SEVGİ

Sevgi = Vüdd : Karşılıksız bağlılık, ilgi ve dostluk. Muhabbet. Hubb. Tutku.

“Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerin Allah’a ve O’nun Resulüne karşı haddi aşanlara karşı sevgi duyduklarına tanık olamazsın; isterse bunlar, babaları, çocukları, kardeşleri veya akrabaları olsun. Onlar, Allah’ın kalplerine iman yazdığı ve kendilerini, kendinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir. Allah, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar, orada sürekli kalacak olanlardır. Allah, onlardan hoşnut oldu, onlar da O’ndan hoşnut oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Dikkat edin! Doğrusu Allah’ın taraftarları kurtuluşa erenlerdir.” (58/22.)

Âyet, sevginin nedenini de (= kaynağını da) belirtiyor : Allah’a ve âhiret gününe iman. Bu iman, onlarda öyle bir hâle geliyor ki, onlar, Allah’a ve O’nun Resulüne karşı haddi aşanları sevmiyorlar; bunlar, en yakınları da olsalar.

Bu iman, kalbe yazılırsa, Allah, o iman sahiplerini Kendinden bir ruh ile destekliyor ve onlar, inanmayanlarla aralarına “belli bir mesafe” koyuyorlar, onlarla “samimî” (= dost) olmuyorlar. 

Bu, imanın tezahürü (= görünümü, belirtisi) değil de ne?!. Bu iman, kan (can?!) bağına bağlı “akrabalığı” ve sevgiyi bile düzenliyor; bize kimi seveceğimizi, kimi sevmeyeceğimizi (bile) söylüyor.

İman kardeşliğini kan kardeşliğinin önüne geçiriyor. “inneme-l mü’minûne ıhvetün...” = gerçek anlamda kardeş, mü’minlerdir, (49/10) diyor.

Pekiî öyle mi?!.

Milliyetçilik (= ırkçılık), bu kardeşliğimize “zarar” vermedi mi, vermiyor mu?!.

...

Şöyle bir şüphe aklımıza gelebilir : Kan kardeşliği kesin, biliniyor ama din kardeşliğinde “bir tereddüt” var, dini herkes aynı şekilde anlamıyor = herkes aynı “ilâh’a” (= Allah’a) inanmıyor, hele de âhiret gününe imana dair, ortalıkta öyle ciddî bir emare (= iz, işaret) de görünmüyor. Herkes, cebini doldurmanın (= dünyada rahat yaşamanın) peşinde.

Haklısınız. Çünkü, Müslümanlar paramparça/dağınık, güçsüz, çaresiz ve sahipsiz. Onları “toparlayacak” ve “ortak bir gayede” buluşturacak “güçlü bir liderlik” şart. Küresel güçler, böyle bir “liderliğin” oluşmaması için, Müslümanlar arasına “ayrılıkçı” (= ırkçı) ideolojileri (= düşünceleri) servis ediyorlar. Bu sayede de İslâm dünyasının yeraltı, yerüstü ve insanî “kaynaklarını” iç ediyorlar.

Ne yapmalı?!.

Bilinçlen(il)meli = Uyan(ıl)malı ve bu tuzağa düşülmemeli.

Cellâdına âşık olma sevdasından (= Stockholm Sendromuna tutulmuşluğumuzdan) bir ân önce kurtulunmalı. 

Nasıl?!.

Önce, bize bugüne kadar öğretilen her şeyi unutarak. Sonra da, ‘temiz ve boş bir zihinle’ Allah’ın Kitâb’ına başvurarak.

Dînî literatür, dînî kültür de bulanık. Suyun başındakiler, 1400 yıldır bu dine kavmiyetçilik = ırkçılık zehiri (ilâcı) katmakla meşguller. Emevîlik ve Abbasîlik, Arapçılığa; Selçûkîlik, Osmanlılık, Türkçülüğe; Şiîlik, Persçiliğe/İrancılığa kaydı; ümmet bölündü.

İslâm (= iman) kardeşliği, ırkçılık ve “mezhepçiliğin” önüne geçmediği sürece, Müslümanların iki yakası bir araya gelmez.

...

Elbet, bir millet (= bir kavim) bu Müslümanlara (= ümmete) “liderlik, rehberlik” edecek ama o millet, o kavim, aslâ kan bağını esas alarak kendi kanından olanları daha fazla sevmeyecek.  

Efendimiz Arap olmayan sahâbîlere, Selmân-i Fârisî (= İranlı/Pers), Bilâl-i Habeşî (= Habeşli), daha Rum ve Hint asıllı sahâbîler de var; Araplardan ayrı bir muamelede bulunmamıştır. İlk dört halife devrinde de (Hz. Osman’ın sın yılları hariç) Arapçılık yapılmamıştır...

Zamanla, bu Arapçılık (= mevâlî anlayışı, yaklaşımı) Farsçılığı ve Türkçülüğü doğurmuştur. (= Etki-Tepki)

1789 Fransız ihtilali ile ithal edilen milliyetçilik de ümmetteki ırkçılığı katmerlemiştir. Eskiden millet ve millî kelimelerinin anlamı doğrudan dini çağrıştırırdı = “millete ebîküm İbrâhîm.” (22/78. 2/120, 130, 135. 7/88, 89)

Mikro milliyetçilikleri saymıyorum. Çekirdek aile de bir tür bölünme. Büyüyen hücreler, bölünür; bu doğaldır ama bu bölünmeler kansere = bünyenin yıkımına, dağılmasına dönüşmemeli, öyle bir bünye olmalı ki, bu bünyede her hücrenin, bünyeyi sağlıklı, sağlam tutacak bir görevi bulunmalı. Her hücre, sevgi ile o bünyeye bağlanmalı, bağlı kalmalı.

Bunu (= bu bağlılığı) en geniş ve en kâmil mânâda sağlayan, dindir. Din, insanları yaratılışta eş; dinde kardeş kılar. Dindarlar, “dinsizlere”! bile kötü muamele yapmazlar, onları da Allah’ın kulları olarak görürler ama sevmezler.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP