OLAY UFKUNDAKİ EŞİK
OLAY UFKUNDAKİ EŞİK
Karanlık, Karadelik ve Anlam
Önsöz
Bu çalışma, modern astrofiziğin ortaya koyduğu bazı kozmolojik verileri din felsefesi, ontoloji ve teoloji perspektiflerinden birlikte düşünme denemesidir. Buradaki amaç, bilimsel teorileri dînî inançların kesin delilleri olarak sunmak veya kutsal metinleri modern fiziğin kavramlarıyla açıklamaya çalışmak değildir. Aynı şekilde, fiziksel olgular ile metafizik hakikatler arasında zorunlu bir özdeşlik kurmak da bu çalışmanın hedefi değildir.
Bilim, gözlem ve matematiksel modeller aracılığıyla evrenin işleyişini anlamaya çalışır. Ancak bilimsel bilgi, mahiyeti gereği gelişmeye açık, yeni gözlem ve teoriler ışığında sürekli gözden geçirilen bir bilgi alanıdır. Bu sebeple burada değinilen kozmolojik modeller, kesin ve değişmez hakikatler olarak değil, günümüz biliminin evrene ilişkin en güçlü açıklama girişimleri olarak değerlendirilmiştir.
Felsefe ise bilimin ulaştığı sonuçların anlamını sorgular; teoloji, varlığı ve insanı aşkın bir perspektiften yorumlamaya çalışır. Bu çalışma, söz konusu üç bilgi alanını birbirine indirgemeden, her birinin yöntem ve sınırlarını koruyarak aralarında düşünsel köprüler kurmayı amaçlamaktadır.
Dolayısıyla bu metinde karadelik, olay ufku, tekillik ve büyük donma gibi kavramlarla Nûr, fenâ, kıyamet ve âhiret arasında kurulan ilişkiler, bilimsel özdeşlik iddiaları olarak değil; ontolojik ve teolojik düşünceyi besleyen analojiler ve yorum imkânları olarak okunmalıdır.
Hakikat, tek bir disiplinin bütünüyle kuşatabileceği kadar dar değildir. Bilim, felsefe ve teoloji; aynı hakikatin farklı yönlerine bakan üç ayrı pencere olarak görülebilir. Bu çalışma da o pencerelerden birlikte bakabilme çabasının mütevazî bir ürünüdür.
Giriş
Işığın Estetiğinden Karanlığın Ontolojisine
İnsanlık, var olduğu günden beri başını göğe her kaldırdığında ışığı aramış; anlamı aydınlıkla, hakikati ise görünür olanla ilişkilendirmiştir. Mitolojilerden felsefe tarihindeki aydınlanma düşüncesine kadar ışık, çoğu zaman aklın, bilginin, erdemin ve ilâhî olanın evrensel sembolü kabul edilmiştir. Evren, rasyonel akıl için uçsuz bucaksız işleyen bir mekanizma; inanan kalp için ise her harfi galaksilerden ve kuantum parçacıklarından örülmüş büyük bir kitap olarak okunmuştur.
Bununla birlikte, modern astrofiziğin ortaya koyduğu bazı bulgular, insan düşüncesini yeni sorularla karşı karşıya bırakmıştır. Bunların başında karadelikler gelir. Işığın dahi kaçamadığı, uzay-zaman geometrisinin olağan sınırlarının ötesine geçtiği düşünülen bu yapılar, yalnızca fizik açısından değil, felsefe ve teoloji açısından da dikkat çekici düşünme imkânları sunmaktadır.
Bu bakımdan karadelik, sadece astronomik bir cisim olarak değil; insan aklının sınırlarını, varlığın mahiyetini ve anlam arayışını yeniden düşünmeye davet eden güçlü bir metafor olarak da okunabilir.
Belki de insanı en çok sarsan şey, karadeliğin karanlığı değil; onun karşısında kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark etmesidir. Çünkü bazı eşikler vardır ki, insan onları ölçmeye başladığında önce evrenin değil, kendi idrakinin sınırlarıyla karşılaşır. Astrofizikte “olay ufku” adı verilen bu geri dönüşsüz sınır, aynı zamanda insan düşüncesinin de sembolik olay ufuklarından biri olarak değerlendirilebilir.
I. Bölüm
Felsefî Perspektif
Saf Nihilizmin Kozmik Tezâhürü mü?!.
Felsefî açıdan bakıldığında karadelik, varoluşsal nihilizmi düşündüren en güçlü kozmik olgulardan biri olarak görülebilir. Üzerine düşen ışığın dahi geri dönemediği bu yapı, ilk bakışta evrenin sessizliğini ve kayıtsızlığını simgeliyor gibidir. Milyarlarca yıl boyunca nükleer tepkimelerle varlığını sürdüren dev yıldızların ömürlerini tamamladıktan sonra böylesine yoğun yapılara dönüşmesi, evrenin büyüklüğü kadar fâniliğini de düşündürmektedir.
Bugün bazı kozmolojik modeller, çok uzun zaman ölçeklerinde yıldızların söneceğini, galaksilerin dönüşeceğini ve evrenin termodinamik dengesi doğrultusunda giderek daha düşük enerjili bir hâle evrilebileceğini öngörmektedir. Büyük donma (big freeze) olarak bilinen senaryo da bu modellerden biridir. Kesinliği henüz bilinmemekle birlikte, bu ihtimal insan düşüncesinde önemli ontolojik sorular doğurmaktadır.
Eğer evrenin fiziksel tarihi gerçekten böylesi bir sona doğru ilerliyorsa, insanın bugün ürettiği bilgi, sanat, medeniyet ve hatıraların kozmik ölçekte anlamı nedir?!.
• İnsan neden sever?!.
• İnsan neden adâlet arar?!.
• İnsan neden hakikati bilmek ister?!.
• İnsan neden ölüm karşısında yalnızca yaşamak değil, sonsuza kadar yaşamak ister?!.
İşte felsefeyi derinden sarsan sorular bunlardır.
Bu noktada rasyonel akıl, kendi sınırlarını hissetmeye başlar. Çünkü fizik, evrenin nasıl işlediğine dair güçlü açıklamalar sunabilir; fakat “niçin varız”, “anlam nedir” veya “iyi neden iyidir” gibi sorular, yalnızca fizik denklemleriyle cevaplandırılamaz.
Karadelik, bu bakımdan yalnızca ışığın büküldüğü bir bölge değil; insan aklının kendi sınırlarını fark ettiği sembolik bir eşik olarak da okunabilir.
Modern düşünce içinde bazı natüralist ve nihilist yorumlar, evrenin nihâî kaderinden hareketle insan hayatının da kozmik ölçekte geçici ve nihayetinde anlamsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Böyle bir bakış açısından insanlık tarihi, milyarlarca yıllık kozmik süreç içinde kısa süreli bir parıltıdan ibaret görünmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bu sonuç, bilimin zorunlu olarak ulaştığı bir hüküm değil; bilimsel verilerden hareketle geliştirilen belirli felsefî yorumlardan biridir. Aynı fiziksel olgular, farklı ontolojik ve metafizik ön kabullerle bambaşka şekillerde de yorumlanabilir.
Belki de karadeliğin en önemli öğretisi burada ortaya çıkar. O, evren hakkında olduğu kadar insan hakkında da konuşmaktadır. Çünkü insan, karadeliğe baktığında yalnızca uzayın derinliklerini değil, kendi zihninin sınırlarını da görmeye başlar. Olay ufku, belki de önce insanın içinde belirir; bilgi, orada tevazu ile karşılaşır.
II. Bölüm
Teolojik Perspektif
Aşkın Azamet ve Nûrun Mahiyeti
Felsefenin ve pozitif bilimin kendi yöntemleri içinde ulaştıkları sınırlar, insan düşüncesini zorunlu olarak başka bir soru ile karşı karşıya bırakır : Evren yalnızca açıklanması gereken bir mekanizma mıdır, yoksa okunması gereken bir anlam mıdır?!.
İşte teolojik perspektif, tam da bu sorudan hareket eder. Onun amacı, bilimin ortaya koyduğu kozmolojik tasvirleri reddetmek değildir. Aksine, aynı evrene bu defa anlam ve gaye açısından bakmayı teklif eder.
Bu bakımdan karadelik, teoloji açısından yalnızca olağanüstü yoğun bir gök cismi değildir. O, insan aklının sınırlılığını, varlığın ise kendisini aşkın bir Kaynak’a dayandığını düşündüren kozmik işaretlerden biri olarak da yorumlanabilir.
Kur'ân’ın sıkça davet ettiği “Bakmazlar mı?!.”, “Düşünmezler mi?!.”, “Akletmezler mi?!.” hitapları, gökleri ve yeri yalnızca fiziksel nesneler olarak incelemeyi değil; aynı zamanda onların işaret ettiği anlam ufkunu da görmeyi hedefler. Bu bakımdan evren, sadece maddî bir yapı değil, aynı zamanda okunmayı bekleyen bir âyetler bütünü olarak görülebilir.
Bu perspektiften bakıldığında, insanı hayrete düşüren trilyonlarca galaksi veya ışık yıllarıyla ifade edilen kozmik mesafeler, amaçsız bir büyüklükten ziyade, Yaratıcı’nın kudretini ve insanın sınırlılığını birlikte hatırlatan bir tecellî olarak okunabilir.
İnsan için büyük görünen evren, belki de Allah katında büyüklüğüyle değil, O’nun kudretini yansıtmasıyla anlam kazanmaktadır.
Bu nedenle karadeliğin ezici kütleçekimi de, galaksilerin ihtişamı da, atom çekirdeğinin hassas dengesi de aynı hakikatin farklı yüzlerini göstermektedir: Varlık, kendi kendisinin açıklaması olmayabilir.
Fiziksel Işık ve Metafizik Nûr
Karadelikler üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, olay ufkunu geçen fiziksel ışığın geri dönemediğini göstermektedir. Burada söz konusu olan ışık; fotonlardan oluşan, ölçülebilen, dalga boyuna sahip fiziksel enerjidir.
Kur'ân’ın sözünü ettiği Nûr ise bundan farklı bir anlam katmanına sahiptir.
Bu sebeple Kur'ân’daki Nûr kavramını yalnızca fiziksel ışıkla özdeşleştirmek doğru görünmemektedir.
Nûr; hakikatin görünür hâle gelmesi, bilginin hikmete dönüşmesi, kalbin hidayetle aydınlanması, varlığın gerçek anlamının idrak edilmesi gibi daha derin bir ontolojik içeriğe sahiptir.
Bu açıdan düşünüldüğünde, karadelikler fiziksel ışığı tutabilir; fakat hakikatin Nûrunu tutmaları düşünülemez. Çünkü Nûr, uzay-zaman içinde yol alan bir enerji değil; uzay-zamanın var olmasını mümkün kılan ilâhî hakikatin sembolüdür.
Dolayısıyla fiziksel ışığın sönmesi ile metafizik anlamın kaybolması aynı şey değildir.
Evren bütünüyle karanlığa gömülse bile, hakikatin kaynağı karanlığa mahkûm olmaz.
Belki de karadelikler bize ilk defa şu ayrımı öğretmektedir : Ziyâ görüneni aydınlatır; Nûr ise göreni aydınlatır.
İşte bu sebeple Kur'ân’da hidayet, çoğu zaman gözle değil; kalple ilişkilendirilir.
Kozmik Bir Kaza mı, Yoksa Şerefli Bir Emanet mi?!.
Modern düşünce içinde bazı natüralist yorumlar, insanı büyük ölçüde kozmik süreçlerin tesadüfî bir ürünü olarak değerlendirme eğilimindedir.
Teolojik perspektif ise aynı insana farklı bir yerden bakar.
Kur'ân’a göre insan, yalnızca biyolojik bir canlı değildir. O, kendisine irade verilen, emanet yüklenen, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilme kabiliyetiyle donatılan ahlâkî bir varlıktır.
İnsanın değeri, evrendeki fiziksel büyüklüğüyle değil; hakikati bilebilme ve sorumluluk üstlenebilme kapasitesiyle ilgilidir.
Bu sebeple galaksilerin büyüklüğü insanı küçültmez.
Aksine, insanın niçin tevazû sahibi olması gerektiğini öğretir.
İnsan, evrenin merkezi olmayabilir; fakat anlamın merkezinde bulunabilecek tek varlık olabilir. Çünkü evren kendisini seyredemez. Galaksiler kendi varlıklarını sorgulayamaz. Karadelikler kendi karanlıklarını bilemez.
İnsan ise hem evreni hem kendisini hem de bütün bunların anlamını sorgulayabilmektedir.
Belki de insanın gerçek büyüklüğü tam burada başlamaktadır.
Evrenin büyüklüğü karşısında hayret duyması...
Kendi küçüklüğünü fark etmesi...
Ve buna rağmen hakikati aramaktan vazgeçmemesi...
Teolojik bakış açısından bu arayış, insanın yaratılışına yerleştirilmiş en temel yönelişlerden biri olarak görülebilir.
Böylece karadelik, yalnızca ışığın kaybolduğu bir bölge olmaktan çıkar; insanı kendi sınırlarıyla yüzleştiren kozmik bir öğretmene dönüşür.
Belki de olay ufkunun en önemli dersi şudur : İnsan, evreni bütünüyle kuşatabilecek kadar büyük değildir; fakat evrenin anlamını arayabilecek kadar da küçük değildir.
III. Bölüm
Derinleşen Boyutlar
Kozmos ve Metafiziğin Kesişim Noktaları
Bu noktaya kadar karadeliği, önce fiziksel bir olgu, ardından felsefî ve teolojik düşünmeyi besleyen bir metafor olarak ele aldık. Şimdi ise bazı kavramlar arasında kurulabilecek daha derin analojilere yöneliyoruz.
Bu bölümde yapılacak benzetmelerin, bilimsel özdeşlik iddiaları değil; düşünmeyi zenginleştiren yorum imkânları olduğu özellikle hatırda tutulmalıdır.
A. Tekillik ve Fenâ : Bir Analoji
Genel görelilik kuramına göre karadeliğin merkezinde bulunduğu düşünülen tekillik (singularity), fizik yasalarının mevcut hâliyle açıklamakta zorlandığı teorik bir sınırı ifade eder. Burada uzay, zaman ve maddeye ilişkin alışılmış tasvirlerin geçerliliğini yitirdiği kabul edilir. Bu sebeple tekillik, fizik için olduğu kadar felsefe açısından da önemli bir düşünme eşiğidir.
İslâm tasavvufunda ise fenâ, insanın biyolojik olarak yok olması değil; benliğinin, kibrinin ve kendisini mutlaklaştıran iddialarının çözülmesi anlamına gelir. Fenânın ardından gelen bekâ, kulun Allah ile özdeşleşmesi değil; O’nun rızâsı doğrultusunda yeniden varoluş kazanmasıdır.
Bu iki alan arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak doğru olmaz. Bununla birlikte, tekilliğin insanı fiziksel sınırların ötesini düşünmeye sevk etmesi ile fenânın insanı nefsinin sınırlarını aşmaya davet etmesi arasında dikkat çekici bir benzerlik kurulabilir.
Her iki durumda da insan, kendi mutlaklık iddiasını geride bırakmak zorundadır.
Karadeliğin olay ufkunu geçen madde artık eski hâliyle geri dönemez. Benzer şekilde, hakîkî bir manevî dönüşüm yaşayan insan da eski benliğine dönmek istemez. Burada benzetme fiziksel değil; varoluşsaldır.
Belki de tekillik, tasavvufun fenâ kavramını düşündüren en güçlü kozmik metaforlardan biridir.
B. Büyük Donma ve Kozmik Dönüşüm
Günümüzde kozmolojide tartışılan senaryolardan biri de büyük donma (big freeze) modelidir. Bu modele göre evren, çok uzun zaman ölçeklerinde giderek daha düşük enerjili bir hâle ulaşabilir; yıldızlar sönebilir ve fiziksel süreçler büyük ölçüde durgunlaşabilir.
Bunun kesinleşmiş bir gelecek tasviri olmadığı unutulmamalıdır. Ancak böyle bir ihtimal bile insanı derin sorularla karşı karşıya bırakmaktadır.
Teolojik perspektif, burada farklı bir yorum imkânı sunar.
Kur'ân’da göklerin dürülmesinden, yıldızların sönmesinden, dağların savrulmasından ve mevcut kozmik düzenin değişmesinden söz edilir. Bu tasvirleri modern kozmolojiyle bire bir özdeşleştirmek doğru değildir. Bununla birlikte, her iki anlatının da evrenin mevcut düzeninin sonsuz olmadığı fikrine işaret ettiği söylenebilir.
İşte bu noktada yollar ayrılır.
Seküler yorum için kozmik son, varlığın nihâî sessizliği anlamına gelebilir.
Teolojik yorum için ise bu son, mutlak bir yok oluş değil; yeni bir yaratılışın eşiği olarak anlaşılabilir.
Nasıl ki bir tohum toprağa düştüğünde ilk bakışta çürümüş gibi görünür, fakat bu çözülme yeni bir hayatın başlangıcını hazırlarsa; fânî evrenin sonu da ebedî hayatın başlangıcına açılan bir eşik olarak yorumlanabilir.
Bu benzetme, bilimsel bir açıklama değil; teolojik bir anlamlandırma teklifidir.
C. İnsanın İçindeki Sonsuzluk Arzusu
İnsan, belki de yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, yalnızca yaşamak istemez; sonsuza kadar yaşamak ister.
Bu arzu, tarih boyunca felsefenin, dinlerin ve edebiyatın en önemli meselelerinden biri olmuştur.
Eğer insan bütünüyle sonlu bir evrenin ürünü ise, bu sonsuzluk özlemi nasıl anlaşılmalıdır?!.
Bu soruya farklı cevaplar verilmiştir.
Bazı düşünürler bunu evrimsel süreçlerin ortaya çıkardığı psikolojik bir eğilim olarak açıklar.
Bazıları ise bunun insan bilincinin kaçınılmaz bir yanılsaması olduğunu ileri sürer.
Teolojik yaklaşım ise farklı bir yorum önerir.
İnsanın sonsuzluk arzusu, onun yalnızca bu dünyaya ait olmadığını düşündüren fıtrî bir yöneliş olarak okunabilir.
Bu yorum, bilimsel olarak ispatlanabilir bir önerme değildir; ancak insanın varoluşunu anlamlandırmaya çalışan güçlü bir metafizik açıklama sunmaktadır.
Belki de insanın içinde hiçbir sonlu varlığın bütünüyle dolduramadığı boşluk, sonlu olduğu için değil; sonsuzu aradığı için vardır.
Bu nedenle insan, ölüm fikrini sadece biyolojik bir son olarak yaşamaz. Aynı zamanda anlamın kesintiye uğramasını da kabullenmek istemez.
Belki de insan ruhunun en derin duâsı geçici olanı değil, kalıcı olanı istiyorum.” dur.
İşte teolojik perspektif, bu arzunun boş bir hayal değil; insanın yaratılışına yerleştirilmiş bir istikâmet duygusu olabileceğini ileri sürer.
Bu bakımdan karadeliklerin karanlığı, insanın içindeki ebediyet arzusunu söndüren değil; onu daha görünür hâle getiren bir fon olarak da okunabilir. Çünkü insan bazen ışığın değerini gündüzde değil, gecenin en koyu karanlığında fark eder.
Sonuç
Karanlığın Mağlubiyeti ve Nihâî Hakikat
İnsan, tarih boyunca göğe baktığında çoğu zaman ışığı görmüş; hakikati de görünür olanla özdeşleştirme eğiliminde olmuştur. Oysa modern kozmoloji, insanı ışığın değil, karanlığın sınırlarında düşünmeye davet etmektedir. Karadelikler, olay ufukları ve evrenin muhtemel sonuna ilişkin senaryolar, yalnızca fizik biliminin konusu değil; aynı zamanda insanın kendisi hakkında sorduğu en temel soruların da yeniden gündeme gelmesine vesile olmaktadır.
Bu çalışma boyunca karadeliği yalnızca astrofiziksel bir olgu olarak değil; felsefî ve teolojik düşünmeyi besleyen güçlü bir metafor olarak okumaya çalıştık. Bilim bize evrenin nasıl işlediğine dair giderek daha ayrıntılı bilgiler sunmaktadır. Buna karşılık, bu bilgilerin insan hayatı açısından ne ifade ettiği sorusu, felsefenin ve teolojinin düşünce alanında varlığını sürdürmektedir.
Bugün için evrenin nihâî kaderi hakkında farklı kozmolojik modeller bulunmaktadır. Büyük donma bunlardan biridir; gelecekte farklı modeller güç kazanabilir veya yeni veriler mevcut anlayışlarımızı değiştirebilir. Bilimsel araştırmanın tabiatı da zaten budur. Bu sebeple burada dile getirilen kozmolojik tasvirler, kesin hükümler olarak değil, insanı düşünmeye sevk eden imkânlar olarak değerlendirilmelidir.
Buna karşılık, anlam arayışı yalnızca kozmolojik modellerin değişmesiyle ortadan kalkmamaktadır. İnsan, hangi çağda yaşarsa yaşasın; neden var olduğunu, niçin adâlet aradığını, neden sevdiğini ve neden ölümsüzlüğü özlediğini sormaya devam etmektedir. Bu sorular, fizik laboratuvarlarının değil; insan ruhunun da sorularıdır.
Teolojik bakış, tam da bu noktada farklı bir ufuk açmaktadır. Evrenin büyüklüğü insanı değersizleştirmek için değil; kendi sınırlılığını fark ettirmek için okunabilir. Karadeliklerin sessizliği, anlamın sustuğunu değil; insanın dinlemeyi öğrenmesi gerektiğini hatırlatıyor olabilir. Olay ufku ise yalnızca ışığın geri dönemediği bir sınır değil; insanın kendi bilgi ve kudret iddiasıyla yüzleştiği sembolik bir eşik olarak da görülebilir.
Belki de karadeliklerin bize öğrettiği en önemli ders şudur : İnsan aklı son derece güçlüdür; fakat mutlak değildir. Bilim son derece kıymetlidir; fakat bütün soruları cevaplamak gibi bir iddiası yoktur. Felsefe vazgeçilmezdir; fakat tek başına nihâî anlamı garanti edemez. Teoloji ise insanı, aklı terk etmeye değil; aklın sınırlarını fark ederek daha geniş bir hakikat ufkuna yönelmeye davet eder.
Bu nedenle, karadeliğin en büyük sırrı belki de ışığı yutması değildir. Asıl sır, onun insanı kendi sınırlarıyla karşı karşıya bırakmasıdır. Çünkü insan bazen en derin hakikatleri, cevapların çoğaldığı yerde değil; soruların derinleştiği yerde keşfetmeye başlar.
Kur'ân’ın diliyle ifade edecek olursak, kâinat yalnızca “eşya” değil; aynı zamanda “âyet”tir. Âyet ise kendisine değil, işaret ettiği hakikate dikkat çeker. Bu bakımdan galaksiler de, yıldızlar da, karadelikler de, insan da aynı büyük kitabın farklı satırları olarak okunabilir.
Sonuçta tercih, insanın önünde duran varoluşsal bir tercihtir.
İnsan, evrenin sessizliğine bakarak her şeyin anlamsız olduğuna hükmedebilir. Aynı evrene bakarak, bütün bu ihtişamın daha derin bir hikmete işaret ettiğini de düşünebilir. Bilim, bu iki yorumdan birini zorunlu kılmaz; tercih, insanın ontolojik ve metafizik kabulleriyle ilgilidir.
Bu çalışmanın teklif ettiği yorum şudur : Karadelikler, karanlığın mutlak zaferini değil; insan bilgisinin sınırlarını hatırlatmaktadır. Karanlık ne kadar derin olursa olsun, karanlık kendi başına bir kaynak değildir; ışığın yokluğu olarak tecrübe edilir. Nûr ise fiziksel ışığın ötesinde, hakikatin, hidayetin ve anlamın sembolüdür. Bu sebeple fiziksel ışığın sönmesi, Nûr’un da söndüğü anlamına gelmez.
Belki de en büyük karadelik bile uzay-zamanı bükebilir; fakat hakikatin kaynağını kuşatamaz. Çünkü karanlık, ışığın aslı değildir; ışığın yokluğudur. Nûr ise varlığını karanlıktan değil, bizzat Hak’tan alır.
Bu sebeple metnimizi şu düşünceyle tamamlayabiliriz : Karanlık, ışığı yok ettiği için güçlü değildir; yalnızca ışığın ulaşmadığı yerde görünür olur. Hakikatin Nûru ise, hiçbir olay ufkuna hapsedilemeyecek kadar aşkındır. Bu yüzden nihâî galip olan karanlık değil; daima Nûr, yani Hakikat olacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder