RÜYA-VAHİY-ZAMAN
Rüya, vahyin zayıf bir kopyası değil; zamanla kurulan ilişkinin farklı bir kipidir. Vahiy ise rüyanın “yoğunlaştırılmış” ve arıtılmış hâli değildir; bilakis zaman ve mekân kayıtlarının askıya alındığı bir ilâhî hitap tarzıdır. Bu ikisini birbirine bağlayan ortak zemin zamanın parçalanmaması, yani ânın bütünlüğüdür.
Gündelik bilinçte insan zamanı böler : Geçmiş-şimdi-gelecek. Bu bölme işlemi, idrakin çalışabilmesi için gereklidir; fakat aynı zamanda bir perdedir. Rüyada bu perde büyük ölçüde kalkar. Bu yüzden rüyada, henüz olmamış bir olay yaşanabilir; çok uzun bir süreç tek bir sahneye sığabilir; anlam, kronolojiden önce gelir. Rüya, zamansal değil olaysal bir tecrübedir.
Muhtemelen vahiyde bu durum, daha ileri bir seviyededir. Vahiy, zamanın içinden gelen bir bilgi değildir; zamanın üstünden konuşan bir hitaptır. Bu yüzden vahiy, indiği âna hapsedilemez. “O gün” söylenen söz, “her an” konuşmaya devam eder. Kur’ân’ın diri oluşu buradan gelir. Metin eskimez, çünkü zamana ait değildir; sadece zamana temas eder.
Bu noktada rüya ile vahiy arasındaki fark, mahiyet farkıdır; ilke farkı değil. Rüyada insanın bilinci dağınıktır; vahiyde ise muhatap, seçilmiş ve muhafaza altındadır. Ama her ikisinde de ortak olan şudur : Zaman çizgisel değildir. Yusuf’un rüyasında olduğu gibi, rüya tek bir ânda görülür; fakat yorumu ve gerçekleşmesi yıllara yayılır. Rüya, sonucu beklemez; sonucu kuşatır.
Bu bize zamanın hakikati hakkında güçlü bir ipucu verir. Zaman, mutlak bir varlık değil; idrakin düzenleme aracıdır. Allah için zaman yoktur; çünkü O’nun fiilleri ardışık değildir. “Kün fe yekûn” ifadesindeki fe, bizim dilimizde bir bağlaçtır; ilâhî fiilde ise süre ifade etmez. “Ol” emri ile “oluş” arasında ne bekleme vardır ne de ân. Bekleme, zamana muhtaç olmanın adıdır; Allah zamana muhtaç değildir.
Bu yüzden ilk insan Âdem ile son insan arasında, O’nun katında bir mesafe yoktur. Mesafe, bizim zaman algımızda ortaya çıkar. Zaman uzadıkça, hakikat bize uzaklaşmış gibi görünür. Oysa hakikat uzaklaşmaz; perde kalınlaşır.
Rüya, bu perdenin inceldiği bir aralıktır. Vahiy ise perdenin yırtıldığı andır. Bu nedenle vahiy alan Elçi, sadece bilgi almaz; zamansal bilinçten de taşar. Mi’rac bunun en uç örneğidir : Mi’racta mekân aşılır, zaman aşılır, ama anlatım yine zamanlı dile dökülmek “zorundadır”!. Çünkü muhatap insan, hâlâ zamanın içindedir.
Buradan dönüp dünyaya baktığımızda şu netleşir : Dünya, uzun bir zaman gibi görünür; ama hakikatte tek bir ândır. Rüya gibi. Uzunluğu, bölünebilir olmasındandır. Bölünebilir olan her şey geçicidir. “Şimdilik veya şu ânlık” dediğimiz her ifade, fânîliğin itirafıdır. Bu da Allah dışındaki her şeyin geçici oluşunu teyit eder.
Ân, aynı zamanda toparlayıcıdır. Geçmişi de geleceği de içinde taşır. Bu yüzden Kur’ân, “Allah’ın Rasûlü içinizdedir.” (49/7) derken, bunu sadece tarihsel bir bilgi olarak söylemez; zamansız bir hakikate işaret eder. Aynı şekilde tahiyyatta, geçmişte yaşamış ve henüz gelmemiş bütün sâlih kullarla aynı anda selâmlaşırız. Çünkü selâm, zamanın içinden değil; ânın içinden verilir.
Özetle, rüya, zamanın çözüldüğü bir işarettir. Vahiy, zamanın askıya alındığı bir hitaptır. Ân ise zamanın hakikatidir.
Biz zamanı yaşarız; rüya zamanı çatlatır; vahiy zamanı aşar.
Ve insan, bu üçlü arasında, perdeli bir tanık olarak yürür.
Yorumlar
Yorum Gönder