ŞEYTANI DOĞRU TANIYOR MUYUZ?!.

İşe “baştan” başlayalım. Tabii bu “baş” bize göre.

Rabbimiz Allah bizi yaratmayı dilediğinde meleklerine : “Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım dediğinde, melekleri orada kan dökecek, fesat çıkaracak birini mi?!.” dediler. (Bknz. 2/30.)

Bu halife, Âdem’di = bizdik.

"Âdem’e her şeyin ismi öğretildi ve bu isimler meleklere de arz edildi. Eğer 'dedikleriniz doğruysa' (= haklıysanız) Bana bunların isimlerini sayın." (Bknz. 2/31.)

Melekler pişman olur; biz bilmiyoruz, Sen biliyorsun derler. (Bknz. 2/32.) Âdem, o isimleri tek tek sayar. Ve Allah, her şeyi Ben bilirim, der. (Bknz. 2/33.)

Sonra meleklere : Âdem’e ‘secde edin’ denir. İblis hariç hepsi secde eder. (Bknz. 2/34.)

(Âyet mealleri motomot değildir. Bilgi amaçlı özet geçilmiştir.) 

İrade, Teslimiyet ve İmtihan : Melek, Şeytan ve İnsan

Kur’ân anlatısında melek, şeytan ve insan; üç ayrı varlık türü olmanın ötesinde, irade ile kurulan üç farklı ilişki biçimini temsil eder. Mesele, kim ne yaptı?’dan çok, iradenin nasıl konumlandığı veya kullanıldığıdır.

Melekler, iradeleri olmayan varlıklar değildir. Aksine, iradelerini Rablerinin iradesine tam ve gönüllü biçimde teslim etmiş kullardır. Görevleri Allah tarafından belirlenir; bu görevler hakkında bilgilendirilirler ve onları eksiksiz, tereddütsüz, gönülden yerine getirirler.

Meleğin iradesi vardır ama bu irade başka bir yöne hiç açılmamıştır. Alternatif üretmez, karşı ihtimal kurmaz, “yapmasam?!” alanı yoktur. Bu yüzden ahlâkî risk taşımaz, imtihan edilmez, sevap-günah hesabına konu olmaz.

Melek, teslimiyet hâline sabitlenmiş iradedir.

Şeytan (iblîs), iradeyi teslim etmek yerine mutlaklaştıran varlıktır.

“Senin iraden varsa, benim de var. Sen biliyorsan, ben de biliyorum” diyerek; bilgiyi yetkiye, iradeyi özerkliğe dönüştürür. Emre muhatap olur, ama emri kabul etmez. Hatasında ısrar eder, geri dönmeyi reddeder.

Şeytana verilen, bir görev değil, bir izindir (süre/mühlettir). O bu izni, Allah’tan aldığı bir vazife olarak değil, kendi davası olarak sahiplenir. Böylece iradesini isyana sabitler.

Şeytan, özerklik iddiasına sabitlenmiş iradedir.

İnsan, bu iki istikametin de mümkün olduğu tek varlıktır.

İnsan, iradesini melek gibi teslim edebilir; şeytan gibi mutlaklaştırabilir.

Bilgiyi emanet de sayabilir, otoriteye de çevirebilir.

İnsan yanılabilir; ama en ayırt edici tarafı şudur : Bilmiyorum, diyebilir ve dönebilir.

Bu yüzden imtihan vardır, tövbe vardır, sorumluluk vardır. Ölümle birlikte bu alan kapanır; imtihan biter, hesap başlar.

Melek, iradesini teslim ettiği için melek kaldı.

Şeytan, iradesini mutlaklaştırdığı için şeytan oldu.

İnsan ise, hangisini yapacağına karar vermekle sınanan varlıktır.

İmtihan, tam da burada başlar.

Şeytanın gücü 

Şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. Hayatının direksiyonu, insanın kendi elindedir; şeytan, o direksiyona elini süremez, ama yan koltukta oturarak insana sürekli ‘gittiğin bu yol yanlış’ diye fısıldayan = vesvese veren bir yolcu gibi davranır. “Karakteri zayıf insanlar” ona kulak verir, teslim olur ve yoldan sapar. (Bknz. 15/40-42. 17/65.) Şeytan bunu “açık açık, alenî ve net bir şekilde” (= mertçe) yapmaz, dolaylı, süsleyerek ve iyilik ambalajı giydirerek yapar. Bu yüzden, bugün onun elinde çok çeşitli araçlar vardır. En çok da medyayı (= kültür-sanatı) kullanır. Her yerde sûret-i haktan görünür; ağzından vatan-millet-sakarya; Allah-Kitâb/Kur’an-Peygamber düşmez.

Şeytan, kötülüğü satmaz; kötülüğü paketler. Çünkü insan çıplak kötülüğe rıza göstermez.

Kimse, bile bile ‘yanlış yapıyorum’ demez.

İnsan, yaptığı şeyleri kendine meşrû göstermeden huzur bulamaz.

Şeytanın mahareti de buradadır.

  • Kötülüğü iyilik diliyle sunar.
  • Yanlışı zaruret gibi gösterir.
  • Günahı maslahat ambalajına sarar.
  • İsyanı özgürlük olarak etiketler.

Kur’ân’ın “züyyine lehum” (onlara süslü gösterildi) demesi boşuna değildir.

Aldatma, fiilin kendisinde değil; algının inşasında olur.

Ambalaj neden bu kadar etkilidir?!.

Çünkü ambalaj, niyeti rahatlatır; vicdanı susturur; sorumluluğu bulanıklaştırır. Ve insan şunu demeye başlar : Ben kötü bir şey yapmıyorum ki… niyetim iyiydi… şartlar bunu gerektiriyordu…

İşte tam bu noktada şeytan, işini bitirmiştir. Çünkü artık insan, kötülüğü dışarıdan değil, kendi içinden savunmaya başlamıştır.

Bu yüzden en tehlikelisi, açık kötülük değil; açık kötülük, insanı uyarır, ürkütür, mesafe koydurur. En tehlikelisi, hakikate benzeyen =  “sûret-i haktan görünen” ama ona götürmeyen kötülüktür.

Aldatma, kötülüğün kendisinde değil; ona giydirilen ambalaj ve süslerdedir.

Şeytanın sermayesi de süstür; onun başka da ciddî bir argümanı yoktur. Sözü süsler, yüzü (bedeni) süsler, ortamı süsler; ama süslediklerinin içi boştur; boş olmasa süslemez.

Sözdeki ve yüzdeki ambalaj yırtılmadan sözün ve yüzün gerçek değeri anlaşılmaz.

Bugünün şeytanıyla mücadele, büyük ölçüde sözlerdeki ve yüzlerdeki maskeleri (ambalajları) indirme (yırtma) şeklinde. Çoğumuz o ambalajlı sözlere ve yüzlere (tekliflere) kanıyor/aldanıyoruz. Sonunda o şeytanlar bize : ‘ben sizi sadece çağırdım, siz de geldiniz, sizi zorlamadım.’ (Bknz. 14/22.) diyecekler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP