ÖZGÜRLÜK NASIL BİR HAK?!.
Özgürlük Nasıl Bir Hak?!.
Kur'an Perspektifinden Rubûbiyet, Ubûdiyet ve İnsan İradesi
Giriş
Özgürlük, modern dünyanın en çok konuştuğu kavramlardan biridir. Siyasetten hukuka, ahlâktan eğitime kadar hemen her alanda özgürlük temel bir hak olarak kabul edilir. Hatta çoğu zaman insan, “özgür bir varlık” olarak tanımlanır ve diğer bütün haklar bu kabul üzerine inşâ edilir.
Fakat şu soru yeterince sorulmaz : Özgürlük nasıl bir haktır?!.
Özgürlük gerçekten sınırsız mıdır, yoksa sınırları olan, verilmiş ve amacı bulunan bir hak mıdır?!.
Bu soruya verilecek cevap, insanın nasıl tanımlandığına bağlıdır. Çünkü insanın mahiyeti anlaşılmadan, özgürlüğün mahiyeti de anlaşılamaz.
Modern düşünce çoğunlukla özgürlüğü insanın ontolojik başlangıç noktası olarak kabul eder. Kur'an ise meseleye bambaşka bir yerden başlar. O, önce Allah’ı Rab, insanı ise kul olarak tanımlar. Önce Rubûbiyeti, sonra ubûdiyeti; önce yaratılışı, sonra sorumluluğu; önce fakrı, sonra özgürlüğü anlatır.
İşte bu yüzden Kur'an’ın özgürlük anlayışını kavrayabilmek için, tartışmayı özgürlük kavramından değil; Rubûbiyet kavramından başlatmak gerekir. Çünkü özgürlüğün sınırlarını belirleyen şey, insanın ne kadar güçlü olduğu değil; ne kadar muhtaç olduğudur.
• İnsan, kendi varlığını başlatmamıştır.
• Kendi bedenini seçmemiştir.
• Kendi aklını üretmemiştir.
• Kendi hayatını yaratmamıştır.
• Nefesi de, suyu da, toprağı da, güneşi de kendisi var etmemiştir.
Öyleyse şu soru kendiliğinden ortaya çıkar : Bu kadar muhtaç bir varlık, mutlak anlamda özgür olabilir mi?!.
Belki de özgürlüğü doğru anlayabilmek için önce insanın fakrını, sonra Rubûbiyeti, ardından ubûdiyeti düşünmek gerekir.
Bu makalenin temel iddiası şudur : Özgürlük, mutlak bağımsızlık değildir. Özgürlük, ontolojik olarak Rabbine muhtaç olan insanın, kendisine verilen sınırlı iradeyle Rabbini tanıyıp O’na isteyerek kulluk edebilmesi için verilmiş ilâhî bir haktır.
Bu sebeple Kur'an’ın asıl sorusu, “insan özgür müdür?” değildir. Asıl soru şudur : İnsan, kendisine emanet edilen özgürlüğü ne için ve nasıl kullanacaktır?!.
1. Bölüm
Ganî ve Fakr : Özgürlüğün Ontolojik Zemini
Bir hak olarak özgürlüğün mahiyetini anlayabilmek için önce insanın ontolojik durumunu doğru tespit etmek gerekir. Çünkü özgürlük, insanın varlık yapısından bağımsız düşünülemez. İnsan kimdir?!. Kendi kendine var olmuş, kendi kendine yeten bağımsız bir varlık mıdır; yoksa varlığı da devamı da başka bir kaynağa bağlı olan muhtaç bir varlık mıdır?!.
Kur'an bu soruya açık ve kesin bir cevap verir.
Allah, mutlak anlamda el-Ganî'dir. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Buna karşılık insan, fakr içindedir. Kur'an bunu şöyle ifade eder : “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Ganî’dir, Hamîd’dir.” (Fâtır 35/15)
Bu âyet, insanın sadece ekonomik veya psikolojik ihtiyaçlarını değil, ontolojik durumunu haber verir. İnsan, var olmak için de varlığını sürdürebilmek için de Allah’a muhtaçtır. Her nefes, her lokma, her yudum su, her kalp atışı, her bilgi, her kabiliyet ve her imkân, insana verilmiştir. İnsan bunların hiçbirini sıfırdan var etmemiştir.
İnsan çoğu zaman emeğiyle elde ettiğini kendisinin ürettiğini zanneder. Oysa emeğin kendisi de bir nimettir. Akıl verilmemiş olsaydı düşünemezdi; beden verilmemiş olsaydı çalışamazdı; toprak yaratılmamış olsaydı ekemezdi; su indirilmemiş olsaydı yetiştiremezdi. İnsan, sebepler arasında çalışır; fakat sebepleri ve onların işleyişini var eden kendisi değildir.
İşte bu noktada özgürlük meselesi yeniden düşünülmelidir.
Mutlak özgürlük, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye ihtiyaç duymamayı gerektirir. Çünkü gerçek anlamda bağımsız olan, varlığını ve fiillerini hiçbir dış kaynağa borçlu olmayandır.
Peki insan böyle midir?!.
Hayır.
• İnsan, doğumunu seçmemiştir.
• Anne ve babasını seçmemiştir.
• Bedenini seçmemiştir.
• Yaşayacağı zamanı ve coğrafyayı seçmemiştir.
• Ölümü de seçmeyecektir.
Hayatının en temel şartları kendisine verilmiştir.
Bu sebeple insanın özgürlüğü, ontolojik değil; verilmiş bir özgürlüktür.
Verilmiş olan ise mutlak değil, sınırlıdır.
Bu sınırlılık, özgürlüğün eksikliği değil; insanın yaratılmış olmasının tabiî sonucudur.
Kur'an’ın hareket noktası da tam burasıdır. İnsan önce fakrını fark etmelidir. Çünkü insan fakrını bilmeyen, Rubûbiyeti anlayamaz; Rubûbiyeti anlamayan da ubûdiyetin anlamını kavrayamaz.
Nitekim Kur'an, insanın sapmasının temel sebeplerinden birini şöyle açıklar : “Hayır! İnsan kendini müstağnî gördüğü için azar.” (Alak 96/6-7)
Dikkat edilirse âyet, insanın gerçekten müstağnî olduğunu söylemez. Sorun, insanın kendini ihtiyaçsız zannetmesidir. İsyan, ontolojik bir gerçeklikten değil; yanlış bir benlik tasavvurundan doğar.
Özgürlük tartışmalarının önemli bir kısmı da aynı yanılgıyı tekrar eder. İnsan, kendisini bağımsız bir varlık gibi düşünmeye başladığında, özgürlüğü de mutlaklaştırır. Hâlbuki ontolojik gerçeklik bunun tam tersini göstermektedir.
İnsan, fakrını inkâr edebilir; fakat fakrından kurtulamaz. Rubûbiyeti reddedebilir; fakat Rubûbiyetin dışına çıkamaz.
Çünkü insanın ubûdiyeti reddetmesinin ontolojik bir zemini yoktur. Onun varlığı baştan sona Allah’ın Rubûbiyetiyle kuşatılmıştır. Reddedilen şey hakikatin kendisi değil; o hakikatin bilinçle kabul edilmesidir.
İşte bu sebeple Kur'an’da özgürlük, bağımsızlığın değil; sorumluluğun başlangıcıdır. İnsana verilen irade, Rubûbiyetten kaçabilmesi için değil; Rubûbiyeti tanıyıp tanımayacağını ortaya koyabilmesi için verilmiştir.
Bu noktadan sonra cevaplanması gereken soru şudur : İnsan ontolojik olarak Rabbine bu kadar muhtaçsa, Allah’ın Rubûbiyeti insan hayatında nasıl bir anlam taşımaktadır?!.
2. Bölüm
Rubûbiyet : Özgürlüğün Kaynağı ve Sınırı
İnsanın ontolojik fakrı ortaya konulduktan sonra cevaplanması gereken ikinci soru şudur : İnsan madem mutlak anlamda muhtaçtır, bu muhtaçlık kimi gerekli kılmaktadır?!.
Kur'an’ın cevabı açıktır : Rab.
Kur'an’da Allah’ın en çok geçen isimlerinden biri Rab ismidir. Bu durum tesadüf değildir. Çünkü vahyin ilk muhatabı olan insanın önce Allah’ı hangi sıfatıyla tanıması gerektiğini gösterir.
Rab; yalnızca emreden veya hükmeden değildir.
