TÂ-HÂ, 131
Bu yazıya, bu âyetteki zehra/zehr (زهر) kelimesini konu edineceğim. Önce âyeti vereyim.
“Onlardan bazı zümrelere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü (= zehraten) olarak verdiğimiz şeylere imrenme!. = gözünü dikme!. Rabbinin rızkı daha hayırlıdır ve daha kalıcıdır.”
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى
Zehra/zehr, süs, parlaklık ve dış görünüş demektir. Dış görünüş (= makyaj) çoğu zaman insanı aldatır. İnsanı (yanlış) tanımak da böyledir. Söz de, içinde samimiyet yoksa, çoğu zaman insanı yanıltır; iç-dış uyumu ise, tutarlılıktır.
Pekiî, o zümreler (= o aldanan kimseler), niye dış görünüşe (görüntüye, makyaja, kamuflaja) aldanırlar?!.
Çünkü, işin iç yüzünü (= bâtınını) bilmezler.
Zehra kelimesi, sadece bu âyette geçer. Ben bu kelimeyi “yem”! olarak da okurum. Bize verilen malı-mülkü ve saltanatı da bir “yem” olarak görürüm. Bu “yemi” yersek, “ayvayı da yeriz, yemiş oluruz”; çoğumuz da yiyoruz; bu geçici dünyanın süsüne = parlaklığına kanarak, ebedî dünyayı ve Rızâ’yı unutuyoruz.
“ve lel âhiretü hayrun leke min-el ûlâ.” (93/4.)
Bu sûre (= Duhâ), en sık okuduğum sûrelerden. Sûre, aydınlık (= kuşluk) ve geceye yapılan iki yeminle başlar. Ve, Rabbin seni bırakmadı (= vedâ etmedi) ve sana darılmadı (seninle konuşmamazlık etmedi, ve mâ kalâ) (= “mâ veddeake rabbüke ve mâ kalâ”), diye devam eder. Sonra da,
“ve lel âhiretü hayrun leke min-el ûlâ. = Senin için âhiret, dünyadan çook daha hayırlıdır.” der. (93/4.)
Sonrasını da siz okuyun.
Yorumlar
Yorum Gönder