TAT-LAR

Tat, nedir; sadece dilin tattığı bişey midir?!. İnsan, sadece dilden ibaret midir?!.

Maddî olarak, ağzımıza aldığımız, dilimizin, aslında damağımızın hissettiği, acı, tatlı, tuzlu, ekşi, mayhoş, kekre (= acımsı, ekşimsi), lezzetli, zevkli “duygulanımlara” tat diyoruz. Duyulanıma = duymaya/duyuya mı demeliydim; çünkü tatma, beş duyudan biri. Ama, göz de tadar; gözün de zevki vardır. Kulak da tadar; siz, sizi seven birinden duyduğunuz ‘seni seviyorum’ sözünün zevkini biliyor olmalısınız. Güzel koku da burnun tat almasıdır. Akıl da tadar; bilme, aklın tat almasıdır. İman = inanma da kalbin tat alması = mutmain olmasıdır...

Hâsılı kelâm, maddî tatlar (= hazlar, zevkler) kadar, belki de onlardan çok daha fazla, manevî tatlar da (= hazlar, zevkler de) vardır.

Kötü, çook kötü tatlar da. (= hazlar, zevkler de.)

Maddî tatlar (= hazlar, zevkler), insanı kendinden geçirir; manevî tatlar (= hazlar, zevkler) ise, insanı kendine getirir; yâni biri (= maddî olanlar) bayıltır; öbürü (= manevî olanlar) ayıltır. 

Nefis bir baklava yediğimizde : ‘off!, şahane, bu ne güzel bişeymiş’ deriz ama o baklavayı birine ikram ettiğimizde bişey dememize gerek kalmadan mest oluruz. Anlamadınızsa, annenize (veya babanıza) sorun. Anneler niye yemez, yedirirler?!. Onların sözlerinden de bişey anlamıyorsanız, bu zevki (= tadı, hazzı) tatmanız için anne-baba olmanız gerekiyor.

Bilmede de benzer bir durum geçerlidir. Bilen adam, veren adamdır; bilgisini (para ile) satan adam değil. Onların “ecrini” (= ücretini) Allah öder; buna Allah’tan başka kimsenin gücü yetmez. Zaten onlar da, Allah varken!, başkalarına bakmaz, itibar etmez, onların verdiği ücretlere tenezzül etmezler, onların verdiklerinden zevk almazlar. Çünkü, o tatlar (= zevkler, hazlar) tükenen, biten, yok olan, kaybolan tatlar, zevkler ve hazlardır.

“İman edip, salihât (= sâlih amel) yapanları; içlerinde ırmakların aktığı cennetler ile müjdele. Onlara ne zaman yiyecek bir şey sunulsa : ‘Bu daha önce rızıklandırıldığımız (= tattığımız) şey, derler. Oysa bunlar, onlara benzer   (= müteşâbih) olarak verilmiş, tattırılmıştır. Onlar için arındırılmış, tertemiz (= mutahhar) eşler de vardır. Ve onlar, orada ebedî kalacaklardır.”

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

(2/Bakara, 25.)

Bu benzerlik, sadece bir çağrışım için (= çağrışım benzerliği) olmalı, tat benzerliğini çağrıştırmamalı, tatlar aynı olmamalı!. Aynı olursa, o tadın zevki önceden (burada) tadılmış olur ve o zevk sıradanlaşır; ikinci veya n’inci defa tadılan zevk, ilk kez tadılan zevkle aynı (veya benzer) olmaz. Allah-u A’lem, cennetin bir zevki, başka bir zevkine eş/eşit değildir; eşitse, insanlar o cennetten de sıkılırlar; oysa orada sıkıntı, sıkılma, bıkkınlık ve yorgunluk yoktur. (Bknz. 15/48. 35/35.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP