HAYAL KIRIKLIĞI VE ÖLÜMÜN FENOMENOLOJİSİ
Hayal Kırıklığı ve Ölümün Fenomenolojisi
İnsan, bağ kuran bir varlıktır. Hayatı boyunca güveneceği, dayanacağı ve kendisini taşıyacağı bir merkez arar. Hiç kimse bağsız yaşayamaz. Asıl soru, bağlanıp bağlanmamak değil; neyin bağına girdiğimizdir.
Her bağ, aynı sağlamlıkta değildir. Bazıları geçicidir; bazıları ise kalıcıdır. Bazıları insana güven verir gibi görünür; fakat ilk sarsıntıda çözülür. Bazıları ise insanı zamanın, korkunun ve ölümün ötesine taşır.
İşte hayal kırıklığı, bu ayrımın ilk işaretidir.
Hayal kırıklığı, yalnızca bir beklentinin boşa çıkması değildir. O, insanın bağlandığı şeyin sandığı kadar sağlam olmadığının ortaya çıkmasıdır. Kırılan, hayalden önce güvendir. Çünkü insan, kendisini taşıyacağını düşündüğü bir dayanağın aslında kendisi kadar fanî olduğunu fark etmeye başlar.
Fakat insan bu hakikati çoğu zaman tam olarak göremez. Her kopan bağın yerine yenisini koyar. Kaybettiği servetin yerine yenisini arar; biten ilişkinin yerine başka bir ilişki kurar; çöken ideolojinin yerine başka bir ideoloji benimser; yıkılan putunun yerine yenisini diker. Böylece hayal kırıklıkları, hakikate açılan kapılar olmak yerine, yeni hayallerle örtülür.
Modern dünya da bu döngüyü özgürlük olarak sunar. Sürekli seçenek değiştirmeyi, kolayca vazgeçmeyi, hiçbir şeye uzun süre bağlı kalmamayı bağımsızlık zanneder. Oysa bu, bağlardan kurtulmak değil; kopacak bağlar arasında durmadan yer değiştirmektir. Sonuçta insan, bağlanmaktan korkan ama bağsız da yaşayamayan bir varlığa dönüşür.
Kur'an ise bambaşka bir özgürlük öğretir. “Lâ ilâhe” diyerek insanı sahte dayanaklardan çözer; “illâllah” diyerek kopmayacak olana bağlar. Bu bağın adı mîsaktır : Hakikatle kurulan bilinçli ahit. Bu bağın tutamağı ise Urvetü’l Vüskâdır : Kopmayan sağlam kulp.
İnsan, hakikate gönüllü olarak bağlandığında özgürleşir. Çünkü artık fanî olanın değişmesi, onun varlığını temelinden sarsmaz. Fakat sahte merkezlere bağlanan kişi, farkında olmadan onların esiri olur. Özgür olduğunu zannederken bağımlılıklarını çoğaltır.
Ne var ki bu esaretin gerçek yüzü, hayat boyunca tam olarak ortaya çıkmayabilir.
Çünkü dünya, yanılsamaların da yaşanabildiği bir alandır. İnsan, her kırılan hayalini yeni bir hayalle örtebilir. Her yıkılan güvenini başka bir güven duygusuyla telâfi edebilir. Böylece asıl kopukluğu fark etmeden ömrünü tamamlayabilir.
Fakat ölüm, bütün perdeleri kaldırır.
Ölüm, insanın bütün bağlarının aynı anda sınandığı andır. O ana kadar sağlam görünen servet, makam, şöhret, beden, çevre, soy, ideoloji ve bütün dünyevî dayanaklar çözülmeye başlar. İnsan, kendisini taşıyacağını sandığı her şeyin elinden kayıp gittiğini görür.
İşte gerçek hayal kırıklığı burada bütün açıklığıyla ortaya çıkar.
Çünkü ölüm, yalnızca hayattan ayrılış değildir; sahte bağların çözülüşüdür. İnsan, bugüne kadar tutunduğu şeylerin aslında kendisini hiç taşımadığını o anda apaçık fark eder. Hayal kırıklığı, ölümün içinde tamamlanır.
Fakat hakikate bağlanan için ölüm, bir kopuş değil; bir geçiştir. Çünkü onun bağı dünya ile sınırlı değildir. Mîsak ölümle bozulmaz; Urvetü’l Vüskâ ölümle kopmaz. Dünya çözülürken hakikat bağı daha da belirginleşir.
Bu yüzden ölüm, iki farklı hayatın en açık tecellisidir.
Hakikate bağlanan için ölüm, güvenin doğrulandığı andır.
Sahte dayanaklara bağlanan için ise ölüm, bütün yanlış güvenlerin aynı anda çöktüğü büyük hayal kırıklığıdır.
Bu nedenle özgürlük, hiçbir şeye bağlanmamak değildir. Gerçek özgürlük, ölümün bile koparamayacağı bir bağ kurabilmektir.
Hayatın en önemli sorusu şudur : Bugün tutunduğum şey, ölüm geldiğinde de beni taşıyacak mı?!.
Kur'an’ın cevabı açıktır. Ölümün koparamadığı tek bağ, Allah ile kurulan mîsaktır. İnsan ya bu sağlam kulpa tutunarak özgürlüğe yürür ya da geçici bağlara tutunarak, sonunda kendi elleriyle ördüğü zincirlerin arasında en büyük hayal kırıklığıyla yüzleşir.
Belki de bu yüzden ölüm, hayatın sonu değil; insanın bütün bağlarının hakikat tarafından imtihan edildiği son menzildir.
Yorumlar
Yorum Gönder