ACI

Dilin hissettiği acıdan değil, yüreğin hissettiği acıdan söz edeceğim.

Bu acı, dış dünyada/n algılananların insana (= yüreğe = duygulara) verdiği acıdır. 

Bütün algılar, insana acı vermez; acı veren algılar, bedene (ve ruha) zarar veren algıların duygulanımıdır. Acı veren algılar, bedenle (ve ruhla) uyumsuz olan algılardır; bunlar da “kötü, zararlı insanların” işleri ve eylemleridir.

İnsan, daha önceki deneyimlerinden, bu deneyimlerin hafızadaki durumundan, kötü insanları (ve onların eylemlerini) az-çok tanır.

Acı veren algılara uzaklık-yakınlık, acı duygusuna uzaklık ve yakınlığı da belirler.

...

Gazze halkı, sürekli bu acı veren algılara çook yakın, hep yakın olduğundan, onlardaki acı duygusu sanki “normale dönüşmüş”!!! gibidir. (Bombardıman altında sağ kalan insanların yüzlerindeki görüntü, bana “normal” gelmiyor!.) Bu (acı) algılar, bize (bizim bedenimize) uzak olduğu için, biz bu acıyı (sadece) “uzak bir duygu” olarak hissediyoruz. Ama bu (acı) algı, elbet bize de er-geç yaklaşacak, yakınlaşacaktır. İnsanların bu yakın ve sahici acısına duyarsız kalırsak, çook daha büyük acı mekânı cehennem bizim için hazırdır.

Bedene uzak acı algısı, bedene yakın acı algısı gibi değildir. Acıyı, (en çok) çeken bilir. Ben, sizin (diş) ağrınızı; siz benim (diş) ağrımı bilemezsiniz. Ben, hiç diş ağrısı çekmemişsem, diş ağrısının bende, sahici (= gerçek) bir duygulanım olarak bir karşılığı yoktur, olamaz ve bu algı, benim bedenimin, duygulanımımın ve aklımın dışındadır.

Gazze’de olup-bitenler de, işte bize böyle geliyor, onların yaşadıklarını (= çektikleri acıları) ‘duygulanım dışı bir şey’! olarak duyumluyoruz. 

Neden?!.

Orada olup-bitenleri aklımıza ve kalbimize (= tüm benliğimize) taşıyamadığımız için. Bu tür acılara “duyarsız” kalırsak, bir gün bizim başımıza da böyle (ve daha beter) acıların geleceğini düşünemediğimiz (= bilemediğimiz) için.

Algı, bedenin dışında/n; duygu, bedenin içinde/n/dir. Biz, Gazze’de olup-bitenleri bedenimizin dışında olan, bize dokunmayan ‘şeyler’! olarak algılıyoruz; onları bedenimize (= benliğimize) sokamıyoruz, dolayısıyla da “gerçek bir duyguya ve bilgiye” dökemiyoruz. Bunun için doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği (= akıl) gerekli; sonra da bunu, bu aklı onaylayan selîm bir kalp (= iman) gerekli; ki, ortaya doğru (sâlih, sahih) bir eylem/davranış (= tepki) çıkabilsin.

Bilelim ki, hiç kimse acıya duyarsız değildir ve o acı, er ya da geç bizim canımızı da yakacaktır; burada veya ötede, belki de iki yerde de.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP