NAMAZIN RUHU

Namazın Ruhu : “Rahatsız Eden”! İbadet

Bugün ibâdetler kimseyi rahatsız etmiyor. Çünkü rahatsız etmeyen ibâdet, kolayca sisteme eklemlenen ibâdettir. Özellikle namaz, hayatı rahatsız etmiyor. Şekil yerinde, ritüel tamam; fakat ruh geri çekilmiş durumda. Kimse namaz kılanı engellemiyor; çünkü o namaz, ne zulmü durduruyor ne fahşâyı engelliyor ne de insanın yerini sarsıyor. Kur’ân’ın “erayte’l-lezî yenhâ; abden izâ sallâ” (Alak, 9-10) dediği itiraz noktası bugün neredeyse görünmez oldu.

Oysa Kur’ân, namazı tarif ederken onu nötr bir ritüel olarak bırakmaz : “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-munker.” (29/45)

Bu cümle bir övgü değil, bir ölçüdür. Namaz, fahşâdan ve münkerden alıkoymuyorsa; orada şekil vardır ama namaz yoktur. Âyet, “namaz kılanlar böyledir” demiyor; “namaz böyledir” diyor. Yani sonuç üretmeyen bir fiil, ismini taşımaya devam etse bile hakikatini kaybetmiştir.

Bu yüzden Maûn Sûresi sarsıcıdır : “Yazıklar olsun o namaz kılanlara…”

Kur’ân burada namazı değil, namazın içinin boşaltılmasını hedef alır. Dini yalanlayan tip, secde etmeyen = namaz kılmayan biri değildir sadece; secde edip hayatı yalanlayan kişidir. Yetimi itip kakarken, yoksulu gözetmezken, toplumsal adâleti umursamazken kılınan namaz; dini tasdik etmez, aksine tekzip eder = yalanlar.

Bugün yaygın olan şey tam da budur : Dinsiz dindarların namazı. Burada niyet değil, sonuç konuşuluyor; namazın hayatta neyi değiştirdiği sorgulanıyor. İnanç beyanı vardır, ibâdet pratiği vardır; ama ahlâkî, sosyal ve vicdanî sonuç yoktur. Namaz, insanı dönüştürmediği gibi; insan da namazla yüzleşmez. Böyle olunca namaz, güvenli bir alana çekilir : Kimseyi rahatsız etmeyen, kimseye yük olmayan, kimseyi yerinden etmeyen bir alışkanlığa dönüşür.

Oysa hakiki namaz yüktür. Takvâ da böyledir : Takvâ, güvenlik üretmez, sorumluluk yükler; korunaklı alan açmaz, insanı ayakta tutan bir ağırlık olur. İnsana yük olur, düzene yük olur, zulme yük olur. Kılanı rahatlatmaz önce; rahatsız eder. İnsanın içindeki çelişkiyi açığa çıkarır. Bu yüzden ilk muhataplar, namazı tehlikeli gördüler. Çünkü o namaz, pazarı bozuyor, hiyerarşiyi sarsıyor, ikiyüzlülüğü ifşâ ediyordu.

Namazın ruhunu bozmak, dini yalanlamaktır. Maûn bunu söyler. Ankebût ölçüyü koyar. Alak ise şunu hatırlatır : Eğer namaz gerçekten namazsa, birileri mutlaka rahatsız olur. 

Bugün kimse rahatsız olmuyorsa; durup sormak gerekir : Rahatsız eden namaz nereye kayboldu?!.

Namaz, sadece kılınan bir fiil değil; verilen bir sözdür. Çoğu zaman bu sözlerin hepsini hatırlamasak da, hatta neye söz verdiğimizi tam olarak bilmesek de, namaz boyunca tekrar tekrar aynı ahdi dile getiririz.

Namaza başlarken ilk sözümüz şudur : Allah-u Ekber. Yani en büyük olan Allah’tır; hiçbir güç, hiçbir otorite, hiçbir çıkar O’nun önüne geçemez. Ardından “İyyâke na‘budu” deriz : Yalnız Sana kulluk ederiz. Bu, kulluğun yönünü tayin eden bir beyandır. Ve yalnız O’nun önünde eğilir, yalnız O’nun önünde secde ederiz. Bu secde, başkasına boyun eğmemeyi; kula kulluğu reddetmeyi içerir.

Bu üç söze sadık kalınsa, namaz ayağa kalkar; yani ikâme edilmiş olur. Fakat çoğu zaman biz namazda bedenimizi (ve benliğimizi) yere sererken, namazı da yere seriyoruz. Oysa namaz, bizi Allah’tan başkasına kulluk yapmayan onurlu bir insan kılmak için emredilmiştir.

Bu yüzden cemaatle kılınan namaz da yardımlaşma ve dayanışmayı esas alır; orada, ortak duruş ve bilinçli bir örgütlülük vardır. İmam bir önderliği, safların sıkılığı ve yön ortak hedefi, beş vakit ise bu ahdin sürekliliğini temsil eder.

Bu metin, bir “namaz kıl” çağrısı değildir; kılınan namazın ne yaptığı sorusudur.

Son soru şudur : Bu namaz hayata taşınmıyor ve "birilerini"! rahatsız etmiyorsa, saflar neden bu kadar sık?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP