İMAN, HİDÂYET, AHLÂK, ADÂLET VE ISTIFÂ

İman, Hidâyet, Ahlâk, Adâlet ve Istıfâ : İlâhî Mesajın İnsanda ve Toplumda Gerçekleşme Süreci

İlâhî Mesaj, insandan yalnızca bazı doğruları kabul etmesini istemez. Onun hedefi, insanın bütün varlığını dönüştürmektir. Bu sebeple Kur'an’da iman, salt zihinsel bir tasdik veya dil ile söylenen bir ikrar olarak kalmaz. İman, insanın bütün hayatını harekete geçiren ontolojik bir çekirdektir.

Bu çekirdeğin kaynağı hakikattir. İnsan onu kendisi üret(e)mez. Vahiy, hakikatin insana yönelen ilâhî hitabıdır. Episteme, bu hitabın anlaşılmasıdır; fakat anlamak henüz iman etmek değildir. Bilgi, hakikati tanır; iman ise hakikatin insanın varlığında kök salmasıdır. Böylece iman, bilgiye eklenen yeni bir malûmât değil; insanın yönünü değiştiren canlı bir varoluş hâline gelir.

İman, tabiatı gereği gelişmek ister. Canlı bir çekirdeğin filizlenmeye yönelmesi gibi, iman da hidâyete yönelir.

Hidâyet, doğru yolu bilmekten daha fazlasıdır. O, insanın yönünü hakikate çevirmesi, hayatını bu istikâmette yeniden kurmasıdır. Bu sebeple hidâyet, imanın insanın iç dünyasında kök salmasıdır. Kalpte başlayan bu yöneliş, zamanla niyetleri, tercihleri ve karakteri dönüştürür.

İç dünyada kök salan iman, dış dünyada görünür olmak ister. İşte ahlâk, bu görünürlüğün adıdır. (= fenomenoloji.)

Ahlâk, imana sonradan eklenmiş davranış kuralları değildir. O, imanın konuştuğu dildir. Doğruluk, emanet, merhamet, sabır, tevazû ve sorumluluk; imanın hayata yansıyan biçimleridir. Ahlâk, hidâyetin görünür hâli; imanın yaşanmış şeklidir.

Fakat Kur'an’ın hedefi yalnızca bireysel olgunluk değildir. Çünkü bireyin fazileti, adâletsiz bir düzen içinde tek başına yeterli değildir. İman, toplumu da dönüştürmek ister.

İşte bu dönüşümün adı adâlettir.

Adâlet, ahlâkın toplumsallaşmasıdır. Emanetin kurumlara, doğruluğun ticarete, merhametin hukuka, sorumluluğun yönetime yansımasıdır. Adâlet, bireysel faziletlerin toplumsal düzene dönüşmesidir. Böylece iman, yalnızca kalpte yaşayan bir duygu olmaktan çıkar; hayatı yeniden kuran bir ilke hâline gelir.

Bu noktada Kur'an’ın “ıstıfâ” kavramı yeni bir anlam kazanır.

Istıfâ, belirli bir zümrenin doğuştan sahip olduğu bir imtiyaz değildir. Aynı şekilde yalnızca Peygamberlere mahsus, başkalarının ulaşamayacağı kapalı bir makam da değildir. Kur'an’da Elçiler, ıstıfânın en yüksek tecellisidir; fakat ıstıfânın ufku bütün insanlığa açıktır.

Çünkü Allah’ın çağrısı, insanları edilgen mü’minler hâline getirmek değildir. O’nun çağrısı, imanla yönünü bulan, hidâyetle istikâmet kazanan, ahlâkla olgunlaşan ve adâletle yeryüzünü imar eden insanlar yetiştirmektir. İşte bu süreç içinde insan, ilâhî hakikati kendi hayatında temsil etmeye başlar.

Bu anlamda mustafâ olmak, seçkin bir sınıfa ait olmak değil; hakikatin temsilcisi olma yolunda yürümektir.

• Her insan bu yürüyüşe davetlidir.

• Her insan iman edebilir.

• Her insan hidâyet üzere yaşayabilir.

• Her insan ahlâkını güzelleştirebilir.

• Her insan adâleti ayakta tutmaya çalışabilir.

Dolayısıyla her insan, kendi istidâdı, gayreti ve Allah’ın lütfuyla mustafâ olma yolunda yürüyebilir.

Fakat herkes aynı derecede mustafâ olamaz.

Nasıl ilimde, takvâda, ihsanda ve hikmette dereceler varsa; ıstıfâda da dereceler vardır. Elçiler bu derecelerin zirvesidir. Onların ardından gelenler ise hakikati temsil ettikleri ölçüde bu büyük yürüyüşe katılırlar. Böylece seçilmişlik, bir üstünlük iddiasına değil; sorumluluğun derinleşmesine dönüşür.

İşte bu sebeple iman, hidâyet, ahlâk, adâlet ve ıstıfâ birbirinden bağımsız kavramlar değildir.

• İman, hakikatin insandaki ontolojik çekirdeğidir.

• Hidâyet, bu çekirdeğin insanın iç dünyasında kök salmasıdır.

• Ahlâk, bu kökün davranışlarda filizlenmesidir.

• Adâlet, bu filizlerin toplumsal hayatta meyve vermesidir.

• Istıfâ ise, insanın bu hakikati kendi hayatında temsil etme derecesidir.

Böylece ıstıfâ, bazı insanlara verilmiş kapalı bir unvan değil; bütün insanlığa açılmış ilâhî bir ufuk hâline gelir. Bu ufka herkes davetlidir; herkes yürüyebilir; herkes aynı menzile ulaşmasa da herkes bu yürüyüşten nasibini alabilir.

Belki de Kur'an’ın en büyük inkılâbı burada gizlidir. İnsanları birbirine üstün kılan, doğdukları aile, servet, soy veya güç değildir. İnsan, imanını hidâyete, hidâyetini ahlâka, ahlâkını adâlete dönüştürdüğü ölçüde hakikatin temsilcisi olur.

İşte gerçek ıstıfâ budur.

Bu sebeple iman, sadece inanılacak bir hakikat değildir; yaşanacak bir hakikattir. Hidâyet onun yönü, ahlâk onun dili, adâlet onun toplumsal düzeni, ıstıfâ ise bu hakikatin insanda ulaştığı kemâl dereceleridir. İlâhî Mesajın telosu da tam olarak budur : Hakikati bilen insanlar değil; hakikati yaşayarak görünür kılan insanlar yetiştirmek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK