramı vardır. Ân, ne geçmişin toplamıdır ne de geleceğin özü. Geçmiş artık yoktur; gelecek henüz yoktur. Ân, ikisinin arasında duran bir matematik noktası değil; yaşanan bilinç hâlidir. Geçmiş, ânda sadece hatıra olarak; gelecek ise sadece tasarı olarak bulunur. Fiil, sorumluluk ve imtihan yalnızca ândadır. Bu yüzden insan geçmişte pişman olur, gelecekte kaygılanır; ama ancak ânda insan olur.
Gelecek ise, insan için bilinebilir bir nesne değildir. Çünkü bilmek, gerçekleşmiş olana hükmetmektir. Henüz olmamış olan, bilgi konusu olamaz. İnsan geleceği hesaplayabilir, tahmin edebilir, öngörebilir; fakat bilemez. Gelecek, yaşanacak bir imkândır; bilinecek bir şey değil. Eğer gelecek kesin olarak bilinseydi, irade anlamsızlaşır, imtihan çökerdi.
Bu noktada Elçilerin geleceğe dair haberleri gündeme gelir. Elçiler geleceği bilmezler; kendilerine bildirileni bildirirler. Buradaki fark hayatî önemdedir. Bilmek, özneye ait bir yetidir; bildirmek ise emanet edilen bir haberin aktarımıdır. Vahiy, insan bilgisinin genişlemesi değil; insan bilgisini aşan Bir Kaynağın müdahalesidir. Bu yüzden Elçilerin verdiği gelecek haberleri, insanın kendi imkânlarıyla ulaşabileceği bilgiler değildir; istisnaî, sınırlı ve hikmetle kayıtlıdır.
Buradan “küllü yevmin Hüve fî şe’n” âyetine geliyoruz. Bu ifade, Allah’ın zaman içinde değiştiğini söylemez. Aksine, zamanın kendisinin mahlûk olduğunu bildirir. Buradaki “yevm”, kronolojik bir gün değil; taayyün ve zuhur ifadesidir. Allah için ne zaman vardır ne mekân. Çünkü zaman değişimin ölçüsüdür; mekân ise değişenin konumudur. Allah değişmez, yer kaplamaz, hareket etmez. Zaman yoksa mekân da yoktur. Zaman ve mekân, fiillerin sahnesidir; Fâil, sahneye muhtaç değildir.
İşte burada asıl düğüm ortaya çıkar : Zaman ve mekânla kayıtlı olan insan, zaman ve mekânla kayıtlı olmayan bir Varlığı nasıl kavrayabilir?!.
Cevap nettir : Kavrayamaz.
Kavramak, sınır çizmektir. Tanımlamak, kuşatmaktır. Sınırsız olan kuşatılamaz. Allah’ı “kavradığını” söyleyen insan, aslında bir tasavvur üretmiş olur; bu tasavvurda çakılı kalınırsa, putlaştırma doğar.
İman, kavramaya dayanmaz; tanımaya dayanır.
Tanımak, nesneleştirmek değil; muhatap olmaktır. İnsan Allah’ı doğrudan bilemez; ama O’nu eserleri üzerinden, aklının sınır farkındalığı üzerinden ve vahyin rehberliğiyle tanır. Güneşi avucuna alamazsın ama ışığını görür, ısısını hissedersin. Allah da zaman-mekân dışı oluşuyla değil, zaman-mekân içindeki âyetleriyle bilinir.
Böyle bakınca iman, cehalet değil; “bilmiyorum” demek değil; “bildiğimin/bilgimin sınırını biliyorum” demektir. Akıl burada çökmez; aksine kemâle erer. Akıl, her şeyi açıklayamayacağını fark ettiği yerde iman başlar. Bu yüzden iman, akla karşı değil; aklın ahlâkıdır.
Sonuç olarak insan, mutlak hakikatin sahibi değildir, ama hakikate yöneltilmiş bir varlıktır. Zaman ve mekânla kayıtlıdır, ama zaman ve mekânı aşan bir Hakikat’e çağrılmıştır.
İman, gözün görmediğine inanmak değil; gözün her şeyi göremeyeceğini kabul etmektir.
En sade hâliyle insan, Allah’ı kavrayarak değil; kendi sınırlılığını bilerek O’na inanır = güvenir.
Yorumlar
Yorum Gönder