ZİKİRDEN İNŞÂYA
Zikirden İnşâya
Dînî Düşüncenin Fosilleşmesi ve Rabbin Terbiye Metodu
Kur'an’ın temel amacı, Allah hakkında yeni bilgiler vermek değildir. Onun temel amacı, insanın Rabbin sürekli devam eden fiillerini fark edecek bir şuura ulaşmasını sağlamaktır. Bu sebeple Kur'an kendisini en çok Zikir olarak tanımlar. Çünkü insanın en büyük problemi bilgisizlikten önce gaflettir.
Gaflet, Allah’ın hayattan çekilmesi değildir. Allah daima Hayy’dır, Kayyûm’dur; daima Fâildir, daima Rab’dir. Gaflet, insanın Rabbin sürekli devam eden rubûbiyetini fark edememesidir.
Bu sebeple Kur'an’ın ilk işi bilgi yüklemek değil, insanı uyandırmaktır. “Oku!.”, “Düşünmez misiniz?!.”, “Akletmez misiniz?!.”, “Görmez misiniz?!.”, “Hatırlamaz mısınız?!.” hitaplarının ortak hedefi budur : İnsanı gafletten zikre, dağınıklıktan şuura taşımak.
İşte dînî düşüncenin fosilleşmesi de tam burada başlar. İnsan, Kur'an’ın lafzını korur; fakat Kur'an’ın kendisini uyandırmasına izin vermez. Bilgi çoğalır; fakat farkındalık derinleşmez. Ezber artar; fakat rubûbiyet şuuru zayıflar. Böylece taşlaşma, önce epistemolojide başlar, sonra hayata sirâyet eder.
Oysa Kur'an’ın nüzûlüne ve Siyere bakıldığında bambaşka bir yöntem görülür.
İlk emir, “hükmet!.” değildir; “devlet kur!.” değildir; “toplumu değiştir!.” değildir.
İlk emir, “Oku!.” dur.
Çünkü Allah, önce insanın dikkatini uyandırır. Ardından tevhîdi yerleştirir. İnsanı sahte rablerden ve sahte ilâhlardan özgürleştirir. Yetimi ve yoksulu korumayı öğretir. İnfakla bencilliği arındırır. Güvenilir bir şahsiyet inşâ eder. Mü’minleri kardeş kılar. Böylece tek tek insanları terbiye ederek toplumu dönüştürür.
Kur'an’ın yöntemi, sonuçtan değil; Rabbin tedrîcî terbiyesinden başlar.
Yakın dönemde birçok ihyâ girişimi ortaya çıkmıştır. Bu girişimler önemli katkılar sağlamış olmakla birlikte, büyük kısmı kalıcı bir insan inşâ modelini kurmakta zorlanmıştır. Bunun sebeplerinden biri, siyasî ve toplumsal sonuçların, bireyin tedrîcî terbiyesinin önüne geçebilmesidir. Oysa Kur'an’ın Mekke tecrübesi, önce insanın inşâsını esas alır; toplum ise bu inşânın tabiî neticesi olarak dönüşür.
Bu sebeple bugün ihtiyacımız olan şey, yeni bir ihyâ hareketinden önce, Rabbin inşâ metodunu yeniden keşfetmektir.
Allah’ın bütün Peygamberlerinde görülen ortak sünnet budur. Nûh (a.s.) inşâ etti; neticeyi Allah’a bıraktı. İbrâhim (a.s.) inşâ etti; neticeyi Allah’a bıraktı. Mûsâ (a.s.) inşâ etti; neticeyi Allah’a bıraktı. Muhammed (sav) yirmi üç yıl boyunca insan yetiştirdi; başarıyı değil, terbiyeyi merkeze aldı. Hepsi inşâ sürecine sadık kaldı; neticeyi ise Allah’a bıraktı.
Çünkü gerçek Özne Allah’tır.
Kur'an ise O’nun Kelâmıdır. Allah, Kelâmı ile Fâil/Öznedir.
İnsan, kendi kendini inşâ etmez. İnsan, Rabbin terbiyesine bilinçle katıldığı ölçüde olgunlaşır.
İşte bunun adı zikirdir.
Zikir, yalnızca dilin tekrarı değildir. Zikir; Rabbin hayatın her anında devam eden fiillerini fark eden diri bir şuurdur. Bu şuur aklı dönüştürür. Dönüşen akıl kalbi dönüştürür. Dönüşen kalp hayatı dönüştürür. Hayat dönüştükçe toplum dönüşür.
Bu sebeple Kur'an’ın da’veti, önce bir bilgi da’veti değil; bir zikir davetidir. Çünkü zikir, Rabbin terbiyesini fark etmektir.
Bu fark ediş, şuuru doğurur.
Şuur, insanı inşâ eder.
İnşâ edilmiş insanlar ise Allah’ın izniyle toplumu ve medeniyeti inşâ eder.
Öyleyse bugün bize düşen görev, sonuç üretmek değildir. Bize düşen görev, Rabbin Kur'an’da gösterdiği terbiye metoduna teslim olmak ve tek tek insanların bu ilâhî terbiyeyle yeniden buluşmasına vesile olmaktır.
Samîmî gayret kuldan; hidâyet, tesir ve kalıcı netice ise yalnız Allah’tandır.
Yorumlar
Yorum Gönder