SALÂTI İKÂME ETMEK
Namaz, Ne İçin?!.
“Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve salâtı ikâme et. Çünkü salât, fahşâ ve münkerden alıkoyar. Allah’ın zikri ise daha büyüktür. Allah, yapmakta ve inşâ etmekte olduklarınızı bilir.” (29/45.)
Bu âyet, namazın nasıl kılınacağını değil, niçin ikâme edilmesi gerektiğini anlatır. Kur'ân’ın amacı, şekilden önce hikmeti göstermektir. Namazın asıl gayesi, belirli hareketleri tekrar etmek değil; insanı dönüştürmek, onu Allah’ın huzurunda yaşayan bir kul hâline getirmektir.
Âyet önce iki temel emir verir : “Sana vahyedilen Kitab’ı oku = tebliğ et” ve “salâtı ikâme et.” Ardından bunun hikmetini açıklar : “Şüphesiz salât, insanı fahşâ ve münkerden alıkoyar.”
Demek ki gerçek namaz, sadece bedenin yaptığı bir ibâdet değildir. O; kalbi, aklı, vicdanı ve iradeyi eğiten ilâhî bir terbiyedir. İkâme edilen namaz = sâlat, dilde doğruluk, ticarette dürüstlük, siyasette adâlet, eğitimde hikmet, ailede merhamet ve toplumda emanet bilinci meydana getirmiyorsa, bu namaz henüz Kur'ân’ın hedeflediği meyveyi vermemiş demektir.
Fakat âyet burada durmaz. Ufku daha da genişletir : “Ve le-zikrullâhi ekber.”
İlk bakışta şu soru akla gelir : Namaz zaten zikirdir. Öyleyse neden namazdan sonra tekrar Allah’ın zikrinden söz edilmektedir?!.
Çünkü Kur'ân bize namazı hedef değil; daha büyük bir hakikate açılan kapı olarak göstermektedir. Namaz, Allah’ı zikretmenin en yoğun biçimlerinden biridir; fakat asıl gaye, namazla başlayıp hayatın tamamına yayılan sürekli olması gereken Allah bilincidir. İnsan namazdan çıkar; fakat Allah’ın huzurundan çıkmaz. Namaz biter; kulluk bitmez. Secdede başlayan zikir, ticarette, ilimde, eğitimde, siyasette, ailede ve hayatın her alanında devam eder. İşte bu sebeple “Allah’ın zikri daha büyüktür.”
Bu ifade, Kur'ân’ın bütünlüğü içinde daha derin bir anlam da taşır. Arapçada “zikrullah”, hem kulun Allah’ı zikretmesi hem de Allah’ın kulunu zikretmesi anlamına gelir. Bu durumda âyet şöyle de okunabilir : “Allah’ın sizi zikretmesi daha büyüktür.”
Bu anlamı şu ilâhî beyan tamamlar : “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.” (2/152.)
Kul Allah’ı anar; fakat en büyük lütuf, Allah’ın kulunu anmasıdır. Onu rahmetiyle kuşatması, hidayetiyle yönlendirmesi, yardımına mazhar kılması ve Kendi katında anmasıdır. Kulun zikri sınırlıdır; Allah’ın zikri ise dönüştürücü, yaşatıcı ve inşâ edicidir. İşte bunun için “Allah’ın zikri daha büyük, en büyüktür.”
Âyetin son kelimesi de aynı derecede dikkat çekicidir : “...Allah, tasna’ûnunuzu bilir.”
Kur'ân burada sıradan “yapmak” anlamındaki tef’alûn fiilini değil; tasna’ûn fiilini kullanır. Bu kök, sadece bir işi yapmak değil; ustalıkla üretmek, şekillendirmek, inşâ etmek ve meydana getirmek anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen sanâat, bilinçli üretimi ifade eder.
Demek ki Allah, sadece yaptığımız işleri değil; nasıl bir insan, nasıl bir karakter, nasıl bir aile, nasıl bir toplum ve nasıl bir medeniyet inşâ ettiğimizi de bilmektedir.
Bunun içindir ki Kur'ân, salâtı yalnızca emretmekle yetinmez; onun ikâme edilmesini ister. Çünkü ikâme edilen salât, insanı fahşâ ve münkerden uzaklaştırır; Allah’ın sürekli zikrine hazırlar ve sonunda bütün hayatını ilâhî ölçülere göre inşâ eden bir şahsiyet meydana getirir.
Kur'ân’ın bu konuda yaptığı en sarsıcı uyarılardan biri de Meryem sûresindedir : “Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki salâtı zâyii ettiler ve arzularına uydular.” (19/59.)
Dikkat edilirse âyet, “salâtı terk ettiler” demez; “salâtı zâyii ettiler” buyurur. Demek ki salâtı zâyii etmek, sadece onu bütünüyle terk etmek değildir. Onu ruhundan, hikmetinden ve hayata yön veren etkisinden koparmak da salâtı zâyii etmektir. Bunun içindir ki salâtın zâyii edilmesinin hemen ardından hevâya uymak zikredilir. Çünkü insan ya salâtın inşâ ettiği bir hayat yaşar ya da arzularının peşinden sürüklenir.
Ankebût sûresi ile Meryem sûresi birlikte okunduğunda hakikat bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Ankebût, ikâme edilen salâtın insanı fahşâ ve münkerden alıkoyduğunu bildirir; Meryem ise zâyii edilen salâtın insanı hevânın peşine sürüklediğini haber verir.
Bugün Müslümanların en büyük tehlikesi, salâtın şeklinin korunup hikmetinin kaybedilmesidir. Namazın vakitleri korunurken, onun inşâ etmesi gereken doğruluk, adâlet, emanet, merhamet ve takvâ hayata yansımıyorsa, Kur'ân’ın “ikâme edilen salât” diye tarif ettiği hedef henüz gerçekleşmemiş demektir.
Belki de bu yüzden bugün acı bir muhasebeye ihtiyacımız vardır. Namazı edâ ettiğimizi zannederken, çoğu zaman onu ezâ (اضاع) ediyor olabiliriz. Çünkü salât, hayatı değiştirmiyorsa; insanı fahşâ ve münkerden alıkoymuyorsa; hevânın önüne geçemiyorsa, Kur'ân’ın istediği anlamda ikâme edilmiş değildir.
Öyleyse namaz, sadece belirli vakitlerde yerine getirilen bir görev değildir. O, insanı Allah’ın zikrine hazırlayan; Allah’ın zikrine mazhar olan insanı da bütün hayatını ilâhî ölçülere göre inşâ edecek bir şahsiyete dönüştüren ilâhî mekteptir.
Namaz biter; fakat kulluk bitmez.
Secde sona erer; fakat zikir devam eder.
Kul Allah’ı zikreder; bunun en büyük meyvesi ise Allah’ın kulunu zikretmesidir.
İşte gerçek salât budur. İkâme edilen salât budur. Hayatı Allah’ın huzurunda yaşamaya dönüştüren salât budur.
Yorumlar
Yorum Gönder