Rab;
• Yaratan,
• Yaşatan,
• Rızık veren,
• Koruyan,
• Besleyen,
• Büyüten,
• Terbiye eden,
• Olgunlaştıran,
• Eksikliği gideren,
• İhtiyacı karşılayan
• Ve nihayet kulunu hidâyete ulaştırandır.
Başka bir ifadeyle Rubûbiyet, Allah ile insan arasındaki sürekli varoluş ilişkisidir.
İnsan, sadece yaratıldığı anda değil, var olduğu her an da Rubûbiyete muhtaçtır. Bir an için bile Allah’ın desteği kesilecek olsa, ne hayatını sürdürebilir ne de varlığını koruyabilir.
Bu sebeple Rubûbiyet, insanın üzerine sonradan gelen dînî bir hüküm değildir; varlığının ontolojik temelidir.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar.
Modern düşünce çoğu zaman özgürlüğü, bağımsızlaşma olarak tanımlar. İnsan ne kadar az bağımlıysa o kadar özgür kabul edilir.
Kur'an ise tam tersine, insanın bağımlılığını inkâr etmez; onu hakiki yerine oturtur.
İnsan mutlaka bir şeye bağlanacaktır.
Soru, bağlanıp bağlanmayacağı değil; kime bağlanacağıdır.
Kur'an’ın tevhîd çağrısı da tam burada anlam kazanır.
İnsan, yaratılmışlara bağımlı olmaktan kurtulup kendisini var eden Rabbe yöneldiğinde, hakikate uygun bir ilişki kurmuş olur.
Dolayısıyla ubûdiyet, insanı aşağılayan bir durum değil; ontolojik hakikatiyle uyumlu yaşamasıdır.
Bu yüzden Kur'an’ın ilk emri dikkat çekicidir : “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak 96/1)
İlk emir sadece “Oku.” değildir. “Rabbinin adıyla oku.”
Bilgi bile Rubûbiyetten bağımsız değildir.
İnsan önce Rabbini tanıyacak, sonra kendisini ve âlemi okuyacaktır.
İşte özgürlüğün sınırları da burada belirlenir. Çünkü özgürlüğü veren Rabdir.
Verilen şey ise, onu verenin muradından bağımsız düşünülemez.
Bir anne babanın çocuğuna verdiği imkânlar nasıl bir eğitim amacına hizmet ediyorsa, Allah’ın insana verdiği akıl, irade ve özgürlük de Rubûbiyetin hikmeti içinde anlam kazanır.
Bu nedenle özgürlük, insanın kendi kendine sahip olduğu mutlak bir hak değildir.
Özgürlük, Rubûbiyetin insana emanet ettiği sınırlı bir yetkidir.
Bu yetki, Rubûbiyetten kaçmak için değil; Rubûbiyeti bilinçle kabul etmek için verilmiştir.
Burada önemli bir sonuç ortaya çıkar : İnsan, Rubûbiyeti reddettiğinde aslında ontolojik bir hakikati değiştirmez. Sadece kendisiyle ilgili yanlış bir hüküm vermiş olur. Çünkü Allah’ın Rab oluşu, insanın kabulüne bağlı değildir.
• İnsan kabul etse de etmese de Allah Rabdir.
• İnsan iman etse de etmese de Allah Rabdir.
• İnsan itaat etse de isyan etse de Allah Rabdir.
Rubûbiyet, insanın tercihine bağlı bir gerçeklik değildir.
İnsanın tercihi, bu gerçeği bilinçle tasdik edip etmeyeceğini belirler.
İşte ubûdiyet tam bu noktada başlar.
Kul olmak, Allah’ı Rab edinmek değildir.
O zaten Rabdir.
Kul olmak, O’nun Rubûbiyetini bilerek, isteyerek ve severek kabul etmektir.
Bu sebeple ubûdiyet, insanın ontolojik hakikatine eklenmiş yabancı bir yük değil; o hakikatin bilinçli tasdikidir.
Buradan şu temel sonuca ulaşabiliriz : Rubûbiyet, özgürlüğün alternatifi değildir; kaynağı ve sınırıdır.
İnsana verilen özgürlük, Rubûbiyetin dışında bir alan açmaz. Aksine, Rubbin verdiği bu emanetin nasıl kullanılacağını ortaya çıkaran imtihan alanını oluşturur.
O hâlde şimdi cevaplanması gereken soru şudur : Allah, insana bu sınırlı özgürlüğü niçin vermiştir?!.
3. Bölüm
Özgürlüğün Gayesi : Teklif, Tercih ve Ubûdiyet
İnsan ontolojik olarak fakirdir.
Allah ise mutlak Rabdir.
Bu iki hakikat ortaya konulduktan sonra şu soru kaçınılmaz hâle gelir : Allah, insana neden özgürlük vermiştir?!.
Kur'an’ın cevabı, özgürlüğü bir amaç olarak değil, bir emanet ve bir imtihan imkânı olarak anlamamızı sağlar.
Yaratılışın gayesini bildiren âyet son derece açıktır : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)
Âyet dikkatle okunduğunda önemli bir husus fark edilir.
Allah, insanlar “özgür olsunlar” demez; “güçlü olsunlar”, “zengin olsunlar”, “istediklerini yapsınlar” diye insanları yarattım, demez.
Yaratılışın gayesini tek bir kavramla ifade eder : Ubûdiyet.
Bu noktada özgürlük yeniden tanımlanmalıdır.
Özgürlük, yaratılışın amacı değildir.
Özgürlük, yaratılış amacının gerçekleşebilmesi için insana verilmiş ilâhî bir imkândır.
Çünkü kulluk, ancak iradeyle anlam kazanır.
İrade bulunmayan yerde teklif olmaz.
Teklif bulunmayan yerde tercih olmaz.
Tercih bulunmayan yerde ahlâk olmaz.
Ahlâk bulunmayan yerde de ne övgünün ne yerginin, ne mükâfatın ne de cezanın bir anlamı kalır.
İşte bu sebeple Kur'an’ın muhatabı, akıl ve irade sahibi insandır.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda tercih eden bir varlıktır.
Akıl, hakikati tanıma imkânıdır.
İrade ise tanınan hakikat karşısında yönelişi belirleme gücüdür.
Ubûdiyet de aklın gördüğü hakikatin irade tarafından özgürce tasdik edilmesidir.
Böylece teklif, insanı zorlamak için değil; onun özgür tercihini görünür kılmak için vardır.
Bu sebeple Kur'an’da imtihanın konusu, insanın ne kadar özgür olduğu değildir.
İmtihanın konusu şudur : İnsan, kendisine emanet edilen özgürlüğü Rabbini tanımak için mi kullanacaktır; yoksa kendini müstağnî sanarak O’ndan yüz mü çevirecektir?!.
Bu nedenle özgürlük, Kur'an’da bir ayrıcalık değil, büyük bir sorumluluktur.
Her hak, aynı zamanda bir yükümlülük doğurur.
Özgürlük de böyledir.
İnsan, tercih ettiği için sorumludur.
Sorumlu olduğu için hesaba çekilecektir.
Hesaba çekileceği için de tercihleri değerlidir.
Burada ahlâkın ontolojik temeli ortaya çıkar.
• Bir taşın düşmesi ahlâkî değildir.
• Bir ağacın meyve vermesi ahlâkî değildir.
• Güneşin doğması da batması da ahlâkî değildir.
Çünkü bunlar tercih etmezler.
İnsan ise tercih eder.
İşte ahlâk, özgürlüğün bulunduğu yerde başlar.
Bu sebeple Rabbimiz, doğru tercihi değerli görür.
İnsan, hidâyeti seçtiğinde onu yalnız bırakmaz; hidâyetini artırır, yolunu açar ve rahmetiyle destekler.
Kur'an’ın “Nûrun alâ nûr” (Nûr 24/35) ifadesi, ilâhî lütfun sürekliliğini ve bereketini tasvir eder. Doğru yöne samimiyetle yönelen kul, Rabbin ikramıyla karşılaşır. Böylece kulun tercihi, ilâhî lütufla büyür; adeta ikram üstüne ikram gerçekleşir.
Yanlış tercih de karşılıksız bırakılmaz. Çünkü ilâhî adâlet, iyiliği mükâfatsız bırakmadığı gibi kötülüğü de hesapsız bırakmaz.
Böylece özgürlük ile adâlet arasında ayrılmaz bir bağ kurulmuş olur.
İnsan özgür olduğu için sorumludur.
Sorumlu olduğu için hesap vardır.
Hesap olduğu için mükâfat ve ceza anlamlıdır.
Bütün bunların merkezinde ise ubûdiyet yer alır.
Ubûdiyet, insanın özgürlüğünü kaybetmesi değildir. Aksine, kendisine emanet edilen özgürlüğü yaratılış gayesine uygun olarak kullanmasıdır.
Bu sebeple şu önerme yapılabilir : Özgürlük, insanın Rabbine kulluğunu veya isyanını kendi tercihiyle ortaya koyabilmesi için verilmiş sınırlı bir haktır.
İşte imtihanın özü budur.
Fakat burada cevap bekleyen son bir soru daha vardır.
İnsan bu tercihi hangi varlık zemini üzerinde yapmaktadır?!.
Başka bir ifadeyle, Allah’ın Rubûbiyetinden gerçekten çıkabilir mi; yoksa bütün tercihleri yine O’nun Rubûbiyeti içinde mi gerçekleşmektedir?!.
4. Bölüm
Tav’an ve Kerhen : Rubûbiyetten Kaçış Mümkün müdür?!.
Önceki bölümlerde şu sonuca ulaştık :
• İnsan ontolojik olarak fakirdir.
• Allah mutlak Rabdir.
• İnsana verilen özgürlük ise kulluğun veya isyanın bilinçli olarak ortaya çıkabilmesi için verilmiş ilâhî bir emanettir.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar : İnsan, bu özgürlüğü kullanarak Allah’ın Rubûbiyetinden çıkabilir mi?!.
Kur'an’ın cevabı açıktır : Hayır.
Çünkü insanın tercih alanı, Rubûbiyetin dışında değil; Rubûbiyetin içinde bulunmaktadır.
Fussilet sûresinde Allah Teâlâ göğe ve yere şöyle hitap eder : “İsteyerek veya istemeyerek gelin!.” (İ’tiyâ tav’an ev kerhen.).Onlar ise şöyle cevap verirler : “İsteyerek geldik.” (Eteynâ tâiîn.) (Fussilet 41/11)
Bu diyalog, yalnızca göklerin ve yerin yaratılışını anlatmaz; aynı zamanda varlığın Allah karşısındaki ontolojik durumunu da ortaya koyar.
Kâinatta Allah’ın Rubûbiyetinin dışında kalan hiçbir varlık yoktur.
• Yıldızlar,
• Galaksiler,
• Dağlar,
• Denizler,
• Bitkiler,
• Hayvanlar,
• Ve insan...
Hepsi Allah’ın koyduğu sünnet içinde varlıklarını sürdürmektedir.
Hiçbiri kendi varlığını kendisi başlatmamış, kendi kanunlarını kendisi koymamış ve kendi sonunu kendisi belirlememiştir.
Bu bakımdan bütün varlıklar Allah’a teslimdir.
İnsan da bunun dışında değildir.
• Acıkmayı seçmez.
• Yaşlanmayı seçmez.
• Ölmeyi seçmez.
• Kalbinin atmasını da hücrelerinin çalışmasını da kendisi yönetmez.
Varlığının her anı Rubûbiyetin kuşatması altındadır.
İşte burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Kur'an iki farklı teslimiyete işaret etmektedir.
Birincisi ontolojik teslimiyettir.
Bu teslimiyet bütün varlıklar için zorunludur.
Hiç kimse bundan kaçamaz.
İkincisi ise ahlâkî teslimiyet, yani ubûdiyettir.
Bu ise insana teklif edilmiş bir tercihtir.
İnsan, ontolojik olarak zaten Allah’ın kuludur. Fakat ahlâkî olarak bu kulluğu ya isteyerek kabul eder ya da inkâr etmeye çalışır.
İşte Kur'an’ın değer verdiği nokta burasıdır.
Bu sebeple kerhen teslimiyet, varlığın kaçınılmaz gerçeğidir.
Tav’an ubûdiyet ise imtihanın meyvesidir.
İnsanın özgürlüğü de tam bu noktada anlam kazanır.
Allah, insanı Rubûbiyetinden çıkıp çıkmayacağını görmek için değil; zaten çıkamayacağı Rubûbiyeti bilerek ve isteyerek kabul edip etmeyeceğini ortaya koyması için özgür bırakmıştır.
Dolayısıyla insanın ubûdiyeti reddetmesinin ontolojik bir zemini yoktur. Çünkü reddettiği şey, Rubûbiyetin kendisi değildir.
Rubûbiyet değişmez.
Reddedilen, bu hakikatin bilinçli olarak kabul edilmesidir.
Kur'an’ın eleştirdiği inkâr da tam burada başlar.
İnsan, Allah’ın Rubûbiyetini ortadan kaldıramaz; yalnızca onu görmezden gelebilir. Fakat görmezden gelinen hakikat, hakikat olmaktan çıkmaz.
İşte Alak sûresindeki “kendini müstağnî gördüğü için azar.” ifadesi de bu psikolojiyi anlatmaktadır.
İnsan gerçekten ihtiyaçsız değildir. Sadece kendisini öyle zannetmektedir.
Bu sebeple isyan, ontolojik değil; ahlâkî bir problemdir.
Hakikatin değişmesi değil, hakikate karşı yanlış bir tavır alınmasıdır.
Burada özgürlüğün anlamı daha da netleşmektedir.
Özgürlük, Rubûbiyetten kurtulabilme gücü değildir.
Özgürlük, Rubûbiyet karşısında takınılacak tavrı belirleyebilme imkânıdır.
İnsan, ister iman etsin ister inkâr etsin, Allah onun Rabbi olmaya devam eder.
Fakat insanın kendi tercihi, onun şâkir mi kéfûr mu, saîd mi şakî mi, mü’min mi kâfir olacağını belirler.
İşte teklifin, tercihin ve ahlâkın anlamı burada ortaya çıkar. Fakat bu imtihan sonsuza kadar devam etmeyecektir.
Özgür tercihin sona ereceği bir an vardır. O an, ölüm ânıdır.
İnsan, hayatı boyunca Rubûbiyeti inkâr ettiğini zannedebilir. Fakat ölümle birlikte bütün perdeler kalkar.
Artık tercih değil, hakikatin apaçık tecellisi vardır.
Bu yüzden Kur'an’ın şu uyarısı, özgürlük meselesinin son sınırını çizer : “Hayır! Sığınılacak hiçbir yer yoktur. O gün varılıp durulacak yer yalnızca Rabbinedir.” (Kıyâme 75/11-12)
5. Bölüm
Ölüm, Hesap ve Özgürlüğün Nihâî Anlamı
İnsan hayatı boyunca kendisini bağımsız zannedebilir.
Rubûbiyeti görmezden gelebilir.
Ubûdiyeti reddedebilir.
Kendini müstağnî görebilir.
Fakat bunların hiçbiri onun ontolojik durumunu değiştirmez. Çünkü insanın hayatı da ölümü de Allah’ın Rubûbiyeti altındadır.
İşte bu sebeple Kur'an, ölümü yalnızca biyolojik bir son olarak değil; hakikatin bütün açıklığıyla ortaya çıktığı an olarak tasvir eder.
Kıyâme sûresinde şöyle buyrulur : “Hayır! Sığınılacak hiçbir yer yoktur. O gün varılıp durulacak yer yalnızca Rabbinedir.” (Kıyâme 75/11-12)
Dünyada insanın önünde tercih vardı.
• İman veya inkâr...
• Şükür veya küfür...
• Ubûdiyet veya isyan...
• Hidâyet veya dalâlet...
İşte bunların tamamı, insana emanet edilen özgürlük sayesinde mümkün olmuştur. Fakat ölümle birlikte bu imkân sona erer.
• Artık tercih yoktur.
• Artık teklif yoktur.
• Artık imtihan yoktur.
• Artık yalnızca hesap vardır.
İnsanın dünyada inkâr etmeye çalıştığı Rubûbiyet, ölümle birlikte inkâr edilemez bir hakikat olarak tecelli eder. Bu yüzden ölüm, insanı kul yapan bir olay değildir.
İnsan zaten kuldur.
Ölüm, insanın kul olduğunu artık inkâr edemeyeceği eşiğin adıdır.
İşte “kellâ lâ vezar” ifadesi bu gerçeği ilan eder.
Artık kaçılacak bir dağ, sığınılacak bir kale, saklanılacak bir yer, yahut dayanılacak bir güç kalmamıştır. Çünkü insan, hayatı boyunca kendisini taşıyan Rubûbiyetle yüz yüze gelmiştir.
Burada Kur'an’ın ahlâk anlayışı da bütün açıklığıyla ortaya çıkar.
Allah, insanı özgür yarattığı için hesaba çekmektedir.
Eğer insanın iradesi olmasaydı teklifin de anlamı olmazdı.
Teklif olmasaydı tercih olmazdı.
Tercih olmasaydı ahlâk olmazdı.
Ahlâk olmasaydı adâlet de anlamsız olurdu.
İlâhî hesap, özgürlüğün inkârı değil; onun ciddiyetinin ilanıdır.
Rabbimiz insana irade vermiş, onu vahiy ile desteklemiş, Peygamberlerle uyarmış, akıl ile donatmış ve doğru yolu göstermiştir.
Ardından tercihini insana bırakmıştır.
Doğru tercihi ise karşılıksız bırakmamıştır.
Kur'an’ın birçok yerinde ifade edildiği gibi Allah, hidâyeti seçenin hidâyetini artırır; şükredene nimetini artırır; kendisine yöneleni rahmetiyle kuşatır.
Bu anlamda ilâhî lütuf, kulun samimi yönelişini aşan bir genişlik taşır.
Kul yönelir; Rab yakınlaştırır.
Kul ister; Rab ihsan eder.
Kul bir adım atar; Rab rahmetiyle onu destekler.
Bunu, Kur'an’ın “Nûrun alâ nûr” ifadesinin işaret ettiği ilâhî ikramın bir tezahürü olarak da düşünebiliriz : Kulun doğru tercihine, Rabbin lütfu eklenir; ikram üstüne ikram gerçekleşir.
Buna karşılık yanlış tercih de cezasız bırakılmaz. Çünkü adâlet, yalnızca iyiliği ödüllendirmek değil; kötülüğü de karşılıksız bırakmamaktır.
İşte hesap günü bunun için vardır.
Bütün bu değerlendirmeler bizi şu sonuca götürmektedir.
Özgürlük, mutlak bağımsızlık değildir.
Özgürlük, insanın Allah’ın Rubûbiyeti içinde, kendisine emanet edilen iradeyle ubûdiyeti veya isyanı seçebilmesi için verilmiş sınırlı bir haktır.
İnsan, Rubûbiyetten kaçamaz. Fakat ubûdiyeti isteyerek seçebilir.
İşte imtihanın özü de budur.
Bu sebeple Kur'an’ın temel sorusu : İnsan özgür müdür? sorusu değildir. Asıl soru şudur : İnsan, kendisine emanet edilen özgürlüğü hangi yönde kullanacaktır?!. Çünkü özgürlüğün değeri, sınırsız olmasından değil; hakikati seçme imkânı vermesinden kaynaklanır.
Sonuç olarak denilebilir ki : İnsan, aklıyla hakikati tanısın, iradesiyle onu özgürce seçsin ve ubûdiyeti bilinçli bir tercihle tasdik etsin diye yaratılmıştır.
İşte bu yüzden özgürlük, yaratılışın amacı değil; yaratılış amacının gerçekleşmesi için insana verilmiş ilâhî bir haktır.
Ve belki de makalenin başındaki sorunun Özgürlük nasıl bir haktır?!. en kısa cevabı şudur :
Özgürlük, insanın Rabbine isteyerek kulluk edip etmeyeceğini ortaya koyabilmesi için kendisine emanet edilmiş sınırlı bir haktır.
Genel Değerlendirme : Özgürlük Neden Verildi?!.
Bu makale boyunca Kur'an’ın özgürlük anlayışı, modern düşüncenin alışılmış kabullerinden farklı bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Hareket noktası özgürlük değil; insanın ontolojik yapısıdır.
Kur'an’a göre insanın ilk hakikati özgür olması değil, yaratılmış ve Allah’a mutlak surette muhtaç olmasıdır. Bu ontolojik fakrın karşısında Allah, mutlak Ganî ve mutlak Rabdir. Dolayısıyla insan ile Allah arasındaki ilişki, iki eşit varlık arasındaki bir ilişki değil; Rubûbiyet ile ubûdiyet arasındaki varoluşsal ilişkidir.
İşte özgürlüğün anlamı da bu ilişkinin içinde ortaya çıkar.
İnsan, Allah’ın Rubûbiyetinden bağımsız hareket edebilen bir varlık değildir. Doğumu, hayatı, rızkı, bedeni, ölümü ve yeniden dirilişi bütünüyle Rubûbiyetin kuşatması altındadır. Bu sebeple insanın Allah’ın Rubûbiyetini ortadan kaldırması veya onun dışına çıkması ontolojik olarak mümkün değildir.
O hâlde insanın özgürlüğü ne içindir?!.
Kur'an’ın verdiği cevap açıktır : Özgürlük, Rubûbiyetten kaçabilmek için değil; Rubûbiyeti bilerek ve isteyerek tasdik edebilmek için verilmiştir.
Bu nedenle ubûdiyet, zorunlu bir boyun eğme değil; insanın ontolojik hakikatini özgür iradesiyle kabul etmesidir.
Burada ahlâkın temeli de ortaya çıkar.
• İrade olmasaydı teklif olmazdı.
• Teklif olmasaydı tercih olmazdı.
• Tercih olmasaydı ahlâk olmazdı.
• Ahlâk olmasaydı sorumluluk olmazdı.
• Sorumluluk olmasaydı hesap, mükâfat ve ceza anlamsız olurdu.
Demek ki özgürlük, insanın dilediğini yapabilmesi için değil; yaptığı tercihin ahlâkî bir değer taşıyabilmesi için verilmiştir.
İşte bu sebeple Rabbimiz doğru tercihi değerli görmekte, onu hidâyetiyle desteklemekte ve lütfuyla artırmaktadır. Kulun samimi yönelişi, Rabbin ihsanıyla karşılık bulmaktadır. Böylece ilâhî rahmet, kulun iradî tercihine ikram üstüne ikram ile cevap vermektedir.
Buna karşılık yanlış tercih de karşılıksız bırakılmaz. Çünkü ilâhî adâlet, iyiliği mükâfatsız bırakmadığı gibi kötülüğü de hesapsız bırakmaz.
Ölüm ise bu sürecin sonudur. Hayatta verilen özgür tercih imkânı ölümle birlikte sona erer. Artık teklif değil hesap vardır. İnsan, hayatı boyunca inkâr etmeye çalıştığı Rubûbiyetin dışına hiçbir zaman çıkamadığını bütün açıklığıyla görür. Kur'an’ın “Hayır! Sığınılacak hiçbir yer yoktur.” hitabı, insanın mutlak bağımsızlık vehminin son bulduğu andır.
Bütün bu değerlendirmeler bizi şu sonuca ulaştırmaktadır :
• Özgürlük, mutlak bağımsızlık değildir.
• Özgürlük, ontolojik bir statü de değildir.
• Özgürlük, Allah’ın insana emanet ettiği ahlâkî bir imkândır.
Bu emanet sayesinde insan, Rabbini tanıyabilir veya inkâr edebilir; şükredebilir veya nankörlük edebilir; hidâyeti seçebilir veya dalâlete yönelebilir. Fakat hangi tercihi yaparsa yapsın, Allah’ın Rubûbiyetinden çıkamaz.
Bu sebeple insanın asıl imtihanı, Rubûbiyetten kurtulmak değil; Rubûbiyeti özgür iradesiyle tasdik etmektir.
Sonuç olarak denilebilir ki Kur'an’ın sorduğu temel soru, “insan özgür müdür?” değildir. Asıl soru şudur : İnsan, kendisine emanet edilen özgürlüğü hangi hakikati doğrulamak için kullanacaktır?!.
Kur'an’ın cevabı ise nettir : İnsan, aklıyla hakikati tanısın, iradesiyle onu özgürce seçsin ve ubûdiyeti bilinçli bir tercihle yaşayarak Rabbinin Rubûbiyetine şâhitlik etsin diye özgür bırakılmıştır.
İşte bu sebeple özgürlük, insanın sahip olduğu mutlak bir hak değil; Allah’ın emanet ettiği sınırlı bir hak ve aynı zamanda ağır bir sorumluluktur.
Özgürlüğün değeri de tam burada ortaya çıkar.
Çünkü özgürlük, insana Rabbine isteyerek “evet ve hayır” deme imkânını veren ilâhî bir emanettir.
Yorumlar
Yorum Gönder