LÂ VE İLLÂ FENOMENOLOJİSİ
Lâ ve İllâ Fenomenolojisi
İnsan, hayatı boyunca iki kelime arasında yaşar : Lâ ve illâ.
Bu iki kelime sadece Arapçanın iki edatı değildir. Bunlar, insanın bütün hayatını belirleyen iki varoluş biçimidir.
Çünkü insan, her gün bir şeye “hayır”, bir şeye de “evet” demektedir.
Her “hayır”, bir reddediştir.
Her “evet”, bir yöneliştir.
İnsan ise yöneldiği şeye dönüşür.
Bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde ilk öğrendiğimiz hakikat, muhtaçlıktır.
• Anamıza muhtacız.
• Babamıza muhtacız.
• Nefes aldığımız havaya...
• İçtiğimiz suya...
• Toprağa...
• Güneşe...
• Bir dile...
• Bir topluma...
• Sevgiye...
• Merhamete...
• Bilgiye...
Hiçbirimiz hayatımıza “ben yeterim” diyerek başlamayız.
Hayat bize önce iftikârı, yani muhtaç olmayı öğretir.
Bu utanılacak bir durum değildir.
Çünkü muhtaçlık, varlığın kusuru değil; hakikatidir.
Fakat zamanla ilginç bir şey olur.
Büyüdükçe, başardıkça, kazandıkça, güçlendikçe, muhtaç olduğumuzu unutmaya başlarız.
• Ben yaptım.
• Ben kazandım.
• Ben bilirim.
• Ben yönetirim.
• Kimseye ihtiyacım yok, demeye başlarız.
İşte buna istiğnâ denir.
İstiğnâ, zengin olmak değildir.
Güçlü olmak da değildir.
İstiğnâ, insanın kendisini yeterli görmeye başlamasıdır.
Bu yüzden istiğnâ, ekonomik değil; ontolojik bir yanılgıdır.
Çünkü insanın hakikati değişmez.
En güçlü insan da havaya muhtaçtır.
En zengin insan da bir damla suya muhtaçtır.
En bilgili insan da bilmediği sayısız hakikatin içindedir.
En güçlü devlet bile güneş doğmazsa yaşayamaz.
Hakikat değişmez.
Değişen sadece insanın şuurudur.
İstiğnâ arttıkça, unutma başlar.
İnsan önce kendisini yaşatan insanları unutur.
Sonra kendisini yaşatan nimetleri...
Ardından bu nimetlerin Kaynağını...
Unutma derinleştikçe, insan kendisini hayatın merkezi zannetmeye başlar.
İşte “ben putu” burada doğar.
Buna karşılık iftikâr, insanın yeniden uyanmasıdır.
Muhtaç olduğunu hatırlamasıdır.
Nefesinin emanet olduğunu fark etmesidir.
Bilgisinin emanet olduğunu anlamasıdır.
Gücünün emanet olduğunu kabul etmesidir.
İftikâr, insanı küçültmez.
Onu hakikate yaklaştırır.
Çünkü hakikati gören insan, artık kibir yerine şükre; korku yerine güvene; yalnızlık yerine aidiyete yönelir.
İşte “lâ ilâhe illâllah” bu büyük dönüşümün cümlesidir.
Lâ, istiğnâya söylenen “hayır”dır.
“Ben yeterim.”
Hayır.
“Ben mutlak güç sahibiyim.”
Hayır.
“Ben mutlak bilgi sahibiyim.”
Hayır.
“Hayat benim kontrolümdedir.”
Hayır.
İllâ ise hakikate söylenen “evet”tir.
Evet, muhtacım.
Evet, hayat bana verilmiştir.
Evet, sahip olduklarım emanettir.
Evet, kendime değil, beni Var Eden hakikate dayanıyorum.
İnanan için bu hakikatin adı Allah’tır.
İnanmayan için de değişmeyen gerçek şudur : İnsan, kendi kendine yeterli değildir.
İşte bu yüzden “lâ” ve “illâ”, sadece iki kelime değildir.
Onlar, insanın vereceği en büyük karardır.
Çünkü insanın geleceğini, neyi reddettiği ve neye bağlandığı belirler.
“Lâ”, hakikati örten vehme söylenen “hayır”dır.
“İllâ”, hakikate söylenen “evet”tir.
Ve tevhîd, bu “hayır” ile bu “evet” arasındaki en büyük varoluş yolculuğunun adıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder