SES, SÖZ VE YAZI

Ses, Söz ve Yazı

Söz, sesin düzenlenmiş ve anlam yüklenmiş; yazı, sözün suskun hâlidir. Sesi, her şey ve herkes çıkarır ama sözü herkes söyleyemez; yazıyı da herkes yazamaz.

Yağmurun, gök gürültüsünün, havadaki uçağın, çalışan arabanın, kuşun, ineğin, köpeğin, vs. sesi olur ama sözü olmaz. Tanrı ve insan dışında hiç kimse, söz söyleyemez; yazı yazamaz.

Ses, savt; söz, kelâm; yazı, kitaptır. Kelime, sözün en küçük ve en anlamlı birimidir; harf ve hecede anlam yoktur.

Tekrar ediyorum : Tanrı ve insan dışında hiç kimse, sesi söze (= kelâma) dökemez. Yine, Tanrı ve insan dışında hiç kimse, sese nağme veremez, müzik yapamaz. Şu net : “Tanrı’nın Müziği”, insanın müziğine benzemez; ve insan, “Tanrı’nın Nağmelerini = Müziğini” anlayamaz; ama insan, Tanrı’nın Kelâmını (= Sesini) hem anlayabilir hem de nağmeli okuyabilir ve Kur’an-ı Kerîm’i Güzel (= tecvitli ve nağmeli) Okuma Yarışmaları düzenleyebilir. Oysa Tanrı, Kelâmını güzel (= tecvitli ve nağmeli) okunsun diye değil, anlaşılsın ve yaşansın diye indirmiştir.

Söz, âna söylenir; yazı (= kitap) da o sözü geleceğe taşır.

610 ilâ 632 arasında Rabbimiz, Elçisine Sözünü = Kelâmını hem o âna hem her âna (= âna) söyledi; Elçi, o gün, O Sözü anladı ve gereğini yaptı; gelecek nesiller de okusun-anlasın ve gereğini yapsın diye O Sözü = Kelâmı yazdı = yazdırdı.

Ama biz, Onun yazdığı = yazdırdığı = Rabbin Söylediği Sözü, tekrar sese döktük = sese çevirdik. O Sözü = Yazıyı = Kitâb’ı 'okumayı, seslendirme' zannettik. “İkra! bismi Rabbikellezî halaq.” (96/1.)

Ses, anlamın ve duygunun çook az bir kısmını verir; ama söz, anlamı taşır. Bir ses organizasyonu olan müzik = nağme, büyük ölçüde anlam değil, duygu taşır.

Ses de söz de o sesi çıkaranın ve o sözü söyleyenin “özel imzasıdır”!. Kuş sesi ile inek sesi; benim sesimle, başkalarının sesi = hiç kimsenin sesi aynı değildir. Herkes söz söylerken, içindeki sesi söze; yazı yazarken, o sözü kağıda döker.

Okuma, o sesin, kendi sesimize ve sözümüze dönüştürülmesidir. Okumanın seste (nağmede) kalması, daha çok duygu düzeyinde iş görür; anlamaya yol açmaz. Anlama için o sesin, kendi sesimize ve sözümüze dönüşmesi şarttır. 

Okuma, daha çok yazarın yazdığı kitabı okurun kendi sesinde seslendirmesi değil, o sözlerdeki = yazılardaki anlamı “deşifre” edebilmesidir. Deşifre, şifrenin çözümü demektir. Bu da anlamaya karşılık gelir. Okuyan, kitaptan ne anlamışsa, ondaki şifreyi o kadar çözebilmiştir. Dün yazılan yazı (= kitap, makale, not, metin, vs.), okunarak âna = bugüne taşınır, dün yazılan mektup, şu ân okunur.

Bu durum Allah’ın Kitâb’ı için de geçerlidir. O Kitâb, dün Sözdü = Kelâmdı, o ân/a = o gün/e söylenmişti. O gün, bugüne bir “mektup” olarak yazıldı; biz O “mektubu” bugün = bu âna/bu ânda okuyoruz = söze döküyoruz.

O “mektubu” = O Kitabı güzel sesle = tecvitle seslendirme = okuma, şifre çözme (= anlama) değildir; oysa olsa O “mektuptaki” = O Kitâb’taki Yazıları = Allah’ın Kelâmını sese dönüştürerek “müzik yapmadır.”!. Sakın!, müziği hafife aldığımı düşünmeyin. Kötü = yergi içeren bi şey söylemiyorum; müziğin büyük ölçüde anlam değil, duygu taşıdığından söz ediyorum.

...

Bizler bugün, bize yazıyla taşınan Kitâb’ı = Mushaf’ı = Kur’an’ı, tekrar Söz = Kelâm düzeyine = bu güne = bu âna taşıyamazsak, O yazıyı bu şekilde canlandıramazsak, ses düzeyinde tutar, Onunla sahici bir ilişki kuramayız; kuramayınca da Ondan faydalanamayız. Nice ‘Abdussemed’ler, iyi kârîler/kurrâlar ve hâfızlar yetiştiririz ama hâlimizi/ahvâlimizi düzeltemeyiz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP