KIYÂME SÛRESİ : RABBİNİ UNUTAN İNSANIN PSİKOLOJİSİ
Kıyâme Sûresi : Rabbini Unutan İnsanın Psikolojisi
Kıyâme sûresi çoğu zaman ölüm, diriliş ve hesap sûresi olarak okunur. Bu doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü sûre, yalnızca gelecekte meydana gelecek bir olayı haber vermez; o olaya inanmakta zorlanan, onu sürekli öteleyen ve bu sebeple farklı bir psikoloji geliştiren insanı da tasvir eder. Bu yönüyle Kıyâme sûresi, sadece kıyametin değil; Rabbini unutan insanın psikolojisinin de sûresidir.
Sûrenin ilk bölümü (1-19), insanın hakikat karşısındaki tavrını ortaya koyar. İnsan dirilişi uzak görür; hesabı aklından çıkarır; vahiy okunurken bile hakikati teslim almak yerine ona karşı zihnî bir savunma geliştirmeye çalışır. Kur'an ise dikkatleri kudret tartışmasına değil, insanın bakış açısına çevirir. Sorun, Allah’ın diriltmeye gücünün yetip yetmemesi değil; insanın Rabbiyle ilgili tasavvurunun zayıflamasıdır.
İkinci bölümde (20-35) bu yanlış tasavvurun insan ruhunda nasıl bir psikolojiye dönüştüğü anlatılır.
“Hayır! Siz peşin olanı seviyor, sonrakini bırakıyorsunuz.” (75/20-21)
Burada problem, dünyada yaşamak değildir; dünyayı tek ufuk hâline getirmektir. Rabbiyle irtibatı zayıflayan insanın ufku daralır. Yakın olan büyür, uzak görünen küçülür. Dünya büyür, âhiret küçülür. Menfaat büyür, sorumluluk küçülür. Bu yüzden insan, hesabı sürekli erteler.
Ardından ölüm sahnesi gelir. Can köprücük kemiğine dayandığında, ömrü boyunca uzak sandığı hakikat artık bütün açıklığıyla karşısındadır. Ölüm, yeni bir hakikatin başlaması değil; ötelenen hakikatin inkâr edilemez hâle gelmesidir.
Sonra Kur'an bu psikolojinin davranışlara nasıl dönüştüğünü gösterir : “Ne tasdik etti ne de salâtı ikame etti. Bilakis yalanladı ve yüz çevirdi. Sonra da kibirlenerek ailesine gitti.” (75/31-33)
Bu davranışlar birbirinden bağımsız değildir. Tasdik etmemek, salâtı ikâme etmemek, yüz çevirmek ve kibirlenmek aynı kökten beslenmektedir. Kur'an önce dalları gösterir; sonra kökü gösterir.
İşte tam burada sûrenin merkez sorusu gelir : “İnsan, kendisinin südâ bırakılacağını mı sanıyor?!.” (75/36)
Bu soru, sadece bir davranışı değil; insanın varlık anlayışını sorgular.
“Südâ” genellikle “başıboş” diye çevrilir. Ancak kelimenin çağrışımı bundan daha geniştir. Arap dilinde sahibi tarafından gözetilmeyen, salıverilmiş, kendi hâline terk edilmiş hayvan/deve için kullanılan bu kelime, Kur'an tarafından insana yöneltilmektedir.
Kur'an insanı hayvana benzetmez; aksine, insanın kendisini öyle zannetmesini reddeder.
Sanki şöyle demektedir : “Yaratılışına bak. Gelişimine bak. Üzerindeki sürekli ihtimama bak. Sonra söyle! : Bütün bunları yapan Rabbinin seni sahipsiz bırakacağını nasıl düşünebilirsin?!.”
İşte sûrenin dönüm noktası burasıdır.
Kur'an bu sorunun cevabını teorik bir tartışmayla vermez. İnsanı kendi yaratılışına götürür :
• Nutfe...
• Alaka...
• Tesviye...
• Erkek ve dişi olarak yaratılış...
Bunların tamamı, rubûbiyetin fiilleridir.
Kur'an rubûbiyeti tarif etmez; rubûbiyeti fark ettirir.
İnsanın yaratılışındaki hikmet, süreklilik ve ihtimam, Rabbin yalnızca yaratan değil; aynı zamanda terbiye eden, gözeten, yönlendiren ve kulunu kendi hâline terk etmeyen bir Rab olduğunu gösterir.
İşte burada sûrenin asıl mesajı belirginleşir : Mesele, insanın Rab anlayışıdır.
İnsan kendisini “südâ” zannediyorsa, bunun sebebi önce Rabbin rubûbiyetini gereği gibi kavrayamamış olmasıdır. Rabbi yanlış tanıyan, dünyayı da yanlış okur; kendisini de yanlış okur; âhireti de yanlış okur.
Bu sebeple Kıyâme sûresi, insanın davranışlarından önce onun Rab tasavvurunu tashih eder. Çünkü doğru Rab anlayışı, doğru insan anlayışını; doğru insan anlayışı ise doğru hayatı doğurur.
Bu nokta, Fecr sûresiyle birlikte düşünüldüğünde daha da açıklık kazanır. Orada insan, nimet görünce : “Rabbim bana ikram etti”; imkânları daralınca ise : “Rabbim beni aşağıladı.” der. Problem nimette veya darlıkta değildir; problem, Rabbin rubûbiyetini dünya şartlarına indirgemiş olmaktır. Kıyâme sûresi ise aynı yanılgının başka bir yönünü tashih eder: Rab, kulunu “südâ” bırakacak bir Varlık değildir.
Buradan modern insanın özgürlük anlayışına da yeni bir pencere açılmaktadır.
Modern dünyada özgürlük çoğu zaman hiçbir aşkın bağ tanımamak şeklinde yorumlanabilmektedir. Kur'an ise farklı bir soru sorar : Özgürlük, sahipsizlik midir?!.
İnsan gerçekten “südâ = başıboş” olabilir mi?!.
Kur'an özgürlüğü değil, sahipsizlik vehmini reddeder. İnsan irade sahibidir; fakat sahipsiz değildir. Sorumludur; çünkü Rabbi vardır.
İşte bu sebeple rubûbiyet, ulûhiyete açılan kapıdır. Rubûbiyet idrak edilmeden Ulûhiyet çoğu zaman soyut bir inanç olarak kalır. İnsan Allah’ın varlığını kabul edebilir; fakat O’nun, hayatındaki sürekli terbiyesini, gözetimini ve hitabını fark edemeyebilir. Böyle olunca kulluk da canlı bir ilişkinin tabiî cevabı olmaktan çıkar; şekle dönüşme tehlikesi taşır.
Kıyâme sûresi ise insanı yeniden Rabbiyle tanıştırır. Çünkü insan, Rabbini unuttuğunda önce âhireti unutur; sonra kendisini unutur; en sonunda da kendisini “südâ”, yani sahipsiz zannetmeye başlar.
Sûrenin çağrısı ise açıktır : Ey insan! Seni bunca hikmet ve ihtimamla yaratan, her safhanı rubûbiyetiyle kuşatan Rabbinin seni sahipsiz bırakacağını nasıl düşünebilirsin?!.
Yorumlar
Yorum Gönder