DÜNYA ve ÂHİRET
Dünya, içinde bizzat ve şimdi yaşadığımız, zâhir = görünen âlem; âhiret, gelecekte yaşayacağımız ama şimdi bize görünmeyen, bâtın âlemdir. Âhiret âlemi bize, dünyada yaşanan iyi-kötü, güzel-çirkin “misaller, örnekler” ile anlatılır ama bu verilen “misaller, örnekler” dünyada yaşananların “kırıntısı” dahî değildir, sadece öğretmek için bir “benzetme” niteliğindedir. Allah-u A’lem, buradaki sevinçlerin ve acıların milyar katı, âhiret âleminde vardır. Cennet, buradaki sulu (altından ırmak akan) bahçelere ve gölgeliklere; cehennem, yangın yerine, kavurucu sıcaklığa (= ateşe/nâra) ve şiddetli acılara benzetilir.
Kitâb’ta “mesel” geçen âyetlere bir bakın, ki bu kelime (= mesel) 169 yerde geçer, neredeyse hepsi, dilin acizliğine, yetersizliğine ve anlamın tasavvurda (= zihinde) canlandırılmasına ma’tuftur.
Dünya hayatı, âhiret hayatının “küçücük”! bir misali, benzeri, örneği ve prototipidir; bana öyle geliyor ki, bu hayat nasıl yaşanıyorsa, âhiret de “öyle” yaşanacaktır.
Aslında hayat, bir bütündür; dünya ve âhiret diye bölünemez. İki hayatın arasını ayıranlar, yanlış yaparlar, yanlış tercihte bulunurlar. Dünyayı tercih edenler, âhireti; âhireti tercih edenler, dünyayı kaybederler; bilmezler ki âhiret, bu dünyada kazanılır; dünya, âhiretten; âhiret, dünyadan (= zâhir, bâtından; bâtın, zâhirden) ayrılamaz.
Bu, teşbihte ve tenzihde de böyledir. Sadece teşbih, Allah’ı putlaştırmak = putçuluk; sadece tenzih de, Allah’ı kâinattan kovmak = uzaklaştırmak, O’nu işlevsiz kılmak ve O’nu ta’tile çıkarmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder