BEDEN-RUH MESELESİ
Ruh (diye bi şey) var mı; beden, ruhtan ayrı mı veya ruh bedenin neresinde?!.
Ruh olmasa, bedenin; beden olmasa ruhun ne anlamı olabilir?!. Ruhsuz beden, et ve kemik yığınıdır. Bedensiz ruhu ise bizler “fark edemeyiz, bilemeyiz!”.
Beden, ruhun, maddeye, cisme (= ete-kemiğe) bürünmüş somut (= kesîf) hâli. Ruhsuz beden, hareket edemez; ölüm, budur. Ruh ise bedenin soyut (= manevî, lâtîf) hâli.
Bedenen (bedenle) yaptığımız her amel (= söz, davranış), ruhumuza yükleniyor. = Ruhumuz, her amelimizi (= sözümüzü, davranışımızı) kaydediyor; ve ona göre “şekilleniyor”; ötede de “bu şekle uygun bir bedene” kavuşacak. Bi başka deyişle, iyi ameller ruha iyi gelir ve onu teskîn (iyi) ederken; kötü ameller ona acı verecek hâle gelir. Cennete ve cehenneme buradan da (böyle de) bakılabilir. Bizler, acıyı ve sevinci (neşeyi) bedensiz algılayamıyoruz, ama acı (üzüntü) ve sevinç (neşe), esasında ruhun bir fonksiyonu = işi. Ölüler (= ruhu, bedenini terk edenler) için acı (üzüntü) ve sevinç (neşe) yoktur, muhaldir.
...
Bir okurum, “Tanrı(nın Ruh’u) bedensiz mi veya Tanrı Bedensiz” mi, diye soruyor.
Biz O’nun, ne “Ruh’unu ne de Beden’ini” bilebiliriz = bilemeyiz, ama O’nun var olduğunu (varlığı var ettiğini = yarattığını) biliriz. O, yaratılmış hiçbir şeye benzemez. = “leyse kemisliHî şey’ün... O, her şeyi duyan; her şeyi görendir.” (42/11.)
Bizler, duyma ve görme için kulak ve göze ihtiyaç duyarız.... O da Kendinden (= Zâtından) söz ederken “El” der, “Göz” der. “...yedullahi fevka eydîhim...” = Allah’ın El’i, onların elinin üzerindedir. (48/10.) “...feinneke bie’ayuninâ...” = Sen, Bizim Gözlerimizin önündesin. (52/48.)
O’nun “El/ler/’i ve Gözleri”, bizim ellerimize ve gözlerimize benzemez; ama bu bizce, O’nun da “Bir Bedeni” olduğunu göstermez mi?!. Aksi hâlde O’nun nasıl bir İlâh olduğunu anlayamaz, (hâşâ) “absürd, âfâkî ve muhayyel bir ilâh” tasavvurunun peşinden sürükleniriz.
...
Doğru-dürüst kendini (= kendi ruh-beden bütünlüğünü) anlayamayan (kavrayamayan) insan, Tanrı’nın Ruh-Beden bütünlüğünü (= Mâhiyetini ve Hüviyetini = Asıl Özünü) nasıl anlasın, kavrasın?!. Ancak ve ancak kendine bakarak bir kıyas yapabiliyor, o kadar.
Meseleye böyle bakarsak, herkesin Tanrı Tasavvuru (= Tanrı’sı) kendine özel. Aynı zamanda bu, herkesin “inancının, imanının” da aynı olmadığının bir göstergesi.
Efendimizdeki “inançla, imanla” bizim “inancımız, imanımız” bir mi?!.
Yorumlar
Yorum Gönder