BİLİM, FELSEFE VE DİN ÜÇGENİNDE İNSAN
BİLİM, FELSEFE VE DİN ÜÇGENİNDE İNSAN
Maddeden Mânâya
Bir Düşünce Deneyi
Bismillâhirrahmânirrahîm
Giriş
İnsan,
yeryüzünde en çok araştırılan varlıktır. Anatomisi incelenmiş, genleri
çözümlenmiş, beyni haritalandırılmış, davranışları gözlemlenmiş, toplumsal
ilişkileri analiz edilmiştir. Buna rağmen insan, kendisi hakkında en çok soru
soran varlık olmaya devam etmektedir. Çünkü insanı yalnızca bedeninden ibaret
görmek mümkün olmadığı gibi, yalnızca düşüncesine veya inancına indirgemek de
mümkün değildir.
Bu
sebeple insanı anlamaya çalışan her disiplin, onun farklı bir yönünü
aydınlatmıştır. Bilim, insanın nasıl işlediğini araştırır; felsefe, insanın ne
olduğunu sorgular; din ise insanın ne için var olduğunu bildirir. Bu üç
yaklaşım birbirinin alternatifi değil, aynı hakikatin farklı katmanlarına
yönelen üç ayrı bakıştır.
Bu yazı,
ilk bakışta oldukça sıra dışı görünen bir soruyla başladı : Yeryüzündeki
su, doğalgaz, elektrik, internet ve kanalizasyon hatlarının toplam uzunluğu ne
kadardır?!.
İlk
bakışta bu soru mühendisliğin veya şehir planlamasının konusudur. Fakat cevap
arandıkça ilginç bir benzerlik ortaya çıktı. Şehirlerin yer altında uzanan
görünmez ağları ile insan bedenindeki damar ve sinir ağları arasında dikkat
çekici yapısal benzerlikler vardı. Su boruları dolaşım sistemini, elektrik ve
iletişim hatları sinir sistemini, kanalizasyon boşaltım sistemini, kablosuz
haberleşme ise görünmeyen iletişim ağlarını hatırlatıyordu.
Burada durulabilirdi. Bu benzerlik, mühendislik ile biyoloji arasında kurulmuş hoş bir analoji olarak görülebilirdi. Fakat düşünce yolculuğu burada durmadı. Çünkü bir soru, kendiliğinden başka bir soruyu doğurdu : Bu ağlarda ne taşınıyor?!.
- Kan...
- Su…
- Elektrik…
- Enerji...
- Bilgi…
Sonra
ikinci soru geldi : Peki bütün bunlar niçin taşınıyor?!.
İşte bu
soru bizi mühendislikten fizyolojiye, fizyolojiden felsefeye, felsefeden de
dinin en temel sorusuna götürdü. Çünkü asıl mesele taşımanın nasıl
gerçekleştiği değil; neyin, hangi gaye için taşındığıydı.
Bu
noktadan sonra artık boruları, kabloları ve damarları değil; insanı konuşmaya
başlıyoruz.
I. BÖLÜM
Bilimin İnsanı :
Yapıyı Bilmek, Mânâyı Bilmek midir?!.
İnsan,
tarihte hiçbir dönemde bugünkü kadar ayrıntılı biçimde incelenmemiştir. Modern
bilim, bedenin en küçük yapı taşlarına kadar inmeyi başarmış; hücreleri,
genleri, proteinleri, hormonları ve sinir ağlarını büyük ölçüde çözümlemiştir.
Bir zamanlar görünmez olan damarlar bugün görüntülenebilmekte, beynin belirli
bölgeleri anlık olarak izlenebilmekte, hatta tek bir hücrenin faaliyetleri dahi
kayıt altına alınabilmektedir.
Bu
gelişmeler, insan hakkındaki bilgimizi olağanüstü ölçüde artırmıştır. Bugün
ortalama bir tıp öğrencisinin insan anatomisi hakkında bildikleri, birkaç asır
önce yaşamış en büyük hekimlerin hayal bile edemeyeceği ayrıntılara ulaşmıştır.
Fizyoloji, biyokimya, genetik ve nörobilim de insan bedeninin nasıl işlediğini
büyük ölçüde açıklayabilmektedir.
Bilimin
bu başarısını küçümsemek mümkün değildir. Aksine modern tıp, mühendislik ve
teknoloji, bu birikimin üzerine kurulmuştur. İnsan ömrünün uzaması, salgın
hastalıkların kontrol altına alınması, organ nakilleri, görüntüleme teknikleri
ve sayısız tedavi yöntemi, bilimin insanlığa kazandırdığı büyük imkânlardır. Fakat
tam da bu noktada dikkat çekici bir soru ortaya çıkar : İnsanın
nasıl çalıştığını bilmek, insanı anlamak için yeterli midir?!.
Bir
kalbin nasıl kasıldığını açıklayabiliriz; fakat sevginin neden fedakârlığa
dönüştüğünü yalnızca fizyoloji açıklayamaz.
Sinir
hücrelerinin nasıl haberleştiğini gösterebiliriz; fakat adâlet düşüncesinin
neden insanı rahat bırakmadığını yalnızca nörobilim izah edemez.
Beyindeki
elektriksel faaliyetleri kaydedebiliriz; fakat vicdanın niçin bazen bütün çıkar
hesaplarını susturduğunu laboratuvarda ölçemeyiz. Çünkü bilim, yöntemi gereği
ölçülebilir, gözlemlenebilir ve tekrarlanabilir olanı araştırır. Onun gücü de
buradadır. Fakat aynı yöntem, onun sınırını da belirler. Ölçülemeyen her şey
bilim dışı değildir; yalnızca bilimsel yöntemin doğrudan konusu değildir.
Bu
gerçeği fark eden isimlerden biri de Nobel ödüllü cerrah ve fizyolog Alexis
Carrel’di. İnsan
Denen Meçhul adlı eserinde, insanın biyolojik yapısı hakkında elde
edilen bütün bilgilere rağmen onun bütünüyle açıklanamadığını dile getirmişti.
Carrel’in yaşadığı dönemde bu tespit son derece önemliydi.
Bugün
ise mesele biraz farklı görünmektedir.
Artık
insan bedenine dair bilgimiz, Carrel’in dönemine göre kat kat artmıştır. Genom
büyük ölçüde çözümlenmiş, beyin haritalandırılmış, hücrelerin işleyişi
ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Buna rağmen insan hakkındaki temel soru hâlâ
cevap beklemektedir.
Belki de
bugün şöyle demek daha isabetlidir : Asıl meçhul insan değil; insanın anlamıdır.
İnsan
bedenini büyük ölçüde tanıyoruz; fakat insanın niçin hakikati aradığını, neden
adâlet istediğini, neden güzellikten etkilendiğini ve neden sonsuzluğu
özlediğini yalnızca biyoloji açıklayamaz.
Artık
damarların uzunluğunu hesaplayabiliyoruz; fakat hayatın değerini
hesaplayamıyoruz.
Sinir
ağlarını haritalandırabiliyoruz; fakat hakikati arama iradesini
haritalandıramıyoruz.
Genleri
okuyabiliyoruz; fakat insanın neden iyilik yapması gerektiğini gen
dizilimlerinden çıkaramıyoruz.
Burada
bilimin bir eksikliğinden değil, bilimin tabiatından söz ediyoruz. Bilim, “nasıl”
sorusuna cevap verir. Bu cevap
vazgeçilmezdir; fakat tek başına yeterli değildir. Çünkü insan yalnızca işleyen
bir organizma değildir.
İnsan
aynı zamanda düşünen, sorgulayan, anlam arayan, değer üreten ve hayatına yön
vermeye çalışan bir varlıktır.
İşte bu
noktada bilim bizi bir eşiğe getirir.
O eşikten sonrasını ise artık başka sorular aydınlatmaya başlar.
- İnsan nedir?!.
- İnsan niçin vardır?!.
- Bilgi neden davranışa dönüşmelidir?!.
Bu
sorular, bilimin cevap vermediği sorular değildir; bilimin yönteminin ötesine
geçen sorulardır.
Dolayısıyla
insanı anlamak isteyen kimse, bilimin gösterdiği yolu sonuna kadar yürümeli;
fakat o yolun bittiği yerde yeni sorular sormaktan da vazgeçmemelidir. Çünkü
insanı yalnızca bedeninden hareketle tanımlamaya çalışmak, bir kitabı yalnızca
kâğıdı ve mürekkebi üzerinden açıklamaya benzer. Sayfaları incelemek elbette
gereklidir; fakat kitabın anlamı, yalnızca sayfalarında değil, anlattığı
hakikattedir.
İnsan da
böyledir.
Bedeni
okunmalıdır.
Zihni
anlaşılmalıdır.
Fakat
bunların ötesinde, varlığının anlamı da sorgulanmalıdır.
İşte bu
sorgulama, bizi bilimin sınırından alıp felsefenin ufkuna taşımaktadır.
II. BÖLÜM
Felsefenin
İnsanı : “Nasıl”dan “Niçin”e
Bilimin
ortaya koyduğu bilgiler, insanı anlamak için vazgeçilmezdir; fakat tek başına
yeterli değildir. Çünkü bilim, varlığın işleyişini açıklarken; felsefe, o
işleyişin anlamını sorgular. Bilim olgularla ilgilenir; felsefe ise olguların
arkasındaki ilkeleri, kavramları ve anlamı araştırır.
Bu
yüzden insan, felsefenin en eski ve en temel konularından biridir.
Sokrat’tan
bugüne kadar değişmeyen soru nedir denilse, verilecek cevap büyük ölçüde
aynıdır : İnsan kimdir?!.
Bu soru,
insanın boyunu, kilosunu, genetik yapısını veya beyin hacmini öğrenmek istemez.
Bunlar bilimin alanıdır. Felsefenin sorduğu soru daha derindedir : İnsan
olmanın anlamı nedir?!.
İşte
burada “nasıl” sorusu yavaş yavaş yerini “niçin” sorusuna bırakır.
Bu
geçiş, yalnızca kelimelerin değişmesi değildir; düşüncenin yön değiştirmesidir.
Bir
ağacın nasıl büyüdüğünü açıklayabiliriz.
Fakat
neden güzelliğin insanda hayranlık uyandırdığını yalnızca botanik açıklayamaz.
Bir
beynin nasıl çalıştığını açıklayabiliriz.
Fakat
insanın neden hakikati aradığını yalnızca nörofizyoloji açıklayamaz. Çünkü
anlam, mekanizmanın içinde değil; mekanizmanın işaret ettiği ufukta aranır.
Bu
noktada Immanuel Kant’ın ortaya koyduğu “ding an sich” (kendinde şey) kavramı,
modern felsefenin dönüm noktalarından biri olmuştur. Kant’a göre insan,
nesneleri olduğu gibi değil; kendi idrak imkânları içinde, yani fenomen olarak
bilir. “Kendinde şey” ise düşüncenin sınırında durur.
Kant’ın bu tespiti, insan bilgisinin sınırlarını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Ancak aynı zamanda yeni bir soru doğurur : Eğer hakikatin tamamını kuşatamıyorsak, ona hiç yaklaşamaz mıyız?!.
İşte
burada düşünce yeni bir yöne açılır.
Belki
hakikat bütünüyle kuşatılamaz; fakat ona işaret eden izler okunabilir.
Bir
harita, ülkenin kendisi değildir; ama ona götürür.
Bir
kelime, mânânın kendisi değildir; ama ona işaret eder.
Bir
pencere, manzaranın kendisi değildir; ama onu görünür kılar.
İnsan
düşüncesi de çoğu zaman hakikate doğrudan değil, işaretler aracılığıyla
yaklaşır.
Bu
nedenle düşünce tarihinin büyük kısmı, aslında işaretleri okuma çabasının
tarihidir.
Bizim bu
yazıda yaptığımız düşünce deneyi de böyle başladı.
Şehirlerin
yer altındaki boru ve kablolarına baktık.
Sonra
insan bedenindeki damar ve sinir ağlarını düşündük.
Daha
sonra şu soruyu sorduk : Bu benzerlik bize ne söylüyor?!.
İlk
cevap şuydu : Hayat, dolaşım olmadan sürdürülemez.
Fakat ikinci soru daha önemliydi : Dolaşım ne için vardır?!.
- Kan, yalnızca dolaşmak için dolaşmaz.
- Elektrik, yalnızca hareket etmek için iletilmez.
- Bilgi de yalnızca depolanmak için üretilmez.
Her
taşıma, kendisinden daha büyük bir maksada hizmet eder.
İşte
teleoloji, yani gaye düşüncesi burada başlar.
Bir
organın anlamı, yalnızca yapısında değil; bütüne yaptığı katkıdadır.
Bir
kelimenin anlamı, yalnızca harflerinde değil; cümledeki, hatta metindeki
yerindedir.
İnsanın
anlamı da yalnızca biyolojik yapısında değil; hayatın bütünü içindeki konumunda
aranmalıdır.
Felsefe
tam da bu noktada bilimin bıraktığı yerden sözü devralır. Çünkü insan yalnızca “çalışan”
bir varlık değildir.
İnsan,
yaptığı işi sorgulayan; yaşadığı hayatı değerlendiren; kendisine, dünyaya ve
varlığa anlam vermeye çalışan tek varlıktır.
Bu
yüzden felsefenin en önemli katkısı, cevap vermesi değil; doğru soruları canlı
tutmasıdır.
Ancak
insan düşüncesi burada da durmaz. Çünkü “insan nedir” sorusu, sonunda
kendiliğinden daha büyük bir soruya dönüşür : İnsan ne için vardır?!.
İşte bu
soru, artık yalnızca felsefenin değil; dinin de temel sorusudur.
Ve bu
noktada düşünce, yeni bir eşiğe ulaşır.
III. BÖLÜM
Dinin İnsanı :
Varlığın Anlamı ve Kulluğun Ufku
Bilim,
insanın nasıl işlediğini gösterdi.
Felsefe,
insanın ne olduğunu sorguladı.
Fakat
insanın zihnini asırlardır meşgul eden en derin soru hâlâ cevabını
beklemektedir : İnsan ne için vardır?!.
Bu soru,
ne mikroskopla ne teleskopla ne de laboratuvar deneyleriyle cevaplanabilir.
Çünkü artık mesele, varlığın işleyişi değil; varlığın anlamıdır.
İşte
din, tam bu noktada söze başlar.
Din,
bilimin alternatifi değildir.
Felsefenin
de rakibi değildir.
Din,
insanın kendi imkânlarıyla ulaşmakta zorlandığı hakikati vahiy ile bildirir.
Bu
sebeple dinin temel iddiası, yeni bir fizik kurmak veya yeni bir biyoloji
öğretmek değildir. Dinin asıl amacı, insana kendisini ve Rabbini tanıtmaktır.
Kur'an’ın
ilk emri dikkat çekicidir : “Oku!.”
Bu emir,
yalnızca yazılı bir metni okumayı değil; insanın kendisini, kâinatı ve hayatı
okumayı da içine alan geniş bir çağrıdır.
Bu
yüzden Kur'an, insanı sürekli iki kitaba yöneltir.
Birincisi,
insanın içinde bulunduğu kâinat...
İkincisi
ise insanın kendi nefsi...
Kur'an’ın
ifadesiyle bunlar âfâk ve enfüs
olarak anılır.
İnsan,
ufuklara baktığında da kendi içine döndüğünde de aynı hakikatin işaretleriyle
karşılaşır.
Kur'an
bu işaretlere âyet adını verir.
Âyet,
yalnızca Mushaf’taki cümlelerden ibaret değildir.
Varlığın tamamı, doğru okunabildiği ölçüde bir âyetler bütünüdür.
- Gece ve gündüz...
- Yağmur...
- Dağlar...
- Ağaçlar...
- İnsan bedeni...
- Kalp...
- Akıl...
- Vicdan...
Hepsi
kendilerinden daha büyük bir hakikate işaret ederler.
İşte
bizim düşünce deneyimiz de burada yeni bir anlam kazanmaktadır.
Şehirlerin
yer altındaki ağları ile insan bedenindeki ağlar arasındaki benzerlik, yalnızca
teknik bir benzerlik değildir.
Bu
benzerlik, insanın yaratılışta gördüğü düzeni farkında olarak veya olmayarak
medeniyetine yansıtmasının da bir göstergesidir.
Fakat
burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Bu
benzerlik, insan ile kâinatın özdeş olduğu anlamına gelmez.
İnsan küçük bir kâinat değildir; kâinat da büyük bir insan değildir. Ancak her ikisi de aynı ilâhî düzenin farklı ölçekteki tezahürleridir.
- Benzerlik, özdeşlik değildir.
- İşaret, işaret ettiği şey değildir.
Bir
âyet, hakikatin kendisi değil; hakikate açılan bir penceredir.
Bu
sebeple insanın görevi, işarette takılıp kalmak değil; işaret edilen mânâyı
kavramaya çalışmaktır.
İşte
kulluk burada başlar.
Kulluk,
çoğu zaman yalnızca ibâdetlerin yerine getirilmesi olarak anlaşılır.
Oysa ibâdet,
kulluğun yalnızca görünen tarafıdır.
Kulluk
ise daha derin bir hakikattir.
Önce
bilgi gelir.
Bilgi,
marifete dönüşür.
Marifet,
saygıyı doğurur.
Saygı da
teslimiyeti...
Teslimiyet
ise ahlâkı...
Dolayısıyla
kulluk, hakikatin davranış hâline gelmesidir.
İnsan,
Allah’ı var etmek için kulluk etmez.
Allah
zaten vardır.
İnsan, O’nu
tanımak, O’na yönelmek ve hayatını bu tanıklığın doğruluğuna göre yaşamak için
kulluk eder.
Böyle bakıldığında kulluk, insanı küçülten değil; ona varlığının anlamını kazandıran bir bilinç hâlidir.
- Bilim, insana bedenini öğretir.
- Felsefe, ona sorularını öğretir.
- Din ise ona yönünü gösterir.
Ve belki
de bütün bu yolculuğun özü tek cümlede ifade edilebilir : İnsanın
asıl meçhulü bedeni değil; varlığının anlamıdır.
İşte
din, bu anlamı insana hatırlatmak için vardır.
IV. BÖLÜM
Bilim, Felsefe
ve Din : Çatışma mı, Tamamlayıcılık mı?!.
Modern
çağın en yaygın kabullerinden biri, bilim, felsefe ve din arasında zorunlu bir
çatışma bulunduğu düşüncesidir. Özellikle Aydınlanma sonrasında bu üç alan çoğu
zaman birbirinin alternatifi gibi sunulmuş; biri güç kazandıkça diğerinin
zayıflayacağı ileri sürülmüştür.
Oysa bu
yaklaşımın temel problemi, her üç alanın da aynı soruya cevap verdiği
varsayımıdır.
Hâlbuki dikkatle bakıldığında, bilim, felsefe ve din farklı sorularla meşguldür.
- Bilim, “nasıl” sorusunu sorar.
- Felsefe, “nedir” sorusunu sorar.
- Din ise, “ne için” sorusunu sorar.
Bu üç
soru birbirinin alternatifi değil; aynı hakikatin farklı katmanlarını
aydınlatan üç ayrı penceredir.
Bir
binayı düşünelim.
Mühendis,
binanın nasıl ayakta durduğunu hesaplar.
Mimar,
onun hangi fikre göre tasarlandığını sorgular.
Ev
sahibi ise o binanın hangi amaçla yapıldığını bilir.
Bu üç
bilgi birbirini geçersiz kılmaz; aksine birbirini tamamlar.
İnsan da
böyledir.
Hekim,
insan bedenini inceler.
Filozof,
insanın mahiyetini sorgular.
Peygamber
ise insana yönünü gösterir.
Bunlardan
biri eksik olduğunda insan bilgisi de eksik kalır.
Bugün yaşadığımız problemlerin önemli bir kısmı, bu üç bakış açısından birinin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır.
- Sadece bilimle yetinildiğinde insan, ölçülebilen bir organizmaya indirgenebilir.
- Sadece felsefeyle yetinildiğinde insan, bitmeyen sorular arasında yönünü kaybedebilir.
- Sadece din adına konuşulup bilim ve düşünce ihmal edildiğinde ise din, hayatın canlı gerçekliğinden koparılarak ezberlenmiş kalıplara dönüşebilir.
Hâlbuki
hakikat, parçalanmayı değil; bütünlüğü gerektirir.
İnsan
bedeni bunun en güzel örneğidir.
Kalp tek
başına yaşayamaz.
Beyin
tek başına yaşayamaz.
Akciğer
tek başına yaşayamaz.
Her
organ kendi görevini yapar; fakat hayat, bu görevlerin uyumundan doğar.
Bilgi
alanları da böyledir.
Bilim,
kendi yöntemine sadık kaldığında büyük hizmet görür.
Felsefe,
eleştirel düşünceyi canlı tuttuğunda insanı dogmatizmden korur.
Din ise
bütün bu arayışlara yön ve anlam kazandırır.
Bizim
düşünce deneyimiz de bunu göstermiştir.
Başlangıçta
şehirlerin altyapısını konuştuk.
Sonra
insan bedenini...
Daha
sonra ağları...
Bilgiyi...
Anlamı...
Kulluğu...
Eğer
bilim olmasaydı, bu benzerlikleri fark edemezdik.
Eğer
felsefe olmasaydı, bu benzerliklerin ne ifade ettiğini sorgulayamazdık.
Eğer
vahiy olmasaydı, bu sorgulamanın insanı hangi istikâmete çağırdığını
bilemezdik.
Demek ki
mesele, bu üç alan arasında bir tercih yapmak değildir.
Asıl
mesele, her birini kendi sınırları içinde doğru yere koyabilmektir.
Bilim,
vahyin yerine geçemez.
Vahiy de
bilimin görevini üstlenmez.
Felsefe
ise ne bilimin laboratuvarı ne de dinin ma'bedidir.
O, ikisi
arasında sürekli soru soran, kavramları berraklaştıran ve düşünceyi diri tutan
bir köprüdür.
Bu
sebeple bilim, felsefe ve din arasında kurulması gereken ilişki rekabet değil;
konuşmadır.
Çatışma
değil; tamamlayıcılıktır. Çünkü hakikat tektir.
Hakikate
yönelen yollar farklı olabilir; fakat hakikatin kendisi parçalanmaz.
İnsan da
ancak bu bütünlük içinde kendisini daha doğru tanıyabilir.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en önemli gerçek şudur :
- Bilim insana güç verir.
- Felsefe insana derinlik kazandırır.
- Din ise insana istikâmet verir.
Gücü
olan ama yönü olmayan insan tehlikelidir.
Derinliği
olan ama hakikate bağlanmayan insan kararsızdır.
Yönü
olduğunu söyleyip bilgiyi ve düşünceyi ihmal eden insan ise kendi imkânlarını
eksiltir.
İnsanın
kemâli, bu üç alanın birbirini dışlamasında değil; birbirini tamamlamasında
aranmalıdır.
V. BÖLÜM
Ağlar, Dolaşım
ve Medeniyet : İnsanın Kendisini Dışsallaştırması
Bu
yazının çıkış noktası, oldukça basit görünen bir soruydu : Yeryüzündeki
su, doğalgaz, elektrik, internet ve kanalizasyon hatlarının toplam uzunluğu ne
kadardır?!.
Bu soru,
ilk bakışta istatistikî bir merak gibi görünüyordu. Fakat cevap arandıkça,
sayılardan daha önemli bir şey ortaya çıktı.
İnsan,
yaşadığı şehirleri inşâ ederken farkında olmadan kendi bedeninin işleyişini
yeniden üretmektedir.
Şehirlerin
altından geçen su boruları, bedenin dolaşım sistemini hatırlatmaktadır.
Elektrik
ve haberleşme hatları, sinir sistemini...
Kanalizasyon
şebekeleri, boşaltım sistemini...
Kablosuz
iletişim ağları ise görünmeyen haberleşme alanlarını...
Burada
elbette biyolojik bir özdeşlikten söz etmiyoruz.
Şehir
canlı bir organizma değildir.
İnsan
bedeni de teknik bir makine değildir.
Ancak
her ikisi de aynı temel probleme çözüm üretmektedir : Hayatın
devamı için gerekli olan şeyler nasıl taşınacaktır?!.
Su
taşınmalıdır.
Enerji
taşınmalıdır.
Bilgi
taşınmalıdır.
Atıklar
uzaklaştırılmalıdır.
Bütün
bunlar belirli bir düzen içinde gerçekleşmediğinde, ister beden olsun ister
şehir, hayat sürdürülemez.
İşte bu
noktada dikkatimizi çeken şey, boruların veya kabloların uzunluğu değil;
onların temsil ettiği ilkedir.
O ilke, dolaşımdır.
Hayatın
olduğu her yerde dolaşım vardır.
Hücre
içinde...
İnsan
bedeninde...
Toplumda...
Medeniyette...
Hatta
ekosistemlerde...
Dolaşımın
durduğu yerde hayat da durur.
Fakat
düşünce deneyimiz burada yeni bir soruya yöneldi.
Dolaşan
nedir?!.
İlk
cevap kolaydı.
Kan
dolaşır.
Su
dolaşır.
Elektrik
dolaşır.
Veri
dolaşır.
Enerji
dolaşır.
Fakat
hemen ardından daha derin bir soru doğdu : Bütün bunlar niçin dolaşmaktadır?!.
Kan,
dolaşmak için dolaşmaz.
Elektrik,
hareket etmek için iletilmez.
Bilgi de
yalnızca depolanmak için üretilmez.
Taşıma,
kendi başına bir amaç değildir.
Taşıma,
hayatın hizmetindedir.
İşte bu
noktada düşünce deneyimiz, mühendislikten felsefeye doğru yeni bir adım attı. Çünkü
artık mekanizmayı değil, gayeyi konuşmaya başlamıştık.
Beden,
dolaşım sayesinde yaşar.
Şehir,
altyapı sayesinde işler.
Toplum,
iletişim sayesinde ayakta kalır.
Peki
insan?!.
İnsan
yalnızca biyolojik olarak yaşamak için mi vardır?!.
Yoksa
bütün bu dolaşım, daha yüksek bir gayeye mi hizmet etmektedir?!.
Burada
ulaştığımız sonuç önemliydi.
Hayatın
devamı, nihâî amaç değildir.
Hayat,
daha yüksek bir amacın gerçekleşebilmesi için gerekli zemindir.
İnsan :
- Düşünür.
- Anlar.
- Seçer.
- Sorumluluk üstlenir.
- Hakikati arar.
Ve
sonunda hayatını, ulaştığı hakikate göre şekillendirir.
Bu
sebeple insan bedenindeki dolaşım da, medeniyetin altyapısı da kendi başına bir
hedef değildir.
Onlar,
daha büyük bir mânânın taşıyıcılarıdır.
Belki de
bu yüzden insan, tarih boyunca yalnızca şehirler kurmamış; aynı zamanda anlam
dünyaları da inşâ etmiştir.
Medeniyet,
yalnızca taşın, demirin ve betonun bir araya gelmesi değildir.
Medeniyet,
insanın varlığa yüklediği anlamın sosyal hayata yansımasıdır.
Bu bakımdan şehirler de okunabilir.
- Yollar...
- Köprüler...
- Su kemerleri...
- Kütüphaneler...
- Ma’bedler...
- Üniversiteler...
Hepsi
insanın neye inandığını, neyi değerli gördüğünü ve nasıl bir hayat tasavvur
ettiğini anlatan sessiz metinlerdir. Çünkü insan, yalnızca konuşarak değil;
inşâ ederek de düşünür.
Ve belki
de bu yüzden şehirler, insanlığın taş ve betonla yazdığı otobiyografilerdir.
İşte
düşünce deneyimizin bizi getirdiği yer burasıdır.
Başlangıçta
yalnızca boruların ve kabloların uzunluğunu merak ediyorduk.
Şimdi
ise şu soruyu soruyoruz : İnsan, kurduğu medeniyetle aslında kendisi
hakkında ne söylemektedir?!.
Bu soru,
artık mühendisliğin de ötesindedir.
Bu soru,
insanın anlamına açılan bir kapıdır.
VI. BÖLÜM
Asıl Meçhul :
İnsan Değil, İnsanın Anlamı
Yirminci
yüzyılın önemli hekim ve fizyologlarından Alexis Carrel, insan üzerine yaptığı
uzun yıllara dayanan çalışmaların sonunda eserine dikkat çekici bir isim
vermişti : İnsan Denen Meçhul.
Bu
başlık, dönemi için oldukça isabetliydi. Çünkü Carrel’in yaşadığı yıllarda
insan bedeni hâlâ büyük ölçüde keşfedilmeyi bekliyordu. Fizyoloji, genetik ve
nörobilim bugünkü seviyelerine ulaşmamıştı.
Aradan
geçen yaklaşık bir asır içinde insan bedeni hakkında olağanüstü bir bilgi
birikimi oluştu.
Hücrelerin
çalışma biçimini daha iyi biliyoruz.
Genetik
mirasımızı büyük ölçüde çözümledik.
Beynin
birçok fonksiyonunu haritalandırdık.
Yapay
zekâ ile sinir ağlarını modelleyebiliyor, organ nakilleri gerçekleştirebiliyor,
hatta gen düzeyinde müdahaleler yapabiliyoruz.
Bütün
bunlar insan hakkındaki bilgimizi artırdı.
Fakat
insanın kendisini artırdı mı?!.
İşte
burada durup yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bugün hâlâ savaşlar devam ediyor.
Adâletsizlik
sürüyor.
Yalnızlık
artıyor.
İmkânlar
çoğalırken huzur aynı ölçüde artmıyor.
Bilgi
büyüyor; fakat hikmet aynı hızla büyümüyor.
Demek ki
insanın asıl problemi bilgi eksikliği değildir.
Daha
derinde başka bir problem bulunmaktadır.
Belki de bugün Carrel’in cümlesini şu şekilde yeniden kurmak gerekir : Asıl meçhul insan değil; insanın anlamıdır. Çünkü insanın ne kadar uzun yaşadığı sorusuna cevap verebiliyoruz. Fakat niçin yaşadığı sorusuna aynı açıklıkla cevap veremiyoruz.
Kalbin nasıl çalıştığını biliyoruz. Fakat kalbin neden merhametle dolduğunu bilmiyoruz.
Beynin nasıl karar verdiğini araştırıyoruz. Fakat insanın neden hakikati uğruna bedel ödemeyi göze alabildiğini yalnızca biyolojiyle açıklayamıyoruz.
İnsanı
insan yapan, yalnızca düşünebilmesi değildir.
Bilgisayarlar
da hesap yapabilir.
Yapay
zekâ da öğrenebilir.
Makinalar
da karar süreçlerini taklit edebilir.
Fakat
insanı insan yapan, anlam aramasıdır.
İnsan
yalnızca bilen bir varlık değildir.
İnsan,
bildiğini değerlendiren, ona değer yükleyen ve sonunda hayatını ona göre
değiştirebilen bir varlıktır.
İşte
burada bilgi, yeni bir mahiyet kazanır.
Bilgi, marifete dönüşür.
Marifet, saygıyı doğurur.
Saygı, kulluğa dönüşür.
Kulluk ise ahlâk olarak hayata yansır.
Bu
sebeple bilgi, davranış üretmiyorsa henüz kemâle ermemiştir.
Bilmek
başka şeydir.
Olmak
başka şeydir.
Kur'an’ın
hedefi de yalnızca bilen insan yetiştirmek değildir.
Kur'an,
bildiğini yaşayan insan inşâ etmeyi amaçlar.
Bu
yüzden vahiy, insana yalnızca bilgi vermez; insanı dönüştürür.
İnsan,
hakikati öğrendikçe değişir. Değiştikçe olgunlaşır.
Olgunlaştıkça
da kendisini merkeze koymaktan vazgeçer.
İşte
kulluk tam da burada başlar.
Kulluk,
insanın küçülmesi değildir. Aksine insanın, kendi yerini doğru tanımasıdır. Çünkü
insanın kulluğu, Allah’ın varlığına bir katkı sağlamaz.
Allah,
insanın kulluğundan önce de vardı; insanın yokluğunda da vardır.
Kulluk,
Allah için değil; insan içindir.
İnsan,
kulluk sayesinde varlığın merkezinde kendisinin değil, hakikatin bulunduğunu
öğrenir.
Bu
idrak, ahlâkın da başlangıcıdır. Çünkü kendisini merkeze koyan insan, başkasını
araç görmeye başlar.
Hakikati
merkeze koyan insan ise hem kendisine hem de diğer insanlara emanet bilinciyle
yaklaşır.
Belki de
bugün yaşadığımız birçok kriz, bilgi eksikliğinden değil; anlam eksikliğinden
kaynaklanmaktadır.
Teknoloji
üretiyoruz. Fakat hikmet üretemiyoruz.
İletişim
ağları kuruyoruz. Fakat gönüller arasında köprü kuramıyoruz.
Veriyi
çoğaltıyoruz. Fakat hakikati aynı ölçüde çoğaltamayız; çünkü hakikat üretilen
bir şey değildir.
Hakikat
vardır.
İnsan
ise ona yönelir, ona yaklaşır ve onu yaşamaya çalışır.
İşte
insanın anlamı da burada ortaya çıkar.
İnsan,
hakikati icat etmek için değil; onu tanımak, ona tanıklık etmek ve hayatını ona
göre inşâ etmek için vardır.
Belki de
insanı meçhul olmaktan çıkaracak olan şey, kendisi hakkında daha fazla bilgi
edinmesi değil; varlığının anlamını yeniden hatırlamasıdır.
VII. BÖLÜM
Hakikatin
Yolunda : Bilgiden Hikmete, Hikmetten Medeniyete
İnsan,
dünyaya yalnızca yaşamak için gelmemiştir.
Yaşamak,
varoluşun başlangıcıdır; amacı değildir.
Nefes
almak, beslenmek, büyümek ve üretmek hayatın vazgeçilmez şartlarıdır. Fakat
bunların hiçbiri tek başına hayatın anlamını açıklamaz. Çünkü insan, yalnızca
yaşayan bir varlık değildir; yaşadığı hayatın anlamını arayan bir varlıktır.
İşte bu
yüzden bilgi, insan yolculuğunun sonu değil; ilk adımıdır.
Bilgi,
insana imkân kazandırır.
Hikmet
ise o imkânın hangi istikâmette kullanılacağını gösterir.
Bilgi, “yapabilirim”
der.
Hikmet
ise, “yapmalı mıyım” diye sorar.
Bugün
insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir bilgi birikimine
sahiptir. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiye
ulaşabiliyor; hastalıkları teşhis edebiliyor; uzaya araç gönderebiliyor; atomun
yapısını çözebiliyor; yapay zekâ geliştirebiliyor.
Fakat
aynı insanlık, adâlet, merhamet, paylaşma ve sorumluluk konusunda aynı
ilerlemeyi gösterebilmiş midir?!.
Bu soru,
yalnızca ahlâkın değil; medeniyetin de temel sorusudur. Çünkü medeniyet,
teknolojik gelişmişliğin adı değildir.
Medeniyet,
bilginin hikmete dönüşmesidir.
Bir
toplumun sahip olduğu yollar, köprüler, gökdelenler ve iletişim ağları onun
teknik seviyesini gösterebilir. Fakat o toplumun gerçek medeniyet seviyesini;
adâlet anlayışı, insan onuruna verdiği değer, zayıfa yaklaşımı ve hakikate
bağlılığı belirler.
Bu
sebeple teknoloji ile medeniyet aynı şey değildir.
Teknoloji,
araç üretir.
Medeniyet
ise insan yetiştirir.
Bilim,
bilgi üretir.
Hikmet,
o bilginin hayata nasıl taşınacağını öğretir.
İşte
burada yeniden düşünce deneyimizin başlangıcına dönebiliriz.
Şehirlerin
altındaki borular...
Elektrik
hatları...
Fiber
optik kablolar...
Kablosuz
haberleşme ağları...
Bütün
bunlar, medeniyetin dolaşım sistemidir.
Fakat
bir soru hâlâ cevap beklemektedir : Bu ağlarda dolaşan şey, insanı hakikate
yaklaştırıyor mu; yoksa ondan uzaklaştırıyor mu?!. Çünkü aynı
internet ağı hem ilim taşıyabilir hem de cehalet.
Aynı
elektrik, bir hastaneyi de çalıştırabilir, bir savaş makinesini de.
Aynı
bilgi, insanı özgürleştirebilir de köleleştirebilir de.
Demek ki
belirleyici olan bilgi değil; bilginin hangi hakikatin hizmetinde
kullanıldığıdır.
İşte
hikmet burada ortaya çıkar.
Hikmet,
bilginin yönüdür.
Yönünü
kaybetmiş bilgi, güç üretir; fakat huzur üretemez.
Yönünü
hakikate çevirmiş bilgi ise yalnızca medeniyet kurmaz; aynı zamanda insanı da
inşâ eder.
Kur'an’ın hedeflediği insan tipi de budur.
- Bilen...
- Düşünen...
- Anlayan...
- Ve bildiğini hayatına taşıyan insan...
Bu
sebeple Kur'an’da ilim ile amel, iman ile salih amel, tefekkür ile ahlâk
sürekli birlikte zikredilir. Çünkü hakikat, yalnızca zihinde taşınmak için
değil; hayatta görünür hâle gelmek için vardır.
Bilgi
davranışa dönüşmediği sürece eksik kalır.
Davranış
ahlâka dönüşmediği sürece istikâmet kazanamaz.
Ahlâk
hakikate dayanmadığı sürece de kalıcılık kazanamaz.
İşte insanın yolculuğu budur.
- Bilgiden marifete...
- Marifetten hikmete...
- Hikmetten kulluğa...
- Kulluktan ahlâka...
- Ahlâktan medeniyete...
Ve belki
de gerçek medeniyet, taşın ve çeliğin yükseldiği yerde değil; hakikatin insan
hayatında görünür hâle geldiği yerde başlar.
VIII. BÖLÜM
İnsan, Küçük
Kâinat mı; Kâinat, Büyük İnsan mı?!
Tarih
boyunca sıkça tekrarlanan bir söz vardır : “İnsan küçük kâinattır; kâinat da büyük
insandır.”
Bu söz,
çoğu zaman tasavvufî veya sembolik bir ifade olarak anlaşılmıştır. Kimileri onu
şiirsel bir benzetme olarak görmüş, kimileri ise metafizik bir iddia olarak
değerlendirmiştir.
Oysa bu
yazı boyunca yaptığımız düşünce deneyi, bu söze farklı bir açıdan bakma imkânı
verdi.
Biz,
insan ile kâinat arasında ontolojik bir özdeşlik kurmaya çalışmadık.
Şehri
insan bedenine indirgemedik.
İnsan
bedenini de teknik bir makine olarak görmedik.
Yalnızca
şu soruyu sorduk : Farklı ölçeklerde ortaya çıkan bu benzerlikler
bize ne söylüyor?!.
İnsan
bedeninde dolaşım vardır.
Şehirlerde
altyapı vardır.
İnsan
bedeninde sinir ağı vardır.
Medeniyetlerde
iletişim ağı vardır.
İnsan
bedeninde enerji üretimi ve dağıtımı vardır.
Toplumlarda
enerji sistemleri vardır.
İnsan
bedeninde hafıza vardır.
Medeniyetlerin
de hafızası vardır; kütüphanelerde, arşivlerde, geleneklerde ve bugün dijital
veri merkezlerinde...
Bu
benzerlikler rastgele değildir. Çünkü insan, tabiatın dışında yaşayan bir
varlık değildir.
O,
yaratılışta gördüğü düzeni okuyarak düşünür; düşündüğünü de hayatına ve
medeniyetine taşır.
Bir
kuşun kanadından uçağı öğrenir.
Bal
peteğinden mimariyi...
Örümcek
ağından mühendisliği...
İnsan
bedeninden ise dolaşımın ve haberleşmenin önemini...
Bugün bu
yaklaşım, bilim dünyasında biyomimetik olarak
adlandırılmaktadır.
İnsan,
doğayı taklit ederek üretmektedir. Fakat burada daha derin bir soru ortaya
çıkar : İnsan neden sürekli tabiatı örnek almaktadır?!. Çünkü tabiat, insanın
ilk öğretmenidir.
Kur'an’ın
diliyle söyleyecek olursak, tabiat aynı zamanda bir âyetler
kitabıdır.
İnsan, o
kitabı doğru okuyabildiği ölçüde doğru üretir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur :
- Benzerlik, özdeşlik değildir.
- İşaret, işaret ettiği şey değildir.
- Harita, ülkenin kendisi değildir.
- Pencere, manzara değildir.
Aynı
şekilde insan ile kâinat arasındaki benzerlik de, bunların aynı varlık olduğu
anlamına gelmez.
Aksine
bu benzerlik, ortak bir düzenin farklı ölçeklerde görünmesidir.
Bu ortak
düzenin kaynağı ise ne insan ne de tabiattır.
Kaynak,
her ikisini de yoktan var eden ilâhî iradedir.
İşte bu
yüzden insan, kâinata baktığında yalnızca tabiatı görmez.
Kendi
varlığını da yeniden okumaya başlar.
Kendi
bedenine baktığında ise yalnızca biyolojiyi değil; yaratılışın hikmetini de
fark etmeye başlar.
Kur'an’ın
dikkat çektiği enfüs ve âfâk
birlikteliği tam da budur.
İnsan,
kendisini yalnızca kendi içinde ararsa eksik kalır.
Sadece
dış dünyaya bakarsa yine eksik kalır.
Hakikate
giden yol, enfüs ile âfâkın birlikte okunmasından geçer.
Belki de
bu sebeple Kur'an, insanı hem göklere bakmaya hem de kendi nefsi üzerinde
düşünmeye davet eder. Çünkü ikisi de aynı hakikatin farklı aynalarıdır.
Bu
noktada düşünce deneyimizin bizi getirdiği sonuç daha açık hâle gelmektedir.
Şehirlerin
yer altındaki kabloları ve boruları, bizi insan bedenine götürdü.
İnsan
bedeni ise bizi anlam arayışına götürdü.
Anlam
arayışı, bizi hakikate yöneltti.
Hakikat
ise bizi yeniden kâinata döndürdü.
Fakat
artık aynı gözlerle bakmıyoruz. Çünkü artık biliyoruz ki mesele yalnızca görmek
değildir.
Mesele, okuyabilmektir.
Her
görmek, okumak değildir.
Her
bakmak, anlamak değildir.
Ve her
bilgi de insanı hakikate ulaştırmaz.
Hakikate
götüren bilgi, varlığı bir nesneler yığını olarak değil; bir âyetler
bütünü olarak okuyabilen bilgidir.
İşte o
zaman “insan küçük kâinattır; kâinat büyük insandır.” sözü, mistik bir slogan
olmaktan çıkar.
O,
insanın kendisiyle, tabiatla ve Rabbiyle kurduğu ilişkinin farklı ölçeklerdeki
yansımalarını ifade eden derin bir düşünceye dönüşür.
Belki de
bu sözün en doğru yorumu şudur : İnsan ile kâinat aynı şey değildir. Fakat her
ikisi de aynı hakikate işaret eden iki büyük kitaptır. Biri içimizde okunur,
diğeri dışımızda. Her ikisi de aynı Müellif’i tanımaya çağırır.
IX. BÖLÜM
Sonuç : İnsanı
Yeniden Okumak
Bu yazı,
alışılmadık bir soruyla başladı.
Yeryüzündeki
su, doğalgaz, elektrik, internet ve kanalizasyon hatlarının toplam uzunluğunu
merak ettik.
İlk
bakışta bu soru, mühendisliğin veya şehir planlamasının konusu gibi
görünüyordu.
Fakat
sorular, cevaplardan daha güçlüdür. Çünkü doğru soru, insanı hiç beklemediği
ufuklara götürebilir.
Biz de
borulardan başladık.
Kablolara
baktık.
Şehirlerin
görünmeyen dolaşım sistemini düşündük.
Sonra
insan bedenine döndük.
Damarlara...
Sinirlere...
Kalbe...
Beyne...
Oradan
bilgiye ulaştık.
Bilginin
davranışa dönüşmesini konuştuk.
Davranıştan
ahlâka...
Ahlâktan
kulluğa...
Kulluktan
da insanın anlamına...
Yolculuk boyunca fark ettiğimiz en önemli gerçeklerden biri şuydu : Hiçbir şey kendi başına var değildir.
- Damar, kalp için...
- Kalp, beden için...
- Beden, insan için...
- İnsan ise yalnızca kendisi için değildir.
İnsan,
ne için, kimin için?!.
İnsan,
kendisini aşan bir hakikate yönelme imkânına sahip tek varlıktır.
İşte bu
yüzden insan, yalnızca biyolojik bir organizma değildir.
Yalnızca
düşünen bir zihin de değildir.
Yalnızca
inanan bir varlık da değildir.
İnsan;
bedeni, aklı, kalbi, vicdanı ve ruhuyla bir bütündür.
Onu
parçalara ayırarak incelemek mümkündür; fakat parçaları bir araya getirmeden
anlamak mümkün değildir.
Bilim
bize bedenimizi öğretti.
Felsefe,
sorularımızı derinleştirdi.
Din ise
bütün bu arayışa yön kazandırdı.
Bu üç
alan arasında gerçekte bir çatışma yoktur.
Çatışma,
çoğu zaman insanın kendi zihin dünyasında ürettiği yanlış karşıtlıklardan
doğmaktadır.
Çünkü
hakikat birdir.
Doğru
bilgi, doğru düşünce ve sahih vahiy, aynı hakikatin farklı yüzlerini
aydınlatır.
Bu
sebeple insanın ihtiyacı, bunlardan birini diğerine tercih etmek değil; her
birini kendi yerinde değerlendirebilmektir.
Yazı boyunca sık sık “okumak” fiiline döndük. Çünkü insanın en büyük sorumluluğu, yalnızca bilgi edinmek değildir.
- Doğru okumaktır.
- Kendisini doğru okumak...
- İnsanı doğru okumak...
- Kâinatı doğru okumak...
- Tarihi doğru okumak...
Ve bütün
bu okumaları, hakikatin ışığında yeniden anlamlandırmak...
Kur'an’ın
ilk emrinin “oku!” olması, bu yüzden son derece dikkat çekicidir. Çünkü okumak,
yalnızca harfleri seslendirmek değildir.
Okumak;
işaretlerden mânâya, mânâdan hakikate doğru yürümektir.
Varlık,
önümüze serilmiş büyük bir kitaptır.
İnsan
ise o kitabı okuyabilecek kabiliyette yaratılmıştır.
Fakat
her bakış, okuma değildir.
Her
okuma da anlama değildir.
Anlamak
ise ancak insanın, gördüğü işaretleri doğru yere bağlamasıyla mümkündür.
Belki de
bugün insanlığın en büyük ihtiyacı, daha fazla bilgi değil; bilgiyi hakikatle
buluşturacak hikmettir.
Çünkü
bilgi güç verir.
Hikmet
yön verir.
Ahlâk
denge verir.
Kulluk
ise bütün bunlara anlam kazandırır.
Yolculuğumuzun
sonunda ulaştığımız kanaat şudur : Asıl meçhul insan değil, insanın anlamıdır.
İnsan,
kendisini yalnızca biyolojide ararsa eksik kalır.
Yalnızca
felsefede ararsa yolunu uzatır.
Yalnızca
gelenek içinde arayıp düşünmeyi terk ederse, elindeki hakikati bile örtebilir.
İnsan;
bilimi ciddiye almalı, felsefeyi ihmal etmemeli ve vahyin rehberliğinde bütün
bunları anlamlı bir bütün hâline getirmelidir.
O zaman
bilgi, hikmete...
Hikmet,
ahlâka...
Ahlâk,
medeniyete...
Medeniyet
ise yeniden insana dönüşecektir.
Belki de
bütün bu yolculuk, tek bir cümlede özetlenebilir : İnsan,
kâinatı anlamak için yola çıkar; fakat hakikati arayan her samimi yolculuk,
sonunda insanı kendi Rabbiyle ve dolayısıyla gerçek kendisiyle buluşturur.
İşte
bilim, felsefe ve din üçgeninde insanın hikâyesi, belki de bundan ibarettir.
Yorumlar
Yorum Gönder